JWUT, Ne Yıldız Ne Gezegen Olan Altı Yeni ‘Yetim Dünya’ Keşfetti

Bu göksel cisimler gezegen ve yıldız arasındaki çizginin her iki tarafında da duruyor.

Gökbilimciler evrenin pek çok gizemini anlama yolunda çıktıkları serüvende, yetim dünyalar adı verilen ve bulunması zor olan belki de trilyonlarca cismi arıyorlar. Gezegen ve yıldız arasındaki sınırı bulanıklaştıran bu yıldızvari cisimler, her ikisini de oluşturan kozmik süreçleri daha iyi anlamamızı sağlayabilir.

James Webb Uzay Teleskobu’nu (JWUT) kullanan bir araştırma takımı, geçenlerde genç bir bulutsunun içerisinde altı yeni yetim dünya tespit etmiş. 27 Ağustos’ta The Astronomical Journal bülteninde yayımlanan bir çalışmada detaylarıyla anlatılan bulgular, yetim dünyaların Jüpiter gezegeninden bile büyük gök cisimlerinin meydana gelmesine yardımcı olabileceğini gösteriyor. Bu yeni keşfedilen dünyalar, güneş sistemimizin en büyük gezegeninden 5 ila 10 kat büyük gaz devleri bile olabilir.

Johns Hopkins Üniversitesinde çalışan astrofizikçi ve makalenin eş yazarı Adam Langeveld, “Muhtemelen yıldız oluşum sürecinin nihai sınırlarını araştırıyoruz” diyor bir açıklamada. “Eğer Jüpiter’in genç haline benzeyen bir cisminiz varsa, doğru koşullar altında bir yıldıza dönüşebilmesi mümkün mü? Hem yıldızların hem de gezegenlerin oluşumunu anlamak için bu önemli bir bağlam.”

Yetim dünyalar nedir?

Serseri gezegenler de denilen ve serbest gezen bu gök cisimleri, gezegenlerle benzer kütlelere sahip. Fakat gezegenlerin aksine, Dünya’nın Güneş’in kütleçekimine bağlı olduğu gibi merkezi bir yıldızın kütleçekimine bağlı değiller. Bunun yerine uzayda sürükleniyorlar.

Ancak oluşumları ve boyutları, onları yıldızlara benzer hale getiriyor. Çoğu yetim dünya, gezegen oluşumunun ilk aşamaları sırasında, maddenin daha sık çarpıştığı zamanlarda çıkan malzemelerden oluşuyor. Etraflarında uzay tozundan oluşan diskler de olabiliyor. Bu diskler hem yıldız hem de gezegen oluşumu için büyük önem taşıyor. Diğerleri ise yıldızlara güç veren nükleer kaynaşma oluşturacak kadar kütlesi bulunmayan, çöken moleküler bulutlardan çıkmış olabiliyor. Bu benzerliklerle bile hâlâ bir yıldız ve bir gezegen olarak düşünülen şeyin arasındaki sınırın iki tarafına geçiyorlar.

Bilinen veya kuşku duyulan 70 ila 170 kadar yetim gezegen olsa da bazı bilim insanları, galakside trilyonlarcası olabileceğini tahmin ediyor.

Bir diğer önemli husus da yetim dünyaların sınıflandırmaları belirsizleştirmesi. Bunun sebebi ise kütlelerinin Satürn ve Jüpiter gibi gaz devleri ve kahverengi cüce yıldızlar ile örtüşmesi. Yetim dünyalar evimiz olan Samanyolu galaksisinde nadir olsa da JWUT’den gelen yeni veriler, geçenlerde hedeflenerek gözlemlenen yıldız kümesi NGC1333‘deki gök cisimlerinin yaklaşık yüzde 10’unu meydana getirdiklerini gösteriyor.

Genç bir bulutsudaki yetim dünyalar

Yeni çalışmada araştırma takımı, JWUT’nin genç NGC1333 bulutsusuna yönelik yürüttüğü en derin taramadan gelen verileri kullanmış. Bu yıldız oluşum kümesi, Dünya’dan yaklaşık 1.000 ışık yılı uzaklıkta ve Perseus takımyıldızında yer alıyor. NGC1333’nin makaleyle birlikte yeni yayımlanan bir görüntüsü, bulutsunun yıldızlararası toz ve bulutların çarpıcı manzarasıyla parladığını gösteriyor.

Johns Hopkins Üniversitesinde çalışan astrofizikçi ve makalenin eş yazarı Provost Ray Jayawardhana, “Webb’in kızılötesi dalga boylarındaki eşi görülmemiş hassasiyetini kullanarak genç bir yıldız kümesinin en soluk yıldızlarını aradık ve gökbilimdeki temel bir soruya cevap bulmaya çalıştık: ‘Ne kadar hafif bir nesne bir yıldız gibi şekillenebilir?’ sorusuna” diyor bir açıklamada. “Görünüşe göre yıldızlar gibi şekillenen en küçük serbest cisimlerin kütlesi, civardaki yıldızların etrafında dönen dev ötegezegenlerle örtüşüyor.”

Araştırma takımı, JWUT’nin bu tür cisimleri tespit etmek için gereken hassasiyette olmasına rağmen, yapılan gözlemlerde beş Jüpiter kütlesinden daha düşük olan hiçbir cisim tespit etmemiş. Bu durum, söz konusu eşikten daha hafif olan herhangi bir gök cisminin, yıldızların aksine gezegenler gibi şekillenmesinin daha muhtemel olduğunu gösteriyor.

“Gözlemlerimiz, doğanın gezegen kütleli cisimleri en az iki farklı yolla oluşturduğunu doğruluyor; yıldızların oluştuğu şekilde bir gaz ve toz bulutunun kaynaşmasıyla ya da Güneş sistemimizdeki Jüpiter’de olduğu gibi genç yıldızların etrafındaki gaz ve toz disklerinin içerisinde” diyor Jayawardhana.

James Webb Uzay Teleskobu’nun NGC1333’de yaptığı tayfölçümsel taramanın yeni geniş alanlı mozaik görünümü. Serbest gezen ve yeni keşfedilen gezegen kütleli üç cisim yeşil işaretlerle belirtilmiş. Görüntü: ESA/Webb, NASA & CSA, A. Scholz, K. Muzic, A. Langeveld, R. Jayawardhana.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/jwut-ne-yildiz-ne-gezegen-olan-alti-yeni-yetim-dunya-kesfetti/

Dünyanın En Hızlı Mikroskobu, Elektronları Hareket Halindeyken Yakalıyor

Bir attosaniye, saniyenin sadece kentilyonda biri kadar sürüyor.

Elektron mikroskobisi neredeyse bir asırdır var ancak modern sürümler, fizikçilerin görmeyi onlarca yıldır beklediği şeye nihayet ulaşıyor: Geçirimli bir elektron mikroskobu, elektronları ilk defa bileşenlerini görebileceğimiz netlikte yakalıyor. Araştırmacılar “attomikroskobi” adını verdikleri yepyeni bir optik bilim alanının kapısını araladıklarını ve bunun kuantum fiziği, biyoloji ve kimya dünyasını etkileyeceğini düşünüyor.

Arizona Üniversitesinde çalışan uzmanların öncülük ettiği bir araştırma takımından gelen bu yeni buluş, geçtiğimiz hafta Science Advances bülteninde yayımlanan yeni bir çalışmada detaylarıyla anlatılıyor. Arizona Üniversitesinde çalışan yardımcı fizik ve optik bilimleri profesörü Muhammed Hasan, geçirimli elektron mikroskoplarını bir akıllı telefonun kamerasına benzetiyor.

Üniversiteden yayımlanan bir açıklamada, “Bir akıllı telefonun son modelinde daha iyi bir kamera vardır” diyor Hasan. “Bu mikroskopla beraber, bilimsel camianın bir elektronun nasıl davranış ve hareket şeklinin ardındaki kuantum fiziğini anlayabilmesini umuyoruz.”

Orijinal elektron mikroskobu 1930’ların başlarında çıksa da (ilk mikroskobu kimin icat ettiğine dair tartışma hâlâ devam ediyor), bilim insanları 2000’lerden beri geçirimli elektron mikroskopları olarak bilinen cihazlara bel bağlamıştı. Bu cihazlarda cisimler, ışık mikroskoplarının yapabileceklerinin çok ötesinde, boyutlarının milyonlarca katına kadar büyütülüyor. Bunun sebebi, bir hedefe ateşlenen elektron lazer ışını darbelerine dayanıyor olmaları. Sonrasında ise son derece hassas kamera sensörleri ve lensler, bu atomik parçacıkları numuneden geçerken görüntülüyor. Bu görüntüler arasındaki bir cisimde gözlemlenen değişimlere, bir mikroskobun zamansal çözünürlüğü adı veriliyor. Araştırmacılar bu çözünürlüğü artırmak için lazer darbelerini attosaniyelere kadar hızlandırmış. Darbeler, bir saniyenin sadece birkaç kentilyonda biri kadar sürüyor.

Fakat burada bile sorun, “attosaniyelerin” çoğu olması. Fizikçiler tek bir elektronu bulunduğu yerde yakalamayı ve akılalmaz derecede hızlı atomaltı tepkime ve etkileşimlerini detaylı şekilde görmeyi istiyorsa, tek bir attosaniye darbe ateşleyebilen geçirimli bir elektron mikroskobuna ihtiyaçları vardı. Araştırmacılar bunu gerçeğe dönüştürmek için yine attosaniyelerle ölçülen ilk uç morötesi radyasyon darbesini oluşturan ve 2023 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazanan bilim insanlarının öncülük ettiği çalışmalara yönelmiş. Bu temel ile birlikte araştırma takımı, nihayet o attosaniye ölçütüne ulaşmış.

Araştırmacılar bunu yaparken gönderdiği lazeri tek bir elektron darbesine ve ultrakısa iki ışık darbesine ayıran yeni bir mikroskop geliştirmişler. Bir pompa darbesi olarak adlandırılan ilk ışık darbesi, bir numunenin elektronlarına enerji veriyor. Ardından ise optik bir kapılama darbesi olarak bilinen darbe başlıyor ve sonrasında mikroskoptan bir attosaniyelik elektron darbesinin sonsuz küçük bir zaman aralığında yayılmasına olanak sağlıyor. Bu iki ultrakısa ışık darbesi uygun biçimde eşgüdümlendiğinde, operatörler elektron darbelerini zamanlayıp atomik olayların attosaniye seviyesindeki bir zamansal çözünürlükte yakalanmasına yardımcı oluyor.

Kaynak ve yazının devamı için tıklayın: https://popsci.com.tr/

En Sevdiğiniz Film Türleri, Beyninizle İlgili Ne Söylüyor?

Fotoğraf: Denise Jans/Unsplash

Aksiyon filmleri, suç filmleri, komediler ya da belgeseller… Bir insanın en sevdiği film türü, o insanın beyninin nasıl çalıştığıyla ilgili çok şeyi açığa çıkarıyor. Halle-Wittenberg – Martin Luther Üniversitesinin (MLU) öncülük ettiği ve yaklaşık 260 kişinin beyin faaliyet kayıtlarıyla film tercih verilerinin karşılaştırıldığı yeni çalışmanın bulguları bu şekilde. Aksiyon ve komedi filmleri sevenler olumsuz duygusal uyaranlara karşı çok güçlü tepki verirken, belgesel ya da suç ve gerilim filmlerini tercih edenlerin tepkisi önemli ölçüde daha zayıf. Sonuçlar Frontiers in Behavioral Neuroscience bülteninde yayımlandı.

Filmler, psikologlar için ilginç bir olgu. MLU’da çalışan Psikolog Esther Zwiky, “Filmler çok enteresan çünkü insanlardaki her duyguyu betimlemekle kalmıyor, aynı zamanda onları uyandırıyorlar” diyor. “Öfke veya korku gibi olumsuz duygular, pek çok filmde merkezi bir rol oynuyor.” Yakın zaman öncesine kadar film tercihleri ve olumsuz duyguların beyindeki işlenişi arasındaki bağlantıya dair görece fazla bir şey bilinmiyordu.

Araştırmacılar, 257 kişiden alınan verileri analiz ederek bu karşılıklı etkileşimi detaylı şekilde incelemiş. Daha büyük bir çalışma kapsamında ise katılımcılar film tercihleriyle ilgili bilgi de vermişler. Ek olarak katılımcıların beyin faaliyeti fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) yöntemiyle analiz edilmiş. Deneklere, bir MRI makinesi içinde yattıkları sırada korkulu veya öfkeli suratlar ve geometrik şekiller gösterilmiş. “Yaygın şekilde kabul gören bu testle, beynin duygusal uyaranı nasıl işlediğini ölçebiliyoruz” diyor Zwiky.

Araştırmacılar beynin iki bölgesine odaklanmış. Bunlardan ilki olan amigdala, hayati duyguları işlemekten sorumlu. “Amigdala, tehditlere yanıt olarak bir ‘savaş ya da kaç’ tepkisi tetikleyebiliyor” diyor Zwiky. Araştırma takımı ayrıca beynin ödül merkezi olarak bilinen nucleus accumbens’in nöronsal faaliyetini de incelemiş.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/en-sevdiginiz-film-turleri-beyninizle-ilgili-ne-soyluyor/

Gen düzenleme yoluyla kanser hücreleri kendi kendilerini yok ediyor.

Bilimsel gelişmelere rağmen kanser, tedavisi zor olmaya devam eden bir hastalık. Ancak şimdi kanser hücrelerini intihara sürükleyen ve onları birbirlerine karşı savaştıran bir yol geliştirildi.

Kanseri tedavi etmek çoğu açıdan körebe oyununa benzeyebiliyor. Hastalık tedaviye dirençli hale gelebiliyor ve klinisyenler ne zaman, nerede ve hangi direncin ortaya çıkacağını asla bilemiyor. Bu da sürecin temel zorlukları arasında yer alıyor. Ancak şimdi Penn State araştırmacıları, kanser hücrelerini bir “Truva atına” dönüştüren yeni bir yol geliştirdi.

Kanser tedavisinde yeni yöntem

Bilim insanları kanser hücrelerini Truva atına dönüştüren modüler bir genetik devre oluşturarak, kendi kendilerini yok etmelerini ve ilaca dirençli kanser hücrelerini öldürmelerini sağladı. Buradaki temel yenilik iki genin veya iki yeni “anahtarın” devreye sokulmasını içeriyor. İlk anahtar, mühendislik ürünü genetiği değiştirilmiş hücrelerin belirli bir ilaca maruz kaldıklarında kanser hücresi popülasyonunun geri kalanına üstün daha doğrusu baskında gelmesini sağlıyor. İkinci anahtar daha sonra, artık baskın olan değiştirilmiş hücreleri değiştirilmemiş komşularıyla birlikte öldüren bir toksini serbest bırakıyor.

Nature Biotechnology‘de yayınlanan ve patent için başvurulan bu teknik, mevcut kanser tedavileriyle ilgili temel bir zorluğun üstesinden geliyor. Kanser hücreleri bilindiği üzere tedaviden sağ çıkmalarını sağlayan direnç mekanizmaları geliştirebiliyorlar. Dolayısıyla bir süre sonra tedavi için uygulanan ilaçlara dirençli hale gelebiliyorlar. Buna karşı koymak için doktorlar genellikle tümörlere farklı şekillerde saldıran ilaç kombinasyonları kullanıyorlar. Ancak tedavisi zor olan kanserlerde bu seçenekler oldukça sınırlı.

Gen düzenleme yoluyla kanser hücreleri kendilerini yok ediyor
Yeni teknik tamamen farklı bir yaklaşım benimsiyor. Yeni ilaçlar veya hedefler bulmak yerine, tümörün hızla evrim geçirme yeteneğinden yararlanıyor ve bunu basitçe ona karşı kullanıyor. Bilim insanları bu çift anahtar yönteminin ilk adımında genetiği değiştirilmiş hücrelerin sayısını çoğaltarak baskın hale getiriyor ardından ikinci anahtarı devreye sokuyor. İkinci anahtar, değiştirilmiş hücrelerin hem değiştirilmiş hem de komşu değiştirilmemiş hücreleri öldürebilen bir toksin üretmesini sağlayan intihar geni içeriyor. Bu çok önemli. Çünkü tümörün tekrar büyümemesi için esas olarak kurtulmak istediğiniz popülasyonu ortadan kaldırmış oluyorsunuz.

Ekip bu tekniğin işe yarayıp yaramayacağını görmek için akciğer kanserini temel alan deneyleri fareler üzerinde gerçekleştirdi. Yapılan deneyler sonucunda bir avuç mühendislik ürünü hücre, kanser hücresi popülasyonunu ele geçirebildi ve yüksek seviyedeki genetik heterojenliği ortadan kaldırabildi. Araştırma makalesine göre genetiği değiştirilmiş hücreler 20 gün içinde orijinal hücrelerden baskın hale geldi. 80. günde ise tümörler tamamen geriledi. Araştırmacılar şu anda bu genetik devrenin büyüyen tümörlere ve nihayetinde metastatik hastalığa güvenli ve seçici bir şekilde verilebilmesi için nasıl tercüme edileceği üzerinde çalışıyorlar.

Kaynak ve devamını okuman için : Gen düzenleme yoluyla kanser hücreleri kendilerini yok ediyor | DonanımHaber (donanimhaber.com)

İlk kez soyu tükenmiş bir türden RNA elde edildi.

enetik bilimciler, bilimsel açıdan büyük bir ilke imza atarak, soyu tükenmiş bir tür olan Tazmanya kaplanının RNA moleküllerini izole etmeyi ve dizilemeyi başardı.

Tazmanya ada eyaleti dışında bu çizgili, köpek büyüklüğündeki hayvan yaklaşık 2.000 yıl önce diğer doğal yaşam alanlarından kaybolmuştu. Ancak bu canlı trajik sonuyla Avrupalıların gelişiyle tanıştı. Tazmanya’daki ilk Avrupalı yerleşimciler için değerli çiftlik hayvanları olan koyunları öldürdükleri iddiaları nedeniyle olan Tazmanya kaplanları öldürüldü. 1888 yılında, bu türün her bir yetişkin bireyini öldürene 1 sterlin ödül konulmuştu. Şimdi ise bilimsel açıdan büyük bir ilke imza atan genetik bilimciler soyu tükenmiş olan Tazmanya kaplanından RNA elde etmeyi başardı.

Soyu tükenmiş bir türden ilk defa RNA elde edildi

20. yüzyılda neslinin tükendiği ilan edilen ve bilinen son üyesi 1936 yılında Hobart, Tazmanya’daki Beaumaris Hayvanat Bahçesi’nde esaret altında ölen Tazmanya kaplanı, yeni bir çalışmanın konusu oldu. Yapılan çalışmada bir müze koleksiyonunda oda sıcaklığında muhafaza edilen Tazmanya kaplanı örneğinden bir asırdan daha eski RNA moleküllerinin izolasyonu ve dizilenmesi sağlandı. Bu sayede ilk kez soyu tükenmiş bir türün deri ve iskelet kası transkriptomları yeniden yapılandırıldı.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulgularının hem Tazmanya kaplanı hem de tüylü mamut dahil olmak üzere soyu tükenmiş türleri yeniden canlandırmaya yönelik uluslararası çabalar için ve pandemik RNA virüslerini incelemek için önemli sonuçları olduğunu belirtiyor. Thylacine olarak da bilinen Tazmanya kaplanı, bir zamanlar tüm Avustralya kıtasına ve Tazmanya adasına yayılmış olan apeks etobur keselisiydi.

Araştırma ekibinden biyolog Emilio Marmol Sanchez, yaptığı açıklamada, Tazmanya kaplanının RNA’sının incelenmesinin türün gen yapısının daha iyi anlaşılmasını sağlayarak son dönemlerde başlayan bu “türü diriltme” çalışmalarına yardımcı olabileceğini kaydetti. Tazmanya kaplanı türünün neslinin devamını sağlamak için bir proje yürüten Melbourne Üniversitesinden Prof. Dr. Andrew Pask ise bu gelişmeyi “çığır açıcı” olarak nitelendirdi.

Bu öncü çalışma, dünyanın dört bir yanındaki müzelerde saklanan ve RNA moleküllerinin ortaya çıkarılmasını ve dizilenmesini bekleyen geniş numune koleksiyonlarının keşfedilmesi için de yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyor.

Kaynak ve devamını okuman için : İlk kez soyu tükenmiş bir türden RNA elde edildi | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Elektrikli yılan balıkları, canlılarda gen aktarımına sebep olabilir.

Japonya’daki Nagoya Üniversitesinden bilim insanları, elektrikli yılan balıklarının, farklı genlerin küçük balık larvalarına aktarımına sebep olabilecek kadar akım verebildiğini tespit etti.

Nagoya Üniversitesine göre, Profesör Eiichi Hondo önderliğinde yürütülen araştırma, yılan balıklarının ürettiği elektriğin, genetik materyallerin canlıların hücrelerine aktarılmasına neden olabileceğini ortaya koydu.

Araştırma, laboratuvarda zebra balığı larvaları ve elektrikli yılan balığının bulunduğu ortama DNA taşıyan yeşil floresan protein (GFP) eklenerek yapıldı.

Yılan balığının elektrik vermesinin ardından mikroskopta incelenen larvaların yaklaşık yüzde 5’inde GFP pozitif hücrelere rastlandı.

Bu sayede laboratuvar ortamında hücre zarının geçirgenliği artırılarak yabancı DNA’nın hücreye eklenmesini sağlamak için elektrik uygulanması anlamına gelen “elektroporasyon”un doğada kendiliğinden gerçekleştiği gözlemlenmiş oldu.

Araştırmacılardan Atsuo Iida, deneyin sonucuna ilişkin, “Bu durum, elektrikli yılan balığından gelen elektrik salınımının, hücrelere gen aktarımına sebep olabileceğini gösteriyor.” ifadesini kullandı.

Kaynak ve devamını incelemen için : Elektrikli yılan balıkları, canlılarda gen aktarımına sebep olabilir (donanimhaber.com)

Filmdi gerçek oldu: Şüphelinin yüzünü tespit etmek için DNA kullanıldı.


ABD’de bilgim kurgu filmlerini aratmayan bir gelişme yaşandı. Polis, bir şüphelinin yüzünü tahmin edebilmek için DNA’yı kullandı ve üzerinde yüz tanıma yapmaya çalıştı.

2017 yılında ABD’de faili meçhul bir dava üzerinde çalışan dedektiflerin aklına bilgim kurgu filmlerindeki gibi bir fikir geldi. Memurlar, faili meçhul Maria Jane Weidhofer cinayetinde 1990 yılında toplanan genetik bilgileri ve DNA’yı bir yüze dönüştürebileceğini söyleyen bir şirket olan Parabon NanoLabs‘a gönderdi.

Film gibi olay

Parabon NanoLabs, şüphelinin DNA’sını tescilli makine öğrenme modelinden geçirdi. Kısa süre sonra, polis departmanına dedektiflerin daha önce hiç görmediği bir şey sağladı: yalnızca olay yeri kanıtları kullanılarak oluşturulan potansiyel bir şüphelinin yüzü. Parabon NanoLabs’ın ürettiği ve Snapshot Phenotype Report olarak adlandırılan bu 3D görüntü; şirketin algoritmasının DNA örneğinde bulunan genetik özellikler göz önüne alındığında bir kişinin nasıl görünebileceğini tahmin ettiği bir temsil niteliğinde.

Şirketin tahminine göre katilin yüzü erkektiAçık tenli, kahverengi gözlü ve saçlıydı, çilleri yoktu ve gür kaşları vardı. Şirket tarafından istihdam edilen bir adli tıp sanatçısı, DNA örneğinden değil de bir tanığın tarifinden yola çıkarak, adama sıradan, kısa kesilmiş bir saç kesimi ve bıyık ekleyerek robot resim yaptı. Daha sonra bu robot resim tartışmalı bir kararla 2017 yılında halk ile paylaşıldı. Ardından 2020 yılında tartışmayı büyütecek başka bir girişimde daha bulunuldu: yüz tanıma yazılımından geçirilmesi istendi.

Sivil toplum örgütleri ve uzmanlar ise böylesi bir olaya açıkça karşı çıkıyor. Çünkü Parabon NanoLabs’ın gerçekten doğru tahminler ürettiğini gösteren bir kanıt yok. Ve algoritmik olarak oluşturulmuş bir yüz gibi güvenilir olmayan girdilerle yüz tanıma teknolojisini çalıştırmak kolluk kuvvetlerinin bir şüpheliyi yanlış tanımlama olasılığını artırabilir. Hatta ve hatta insanlar, işlemedikleri bir suçun şüphelisi olma riskiyle karşılaşabilir.

Ancak kolluk kuvvetlerinin faili meçhul cinayetin DNA tabanlı olarak oluşturulmuş şüpheli görselinin yüz taramadan geçirilip geçirilmediği bilinmiyor. Ek olarak Kuzey Kaliforniya Bölgesel İstihbarat Merkezi’ne (NCRIC) gönderilen bu sentetik resim, yüz tanımadan geçirilmiş olabilir. Zira 2021 yılında NCRIC İcra Direktörü Mike Sena merkeze ne zaman yüz tanıma talebi gelse, bir arama yapılacağını söylemişti.

Parabon NanoLabs

2008’de kurulan Parabon NanoLabs, öncelikle kolluk kuvvetleri için adli genetik soybilim hizmetlerine odaklanıyor; bu süreç, potansiyel şüphelileri veya kurbanları bulmak için DNA verilerinin soybilim veri tabanlarındaki profillerle karşılaştırılmasını içeriyor. Şirket, 2012 yılında ABD Savunma Bakanlığı’nın Savunma Tehdit Azaltma Ajansı’ndan DNA fenotiplemesini keşfetmek için bir hibe aldı.

Parabon NanoLabs’ın biyoinformatik direktörü Ellen Greytak, şirketin “yüzün her bir parçası için” öngörücü modeller oluşturmak üzere makine öğrenimini kullandığını söylüyor. Modeller 1.000’den fazla araştırma gönüllüsünün DNA verileri üzerinde eğitiliyor ve yüzlerinin 3D taramalarıyla eşleştiriliyor. Greytak, taranan her yüzün 21.000 fenotipi (gözlemlenebilir fiziksel özellikler) olduğunu ve modellerinin DNA örneğindeki parçaların yüzün görünümünü nasıl etkilediğini anlamak için bu parçaları kırdığını söylüyor.

Parabon, bir kişinin saç, göz ve cilt renginin yanı sıra sahip olduğu çillerin miktarını ve yüzünün genel şeklini güvenle tahmin edebildiğini söylüyor. Bu fenotipler, şirketin kolluk kuvvetleri için ürettiği yüz renderlarının temelini oluşturuyor. Ancak firmanın yöntemleri hakemli bir araştırma incelemesinden şimdiye kadar hiç geçmedi. Öte yanndan şirket çalışmalarını konferanslarda sunduğunu ve teknolojisini binlerce örnek üzerinde test ettiğini söylüyor.

Bununla birlikte Parabon, şirketin yüz tahminlerini, bir şüphelinin yüzünün tam bir kopyası olmaktan çok, onun bir tarifi gibi bir şey olarak nitelendiriyor. Bununla birlikte 2016 yılında şirket, şartlarına müşterilerin Snapshot Phenotype Report’ları için yüz tanımanın kullanmasını yasaklayan bir madde ekledi. Ancak bu maddeye müşterilerin/kullanıcıların uymasını sağlamanın bir yolu yok.

Parabon’un teknolojisi sadece bir vakada kullanılmadı. Yıllar içinde ABD’de kolluk kuvvetleri şüpheli yüzleri oluşturmak için muhtemelen yüzlerce kez bu teknolojiye başvurdu. Ancak hiçbiri için yüz taramanın yapılıp yapılmadığı belirsiz. ABD’li polislere bir vakada Parabon’u kullanıp kullanılmayacağı sorusu sorulduğunda ise genel ve kabul gören cevap şu şekilde: “Parabon yüzünün mükemmel olmadığını biliyorum, ama neden bir katili yakalamak için elimizdeki her aracı kullanmayalım ki?” Ancak buna karşı olanlar da yok değil. Özellikle yanlış hedefi gösterme riski ilk eleştiri odağı.

Fenotipleme

Şüphelinin yüzünü tespit etmek için DNA kullanıldı
Fenotipleme, genellikle kolluk kuvvetlerinin ancak diğer yolları tükettikten sonra denedikleri son şeydir. Parabon NanoLabs’a göre, üzerinde çalıştıkları vakaların çoğu aslında yüz bileşimi aşamasına gelmiyor. Parabon NanoLabs biyoinformatik direktörü Ellen Greytak şöyle diyor: “Şaka yapıyorum, fenotiplemem size şüphelinizin mavi gözlü olup olmadığını söyleyebilir ama soybilimcim size kişinin adresini söyleyebilir.”

Uzmanlar, kolluk kuvvetlerinin bu tahminleri yüz tanıma ile birlikte kullanmayı düşünmelerinin, soruşturma araçları üzerinde genel bir denetim eksikliğine işaret ettiğini söylüyor. Bununla birlikte geçtiğimiz birkaç yıl içinde yüz tanıma teknolojisi önemli ölçüde gelişti. ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü 2018 yılında yüz tanıma algoritmalarını 12 milyon kişiden oluşan bir sabıka fotoğrafı veri tabanı üzerinde test ettiğinde, aramaların yüzde 99,9’unun doğru kişiyi tanımladığını tespit etti. Ancak bunlar ehliyet ve pasaport fotoğrafları gibi yüksek kaliteli görüntülerle test edildi. Bir algoritmik yüz veya bulanık bir kamera görüntüsü üzerinde değil.

Kaynak ve devamını incelemen için : Şüphelinin yüzünü tespit etmek için DNA kullanıldı | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Ksilem ve Floem: Bitkilerde Besinlerin, Suyun ve Minerallerin Taşınması

Bitkilerde madde taşınımı, ksilem ve floemFuseSchool – Global EducationKsilem ve Floem: Bitkilerde Besinlerin, Suyun ve Minerallerin Taşınması İlk bakışta sadece suyun, minerallerin, glikozun ve amino asitlerin hareketi diyebiliriz. Ama bu bilimdir ve bu süreci betimlemek için özel terimlere ihtiyaç…

Ksilem (Xylem)

Ksilem, bitkinin su ve mineral taşınımını sağlayan dokudur. Su ve mineraller, topraktan kökler aracılığıyla emilir ve ksilem hücreleri aracılığıyla bitkinin yapraklarına ve diğer kısımlarına taşınır. Ksilem, genellikle uzun, boru şeklinde hücrelerden oluşur ve bu hücrelerin duvarları odunlu maddelerle kaplıdır, bu da bitkiye destek sağlar. Ksilem hücreleri ölüdür ve boşluklu yapıları suyun ve minerallerin hızlı bir şekilde taşınmasını mümkün kılar.

Su taşınımı nasıl gerçekleşir?
Su, köklerden emildikten sonra, ksilem hücreleri boyunca yapraklara doğru çekilir. Bu taşınım, kök basıncı, kılcal hareket ve transpirasyon (terleme) gibi mekanizmalarla desteklenir. Transpirasyon, yapraklardan su buharı olarak kaybedilen suyun yarattığı çekim kuvvetiyle suyu yukarıya doğru taşır.

Floem (Phloem)

Floem, bitkinin fotosentez sonucu üretilen besinleri (özellikle şekerleri) bitkinin diğer kısımlarına taşımakla görevli dokudur. Bu dokular, canlı hücrelerden oluşur ve iki yönlü taşınma sağlayabilir, yani besinler bitkinin ihtiyaç duyduğu her yere, hem yukarı hem de aşağı yönlü olarak taşınabilir.

Besin taşınımı nasıl gerçekleşir?
Floem aracılığıyla taşınan şekerler, kaynak bölgelerinden (genellikle yapraklar) sink bölgelerine (büyüyen kökler, meyveler, tohumlar) doğru hareket eder. Bu taşınım, suyun osmotik basıncı ile gerçekleşir. Şekerler, floem tüplerinde yoğunlaşır ve bu yoğunluk farkı suyun tüplere girmesine neden olur, böylece basınç artar ve besinler bitki boyunca hareket eder.

Yazar: Kifayet Beşirik

Kaynak: Sıradışı bilim

Beyninizi güçlendirmenin sekiz yolu

Birinin ismi dilinizin ucuna geliyor ama hatırlayamıyorsunuz…

Mutfaktasınız ama neden orada olduğunuz hakkında hiçbir fikriniz yok…

Siz de böyle anları eskisinden daha mı sık yaşıyorsunuz?

Yıllar geçtikçe hafızanın zayıfladığını biliyoruz.

Ama çeşitli egzersizlerle bunu yavaşlatmak mümkün.

İşte beyninizi güçlendirmek için öneriler:

1. Egzersiz beyni büyütür

Egzersiz yapmak sinir kavşaklarının sayısını artırır, böylece beyinde daha fazla irtibat noktası kurulmasını sağlar ve yeni hücreler oluşmasına katkıda bulunur.

Ayrıca kalp-damar sağlığının iyi olması beyninize daha fazla oksijen gitmesi ve zararlı toksinlerin daha hızlı atılması anlamına gelir.

Bu arada egzersizi açık havada yapmak daha faydalı çünkü böylelikle D vitamini de almış olursunuz.

Tavsiye: Yeni bir yeri görerek ya da bir başkasıyla fikir alış verişinde bulunarak egzersiz yapmak beyninizde oluşan yeni hücrelerin sağlam devreler kurması olasılığınıartırır.

Diyelim bahçe işleri yapmayı seviyorsunuz. Bunu mümkünse komşularınızla, ailenizden biri ya da arkadaşlarınızla yapmayı deneyin.

Yürüyüşe yalnız çıkmak yerine mümkünse grup olarak ya da ikili yürüyün.

En önemlisi egzersizi zevk alacağınız şekilde yapmaya dikkat edin.

2. Hareket halindeyken ezberleme tekniği

Bu, araştırmalarla kanıtlanmış ve aktörlerin uzun yıllardır kullandığı bir teknik.

Bir metni hareket halindeyken ezberlemeye çalışırsanız, bilgi zihninizde çok daha kalıcı olabiliyor.

Tavsiye: Diyelim bir sunum yapmanız, bir sınava hazırlanmanız ya da yapacağınız işi zihninizde iyice yerine oturtmanız gerekiyor.

Bunu, yürürken ya da dans ederken düşünmeyi deneyin.

Ormanda yürüyen bir kadın

3. Yağ tüketmek önemli

Yediklerimizin ortalama beşte birini şeker oluşturuyor.

Gıdalardan gelen enerji doğrudan beyne gittiği için glikoz beynin işleyişinde önemli bir rol oynuyor.

Ayrıca sevdiğiniz şeyleri yediğinizde beynin ödül bölgesi zevk almanızı sağlayan dopamin adlı bir kimyasal madde salgılıyor.

Tabii bir yandan beynin ödül bölgelerini memnun edecek şeyleri yerken bir yandan da bağırsaklarınızı sağlıklı tutacak gıdalar almalısınız.

İnsanın bağırsaklarında beyinle bağlantılı ortalama yüz trilyonu aşkın mikrop bulunuyor. Bunların dengesi beynin sağlığı için hayati önem taşıyor.

Bağırsaklara bu yüzden sık sık “ikinci beyin” denir. Çeşitli ve sağlıklı yiyeceklerle beslendiğinizde bu mikroplar dengelenir ve beyniniz de sağlıklı olur.

Tavsiye: Beyin hücrelerinin yapı maddesi yağdır. O yüzden yediklerinizin bir miktar yağ da içermesi beslenme için çok önemli.

Fındık, fıstık, çekirdekler, avokado ve balıktaki yağ sağlıklı yağlardır.

Ayrıca biberiye ve zerdeçalın da beyin sağlığı için faydalı olduğu biliniyor.

Yemekten zevk almak, sosyal ortamlarda yemek zevkini paylaşmak da yediğiniz şeylerin beyne faydasını artırır.

4. Şalteri indirin

Biraz stres, insanın acil durumlara tepki gösterme refleksini koruması açısından gerekli.

Stres ayrıca kortizol adlı hormonun salgılanmasını tetikler. Fazla olmamak kaydıyla kortizol bize enerji verir, dikkatimizi toplamamıza yardımcı olur.

Fakat uzun süren endişe ve yüksek düzeyde stres, beyinde tam tersine zehir etkisi yapar.

Bu nedenle zaman zaman, deyim yerindeyse şalteri indirip beynin bu kısmını dinlendirmek çok önemli.

Bunu yaptığınızda aslında beynin farklı bir bölgesini çalıştırmış oluyorsunuz.

Beynimizde “kendi halinde çalışma ağları” diyebileceğimiz bir ağ var.

Bu fonksiyon sayesinde gündüz vakti hayallere dalabiliyoruz.

Dış dünyayla zihinsel ilişkimizi kestiğimizde beynin bu fonksiyonunun işleri devralıp yürütmesini sağlamış oluyoruz bu da hafızayı güçlendiriyor.

Öyleyse bir daha işyerinde hayallere dalmış olarak yakalanırsanız, beyninizin çok hayati bazı bölgelerini çalıştırdığınızı söyleyerek kendinizi savunabilirsiniz!

Tavsiye: Eğer gevşemek ve şalteri indirmekte zorlanıyorsanız, meditasyon veya farkındalık temelli teknikler deneyerek stres düzeyinizi azaltmayı deneyebilirsiniz.

Havuz kenarında müzik dinleyen bir kadın

5. Yeni şeyler deneyin

Beyninizi yeni şeyler yapmaya ya da öğrenmeye yönelterek geliştirebilirsiniz.

Bir sanat dalında kursa yazılmak ya da yeni bir dil öğrenmek beyninizin esnekliğini artıracaktır.

Tavsiye: Arkadaşlarınız ya da ailenizle yarışacağınız bir oyun bulun.

Bu hem beyninize fayda sağlayacak hem de başkalarıyla yarışmak beynin gelişimine katkı sağlayacak.

6. Müzik beynin gıdasıdır

Müziğin beyne çok özel bir etkisi olduğuna işaret eden bulgular var.

Müzik dinleyen ya da müzik yapan birinin beynine baktığınızda beynin neredeyse tamamının aktif olduğunu görüyorsunuz.

Müzik genel olarak kavrayışı artırıcı etki yapabiliyor.

Ayrıca müzik, demans gibi beyin hastalıklarında genellikle en son kaybedilen bilgi oluyor.

Tavsiye: Bir koroya katılın ya da hemen en sevdiğiniz grubun konserine bir bilet alın.

7. Yatmadan önce kritik anlar

Gündüz saatlerinde yeni bir şey öğrendiğinizde beyninizdeki sinir hücreleri arasında bağlantı kuruluyor.

Uyuduğunuz zaman bu bağlantı kuvvetleniyor ve öğrendiğiniz şey hafızanın bir parçası haline geliyor.

Bu nedenle uyku hafızanın devamı bakımından gerçekten çok önemli.

Örneğin bir kişiye sabahtan, bir kişiye de uyumadan hemen önce ezberlemesi için birer liste verin.

Ertesi gün sorduğunuzda, uyumadan hemen önce ezber yapan kişi bilgileri çok daha iyi hatırlayacaktır.

Tavsiye: İmtihana hazırlanıyorsanız, muhtemel soruların cevaplarını uyumadan önce son bir kez daha çalışın, üzerine uyuyun.

Eğer bir travma geçirdiyseniz ya da kötü bir anınız varsa bunu uyumadan hemen önce düşünmemeye çalışın. Düşünürseniz bu kötü olayın anısı ve onun yol açtığı olumsuz duygular, hafızanıza daha derin bir şekilde iz bırakacaktır.

Aynı sebeple geceleri korku filmi seyretmekten de kaçının!

Onun yerine o gün öğrendiğiniz ya da yaşadığınız olumlu şeyleri düşünerek uyumaya çalışın.

Yatakta gözlerini ovuşturan bir adam

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/cy0r9lpxlz4o

İnsan Vücudu ve Elementler

İnsan vücudu çok sayıda elementten oluşuyor.

Vücudumuz en az 25 elementten oluşuyor. Ancak vücut kütlemizin yüzde 99’a yakınını 6 element oluşturuyor.

Bunlar:

Oksijen %65
Karbon %18
Hidrojen %10
Nitrojen %3
Kalsiyum %1,4
Fosfor %1,1

Geri kalan yüzde 1’5 kısmı ise Potasyum, Sülfür, Sodyum, Klor, Magnezyum ve eser miktarda Bor, Krom, Kobalt, Bakır, Flor, İyot, Demir, Manganez, Molibden, Selenyum, Silikon, Kalay, Vanadyum ve Çinkodan oluşur.

Bu elementler, vücudumuzu oluşturan 37 trilyon kadar hücrenin yanı sıra, hücre zarının dışında kalan hücre dışı yapılarda da bulunur.

Ortalama bir erkek vücudunun yüzde 60’ı sudur. Bu 42 litreye tekabül eder. Bunun 23 litresi hücrelerin içinde, 19 litresi ise hücre dışında yer alır. Hücre dışı suyun 8,4 litresini dokular arası sıvı, 3,2 litresini ise kan plazma sıvısı oluşturur.

Kaynak: bilimsel paylaşımlar