CRISPR tarih oluyor: SeekRNA ile gen düzenlemede yeni bir devrim yaşanıyor..

Araştırmacılar genetik dizilerin bir standart haline gelen CRISPR’dan daha yüksek bir doğrulukla ve daha esnek bir şekilde düzenlenmesini sağlayan SeekRNA’yı geliştirdi.

Gen düzenleme teknolojileri uzunca bir süredir hayatımızda bulunuyor. Özellikle CRISPR’ın gelişiyle birlikte bu alandaki gelişmeler de hızlanmış vaziyette. Ancak Sydney Üniversitesi’nden araştırmacılar seekRNA adı verilen bir teknolojiyle CRISPR’ın ötesinde daha doğru ve esnek gen düzenlemesini mümkün kıldı. Yeni teknolojinin tarım, tıp ve biyoteknoloji genetik mühendisliğinde bir devrim yaratma potansiyeli bulunuyor.

CRISPR nedir, nasıl çalışır ve eksikleri nelerdir?

SeekRNA’ya geçmeden önce ilk olarak CRISPR’dan bahsedelim. CRISPR, gıda üretimini artırmak ve hastalıkları tedavi etmek için geliştirilmiş bir gen düzenleme tekniği olarak tanımlanabilir. Bu teknoloji, bilim insanlarının genleri hedeflemesine, düzenlemesine, değiştirmesine ve genomun herhangi bir bölgesine herhangi bir enzim veya protein yerleştirmesine olanak tanıyor.

CRISPR, hedef DNA’nın her iki ipliğinde de bir kırılma yaratarak çalışıyor. Ayrıca yeni bir DNA dizisi yerleştirmek için diğer proteinlere veya DNA onarım mekanizmasına da ihtiyaç duyar. Böyle bir süreç hatalara yol açmaya daha açıktır.

CRISPR on yıldan uzun bir süre önce geliştirildiğinden beri tamamen yeni araştırma alanları açarak biyoteknolojide adeta yeni bir dönem başlattı. İnsan hastalıklarını tespit etmenin maliyetini ve araştırmalar için gereken süreyi azalttı. Meyvelerde ve mahsullerde hastalık direncini artırdı, CAR T-hücre tedavisinin geliştirilmesini sağladı ve orak hücre hastalığına bir tedavi bulmak için kullanıldı.

SeekRNA ile daha doğru ve esnek gen düzenleme geliyor

SeekRNA: Yeni gen düzenleme teknolojisi CRISPR’ı geride bırakıyor
Sydney Üniversitesi’nde, Dr. Sandro Ataide liderliğindeki bir araştırma ekibi, daha doğru gen düzenleme için bir yol sunabilecek yeni bir teknoloji olan seekRNA‘yı geliştirdi. Çalışmalarının ayrıntıları Nature Communications’da yayınlanırken yeni teknik, genetik dizileri yerleştirmek için bölgeleri doğrudan belirleyebilen programlanabilir bir ribonükleik asit (RNA) ipliği kullanıyor. Bu süreç gen düzenlemesini basitleştirmeye ve dizileme hatalarını azaltmaya yardımcı oluyor. Dolayısıyla seekRNA, CRISPR gen düzenleme teknolojisinin halihazırda gösterdiği genetik mühendisliği potansiyelini hızlandırmayı vaat ediyor.

Sydney Üniversitesi’nde, Dr. Sandro Ataide liderliğindeki bir araştırma ekibi, daha doğru gen düzenleme için bir yol sunabilecek yeni bir teknoloji olan seekRNA‘yı geliştirdi. Çalışmalarının ayrıntıları Nature Communications’da yayınlanırken yeni teknik, genetik dizileri yerleştirmek için bölgeleri doğrudan belirleyebilen programlanabilir bir ribonükleik asit (RNA) ipliği kullanıyor. Bu süreç gen düzenlemesini basitleştirmeye ve dizileme hatalarını azaltmaya yardımcı oluyor. Dolayısıyla seekRNA, CRISPR gen düzenleme teknolojisinin halihazırda gösterdiği genetik mühendisliği potansiyelini hızlandırmayı vaat ediyor.

Dr. Sandro Ataide yaptığı açıklamada “Bu teknolojinin potansiyeli bizi son derece heyecanlandırıyor. SeekRNA’nın hassas ve esnek bir şekilde hedef seçimi yapabilmesi, mevcut teknolojilerin sınırlarını aşarak yeni bir genetik mühendisliği çağına zemin hazırlıyor” diyerek yeni teknolojinin önemine vurgu yapıyor.

İki teknoloji arasındaki farkı daha kolay anlamak için aşina olduğunum kes-yapıştır araçlarıyla bir analoji yapılabilir. CRISPR ile bir dosyayı kesip yapıştırmak için bazı ekstra bileşenlere ihtiyaç duyuluyor. SeekRNA da ise tamamıyla bağımsız bir kes yapıştır aracı ile dosyayı istediğiniz yere aktarabiliyorsunuz.

İlk testler başarılı

SeekRNA: Yeni gen düzenleme teknolojisi CRISPR’ı geride bırakıyor
Bununla birlikte seekRNA, bakteri ve arkelerde (çekirdeği olmayan hücreler) keşfedilen IS1111 ve IS110 olarak bilinen doğal olarak oluşan bir ekleme dizisi ailesinden türetildi. Bu sayede yüksek hedef ve doğruluk özgüllüğü elde edildi. Bu ekleme dizisi ailesinin doğruluğunu kullanarak, seekRNA herhangi bir genomik diziye modifiye edilebilir ve yeni DNA’yı kesin bir oryantasyonda yerleştirebilir.

SeekRNA’yı diğer teknolojilerden farklı kılan bir başka özellik de DNA dizilerini hedef konuma kendi başına yerleştirebilmesi. Bu, şu anda bulunan birçok düzenleme aracıyla yapılamıyor. SeekRNA, sunduğu bu avantajlar ile CRISPR teknolojisinin sınırlamalarını aşarak genetik mühendisliğinde devrim yaratabilir.

Araştırmacılar seekRNA’yı bakterilerde başarıyla test ettiklerini de söylüyor. Bilim insanlarının bir sonraki adımı ise teknolojinin insanlarda bulunan daha karmaşık ökaryotik hücrelere uyarlanıp uyarlanamayacağını araştırmak olacak.

Kaynak ve devamını okuman için : SeekRNA: Yeni gen düzenleme teknolojisi CRISPR’ı geride bırakıyor | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Yapay Zeka Hayatınızdaki Olayları Önceden Tahmin Edebilir

Yazılı dili modellemek için geliştirilen yapay zeka, insanların hayatlarındaki olayları tahmin etmede kullanılabilir. Danimarka Teknik Üniversitesi (DTU), Kopenhag Üniversitesi, Danimarka Bilgi Teknolojileri Üniversitesi ve Northeastern Üniversitesinde çalışan bilim insanlarının yürüttüğü bir araştırma projesi, insanların hayatlarıyla ilgili büyük miktarlarda veri kullanmanız ve ChatGPT gibi dili işlemede kullanılan ‘dönüştürücü modeller’i eğitmeniz durumunda, yapay zekanın bu verileri sistematik şekilde düzenleyebileceği ve bir insanın hayatında neler olacağını; hatta ölüm tarihini bile tahmin edebileceğini gösteriyor.

Nature Computational Science bilim bülteninde yayımlanan ve ‘İnsanların Hayatlarını Tahmin Etmek için Yaşamdaki Olay Dizilerinin Kullanılması’ başlığını taşıyan yeni bir bilimsel makalede araştırmacılar, life2vec adlı bir modelde bütün Danimarkalıların sağlık verilerini ve iş piyasasıyla olan bağlantılarını analiz etmiş. Modelin başlangıç aşamasında eğitildikten ve verideki örüntüleri öğrendikten sonra, diğer gelişmiş sinirsel ağlardan daha iyi performans sergilediği ve kişilik ile ölüm tarihi gibi sonuçları yüksek isabetle tahmin ettiği gösterilmiş.

DTU’da çalışan ve makalenin birinci yazarı olan Profesör Sune Lehmann şöyle aktarıyor: “Modeli kullanarak temel bir soruyu ele aldık: ‘Geçmişinizdeki durumlar ve olaylara dayalı olarak, geleceğinizdeki olayları ne dereceye kadar tahmin edebiliriz?’ sorusunu. Bilimsel olarak bizi heyecanlandıran şey yapılan tahminin kendisi olmaktan ziyade, modelin böylesine kesin cevaplar sunmasını sağlayan veri özellikleriydi.”

Ölüm tarihine dair tahminler

Life2vec’in yaptığı tahminler, ‘Dört yıl içerisinde ölüm?’ gibi genel sorulara yönelik yanıtlardan oluşuyor. Araştırmacılar modelin yanıtlarını analiz ettiklerinde, karşılaştıkları sonuçlar beşeri bilimlerdeki mevcut bulgularla tutarlı olmuş. Örneğin her şeyin eşit olduğu bir durumda, liderlik konumundaki bireylerin veya yüksek gelirli bireylerin hayatta kalması daha muhtemelken kişinin erkek olması, kalifiye olması veya zihinsel bir teşhisinin bulunması daha yüksek bir ölüm tehlikesiyle ilişkilendirilmiş. Life2vec, farklı verileri düzenleyen matematiksel bir yapı olan büyük bir vektör sistemindeki verileri kodluyor. Model doğum tarihi, eğitim ve öğretim, maaş, konut ve sağlık gibi alanlarda nereye veri yerleştirileceğine karar veriyor.

“Bir dildeki bir cümle nasıl bir dizi kelimeden oluşuyorsa, insan hayıtını da bu şekilde uzun bir olaylar dizisi şeklinde düşünmek heyecan verici” diyor Sune Lehmann. “Bu genelde yapay zekadaki dönüştürücü modellerin kullanıldığı türden bir iş. Fakat biz deneylerimizde bunları, yaşam dizileri şeklinde adlandırdığımız şeyleri; ör. insan hayatında gerçekleşen olayları analiz etmek için kullandık.”

Etik soruların ortaya çıkışı

Makalenin ardındaki araştırmacılar life2vec’in etrafında, hassas veriler ve özel hayatın gizliliğinin korunması ve verilerdeki önyargıların rolü gibi etik soruların bulunduğunu belirtiyor. Örneğin bir kişinin hastalık kapmaya veya diğer önlenebilir yaşam olaylarına dönük taşıdığı tehlikeyi değerlendirmede modelin kullanılabilmesinden önce bu problemlerin daha derin şekilde anlaşılması gerekiyor.

“Model, tartışmaya ve politik olarak ele alınmaya yönelik önemli olumlu ve olumsuz yönleri ortaya çıkarıyor. Yaşam olaylarını ve insan davranışlarını tahmin etmeye dönük benzer teknolojiler, günümüzde halihazırda teknoloji şirketleri içerisinde kullanılıyor. Örneğin sosyal ağlardaki davranışlarımızı takip ediyor, son derece isabetli profilimizi çıkarıyor ve bu profilleri davranışlarımızı tahmin edip bizi etkilemek için kullanıyorlar. Bu tartışmanın, demokratik söyleşilerin parçası olması gerekiyor ki teknolojinin bizi nereye götürdüğünü ve bunun istediğimiz gelişme olup olmadığını düşünelim” diyor Sune Lehmann.

Araştırmacılara göre sıradaki adım, sosyal bağlantılarımızla ilgili metin, görüntü veya bilgiler gibi diğer bilgi tiplerini dahil etmek olacak. Bu veri kullanımı, sosyal bilimler ve sağlık bilimleri arasında yepyeni bir kesişimi ortaya çıkarıyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/yapay-zeka-hayatinizdaki-olaylari-onceden-tahmin-edebilir/

Dev Araştırmaya Göre Vejetaryen ve Vegan Beslenmek Çok Sağlıklı

Meyveler ve sebzeler bir kez daha kazandı! CNN’in aktardığına göre bilim insanlarının yürüttüğü şemsiye bir çalışmada, vejetaryen ve vegan beslenme düzenlerinin kanser ve kalp damar hastalıkları gibi hayatı tehdit eden rahatsızlıkların tehlikesini önemli ölçüde azalttığı, hatta erken ölümü bile önleyebildiği bulunmuş.

Araştırmacıların yaptığı şemsiye bir çalışmada şimdiye kadar yürütülen büyük bir miktarda araştırma incelenmiş. Geçtiğimiz ay PLOS bülteninde yayımlanan çalışmada bilim insanlarından oluşan uluslararası bir araştırma takımı (aralarında Stanford Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesinde çalışanlar da var), bitki tabanlı beslenme şekilleri üzerine 20 yılı aşkın süredir yürütülmüş araştırmaları incelemiş.

CNN’e konuşan makalenin baş yazarı ve İtalya’daki Scuola Superiore Sant’Anna üniversitesinde yüksek lisans öğrencisi olan Angelo Capodici, araştırmacıların bunu yaparken bitkiye dayalı sağlıklı beslenme düzenlerinin “karaciğer, kolon, pankreas, akciğer, prostat, mesane, cilt, böbrek ve Hodgkin dışı lenfoma” gibi kanserlere ek olarak kalp hastalıklarına karşı da önemli ölçüde “koruyucu bir etki” sağladığını belirlediğini söylüyor. Çalışma ayrıca vejetaryenlik ve veganlığın metabolik hastalık ve diyabet görülme sıklığını da azalttığını gösteriyor. Bu hastalıkların her ikisi de ömrün kısalmasına ve yaşam kalitesinin düşmesine katkıda bulunabiliyor.

Araştırmaya göre hastalığa karşı koruyan bu etkiler, sağlığa sunduğu diğer faydaların yanısıra kolesterol ve tansiyonun, kan şekerinin ve iltihaplanmanın düşmesi gibi etkenlerin de sonucu gibi görünüyor. Araştırma bütünüyle değerlendirildiğinde, et ürünlerinin ve işlenmiş gıdalar yerine tam ve bitki tabanlı gıdalara (sebzeler, meyveler, tam tahıllar, kabuklu yemişler ve tohumlar, baklagiller vb.) daha çok önem verilmesinin, genellikle uzun vadeli insan sağlığı için olumlu bir hareket olduğunu gösteren ve giderek artan fikir birliğine yeni bulgular ekliyor.

Bununla beraber önemli bir uyarı da var: Bütün vegan veya vejetaryen beslenme şekilleri olumlu sonuçlar sunmuyor.

Sonuçta şekerli beyaz ekmekten patates cipslerine, şekerlemelere ve hatta Oreo’lara kadar bir sürü abur cubur, işlenmiş gıda teknik olarak vegan şeklinde düşünülüyor. Fakat bu gibi işlenmiş gıdalar uzun vadeli sağlığa kesinlikle katkı sunmuyor ve çalışmanın eş yazarı, İtalya IRCCS Nörolojik Bilimler Enstitüsünde hipofiz birimi tıbbi direktörü olan Federica Guaraldi’nin CNN’e aktardığına göre abur cubur odaklı vegan veya vejetaryen beslenme düzenleri olanlar büyük ihtimalle tam, işlenmemiş, bitkisel gıdalar tüketen eşdüzey kişilerle aynı faydaları görmeyecek.

“Meyve suları, rafine tahıllar, patates cipsleri ve hatta gazlı içecekler gibi sağlıksız bitkisel besinlerin tüketimine ağırlık veren beslenme şekilleri”, Guaraldi’nin CNN’e söylediğine göre bitkisel tabanlı bir beslenme şeklinin sağlığa olası faydalarını etkin biçimde ortadan kaldırabilir.

Ayrıca bazı uzmanların, daha sağlıklı bitkisel beslenme yolculuklarına çıkan kişilerin daha bütüncül sağlıklı yaşam biçimleri olabileceğini (düzenli egzersiz yapmak, yeterli uyumak vb. gibi) öne sürdüğünü belirtmekte de fayda var. Söz konusu durum, bu son çalışmada ölçülen hastalık frenleyici etkilere katkıda bulunuyor olabilir.

Çalışmada yer almayan ve kâr amacı gütmeyen True Health Initiative kurumunun kurucusu Davit Katz, “Burada beslenmeye atfedilen şey, belki de kısmen diğer yaşam şekli uygulamaları sebebiyle gerçekleşmiş olabilir” diyor CNN’e.

Fakat Katz bunun, araştırmanın doğruluğu konusunda “önemsiz bir endişe” olduğunu ekliyor.

Katz şöyle devam ediyor: “Bitkilerin baskın olduğu beslenme kalıpları, sağlık yönünden önemli sonuçlar lehine net etkiler sunuyor. Gözlemlenen faydaların bir kısmı diğer yaşam tarzı uygulamalarına atfedilebilse dahi durum böyle.”

Bu şemsiye çalışmada vejetaryen veya veganlığın dışındaki herhangi bir beslenme şekli hesaba katılmamış; yani Akdeniz diyetinden ilham alan ve balık ile ete izin verilmesine rağmen kalp ve beyin açısından geniş oranda sağlıklı olduğu düşünülen DASH ve MIND diyetleri gibi rejimler analiz dışında tutulmuş. Araştırmacıların çalışmada yazdığı üzere bu tür bir şemsiye analiz, doğası itibarıyla da oldukça genel: “Orijinal çalışmalarla ilişkili önemli metodolojik kısıtlamalar yüzünden verilere dikkat edilmeli.”

Kaynak ve yazını devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/dev-arastirmaya-gore-vejetaryen-ve-vegan-beslenmek-cok-saglikli/

JWUT, Ne Yıldız Ne Gezegen Olan Altı Yeni ‘Yetim Dünya’ Keşfetti

Bu göksel cisimler gezegen ve yıldız arasındaki çizginin her iki tarafında da duruyor.

Gökbilimciler evrenin pek çok gizemini anlama yolunda çıktıkları serüvende, yetim dünyalar adı verilen ve bulunması zor olan belki de trilyonlarca cismi arıyorlar. Gezegen ve yıldız arasındaki sınırı bulanıklaştıran bu yıldızvari cisimler, her ikisini de oluşturan kozmik süreçleri daha iyi anlamamızı sağlayabilir.

James Webb Uzay Teleskobu’nu (JWUT) kullanan bir araştırma takımı, geçenlerde genç bir bulutsunun içerisinde altı yeni yetim dünya tespit etmiş. 27 Ağustos’ta The Astronomical Journal bülteninde yayımlanan bir çalışmada detaylarıyla anlatılan bulgular, yetim dünyaların Jüpiter gezegeninden bile büyük gök cisimlerinin meydana gelmesine yardımcı olabileceğini gösteriyor. Bu yeni keşfedilen dünyalar, güneş sistemimizin en büyük gezegeninden 5 ila 10 kat büyük gaz devleri bile olabilir.

Johns Hopkins Üniversitesinde çalışan astrofizikçi ve makalenin eş yazarı Adam Langeveld, “Muhtemelen yıldız oluşum sürecinin nihai sınırlarını araştırıyoruz” diyor bir açıklamada. “Eğer Jüpiter’in genç haline benzeyen bir cisminiz varsa, doğru koşullar altında bir yıldıza dönüşebilmesi mümkün mü? Hem yıldızların hem de gezegenlerin oluşumunu anlamak için bu önemli bir bağlam.”

Yetim dünyalar nedir?

Serseri gezegenler de denilen ve serbest gezen bu gök cisimleri, gezegenlerle benzer kütlelere sahip. Fakat gezegenlerin aksine, Dünya’nın Güneş’in kütleçekimine bağlı olduğu gibi merkezi bir yıldızın kütleçekimine bağlı değiller. Bunun yerine uzayda sürükleniyorlar.

Ancak oluşumları ve boyutları, onları yıldızlara benzer hale getiriyor. Çoğu yetim dünya, gezegen oluşumunun ilk aşamaları sırasında, maddenin daha sık çarpıştığı zamanlarda çıkan malzemelerden oluşuyor. Etraflarında uzay tozundan oluşan diskler de olabiliyor. Bu diskler hem yıldız hem de gezegen oluşumu için büyük önem taşıyor. Diğerleri ise yıldızlara güç veren nükleer kaynaşma oluşturacak kadar kütlesi bulunmayan, çöken moleküler bulutlardan çıkmış olabiliyor. Bu benzerliklerle bile hâlâ bir yıldız ve bir gezegen olarak düşünülen şeyin arasındaki sınırın iki tarafına geçiyorlar.

Bilinen veya kuşku duyulan 70 ila 170 kadar yetim gezegen olsa da bazı bilim insanları, galakside trilyonlarcası olabileceğini tahmin ediyor.

Bir diğer önemli husus da yetim dünyaların sınıflandırmaları belirsizleştirmesi. Bunun sebebi ise kütlelerinin Satürn ve Jüpiter gibi gaz devleri ve kahverengi cüce yıldızlar ile örtüşmesi. Yetim dünyalar evimiz olan Samanyolu galaksisinde nadir olsa da JWUT’den gelen yeni veriler, geçenlerde hedeflenerek gözlemlenen yıldız kümesi NGC1333‘deki gök cisimlerinin yaklaşık yüzde 10’unu meydana getirdiklerini gösteriyor.

Genç bir bulutsudaki yetim dünyalar

Yeni çalışmada araştırma takımı, JWUT’nin genç NGC1333 bulutsusuna yönelik yürüttüğü en derin taramadan gelen verileri kullanmış. Bu yıldız oluşum kümesi, Dünya’dan yaklaşık 1.000 ışık yılı uzaklıkta ve Perseus takımyıldızında yer alıyor. NGC1333’nin makaleyle birlikte yeni yayımlanan bir görüntüsü, bulutsunun yıldızlararası toz ve bulutların çarpıcı manzarasıyla parladığını gösteriyor.

Johns Hopkins Üniversitesinde çalışan astrofizikçi ve makalenin eş yazarı Provost Ray Jayawardhana, “Webb’in kızılötesi dalga boylarındaki eşi görülmemiş hassasiyetini kullanarak genç bir yıldız kümesinin en soluk yıldızlarını aradık ve gökbilimdeki temel bir soruya cevap bulmaya çalıştık: ‘Ne kadar hafif bir nesne bir yıldız gibi şekillenebilir?’ sorusuna” diyor bir açıklamada. “Görünüşe göre yıldızlar gibi şekillenen en küçük serbest cisimlerin kütlesi, civardaki yıldızların etrafında dönen dev ötegezegenlerle örtüşüyor.”

Araştırma takımı, JWUT’nin bu tür cisimleri tespit etmek için gereken hassasiyette olmasına rağmen, yapılan gözlemlerde beş Jüpiter kütlesinden daha düşük olan hiçbir cisim tespit etmemiş. Bu durum, söz konusu eşikten daha hafif olan herhangi bir gök cisminin, yıldızların aksine gezegenler gibi şekillenmesinin daha muhtemel olduğunu gösteriyor.

“Gözlemlerimiz, doğanın gezegen kütleli cisimleri en az iki farklı yolla oluşturduğunu doğruluyor; yıldızların oluştuğu şekilde bir gaz ve toz bulutunun kaynaşmasıyla ya da Güneş sistemimizdeki Jüpiter’de olduğu gibi genç yıldızların etrafındaki gaz ve toz disklerinin içerisinde” diyor Jayawardhana.

James Webb Uzay Teleskobu’nun NGC1333’de yaptığı tayfölçümsel taramanın yeni geniş alanlı mozaik görünümü. Serbest gezen ve yeni keşfedilen gezegen kütleli üç cisim yeşil işaretlerle belirtilmiş. Görüntü: ESA/Webb, NASA & CSA, A. Scholz, K. Muzic, A. Langeveld, R. Jayawardhana.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/jwut-ne-yildiz-ne-gezegen-olan-alti-yeni-yetim-dunya-kesfetti/

Dünyanın En Hızlı Mikroskobu, Elektronları Hareket Halindeyken Yakalıyor

Bir attosaniye, saniyenin sadece kentilyonda biri kadar sürüyor.

Elektron mikroskobisi neredeyse bir asırdır var ancak modern sürümler, fizikçilerin görmeyi onlarca yıldır beklediği şeye nihayet ulaşıyor: Geçirimli bir elektron mikroskobu, elektronları ilk defa bileşenlerini görebileceğimiz netlikte yakalıyor. Araştırmacılar “attomikroskobi” adını verdikleri yepyeni bir optik bilim alanının kapısını araladıklarını ve bunun kuantum fiziği, biyoloji ve kimya dünyasını etkileyeceğini düşünüyor.

Arizona Üniversitesinde çalışan uzmanların öncülük ettiği bir araştırma takımından gelen bu yeni buluş, geçtiğimiz hafta Science Advances bülteninde yayımlanan yeni bir çalışmada detaylarıyla anlatılıyor. Arizona Üniversitesinde çalışan yardımcı fizik ve optik bilimleri profesörü Muhammed Hasan, geçirimli elektron mikroskoplarını bir akıllı telefonun kamerasına benzetiyor.

Üniversiteden yayımlanan bir açıklamada, “Bir akıllı telefonun son modelinde daha iyi bir kamera vardır” diyor Hasan. “Bu mikroskopla beraber, bilimsel camianın bir elektronun nasıl davranış ve hareket şeklinin ardındaki kuantum fiziğini anlayabilmesini umuyoruz.”

Orijinal elektron mikroskobu 1930’ların başlarında çıksa da (ilk mikroskobu kimin icat ettiğine dair tartışma hâlâ devam ediyor), bilim insanları 2000’lerden beri geçirimli elektron mikroskopları olarak bilinen cihazlara bel bağlamıştı. Bu cihazlarda cisimler, ışık mikroskoplarının yapabileceklerinin çok ötesinde, boyutlarının milyonlarca katına kadar büyütülüyor. Bunun sebebi, bir hedefe ateşlenen elektron lazer ışını darbelerine dayanıyor olmaları. Sonrasında ise son derece hassas kamera sensörleri ve lensler, bu atomik parçacıkları numuneden geçerken görüntülüyor. Bu görüntüler arasındaki bir cisimde gözlemlenen değişimlere, bir mikroskobun zamansal çözünürlüğü adı veriliyor. Araştırmacılar bu çözünürlüğü artırmak için lazer darbelerini attosaniyelere kadar hızlandırmış. Darbeler, bir saniyenin sadece birkaç kentilyonda biri kadar sürüyor.

Fakat burada bile sorun, “attosaniyelerin” çoğu olması. Fizikçiler tek bir elektronu bulunduğu yerde yakalamayı ve akılalmaz derecede hızlı atomaltı tepkime ve etkileşimlerini detaylı şekilde görmeyi istiyorsa, tek bir attosaniye darbe ateşleyebilen geçirimli bir elektron mikroskobuna ihtiyaçları vardı. Araştırmacılar bunu gerçeğe dönüştürmek için yine attosaniyelerle ölçülen ilk uç morötesi radyasyon darbesini oluşturan ve 2023 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazanan bilim insanlarının öncülük ettiği çalışmalara yönelmiş. Bu temel ile birlikte araştırma takımı, nihayet o attosaniye ölçütüne ulaşmış.

Araştırmacılar bunu yaparken gönderdiği lazeri tek bir elektron darbesine ve ultrakısa iki ışık darbesine ayıran yeni bir mikroskop geliştirmişler. Bir pompa darbesi olarak adlandırılan ilk ışık darbesi, bir numunenin elektronlarına enerji veriyor. Ardından ise optik bir kapılama darbesi olarak bilinen darbe başlıyor ve sonrasında mikroskoptan bir attosaniyelik elektron darbesinin sonsuz küçük bir zaman aralığında yayılmasına olanak sağlıyor. Bu iki ultrakısa ışık darbesi uygun biçimde eşgüdümlendiğinde, operatörler elektron darbelerini zamanlayıp atomik olayların attosaniye seviyesindeki bir zamansal çözünürlükte yakalanmasına yardımcı oluyor.

Kaynak ve yazının devamı için tıklayın: https://popsci.com.tr/

En Sevdiğiniz Film Türleri, Beyninizle İlgili Ne Söylüyor?

Fotoğraf: Denise Jans/Unsplash

Aksiyon filmleri, suç filmleri, komediler ya da belgeseller… Bir insanın en sevdiği film türü, o insanın beyninin nasıl çalıştığıyla ilgili çok şeyi açığa çıkarıyor. Halle-Wittenberg – Martin Luther Üniversitesinin (MLU) öncülük ettiği ve yaklaşık 260 kişinin beyin faaliyet kayıtlarıyla film tercih verilerinin karşılaştırıldığı yeni çalışmanın bulguları bu şekilde. Aksiyon ve komedi filmleri sevenler olumsuz duygusal uyaranlara karşı çok güçlü tepki verirken, belgesel ya da suç ve gerilim filmlerini tercih edenlerin tepkisi önemli ölçüde daha zayıf. Sonuçlar Frontiers in Behavioral Neuroscience bülteninde yayımlandı.

Filmler, psikologlar için ilginç bir olgu. MLU’da çalışan Psikolog Esther Zwiky, “Filmler çok enteresan çünkü insanlardaki her duyguyu betimlemekle kalmıyor, aynı zamanda onları uyandırıyorlar” diyor. “Öfke veya korku gibi olumsuz duygular, pek çok filmde merkezi bir rol oynuyor.” Yakın zaman öncesine kadar film tercihleri ve olumsuz duyguların beyindeki işlenişi arasındaki bağlantıya dair görece fazla bir şey bilinmiyordu.

Araştırmacılar, 257 kişiden alınan verileri analiz ederek bu karşılıklı etkileşimi detaylı şekilde incelemiş. Daha büyük bir çalışma kapsamında ise katılımcılar film tercihleriyle ilgili bilgi de vermişler. Ek olarak katılımcıların beyin faaliyeti fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) yöntemiyle analiz edilmiş. Deneklere, bir MRI makinesi içinde yattıkları sırada korkulu veya öfkeli suratlar ve geometrik şekiller gösterilmiş. “Yaygın şekilde kabul gören bu testle, beynin duygusal uyaranı nasıl işlediğini ölçebiliyoruz” diyor Zwiky.

Araştırmacılar beynin iki bölgesine odaklanmış. Bunlardan ilki olan amigdala, hayati duyguları işlemekten sorumlu. “Amigdala, tehditlere yanıt olarak bir ‘savaş ya da kaç’ tepkisi tetikleyebiliyor” diyor Zwiky. Araştırma takımı ayrıca beynin ödül merkezi olarak bilinen nucleus accumbens’in nöronsal faaliyetini de incelemiş.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/en-sevdiginiz-film-turleri-beyninizle-ilgili-ne-soyluyor/

Afganistan’da hamile kadınlar ölüm korkusu ve çaresizlikle doğumlarını bekliyor

 Afganistan'da birçok hastanede kuvöz ve yoğun bakım olanakları bulunmuyor
Afganistan’da birçok hastanede kuvöz ve yoğun bakım olanakları bulunmuyor

Syed Anwar ve Swaminathan Natarajan, BBC Dünya Servisi

Afganistan’da hamile kadınlar, birçok sağlık tesisi ve doğumevinin kapanmasıyla birlikte, sağlık hizmetlerine erişimde sorun yaşıyor. Ülkede pek çok kadın, hamilelik sırasında önerilen en az dört doktor muayenesini gerçekleştiremiyor.

Kuzey Badahşan eyaletinde yaşayan ve altı aylık hamile olan Ferhunde isimli kadın, “İkinci bebeğimin doğumunun benim ya da bebeğimin ölümüne neden olmasından korkuyorum” diyor.

Ferhunde, bebeğini Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından işletilen 60 yataklı bir doğum hastanesinde dünyaya getirmeyi planlamıştı. Ancak hastanenin doğum ünitesi Temmuz ayından beri kapalı.

“İlk çocuğumu sezaryenle doğurmuştum. Bu sefer ne olacağını bilmiyorum” diyen Ferhunde durum hakkında çok endişeli olduğunu dile getiriyor.

BBC Afgan Servisi, Ferhunde gibi genç kadınlardan, ülkedeki doğum hizmetlerinin ne denli sıkıntılı olduğunu gösteren pek çok tanıklık dinledi.

Kadın doğum hizmetlerindeki olanaksızlıklar

Badahşan insanlar arasında büyük ölçüde ülkede “doğum yapmak için en kötü yer” olarak biliniyor. Dağlık, engebeli ve ulaşılması zor olan bu bölgede WHO tesisi, kadınlar için çok ihtiyaç duyulan bir can simidiydi.

Afganistan’daki WHO yetkilileri, BBC’ye yaptığı açıklamada, finansmandaki önemli eksiklik nedeniyle hastanenin doğum ünitesini kapatmak gibi zor bir karar aldıklarını söyledi.

BBC’nin konuştuğu doğum ünitesinin eski bir çalışanı, servis kapatılmadan önce “hastanede günde 15’e kadar sezaryen ameliyatı yapıldığını” söyledi.

Hastane genellikle aşırı kalabalıktı.

WHO yetkilisi, “Bu hastanede histerektomi ve sistektomi gibi başka ameliyatlar da yapılıyordu” dedi.

Badahşan’da faaliyette olan diğer tek doğum hastanesi, hayır kurumu Ağa Han tarafından finanse ediliyor. İki uzman ve dört doktorun görev yaptığı 30 yataklı hastane artan taleple başa çıkmakta zorlanıyor.

Bölgeye en yakın hastane Kunduz’da. O da arabayla neredeyse beş saat uzaklıkta. Pek çok kişi Ferhunde gibi araba kiralayamayacak kadar yoksul. Para bulsa bile doğum için Kunduz’daki hastaneye kabul edileceğinin garantisi yok, ki orası da aşırı kalabalık.

Ölüm sayıları kötüleşiyor

UNICEF verilerine göre 2020 yılında kaydedilen son anne ölüm oranı 100 bin doğumda 620 ölümdü. Bu oran küresel ortalamanın neredeyse üç katı.

UNICEF raporuna göre “Afganistan bebek, çocuk ya da anne olmak için dünyanın en tehlikeli yerlerinden biri olmaya devam ediyor” denildi ve sağlık kuruluşlarına erişimin zorluğundan bahsedildi.

2023 yılında her 1000 doğum için 37 bebek ölümü bildirildi.

Afganistan’ın beşinci büyük şehri olan Celalabad’dan bir doktor, bebek ölümlerinin anne ölümlerine kıyasla daha hızlı arttığını söyledi.

Celalabadlı doktor, “Devlet hastanelerinde prematüre bebekleri tutacak olanaklarımız yok. Doğum sırasındaki komplikasyonlarla başa çıkmak için şartlarımız çok kötü” diye devam etti.

Ebe eksikliği

Yakın tarihli bir UNICEF raporuna göre, kadınların üçte biri sağlık kuruluşu olmayan yerlerde doğum yapıyor.

Taliban’ın getirdiği sosyal kısıtlamalar nedeniyle sağlık çalışanları seyahat etmekten çekiniyor.

Bu da birçok kadının eğitimsiz kadın akrabalarına ve komşularına bağımlı olduğu anlamına geliyor.

Kandahar şehrinin ücra bir bölgesinde görev yapan bir ebe, “Bölgede doğum hizmetlerinin olmaması nedeniyle bazı kadınlar evde doğum yapıyor ve bu yöntem tıbbi destek ve temel hijyen açısından tamamen standart dışı” diyor.

Ebe, “Köylüler bir keresinde sabah saat ikide doğum yapmış bir kadın getirmişlerdi ama plasenta dışarı çıkmamıştı” diye devam etti.

Aile gün doğumuna kadar bekleyip sonra kadını hastaneye yetiştirmiş.

“Çok acı çekiyordu. Elimizden gelenin en iyisini yaptık ve kadın acılarından kurtuldu.”

Ebe, birkaç saatlik hafif bir gecikmenin bile ölümcül olabileceğini dikkat çekiyor.

Kadınların sadece küçük bir yüzdesi hastane ücretlerini karşılayabiliyor.

Kabil’deki özel Shefajo kliniğinin bekleme odasında, yedi kez düşük yapmış 35 yaşındaki Musrsal ve dört kez düşük yapmış 20 yaşındaki Hamida ile tanışıyoruz.

Travmaları hala taze.

Fiziksel olarak bitkin ve duygusal olarak da yıpranmış görünen Musrsal, “Ne zaman bir çocuk kaybetsem, hafızamın yarısını kaybetmiş gibi hissediyorum. Saçlarımın yarısını kaybettim. Her çocuk kaybında ruhsal sorunlar yaşıyorum,” diyor.

Musrsal, doktorların kendisine düşük nedeninin “iyi beslenmemek ve kilo almak” olduğunu söylediğini hatırlatıyor.

Musrsal’ın çoğu Afgan kadının aksine hala bir devlet işi var, besleyici iyi gıdalar tüketiyor ve fiziksel olarak zorlayıcı işler yapmıyor.

Hamide, kliniğe ipek bir çarşaf ve parmakları kınalanmış halde giriyor. Yüzü açık.

“Son düşüğümü yaklaşık altı ay önce yaptım. Ondan sonra Kandahar, Quetta ve Chaman’daki doktorlara danıştım.”

Son iki şehir Pakistan’da. Kandahar’daki doktorlar bakteriyel bir enfeksiyon tespit etmiş ve ona bir aşı yazmışlar. Musrsal gibi Hamide de hamile kalmak için çırpınıyor.

16 yaşında evlenmeye zorlanmış Hamide, henüz bebek sahibi olamadığı için etrafındaki insanların alay konusu oluyor.

Hamide, “Bazı insanlar benimle dalga geçiyor ve neden çocuk sahibi olmadığımı soruyor. Bu sözlere tahammül etmek benim için çok zor” diyor.

Her iki kadın da birçok testten geçti ve şimdi sonuçlarını bekliyor.

Hamide henüz 16 yaşındayken rızası dışında zorla evlendirildi
Fotoğraf altı yazısı,Hamide henüz 16 yaşındayken rızası dışında zorla evlendirildi

Musrsal ve Hamide, bir jinekolog ve Shefajo Hastanesi’nin kurucusu olan Dr. Najmussama Shefajo’nun hastaları.

Dr. Shejafo, sağlık hizmetlerinde yaşanan keskin düşüşün nedenlerini şöyle sıralıyor:

“Ana faktörler kadın doktor ve hemşirelerin, uzmanlaşmış hastanelerin ve ilaçların eksikliği. Okuma yazma bilmemek ve insanlar arasında farkındalık eksikliği de yine diğer başlıca sebepler.”

Taliban’ın 2021’de iktidarı ele geçirmesinin ardından birçok deneyimli kadın doktor ülkeden kaçtı.

Yeni hükümet, yeni mezun kadın doktorlara tıp lisansı vermeyince durum daha da kötüleşti.

“Kadın doktor açığı giderek artıyor ve bu durum daha da kötüleşecek” diyen Dr. Shejafo, devlet hastanelerinin talebi karşılayamadığını ve gerekli sağlık hizmetini veremediğini de ekliyor.

“Bir devlet hastanesinde kanaması olan üç-dört annenin aynı yatakta oturtulduğunu gördüm. Başka bir yerde ise bir kuvözün içine beş bebek koymuşlar.”

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/clywxyz9de3o

Gen düzenleme yoluyla kanser hücreleri kendi kendilerini yok ediyor.

Bilimsel gelişmelere rağmen kanser, tedavisi zor olmaya devam eden bir hastalık. Ancak şimdi kanser hücrelerini intihara sürükleyen ve onları birbirlerine karşı savaştıran bir yol geliştirildi.

Kanseri tedavi etmek çoğu açıdan körebe oyununa benzeyebiliyor. Hastalık tedaviye dirençli hale gelebiliyor ve klinisyenler ne zaman, nerede ve hangi direncin ortaya çıkacağını asla bilemiyor. Bu da sürecin temel zorlukları arasında yer alıyor. Ancak şimdi Penn State araştırmacıları, kanser hücrelerini bir “Truva atına” dönüştüren yeni bir yol geliştirdi.

Kanser tedavisinde yeni yöntem

Bilim insanları kanser hücrelerini Truva atına dönüştüren modüler bir genetik devre oluşturarak, kendi kendilerini yok etmelerini ve ilaca dirençli kanser hücrelerini öldürmelerini sağladı. Buradaki temel yenilik iki genin veya iki yeni “anahtarın” devreye sokulmasını içeriyor. İlk anahtar, mühendislik ürünü genetiği değiştirilmiş hücrelerin belirli bir ilaca maruz kaldıklarında kanser hücresi popülasyonunun geri kalanına üstün daha doğrusu baskında gelmesini sağlıyor. İkinci anahtar daha sonra, artık baskın olan değiştirilmiş hücreleri değiştirilmemiş komşularıyla birlikte öldüren bir toksini serbest bırakıyor.

Nature Biotechnology‘de yayınlanan ve patent için başvurulan bu teknik, mevcut kanser tedavileriyle ilgili temel bir zorluğun üstesinden geliyor. Kanser hücreleri bilindiği üzere tedaviden sağ çıkmalarını sağlayan direnç mekanizmaları geliştirebiliyorlar. Dolayısıyla bir süre sonra tedavi için uygulanan ilaçlara dirençli hale gelebiliyorlar. Buna karşı koymak için doktorlar genellikle tümörlere farklı şekillerde saldıran ilaç kombinasyonları kullanıyorlar. Ancak tedavisi zor olan kanserlerde bu seçenekler oldukça sınırlı.

Gen düzenleme yoluyla kanser hücreleri kendilerini yok ediyor
Yeni teknik tamamen farklı bir yaklaşım benimsiyor. Yeni ilaçlar veya hedefler bulmak yerine, tümörün hızla evrim geçirme yeteneğinden yararlanıyor ve bunu basitçe ona karşı kullanıyor. Bilim insanları bu çift anahtar yönteminin ilk adımında genetiği değiştirilmiş hücrelerin sayısını çoğaltarak baskın hale getiriyor ardından ikinci anahtarı devreye sokuyor. İkinci anahtar, değiştirilmiş hücrelerin hem değiştirilmiş hem de komşu değiştirilmemiş hücreleri öldürebilen bir toksin üretmesini sağlayan intihar geni içeriyor. Bu çok önemli. Çünkü tümörün tekrar büyümemesi için esas olarak kurtulmak istediğiniz popülasyonu ortadan kaldırmış oluyorsunuz.

Ekip bu tekniğin işe yarayıp yaramayacağını görmek için akciğer kanserini temel alan deneyleri fareler üzerinde gerçekleştirdi. Yapılan deneyler sonucunda bir avuç mühendislik ürünü hücre, kanser hücresi popülasyonunu ele geçirebildi ve yüksek seviyedeki genetik heterojenliği ortadan kaldırabildi. Araştırma makalesine göre genetiği değiştirilmiş hücreler 20 gün içinde orijinal hücrelerden baskın hale geldi. 80. günde ise tümörler tamamen geriledi. Araştırmacılar şu anda bu genetik devrenin büyüyen tümörlere ve nihayetinde metastatik hastalığa güvenli ve seçici bir şekilde verilebilmesi için nasıl tercüme edileceği üzerinde çalışıyorlar.

Kaynak ve devamını okuman için : Gen düzenleme yoluyla kanser hücreleri kendilerini yok ediyor | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Türlerin yok olmaması için Ay’da “gen bankası” kurulabilir..


Uzmanlar, biyolojik çeşitliliğin korunması için iklim çöküşü ve diğer karasal olayların erişemeyeceği tesislere ihtiyaç olduğunu söylüyor. Bunun için Ay’da “gen bankası” kurulabilir.

Bildiğimiz anlamdaki tek yaşam üzerinde yaşadığımız Dünya’da bulunuyor. Buna rağmen insan kaynaklı iklim değişikliği ve yaşam alanı tahribatı nedeniyle sayısız tür yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Kritik türlerin yok oluşu insanlığın da yok oluşuna neden olabilir. Öte yandan uzaydan gelebilecek yeterli büyüklükteki bir kaya parçası da bildiğimiz yaşamı yok edebilir. Peki ya Dünya’nın dışında hayatın pasif de olsa binlerce yıl devam edebileceği bir sığınak inşa edebilseydik? Bilim insanları tam da bunu önererek Ay’da bir “gen bankası” kurulmasını öneriyor.

Binlerce türün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir dönemde bilim insanları radikal bir plan geliştirdi: Ay’da gezegenimizin en önemli ve risk altındaki canlılarının korunmuş örnekleriyle dolu bir kasa. Uzmanlardan oluşan uluslararası bir ekip, iklim değişikliği ve habitat kaybından kaynaklanan tehditlerin önüne geçemediğimizi ve acil eylem planına ihtiyaç duyulduğunu söylüyor.

Yaşam için Ay’da “biyodepo” önerisi

Korunmuş hücrelerden ve bunların içindeki önemli DNA’lardan oluşan bir “biyodepo”, tehlike altındaki türlerin küçük popülasyonlarındaki genetik çeşitliliği artırmak ya da en kötü senaryo olan yok olma durumunda klonlama için kullanılabilir.

Öte yandan biyolojik örnekleri felaketten korumak için bir depo yeni bir fikir değil. Bugün Dünya’da buna benzer bir şey zaten yapılıyor. Norveç’in kutba yakın bir adasında bulunan Svalbard küresel tohum deposu, hastalık veya kuraklık nedeniyle yok olması halinde kritik tohumları dondurulmuş olarak saklıyor. Ancak bu tesis bile tam koruma sağlamıyor. Bir süre öne sıcak hava dalgasının bir sonucu olarak yaşanan sel felaketi buna örnek olarak gösteriliyor. Bu tip depolar sadece doğal değil, beşerî etkiler nedeniyle de tehlike altında. Hatırlanacağı üzere 2022’de Ukrayna’nın tohum bankası Rusya tarafından yok edilmişti.

Bilim insanları tam da bu nedenlerden dolayı Ay biyodeposunu öneriyor; iklim bozulması, jeopolitik olaylar veya diğer Dünya merkezli felaketlerin erişemeyeceği bir yer. Ay’ın güneş ışığına hiçbir zaman maruz kalmayan bölgeleri bulunuyor. Bu bölgelerdeki kraterlerden yararlanarak biyolojik materyalleri ekstra çaba gerekmeden -196 derecede yani mutlak sıfırda muhafaza etmek mümkün.

Önerilen plana göre numuneler üç günlük Ay yolculuğu boyunca radyasyondan korunan bir kapta saklanmadan önce Dünya’da kriyojenik olarak depolanacak. Ardından Ay’a ulaşıldığında bunlar maksimum radyasyon koruması sağlamak için iki metre derinliğe gömülecekler. Her konteyner kolay takip için bir radyo çipine de sahip olacak.

Bilim insanları ayrıca yıldızlı kaya balığından alınan canlı hücreleri başarılı bir şekilde muhafaza etmek için, hücrelerin tüm biyolojik faaliyetlerin duracağı kadar soğuk sıcaklıklarda saklandığı bir teknik olan kriyoprezervasyonu uygulamış durumda. Yıldızlı kaya balığının nesli tehlike altında değil, ancak mercan resifi ekosistemlerinin sağlığının korunmasında önemli bir rol oynuyor. Bu balık türünden 100’den fazla birey, ay biyodeposu için kriyoprezervasyon protokollerinin oluşturulmasına katkıda bulunacak. Bundan sonra ekip, odak noktasını diğer türlere doğru genişletecek.

Fikrin gerçeğe dönüşmesi için kritik canlı ve türün stabil ve sağlıklı bir şekilde kriyoprezerve şekilde depolanabildiğini göstermek gerekiyor. Bununla birlikte numunelerin sağlıklı bir şekilde Ay’a götürmek gerekiyor. Ayrıca Ay’ın en soğuk bölgelerinde -robotlar için bile uygun olmayan yerler- bunların gömülmesi gerekiyor. Maliyetler ve karşılaşılan zorluklar göz önüne alındığında önerilen Ay biyodeposu fikri şimdilik bilim kurguya daha yakın konumlanıyor. Projenin ve çalışmanın başındaki Mary Hagedorn“Bunu nasıl yapacağımızı biliyoruz, yapabiliriz ve yapacağız da, ama bunu başarmak onlarca yıl alabilir” diyor. Ancak kendisi bir noktada bunun olacağından emin.

Kaynak ve devamını incelemen için : Türlerin yok olmaması için Ay’da “gen bankası” kurulabilir | DonanımHaber (donanimhaber.com)

İlk kez soyu tükenmiş bir türden RNA elde edildi.

enetik bilimciler, bilimsel açıdan büyük bir ilke imza atarak, soyu tükenmiş bir tür olan Tazmanya kaplanının RNA moleküllerini izole etmeyi ve dizilemeyi başardı.

Tazmanya ada eyaleti dışında bu çizgili, köpek büyüklüğündeki hayvan yaklaşık 2.000 yıl önce diğer doğal yaşam alanlarından kaybolmuştu. Ancak bu canlı trajik sonuyla Avrupalıların gelişiyle tanıştı. Tazmanya’daki ilk Avrupalı yerleşimciler için değerli çiftlik hayvanları olan koyunları öldürdükleri iddiaları nedeniyle olan Tazmanya kaplanları öldürüldü. 1888 yılında, bu türün her bir yetişkin bireyini öldürene 1 sterlin ödül konulmuştu. Şimdi ise bilimsel açıdan büyük bir ilke imza atan genetik bilimciler soyu tükenmiş olan Tazmanya kaplanından RNA elde etmeyi başardı.

Soyu tükenmiş bir türden ilk defa RNA elde edildi

20. yüzyılda neslinin tükendiği ilan edilen ve bilinen son üyesi 1936 yılında Hobart, Tazmanya’daki Beaumaris Hayvanat Bahçesi’nde esaret altında ölen Tazmanya kaplanı, yeni bir çalışmanın konusu oldu. Yapılan çalışmada bir müze koleksiyonunda oda sıcaklığında muhafaza edilen Tazmanya kaplanı örneğinden bir asırdan daha eski RNA moleküllerinin izolasyonu ve dizilenmesi sağlandı. Bu sayede ilk kez soyu tükenmiş bir türün deri ve iskelet kası transkriptomları yeniden yapılandırıldı.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulgularının hem Tazmanya kaplanı hem de tüylü mamut dahil olmak üzere soyu tükenmiş türleri yeniden canlandırmaya yönelik uluslararası çabalar için ve pandemik RNA virüslerini incelemek için önemli sonuçları olduğunu belirtiyor. Thylacine olarak da bilinen Tazmanya kaplanı, bir zamanlar tüm Avustralya kıtasına ve Tazmanya adasına yayılmış olan apeks etobur keselisiydi.

Araştırma ekibinden biyolog Emilio Marmol Sanchez, yaptığı açıklamada, Tazmanya kaplanının RNA’sının incelenmesinin türün gen yapısının daha iyi anlaşılmasını sağlayarak son dönemlerde başlayan bu “türü diriltme” çalışmalarına yardımcı olabileceğini kaydetti. Tazmanya kaplanı türünün neslinin devamını sağlamak için bir proje yürüten Melbourne Üniversitesinden Prof. Dr. Andrew Pask ise bu gelişmeyi “çığır açıcı” olarak nitelendirdi.

Bu öncü çalışma, dünyanın dört bir yanındaki müzelerde saklanan ve RNA moleküllerinin ortaya çıkarılmasını ve dizilenmesini bekleyen geniş numune koleksiyonlarının keşfedilmesi için de yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyor.

Kaynak ve devamını okuman için : İlk kez soyu tükenmiş bir türden RNA elde edildi | DonanımHaber (donanimhaber.com)