Bilim insanlarından prostat kanserine 15 dakikada teşhis! için yorumlar kapalıBİLİM, BİLİM İNSANI, kanser
İngiltere Birmingham Aston Üniversitesi’nden bilim insanları, prostat kanserini 15 dakikada teşhis edecek yeni bir test yöntemi geliştirdi. Test, yüzde 90 doğruluk oranıyla çalışıyor.
İngiltere‘de bilim insanları prostat kanserini 15 dakikada teşhis edecek yeni bir test yöntemi geliştirdi.
Çalışma, Birmingham Aston Üniversitesi’nden bilim insanları tarafından yapıldı.
Scientific Reports dergisinde yayımlanan çalışmada testin yüzde 90 oranında doğru çalıştığı aktarıldı. Umutlandıran buluş için yakın zamanda klinik deneylerin başlayacağı söylendi.
Mevcut durumda yapılan testlerde vakalardan önce kan testleri alınıyor, eğer burada değerler yüksek çıkmışsa hasta kanser testi için biyopsi gibi ileri düzey tekniklere yönlendiriliyor. Ancak burada hastaların yaklaşık yüzde 25’i pozitif çıkıyor. Geri kalan yüzde 75’lik kesime gereksiz işlem uygulanmış oluyor.
YÜZDE 90 ORANINDA DOĞRULUK SAĞLIYOR
Yeni yöntem ile kandaki protein yapıları test ediliyor. 15 dakikada sonuçlanan testin yüzde 90 oranında başarı sağladığı görüldü.
Çalışmalarda, yeni bulunan teknikle, 10 hastanın 9’unda doğru sonuç alındı. Araştırma ekibinden Profesör Igor Meglinski, bu buluşun kanser teşhisi ve izlemesi bakımından ileriye doğru önemli bir adım olduğunu ifade etti.
Uzmanlar, çalışma sonuçlarının henüz ön hazırlık niteliğinde olduğunu ve daha fazla klinik deneye ihtiyaç olduğunu belirtti.
Prostat kanseri, erkeklerde kanser ölümlerinin yüzde 10’unu oluşturuyor.
Prostat kanserinde en önemli risk faktörleri yaş ve aile öyküsüdür.
Yaş
Prostat kanserinin yaş ile görülme sıklığı artar. 70 yaş üzeri erkeklerin yüzde 50’sinde, 90 yaş üzerindekilerin de hemen hemen hepsinde mikroskobik düzeyde prostat kanseri tespit edilmektedir. Hastalığa 50 yaşından genç bireylerde sık rastlanmıyor.
Bu nedenle, erken teşhis için 50 yaşın üstündeki erkeklere prostat kanseri taraması öneriliyor.
Aile Öyküsü
Yapılan çalışmalar hastaların yaklaşık yüzde 15’lik bir bölümünde diğer aile üyelerinin de prostat kanseri öyküsü olduğunu ortaya koymuştur. Prostat kanserinin oluşmasından sorumlu kimi gen grupları tanımlanmıştır.
Bunların yanı sıra, obezite ve sigara kullanımı da prostat kanseri için tanımlanan risk faktörleri arasındadır.
PROSTAT KANSERİ BELİRTİLERİ NELERDİR?
Prostat kanserinin belirtileri, hastalığın ilerlemesine bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bu bakımdan sinsi karaktere sahip bir hastalıktır. Özellikle erken dönemlerinde hiç belirti ve şikayet görülmeyebilir.
Prostat kanseri belirtileri ortaya çıktığında, hasta bazı tedavi şanslarını kaybedebileceğinden, düzenli doktor kontrollerinin tedavi başarısında önemi büyüktür.
Prostat kanseri belirtileri şöyle sıralanabilir:
– İdrar yapma güçlüğü – İdrar akışında kuvvet azalması – Menide ya da idrarda kan görülmesi – Boşalma esnasında ağrı – Kasık bölgesinde rahatsızlık hissi – Kemik ağrıları – Sertleşme bozukluğu.
Prostat kanserini haber veren bu belirtiler bazen iyi huylu prostat büyümesinin bir göstergesi de olabilir.
Prostat bezinin büyümesine bağlı olarak gelişen benign prostatik hiperplazinde (prostatın iyi huylu büyümesi) de benzer belirti ve şikayetler görülebilir.
Eğer prostat kanseri vücudun başka bölgelerine ve organlarına yayıldıysa, o alanla ilgili belirtiler de verebilir.
Bilim insanlarından yeni keşif: Bu gen ömrünüzü uzatıyor! için yorumlar kapalıBİLİM, DNA, gen
Bilim insanlarının yaptığı yeni bir araştırmaya göre, yaşam süresini uzatma etkisi olan yeni gen tespit edildi. OSER1 adlı genin, yaşlanma ve uzun ömür üzerindeki düzenleyici rolü, sağlık ve hastalık araştırmalarında önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
Bilim insanları, yaşam süresiyle ilişkili yeni bir gen keşfetti.
Sağlıklı beslenme, egzersiz yapma, sigara içmeme ve güçlü sosyal bağlar kurmanın, ömrü uzatan etkenler arasında yer aldığı geniş çapta kabul ediliyor.
Uzmanlar aynı zamanda genetiğin de canlıların yaşam süresi üzerinde kayda değer bir rolü olduğunu biliyor. ÖMÜR UZATAN 10 GEN
Kopenhag Üniversitesi’nden araştırmacılar, FOXO transkripsiyon faktörleri adı verilen bir protein grubunu inceledi ve ömrü uzatıcı etkileri olan 10 gen tespit etti.
Bu genlerden OSER1’in en büyük etkiyi yarattığı belirlendi. OSER1’in meyve sineği, yuvarlak solucan, ipek böceği ve insanlar dahil birçok canlıda bulunduğu belirtildi.
İNSANLARDA OLMASI AVANTAJ
Nature Communications dergisinde yayımlanan çalışmanın başyazarı Zhiquan Li, OSER1’in yaşlanma ve uzun ömür üzerindeki düzenleyici etkisini gösteren ilk çalışma olduklarını vurguladı.
Li, “Bu gen sadece hayvanlarda olsaydı, insan sağlığına uyarlanması zorluk yaratabilirdi” dedi. Araştırmacılar, OSER1’in yaşa bağlı hastalıklarla ilişkisini anlamak ve bu genin etkilerini daha iyi belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Bu bulgular, sağlıklı ve uzun bir yaşam süresine yönelik gelişmiş tedavi ve ilaçların üretiminde önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.
Bakterilerle ilgili ilginç keşif: Kışa hazırlık yapıyorlar! için yorumlar kapalıBAKTERİ, BİLİM
Bilim dünyası yeni bir araştırma sonucu, bakterilerin mevsimlerin değişimini önceden sezme yeteneğine sahip olduğunu keşfetti. Uzun zamandır bitki ve hayvanların gün uzunluğuna bakarak çevresel değişiklikleri fark edebildikleri biliniyordu ancak, bakterilerde bu tür bir fotoperiyodik algının varlığı bugüne kadar gözlemlenmemişti.
Yeni yapılan bir araştırma, bakterilerin mevsimlerin değiştiğini önceden sezerek hazırlık yaptığını ortaya çıkardı.
Hakemli dergi Science’ta yayımlanan çalışmada, mavi-yeşil algler (siyanobakteriler) üzerinde yapılan deneyler dikkat çekti.
Synechococcus elongatus türündeki bakterilere farklı ışık süreleri uygulanarak, kısa ve uzun günler deneyimlemeleri sağlandı. Bakterilere ayrıca iki saat boyunca buza maruz bırakıldı ve hayatta kalma oranları takip edildi.
YÜZDE 75 HAYATTA KALDILAR
Sonuçlar, 8 saat aydınlık ve 16 saat karanlıkta tutulan bakterilerin hayatta kalma oranının yüzde 75 olduğunu gösterdi. Bu oran, diğer grupların yaklaşık üç katıydı. Bilim insanları bakterilerin kendini soğuğa hazırlaması için bir günün yeterli olmadığını da gözlemledi. Bakterilerin hayatta kalma oranı 6 ila 8 kısa günün ardından kayda değer derecede artıyordu.
BİYOLOJİK SAATİN ROLÜ
Araştırmacılar, bakterilerin biyolojik saatini düzenleyen genleri devre dışı bıraktıklarında, gün uzunluklarının hayatta kalma oranı üzerinde herhangi bir fark yaratmadığını belirledi. Dr. Luísa Jabbur, bakterilerin gün uzunluğunu ölçerek yaklaşan mevsimsel değişikliklere uygun bir fizyolojiye geçiş yaptığını ifade etti.
Bu bulgular, bakterilerin daha önce keşfedilen biyolojik saatlerinin mevsimsel değişimleri öngörme ve buna göre hazırlık yapma işlevi gördüğünü ortaya koydu.
NESİLDEN NESİLE AKTARIYORLAR
Bu araştırma, bakterilerin fotoperiyodizme sahip olmasının, bu özelliğin evrimsel olarak çok daha erken bir dönemde gelişmiş olabileceğini düşündürüyor. Fotosentez yapan siyanobakterilerin en az 2 milyar yıldır var olduğu göz önüne alındığında, fotoperiyodizmin bu kadar eski ve basit organizmalarda evrimleşmiş olması, bu özelliğin sirkadiyen saatlerden önce evrimleştiğini düşündürüyor.
Prof. Carl Johnson, fotoperiyodizmin evrimi hakkında önemli ipuçları sunduğunu belirtiyor. Sirkadiyen ritimler, uyku düzeni ve hormon üretimi gibi süreçleri düzenleyen biyolojik saatlerdir. Johnson, bu bulguların, sirkadiyen ritimlerin evrimsel kökenlerine dair yeni bilgiler sunduğunu ifade etti.
Araştırmacılar, bakterilerin bu bilgiyi nasıl “nesillerine” aktardığını anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtti. Bu keşif, biyolojik saatler ve mevsimsel uyumun evrimsel gelişimi hakkında yeni bir bakış açısı sunuyor.
Fotoperiyodizm* bitkilerin gün ve gece uzunluğuna verdikleri biyolojik yanıta verilen isim.
Sirkadiyen saat* bitkilerin, hayvanların, mantarların ve siyanobakterilerin 24 saatlik zaman içerisindeki biyokimyasal ve psikolojik davranışlarının bütünüdür.
Kulak Memelerimiz Neden Var? Evrimsel Açıdan Mantıklı Değiller için yorumlar kapalıbilim, Evrim
Ne zaman sevdiğiniz bir melodiye ritim tutsanız veya arkadaşınızla sohbet etseniz, bunu mümkün kılan karmaşık bir sistem iş başında oluyor. Kulaklarınız biyolojinin birer harikası. İçlerinde bir sürü şey oluyor. Popular Science‘a konuşan ve Avusturya’daki Konrad Lorenz Enstitüsünde çalışan evrimsel biyolog, biyolojik antropolog ve doktora sonrası araştırma görevlisi Anne Le Maître, “Çok karmaşık bir yapı” diyor.
Bu karmaşıklık, milyonlarca yıl boyunca daha iyi duymaya yönelik yoğun seçilim baskısının bir sonucu. Fakat kulağın bir kısmı hariç: Bu kısım ile loblar. Tüm ince ayarlanmış kısımlar arasında, bu parçalar pek akla yatkın durmuyor. İşte bilim insanlarının duyu organlarımızı nasıl anlamlandırdıkları…
Kulaklarımızın hikayesi
Kulaklar, dış dünyadaki sesi kafanızdan dışarı doğru çıkan kıkırdaklı yapılarla yakalar ve bunu bir kanaldan geçirerek zarsı bir davula iletir. Bu ses daha sonra bir dizi ufak orta kulak kemiğine ve kulak salyangozu adı verilen, salyangoz şeklindeki labirente gidiyor. Bu labirent, sinir sinyallerini ta beyninize kadar iletiyor. Le Maître memelilerin, sürüngenlerde ve kuşlarda olduğu gibi sadece bir tane yerine üç tane orta kulak kemiğiyle beraber özellikle karmaşık bir kulakları olduğunu belirtiyor. Üstelik, diğer omurgalılarda bulunmayan geniş dış kulak yapılarımız (kulak kepçesi) var. Peki nasıl böylesine girift kulaklarımız oldu? Evrim yoluyla tabii ki.
Le Maître, binlerce yıl boyunca pek de memeli olmayan atalarımızdaki çene kemiği parçalarının yer değiştirip ayrıldığını ve orta kulak kemiklerinden ikisinin yanısıra kulak zarını destekleyen kemiği de meydana getirdiğini açıklıyor. Çin ve başka yerlerde bulunan fosiller, bu evrimsel sürecin günümüzdeki memelilerin evrimsel öncülleri olan ve uzun süre önce yok olmuş mammaliaforme’lerde Kretase dönemi boyunca gerçekleşen başlangıç ve bitişlerini gösteriyor. “[Farklı tür ve fosiller arasındaki] farklı ara formları görüyorsunuz… Fakat memeli formuna doğru bir gidişat var” diyor Le Maître. Bu özel, ses ileten kemikler ve benzersiz, ekstra uzun, sarmal halindeki kulak salyangozuyla birlikte memelilerin, diğer çoğu omurgalıdan daha geniş bir frekans aralığını duyabildiğini ekliyor bilim insanı.
Bahamalar’daki Western Atlantic Üniversitesi Tıp Fakültesinde yardımcı anatomik profesörü olarak çalışan Mark Coleman, belirgin kıkırdak ve deri kıvrımları olan dış kulaklarımızın da memelilere özgü olduğunu ve sesleri artırıp biz ve akrabalarımızın seslerin yerini bulmamızı sağlayarak ilave bir yardımcı rol oynadığını söylüyor. Primat ve memelilerdeki işitsel sistem üzerinde çalışan Coleman, farklı hayvanların kulaklarının akort şeklini ve bunun yapıyla olan ilgisini karşılaştırıyor.
“Evrimleşmiş her özellik uyumsal değil.”
Çeşitli türlerin, farklı ses tiplerini yakalamak üzere özelleşmiş kulakları olduğunu söylüyor. Örneğin kanguru farelerinin, boyutları için özellikle düşük frekanslı olan sesleri tespit etmelerini ve çıngıraklı yılanlar gibi yırtıcılardan kaçınmalarını sağlayan çok büyük orta kulakları var. İnsan kulakları şempanzelerinkine benziyor fakat aradaki ufak farklılıklar, şempanzelerin işitsel sisteminin yüksek ve düşük frekansları en iyi şekilde yakaladığı anlamına geliyor. Coleman, insanların işitme duyusunun ise orta aralıktaki frekanslara (yaklaşık 1.000 ve 4.000 Hertz arasında) karşı en hassas olduğunu söylüyor.
Ayrıca Le Maître, benzer yaşam alanları olan hayvanların sık sık aynı tür kulaklara sahip olduğunu söylüyor. Yer altında yaşayan türler, sucul memelilerde olduğu gibi ne kadar yakın akraba olurlarsa olsunlar, genelde birbirlerine önemli ölçüde benzer görünen orta kulaklara sahipler. “Memeliler genelinde yakınsak adaptasyon var” diyor bilim insanı.
Kulak kepçemizdeki yükseltiler bile özel olarak evrimleşmiş bir amaca sahip. Kulak topografimizdeki yükseltiler ve çukurlar, sesleri çok daha hassas şekilde filtreleyip saptıyor. Yarasalar ve makiler gibi gece vakti avlanan canlıların, böcekleri karanlıkta yakalamalarını sağlayan ve özellikle engebeli olan dış kulakları olduğunu belirtiyor Coleman. İnsan kulakları nispeten basit olsa da dış kulaklarımız değiştiğinde beyinlerimizin hâlâ uyum sağlaması ve bir sesin kaynağını nasıl belirleyeceğini yeniden öğrenmesi gerekiyor.
Dondurulmuş gıdalar hakkında bilmeniz gereken 5 şey için yorumlar kapalıbilim, sağlık
İngiltere’deki Gıda Standartları Kurumu (FSA) dondurulmuş gıdaların sağlıklı tüketimi ile ilgili soruları yanıtladı.
İşte FSA uzmanlarının dondurulmuş gıdalarla ilgili ipucu ve uyarıları:
1. Gıda yalnızca alındığı gün mü dondurulur?
Bir FSA araştırmasına katılanların %43’ü öyle olduğuna inanıyor ama kuruma göre bu bilgi yanlış.
FSA uzmanlarına göre gıdalar son kullanım tarihine kadar her an dondurulabilir. Gıda bekledikçe tazeliğinden kaybettiği için zamanla besin değeri düşebilir ama tehlikeli değil.
2. Gıda derin dondurucuda uzun süre beklerse bozulur mu?
FSA araştırmasına göre halkın %38’i gıdaların derin dondurucuda da bozulabileceğine inanıyor.
Ancak kurumun genel müdürü Steve Wearne’e göre bu doğru değil.
Wearne’e göre zamanla buz kristallerinin artması yüzünden gıdanın tadı ve dokusu değişse de besin zehirlenmesi riski yok:
“Gıda derin dondurucuda güvendedir ama zamanla kalitesi düşer. Dolayısıyla da dondurulduktan sonra 3-6 ay içinde tüketilmesini tavsiye ediyoruz. Tabii paketlenmiş hazır gıdaların üzerindeki etiketlere de bakılmasında fayda var.”
3. Gıdayı çözdürdükten sonra ne kadar zamanda türketmeliyiz?
Bakteri türlerinin çoğu, derin dondurucuda ölmüyor. Ancak düşük ısı ve susuzluk yüzünden pasif hale geçiyor.
Bu nedenle gıdanın buzu çözüldüğünde bozulma süreci de yeniden başlıyor.
Steve Wearne “Derin dondurucu, gıdalar için kumandadaki ‘bekle’ düğmesi gibidir. Zamanı durdurur” diyor.
“Ama buzu çözülünce, duran zaman yeniden akmaya başlar. Bu nedenle gıdaları ancak yiyeceğiniz zaman çözdürün, buzu tamamen çözüldükten sonra da 24 saat içinde yiyin.”
Erken menopoz gerçekten korkunç bir şey mi? için yorumlar kapalıbilim, sağlık
Farklı ülkelerde değişiklik göstermekle birlikte, bir kadının adet döngüsünün 40-45 yaşlarından önce sona ermesi erken menopoz olarak tanımlanıyor.
Peki bir kadının yumurtalarının ortalamadan daha erken bir yaşta bitmesi bu kadınlara neler hissettiriyor, süreç nasıl geçiyor?
Erken menopoz deneyimiyle ilgili bir kitap da yazmakta olan Pınar Mavi, yaşadıklarını BBC Türkçe için kaleme aldı:
Neyi yanlış yaptım?
Ben anne olma umudumu ilk olarak jinekoloğumun bekleme salonundan odasına yürüdüğüm dokuz adımda kaybettim. Adım sayımı biliyorum çünkü adımlarımı saymazsam donup kalacağımı biliyordum.
Test sonuçlarımı masaya bıraktığımda doktorumun yüzünden bir üzüntü dalgası geçti.
Ancak yine de sakin ve yumuşak ses tonuyla cümleler kurdu, ben yalnızca birkaçını duyabildim.
“Menopoz, sebebini bilmiyoruz, genetik, travma, ağır metal. Üzgünüm, keşke…”
Derin bir nefes aldıktan sonra kafamda tek bir soruda birleşen tüm seslerin bağırdığı cümleyi söyledim: “Neyi yanlış yaptım?”
Aylardır yanımda biri varken durdurmayı başardığım gözyaşları bu sefer otoriteme karşı gelerek aktılar.
Dişiliğimi mi kaybettim?
Doğumdan sonra ilk duyacağım o sihirli koku bir anda uçup gitti, yeğenlerimle Ege kumsallarında kumdan kale yapacak çocuklarımın görüntüsü, annemle beraber doğumdan önce kıyafet alışverişine çıkacağımız an, babamın koca elleriyle ilk mama yedireceği anla beraber havaya karıştı.
Ablama yeğenini ilk kucağına aldığında artık sen de anne yarısısın cümlesini asla söyleyemeyecek olmak canımı o kadar yaktı ki nefes alamadım.
Kendimi sokaklara bırakırken, ilk kez bir sonraki adımımın ne olacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Hayatta hiçbir şey kontrolümde değildi.
Hayat beni pas geçip kendi yoluna gitmişti, artık öteki olmuştum. Asla normal olamayacaktım.
Yalnız anne olma ihtimalimi değil, aynı zamanda artık kadınlığın neresinde durduğumu bilmeden 32 yaşımda dişiliğimi de kaybetmiştim.
Nereye gittiğimi umursamadan yere bakarak, donuk gözlerle yürürken, çok uzun sürecek yas döneminin başında olduğumu bilmiyordum.
Doğacağı hayalini kurduğum çocuklarımın mı, yoksa kadınlığımın mı yasını tuttuğumu da uzun süre anlayamayacaktım.
Her şey çok hızlı oldu
Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, iki ay regl olmayınca, strestendir diye düşünüp yine de emin olmak için kan testi yaptırmış, sonuçların ‘Post-meno’ referans aralığında olduğunu görünce inanamıştım.
Post-meno’nun menopoz sonrası anlamında olmasına imkan olamazdı, kesin yanlış anlamıştım. Ancak internette açtığım her sayfa aşağı yukarı aynı kelimelerle açıklıyordu.
Belki de menopozun annemin arkadaşlarıyla 50’li yaşlardan sonra espri konusu yaptıkları, çok da ilgimi çekmeyen, vakti gelince düşünürüm dediğim reglinin bitmesinden farklı bir anlamı vardı?
Daha 32 yaşımda yumurtalıklarım hormon musluklarını bir daha açmamacasına kapatmış olamazdı değil mi?
Daha birkaç ay önce kontrole gittiğimde jinekoloğum yumurtalıklarımın çok sağlıklı göründüğünü ve çocuk için zamanlamanın çok uygun olduğunu söylemişti.
Kesin bir hata vardı.
Prematür menopoz 40 yaşın altındaki kadınların yüzde birinde görülüyor
Sonraki haftalarda sonuçlara farklı bir açıklama umuduyla bulduğum her internet sitesini, her kaynağı okudum ancak bir kez menopoza girince bir daha geri dönüş olmadığını ve 40 yaştan önce menopoza prematür menopoz, 45 yaş öncesi menopoza ise erken menopoz dendiğini öğrendim.
Prematür menopoz kadınların yüzde 1’inde görülürken, 35 yaş altında yüzde 1’den de düşük olmalıydı diye düşünerek 1-2 kan testi daha yaptırdım.
Sonuçta menopoza yol açabilecek hiçbir hastalığım da yoktu.
Neredeyse aynı sonucu aldığım testlerle gittiğim jinekoloğum hormon tedavisi ve sonrasında yumurta sayısını ölçen AMH testi sonuçlarını görmeden teşhis koymanın yanlış olduğunu söylediğinde içimdeki umut daha da büyüdü.
Ta ki AMH test sonucunun da diğer sonuçlarını desteklediğini gördüğüm bekleme salonundan doktorun odasına attığım dokuz adıma kadar.
Artık kaçacak hiçbir köşe kalmamıştı.
‘Sen de artık bir çocuk yapıver’
Kafam o kadar karışıktı ki vicdan azabı, utanç, yalnızlık, dışlanma, ötekileşme, derin üzüntü, eksik kalmışlık, kayıp hislerinin arasında gidip gelirken, dışarıya yalnız güler yüzümü gösterebildim.
Bana sağlıklı ve mutlu yaşamak istiyorsam hemen hormon terapisine başlamam gerektiğini buyuran doktorlara, artık yaşın gelmiş çocuk yap diyen taksi şoförlerine, komşu teyzelere, rastgele yanlarına oturduğum insanların o hiç kendini tekrar etmekten sıkılmadıkları “Kaç çocuğun var?” sorusuna hep kaçamak şakalar ya da yalandan gülümsemelerle cevap verdim.
Hayatın bana karşı adaletsizliğine öfkelendim, içimi acıtan, insanların günaydın der gibi kendilerinde hak görerek “E sen de artık bir çocuk yapıver” sözlerine dürüstçe cevap vermekten yıllarca kaçtım.
Ne kendi hüznümle, ne de içimdeki kırıkla yüzleşemedim. Yüzleşmeye nereden başlayacağımı bilemedim.
Onun yerine bambaşka çözümlere odaklandım. Evlat edinme girişimleri, yumurta nakli operasyonu, mucizevi yumurtalık uyandırma operasyonu…
Erken menopoz çocuk sahibi olma ihtimalini de etkiliyor
Ama birgün hepsinden yorgun düştüm. Sanki neden koştuğumu bilmeden dünyanın en uzun maratonuna katılmış, zaten yorgun olan ruhumu iyice itip kakmıştım.
Bu maraton aslında menopoza girdikten sonra başlamamıştı, kız çocuk olarak doğduğum gün anne olmaya da programlanmaya başlamıştım.
Çocukken kaç kişi “Büyünce kızın mı, oğlun mu olsun?” diye sormuştu, daha yumurtayı bir tek tavuktan gelir zannedecek kadar küçükken, “Yere çıplak ayak basma yumurtalıklarını üşütürsün, çocuğun olmaz” lafını acaba kaç kere duymuştum.
“Anne olunca anlarsın” demişlerdi, “Ancak o zaman kendinden çok başkasını düşünmeyi öğrenirsin”… Cennet bile annelerin ayağı altındaydı!
Felaket tellallığı
Maratona otomatik olarak girmiştim ancak beklemediğim menopozla beraber denediğim her yöntemden de başarısızlıkla çıktıktan sonra artık annelikten diskalifiye olmuştum.
Anne olmadan aile de kuramazdım ya, tanıma tersti, demek ki bütün olamadan, birey olarak ölecektim. Hem de kadınlığın “en kötü hastalığına” bir de erken kapılmış olduğumdan kesinlikle acı içinde…
Menopozla ilgili yazılıp çizilen her şey de bu görüşü destekliyordu:
“Kadınların kaçınılmaz Kabusu Menopoz”, “Yaşlandırır, şişmanlatır, cinsel isteği köreltir, vücudun şeklini bozar, göbek etrafında yağ biriktirir, kas ve kemikleri eritir, kemik kırıklarından ölüme sebep olur, sinirleri allak bullak eder, yüze ateş bastırır, toplum içinde utandırır, geceleri terletmekten uyku falan bırakmaz, gençliği alır götürür, unutkanlık yapar, içe kapandırır, kolay sinirlendirir, vajinayı sarktırır, deriyi inceltir, kırışıkları artırır, hormon kullanılırsa kanser yapma riski vardır, ama kullanılmazsa da kanser riski vardır…” ve daha nice olumsuz, korkutucu önerme.
Tek bir ağızdan yazılmış gibi “bilgi” adı altında felaket tellallığı yapan sitelerde tekrar tekrar aynı önermeleri okuduktan sonra içimden tek bir cümle yükseldi: “Öyle kadınlık olmaz olsun.”
Bilim İnsanları Fare DNA’sını Düzenleyerek, Evrimi 1 Milyon Yıl İleriye Aldı… için yorumlar kapalıDNA, Evrim, fare
Çin Bilimler Akademisi’nden bilim insanları, farelerde kök hücreler ve kromozomları düzenleyen yeni bir teknik kullanarak milyonlarca yıl süren evrim sürecini kısaltmayı başardı. Kromozomlar protein ve DNA dizinlerini taşıyan ebeveynlerimizden gelen genleri birleştiği ve bizi biz yapan yapılardır. Fareler ve insanlar gibi memelilerde kromozomlar çift halinde gelir. DNA’yla oynuyorsanız döllenmemiş embriyonik kök hücreler en iyi başlangıcı yapmanızı sağlar. Sperm hücresinden gelecek kromozomlardan yoksun bırakılan hücre, bir vücut inşa etme işini yapmak için kromozomların hangi genlerin aktif olarak işaretleneceğini müzakere etmede en önemli basamaktan mahrum olur.
İşte bu prosese imprinting(gen ekspresyonunda farklılaşma-mühürleme) deniyor. Büyük genom öbeklerini yeniden inşa etmeye hevesli genetik mühendisleri için bu büyük bir engel teşkil etmekteydi. “Genomik mühürleme sıklıkla kaybolur, yani haploid embriyonik kök hücrelerde hangi genlerin aktif olması gerektiği bilgisi kaybolur, yani onların pluripotensini ve genetik mühendisliğini sınırlar. Son çalışmalarımızda üç mühürlenmiş bölgenin silinmesiyle, hücrelerde sperm benzeri stabil mühür desenleri oluşturabileceğini gösterdik, ” diyor Çin Bilimler Akademisi’nden biyolog Li-Bin Wang. İşte bu üç doğal mühürleme bölgesi olmadan kromozom füzyonunu sürdürmek mümkün. Yapılan deneylerde araştırmacılar iki orta boydaki kromozomu (4 ve 5) ve iki büyük kromozomu (1 ve 2), iki farklı oryantasyonda birleştirerek üç farklı diziliş yaptı. Genetik kodun yavrulara aktarımı açısından 4 ve 5 nolu kromozomların füzyonu en başarılısı olsa da üreme normalden yavaş gerçekleşti.
1 ve 2 füzyonları ise hiçbir yavru vermese de diğer füzyon 4 ile 5 kromozom füzyonundan daha yavaş, daha büyük ve daha tedirgin fare yavruları üretti. Araştırmacılara göre kromozomların ayrıldıktan sonra hizalanmasına bağlı olarak doğurganlık düşüyor. Fakat normal yollarda böyle bir şey yaşanmıyor. Bu da kromozomal tekrar dizilimin üretme yalıtımı açısından önemli olduğunu gösteriyor. Bu özellik türlerin evrimi ve ayrı kalması açısından oldukça önemlidir. “Laboratuvar faresinin 100 yılı aşkın yapay üremesinin sonucunda halen standart 40 kromozom karyotipe sahiptir. Buna rağmen uzun süreler geçmesi kromozomların yeniden dizilimine neden olur.
Kemirgenlerde yeniden dizilim 1 milyon yıl kadar sürebilirken, primatlarda bu süre 1.6 milyon yıldır,” diyor Çin Bilimler Akademisi’nden biyolog Zhi-Kun Li. Bu çerçevede, kromozomal yeniden düzenlemedeki nadir sıçramalar, kendi atalarımızın evrimsel yollarını çizmesine neden oldu. Örneğin, gorillerde ayrı kalan kromozomlar, insan genomumuzdaki tek bir kromozomda kaynaştırılır. Bu tür değişiklikler birkaç yüz bin yılda bir meydana gelebilir.
Burada laboratuvarda yapılan genetik düzenlemeler nispeten küçük ölçekte olsa da görülen işaretler, mevcut hayvanlar üzerinde bazı çarpıcı etkileri olabileceği yönündedir. Halen yapılan araştırmalar başlangıç aşamasında olsa da yanlış hizalanmış veya deforme olmuş kromozomları düzeltme fırsatı olabilir. Kromozom füzyonları ve yeniden dizilimlerinin, çocukluk lösemisi gibi sağlık problemlerine neden olduğunu biliyoruz. Bu araştırmayla kromozomal yeniden dizilimin türlerin evriminin ve üreme yalıtımının arkasında yatan itici güç olduğunu gösterilmiş oluyor.
ABD Tarım Bakanlığı Antioksidan Zengini Mor Domatesi Onayladı. için yorumlar kapalıgdo
ABD’de 10 yıldan uzun süren besin açısından daha zengin mor domates üretme aşamasının sonuna gelindi. ABD Tarım Bakanlığı (USDA) genetiği değiştirilerek daha fazla antioksidan üreten mor domatesleri onayladı. Bu domatesler önceki çeşitlerine göre 10 kat daha fazla antioksidan madde üretiyor. 2008lerde Nature Biotechnology dergisinde yayınlanan bir makalede, özellikle bir domates türünün gen düzenlemesiyle daha fazla antioksidan üretebileceği raporlanmıştı.
Antosiyaninler yaban mersini ve kırmızı lahana gibi birçok meyvede doğal olarak mevcut. Mor pigment içeren besinlerin kalp hastalığı ve diyabet riskini azalttığı söyleniyor. Bazı domates türleri doğal olarak mor olduğundan, düşük seviyede antosiyanin içeriyor ve bazı besin bilimciler bu seviyelerin birkaç genetik ayarlamayla arttırılabileceğini düşünüyor. Aslan ağzı bitkisinden alınan iki gen mor domatese eklendi. Bu gen bitkinin antosiyanin üretme kabiliyetini arttırdı ve domatese zengin bir mor renk verdi. 2008’de yayınlanan bir raporda antosiyaninli domatesle beslenen kanserli farelerin, normal diyetle beslenen farelere göre % 30 uzun yaşadığı bulundu.
Bitki biyoloğu Cathie Martin 2008’de “Bu , kronik hastalıkların etkisini azaltarak beslenme yoluyla sağlığı geliştirme potansiyeli sunan metabolik mühendisliğin ilk örneklerinden biri. Ayrıca GDO’nun (genetiği değiştirilmiş organizma)olarak ilk örneği. Tüm tüketiciler için gerçekten potansiyel bir fayda sağlayacak bir özelliğe sahip,” demişti. Son birkaç yılda, geliştirilmiş domates için bir dizi kullanım türleri araştırıldı. Bilim insanları başlangıç olarak kanser veya kalp hastalaraı için klinik bağlamlarda test edilebilecek antosiyanin açısından zengin bir domates suyu üretmeye odaklandı.
Sonrasında yıllar süren düzenleyeci proseslerden sonra USDA’nın onayıyla GDOlu mor domateslerin raflarda yer almasına az kaldı. Bu onay sayesinde artık mor domatesler ABD’nin herhangi bir yerinde bile yetiştirilebilecek. GDO’lu mor domatesler ilk olarak İngiltere’de keşfedildikten sonra artık belki de raflarda satılabilecek.
Dünya’da ilk kez bir kişi CRISPR 2.0 genetik baz düzenleme tedavisiyle kurtuldu. İngiltere’de yapılan tedavi sayesinde lösemiden kurtulan kız çocuğu testler sonucu artık temiz çıkıyor. Tedavi edilemeyen T hücreli akut lenfoblastik lösemi, donörden alınan baz düzenlemeli (CAR) T immün hücreleri yardımıyla temizlendi. College London Üniversitesi’nden projede yer alan Waseem Qasim, “Bu, uzman ekipler ve altyapı ile laboratuvardaki en son teknolojileri kullanımının, hastalar için gerçek sonuçlarla nasıl ilişkilendirebileceğimizin harika bir gösterimidir.
Bugüne kadar en gelişmiş hücre mühendisliğimiz ve diğer yeni tedavilerin sonucunda hasta çocukların bir geleceği olabiliyor,” diyor. Bu yeni teknoloji sadece 5 yaşında ve CRISPR 2.0 olarak tanımlanıyor. Daha önceki CRISPR kes-yapıştır gen tekniklerine göre, bu yeni teknik çok hassas ve hedef odaklıdır. İnsan genomu A,C,T ve G harflerinden oluşan 3 milyar baz çiftini içerir. Baz düzenleme ile DNA’ya hasar vermeden tek bir harfte değişiklik yapılabilir. Daha önceki CRISPR tedavileri silgi, kalem gibiydi ve baz dizilerindeki harfleri tek tek silerek, hücresel mekanizmaları değiştirmeye yarıyordu. “Baz editörleri sayesinde DNA’da hassas nükleotit değişimleri yapılabilse de, hücresel makine bu değişiklikleri onarmaya zorlandığından bazen hatalar olabiliyordu. İşte baz editörü özelliğinde yapılan iyileştirmeler istenilen değişimlerin tam olarak doğru olarak yapılabilmesini sağlayacaktır.
DNA’da iz kalmayacağından, yan etkilerin oluşturabileceği potansiyel etkileri azaltacaktır,” diyor Hertfordshire Üniversitesi’nden genetikçi Alena Pance. CRISPR 2.0 ile Tedavi İyi Sonuçlar Verdi Bu örnek çalışmada ise T hücresi akut lenfoblastik lösemi hastası 13 yaşındaki kızın tedavisinde baz düzenleme kullanıldı. Tedavisi edilemeyen bu kanser türünde, hastanın T hücreleri yeterli oluşamadığından diğer kan hücrelerini bozmaktaydı. Bilim insanları son birkaç yıl için kanser tedavilerinde çığır açıcı buluşlara imza attı. Hastanın T hücrelerini genetiğini düzenleyerek kanser hücrelerini seçici bir şekilde programlamak çok da yeni bir teknik değil. Buna rağmen, akut lenfoblastik lösemili T hücrelerinde genetik düzenleme yapmak büyük sorun. Çünkü, normalde T hücrelerinin genetiğini düzenlediğimizde, diğer modifiye T hücrelere saldırarak birbirilerini yok ediyorlardı. İşte bunları engellemek ve yeni bir tedavi geliştirmek için, hücrelerde aşağıdaki işlemler geliştirildi. Bir donörden alınan T-hücrelerinin saklanabilmesi ve eşleşmeden kullanılabilmesi için mevcut reseptörlerin çıkarılması – onları “evrensel” hale getirir.
Hücreleri T-hücreleri (CD7 T-hücresi işaretleyici) olarak tanımlayan CD7 adlı bir ‘işareti’ kaldırmak. Bu adım olmadan, T hücrelerini öldürmeye programlanmış T hücreleri, ürünü ‘dost ateşi’ yoluyla yok edecekti. CD52 adlı ikinci bir ‘marker’ kaldırılıyor. Bu da düzenlenen hücrelerin tedavi sürecinde hastaya verilen bazı güçlü ilaçlara karşı görünmez olmasını sağlar. Lösemik T-hücreleri üzerindeki CD7 T-hücresi reseptörünü tanıyan bir Kimerik Antijen Reseptörünün (CAR) eklenmesi. Hücreler CD7’ye karşı silahlanır ve T hücreli lösemiyi tanır ve savaşır. Yeni baz düzenleme teknolojisinde ise araştırmacılar, sağlıklı bir donörden elde edilen T hücrelerine eşsiz modifikasyonlar yaptı.
Baz düzenlemeleriyle birkaç anahtar marker değişerek, immün hücrelerini T hücreleri olarak tanımlayabildiler. Yani düzenlenmiş hücreler, diğer T hücreleri için görünmez hale geldi. Diğer baz, donörden alınan markerı kaldırılmış T hücrelerini düzenleyerek; hücreleri evrensel bir tedaviye dönüştürüyor. Böylece tedavi birçok hasta için kullanıma hazır bir ilaç haline geliyor. Böylece T hücresi tedavilerini pahalı ve yavaş doğası tersine çevrilebiliyor. University College London’da gen terapisi profesörü olan Simon Waddington, önceki gen terapilerinde bazı etkileyici başarılara imza atıldığını fakat tedavileri oluşturmanın zahmetli ve uzun sürecinin geniş çaplı uygulanabilirli sınırladığını söyledi.
Bir hastadan immün hücrelerinin alınması, bu spesifik hücrelerin genetiğinin değiştirilmesi ve ardından bunların hastaya geri nakledilmesi yavaş ve zaman alan bir süreçtir. “Bu çalışmada hücre bankası kurularak, birçok hastanın tedavisi tek bir bankadan sağlanabilir. Bu sayede ölçeklenebilir, ticari açıdan uygun ve standart bir tıbbi ürün olanağı doğuyor,” diyor Waddington. Türünün ilk örneği olan bu baz düzenlemeli T hücresi tedavisinin klinik denemeleri devam ediyor. İlk hastadan gelen sonuçlar gerçekten büyüleyici.
Genç hasta tüm geleneksel tedavileri tüketmişti ve araştırmaya alınmadan önce palyatif bakım yolunda ilerliyordu. Alyssa adlı hasta, deneysel tedaviyi aldıktan sonraki bir ay içinde lösemiden tamamen kurtuldu. Bugün Alyssa’nın hastalığı halen remisyon sürecinde. Ön klinik deneme, önümüzdeki yıllarda 10 hastayı daha eklemeyi hedefliyor. Ayrıca bu lösemi tedavisi, baz düzenleme teknolojisi için buzdağının sadece tepesi denilebilir. En azından farklı üç deneme daha yapılacak.
Yeni denemeler orak hücreli anemi, yüksek kolesterol ve beta-talasemi adı verilen bir kan hastalığını tedavi etmek için genetik baz düzenleme kullanılacak. Eğer tedaviler başarılı olursa, daha ucuz ve uygun bir şekilde insanlar tedavi edilerek, rutin hayatlarına dönebilecek.
Alzheimer Geni Taşısanız da Alzheimer Riskini Düşürebilirsiniz için yorumlar kapalıAlzheimer, bilim, DENEY, gen
Marvel Sinematik Evreni’ndeki Thor karakteriyle ünlenen Chris Hemsworth, Alzheimer riskini arttıran, APOE4 geninden iki kopyasını barındırdığını söyledikten sonra , oyunculuğa ara vereceğini duyurdu. Alzheimer geniAPOE3 geninin bir kopyasına sahip olmak, Alzheimer riskini 2-3 kat arttırırken iki kopyasına sahip olmak 10-15 kat artırıyor. Fakat bu “risk”in anahtarı işte burada. Kopyalardan bir ya da daha fazlasına sahip olmak Chris’te ya da başka birisinde bunamanın en yaygın şekli olan Alzheimer’ın aynı şekilde gelişeceğini garantilemiyor. Paylaşılan Haberlere Göre; Hemsworth’un gelişen Alzheimer hakkında endişelerini milyonlarla paylaşma konusunda istekliliği alkışlanmalıdır.
Bu da, hepimize sağlığımızı ve gelecekte hastalanma riskimizi azaltmamız için göz açmamızı hatırlatıyor. Alzheimer ve bunama genel olarak, dünya çapında sağlık sistemlerine meydan okuyacak şekilde ayarlanmıştır. Sadece Avustralya’da 500,000 bin bunama hastası olan insanlar yaklaşık 1.6 milyon bakıcı tarafından ilgileniyor. 2036 yılına kadar günlük 450 kişiye teşhis konulacağı tahmin ediliyor. Böylece APOE4’ün bunama hastalığına sebep olan uyarıcı risk, vakaların önlenmesinde önemli olabilir.
Fakat her APOE4 genine sahip olan herkeste Alzheimer gelişmez. Bu, bazı insanlarda Alzheimer hastalığına neden olan, bazılarında ise olmayan genle etkileşime giren çevresel faktörlerin bir kombinasyonu olabileceği anlamına gelir. APOE4’ün Alzheimer İle Ne İlgisi Var? Çoğu Avustralyalı APOE3 ya da APOE2 genlerine sahiptir. Hemsworth gibi genetikten sahip olan APOE4 genin, Beyazlardaki oranı yalnızca %15 civarındandır. APOE gen tipi kolesterol ve trigliseritler gibi lipitlerin(yağların) metabolizmayı modüle etmedeki rolleriyle bilinir.
APOE proteinin farklı versiyonlarının sentezini yapıdaki ince farklılıklar ile kodlar. APOE proteinleri kandaki lipoproteinlerin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Bunlar, doktorunuzun kalp hastalığı riskinizi değerlendirmek için ölçtüğü yağ taşıyan parçacıklardır. APOE proteinleri beyinde lipit seviyesini ayarlamak için benzer bir fonksiyona sahiptir. Fakat Alzheimer bağlamında, araştırmalar beyin hücresindeki bütünlüğün etkileri üzerinde çalışıyorlar. Toplanan kanıtlar, APOE4 ‘ün beyin iltihabı ve hücresel hasar ile ilişkili olduğunu göstermektedir.
Alzheimer’dan Korunabilir Miyiz? 1.Kılcal Damarlarınıza İyi Bakın Beyinde hasarlı ve kan sızdıran damarlar (kılcal damarlar) iltihap oluşumuna, beyin hücrelerinin ölümüne ve bilişsel bozukluk oluşturma eğilimindedir. Aslında beyin hasarına sebep olan Alzheimer hastalığın en erken sinyali,hasarlı kılcal damarlardır. APOE4 gen tarafından dizginlenmiş protein, beyindeki kılcal damarları daha az destekleyebilir. APOE4’ün kandaki spesifik lipoprotein ve protein komplekslerinin miktarını artırır ve beyin kılcal damarlarına sessizce zarar vererek bunların sızmasına neden olduğunu öne sürdük. Ayrıca doymuş yağlar açısından zengin olan Doğu tarzı yiyeceklerle beslenen farelerde daha fazla kılcal damar sızıntısı görüyoruz.
APOE proteinlerinin lipid metabolizmasına nasıl aracılık ettiği ve insanlarda kılcal damar sağlığı arasındaki ilişki ne yazık ki tam olarak anlaşılamamıştır. Fakat biz, kalbe iyi gelen yiyecekleri tüketmenin beyne de iyi gelmesi gerektiğini güvenle söylemek için altmış yıllık araştırma bilgisine sahibiz. Özellikle de APOE4 genine sahip insanlar için geçerlidir. Eğer APOE4 genine sahipseniz ve Alzheimer riskini azaltmak istiyorsanız sağlıklı bir diyet yapmanız iyi bir başlangıçtır olacaktır. 2. Beyninize Müsaade Edin