Dünyanın İlk Topikal Gen Tedavisi Sayesinde Yıllardır İyileşmeyen Yaralar İyileşiyor.

Dünyanın ilk topikal gen tedavi jeli; 3.faz denemelerinde nadir görülen bir çocuk cilt hastalığı olan epidermolizis büllozada muhteşem sonuçlar verdi. Onlarca yıldır iyileşmeyen cilt yaraları bu tedavi sayesinde iyileştirilebildi. Geliştirilen bu gen terapi jeli sayesinde, COL7A1 mutasyonuyla nedeniyle doğuştan kolajen proteini üretemeyen çocukların cilt yaraları iyileşti. Distropik Epidermolizis Bülloza(DEB) nadir görülen bir cilt hastalığıdır. COL7A1 gen mutasyonu nedeniyle vücut kolajen proteini üretemediğinden, vücutta sıvı dolu kabarcıklar ve iyileşmesi zor yaralar oluşur. İşte yeni gen terapisinde COL7A1 protein kopyaları doğrudan yaralı dokuya aktarılıyor.

Bu sayede cildin iyileşmesi için gereken anahtar kolajen proteinlerinin üretimi tetiklenerek, cildin iyileşmesi sağlanıyor. Replike olmayan modifiye herpes virüsü yardımıyla, tedavi immün sistemi savunmalarından kurtularak vücudun diğer bölgelerine kolayca yayılıyor. “20 yıldır sırtımda olan büyük yara tedaviden 4 ay sonrasında iyileşmeye başladı. Altı ay sonrasında ise yara tamamen iyileşti ve yıllardır çektiğim acımı dindirdi,” diyor Mascoli. Maalesef jelin etkileri kalıcı değil, bu nedenle bazı hastaların tedavi kesildiğinde yaraları yeniden çıkmaya başladı. Araştırmacılar bu durumun beklendiğini fakat jelin tekrar uygulamasının herhangi bir yan etkisi görülmediğini belirtiyor.

İşte bu da uzun süreli jel tedavisinin sağlanabileceğini gösteriyor. İlaç şirketi Krystal Biotech, pazar onayı için ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) ile yakın ilişkiler yürütüyor. Bu nedenle 2023’ün ilk çeyreğinde bir karar çıkması bekleniyor. DEB hastalığına spesifik olan bu teknolojinin ilk örneği olan bu tedavinin birçok uygulaması geliştirilebilir. Hipotetik olarak bu teknoloji ile tedavi edilebilecek, tek gen mutasyonlarının neden olduğu bir dizi başka epidermolizis bülloza cilt bozukluğu da vardır. Geliştirilen bu formdaki gen jel terapisi cilt altına nüfuz etmediğinden, sadece ciltteki mevcut yaralar tedavi edilebiliyor. Gelecekte farklı cilt hastalıkları için farklı taşınım modülleri geliştirilebilir. Araştırma  The New England Journal of Medicine dergisinde yayınlandı.

Kaynak ve devamını incelemen için : Dünyanın İlk Topikal Gen Tedavisi Sayesinde Yıllardır İyileşmeyen Yaralar İyileşiyor (gercekbilim.com)

Bilim İnsanları fMRI ve Yapay Zekayla Düşünce Okumayı Başardı

Bilim insanları , insan beyin taramaları(fMRI) ve yapay zeka modelleme kullanarak insanların düşüncelerini okumaya bir adım daha yaklaştı. Normalde bir dil dekoderi kullanmaktaki ana fikir , iletişim yeteneğini kaybeden insanlara yardım etmek. Fakat bu teknoloji, ABDli bilim insanları arasında mental gizliliğe ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirdi. Bu korkuları gidermek içinse, bu teknolojinin mümkün kılınması için kişinin saatlerce fonksiyonel manyetik rezonans taraması(fMRI) yapılması gerektiğinin altı çiziliyor. Yani kişinin rızası olmadan dekoderin kullanılması mümkün değil.

Daha önceki araştırmada beyin implantı sayesinde, uzun süredir konuşamayan ya da bir şeyler yazamayan kişilerin kelimeler ve hatta cümleler kurmasına yardımcı olduğu gösterilmişti. Bu beyin-bilgisayar arayüzleri (interface) beynin kelime oluştururken, ağzı kontrol eden bölgesine odaklanıyor. ABD Teksas Üniversitesi’nden nöro-bilimci ve araştırmanın yardımcı yazarı ekibin dil dekoderi için tümüyle farklı bir seviyede çalıştığını ifade ediyor. “Bizim sistemimiz fikirler, semantikler ve anlam açısından gerçekten farklı bir seviyede çalışıyor,” diyor Huth. Nature Neuroscience dergisindeki araştırmaya göre, invazif olmayan beyin implantları açısından sürekli dili yeniden oluşturabilen ilk sistemdir.

Bir Dilden Ötesi Araştırmada üç kişi toplamda 16 saat boyunca, fMRI makinesinin içinde New York Times’ın Modern Love gibi podcastlerini dinledi. Araştırmacılar bu sayede; kelimelerin, ifadelerin ve anlamların, beynin dili işlediği bilinen bölgelerinde nasıl tepkilere yol açtığını haritaları gözlemledi. Araştırmacılar bu veriyi kullanarak, GPT-1 nöral dil ağı modelini besledi. Bu ağ Chat GPT’nin atasıdır. Bu model kişinin beyninin algılanan konuşmaya nasıl cevap verdiğini tahmin ederek, en yakın cevabı bulana kadar seçenekleri daraltıyor. Modelin doğruluğunu test etmek için her katılımcı fMRI makinesinde yeni bir hikaye dinledi. Çalışmanın ilk yazarı Jerry Tang, kod çözücünün “kullanıcının duyduğu şeyin ana fikrini kurtarabileceğini” söyledi. Örneğin, katılımcı “Daha ehliyetim yok” ifadesini duyduğunda, model “daha araba sürmeyi öğrenmeye bile başlamadı” şeklinde geri dönmüştür.

Araştırmacılar, kod çözücünün “ben” veya “o” gibi şahıs zamirleriyle mücadele ettiğini de kabul ediyor. Fakat katılımcılar kendi hikayelerini düşündüklerinde veya sessiz filmleri izlediklerinde bile, kod çözücünün “özü” kavrayabildiğini ifade ediyor. Huth, “Bu, “dilden daha derin bir şeyi çözdüğümüzü, sonra onu dile dönüştürdüğümüzü” gösterdi. Huth, fMRI taramasının tek tek sözcükleri yakalamak için çok yavaş olması nedeniyle, “birkaç saniye içinde bir bilgi yığını, bir karmaşa” topladığını söyledi. Böylece, kesin kelimeler kaybolsa bile fikrin nasıl geliştiğini görebiliriz,”diyor.

Kaynak ve devamını incelemen için : Bilim İnsanları fMRI ve Yapay Zekayla Düşünce Okumayı Başardı (gercekbilim.com)

Dünyada İlk Kez Ana Rahmindeki Bebeğin Ölümcül Beyin Hasarı Tedavi Edildi !!!!

Brigham ve Kadın Hastanesi’nden cerrahlar, beyindeki potansiyel olarak ölümcül bir genetik kusuru tedavi etmek için ana rahminde bir bebeği tedavi etti. Galen veni anevrizmal malformasyonu adı verilen genetik bozukluk genelde bebek doğduktan sonra ameliyat edilerek tedavi edilmeye çalışılıyor. Galen veni anevrizmal malformasyonu (VOGM) bebeklerin beyin gelişimi esnasında kan damarlarında oluşan bir anomaliden kaynaklanıyor.

Arterlerin şekli bozularak, kılcal damarlar yerine, toplardamarlara bağlanması nedeniyle beyne giden kan akışının hızını bozuyor. İşte bu beyinde ekstra bir basınç yaratarak, çeşitli beyin hasarlarına ve de kalp yetmezliğine neden olabilmektedir. Hatta bazı vakalarda doğumdan sadece birkaç gün sonra fatal olabilmektedir. En yaygın VOGM tedavisi ise embolizasyondur. Doğum hemen sonra bozulmanın olduğu bölgeye bir katater yerleştirilir ve istenmeyen damar bağlantısını bloke edecek bir madde enjekte edilerek, kan akışı düzeltilir. Fakat bu operasyon yapılana kadar zaten bir miktar hasar gerçekleşmiştir. Dünyada ilk kez ,Brigham ve Kadın Hastanesi ve Boston Çocuk Hastanesi’nden cerrahlar, ultrason kılavuzluğunda rahimde bir VOGM embolizasyonu gerçekleştirdiler. 

Fetüs rahimdeyken plasenta dolaşımını kullandığından, kalbi ve beyni hasardan korunur. Bu hipotezden dolayı, doğumdan önce bu operasyon gerçekleşirse, çok daha faydalı olacaktır. Operasyon fetüs 34 hafta, 2 günlükken gerçekleştirildi ve başarılı olmuşa benziyor. Bebek Mart’ın ortalarında doğdu ve emar taramalarında inme,sıvı toplanması veya kanama benzeri genel VOGM semptomlarına rastlanmadı. Çalışmanın baş yazarı Darren Orbach, “Tedavi edilen ilk vakamızda, genellikle doğumdan sonra görülen agresif bozunmanın ortaya çıkmadığını görmekten dolayı sevinç içindeyiz. Altı haftadır bebeğin ilaçsız, normal yemek yiyerek, kilo alarak ve eve dönerek oldukça iyi ilerlediğini bildirmekten memnuniyet duyuyoruz. Beyin üzerinde herhangi bir olumsuz etki belirtisi yoktur,” diyor.

Ekip yöntemin güvenirliğinin sadece bir vakayla anlaşılamayacağını, yöntemin güvenirliği ve etkinliği için daha fazla hastada denenmesi gerektiğini belirtiyor. Bu yeni tedavi, Galen Veni Anevrizmal Malformasyonu tedavisinde yeni bir sayfa açabilir. Bu sayede Galen veni anevrizmal malformasyonuyle doğan çocuklarda; uzun süreli beyin hasarı, sakatlık veya ölüm azaltılabilir.

Araştırma Stroke dergisinde yayınlandı. Kaynak: Brigham and Women’s Hospital

Kaynak ve devamını incelemen için : Dünyada İlk Kez Ana Rahmindeki Bebeğin Ölümcül Beyin Hasarı Tedavi Edildi (gercekbilim.com)

Buzullarda Hapsolmuş Antik Mikroplar, Yok Oluşa Neden Olabilir Mi?

Eriyen buzlarda hapsolmuş ölümcül organizmaların dünyayı yok oluşa götürmesi bilim kurgu gibi geliyor. Peki ya öyle değilse , gerçekten ölümcül mikroorganizmalar milyonlarca yıldır buzların içinde bekliyorsa? İşte gerçekten böyle bir olasılık var. 2003 yılında Çinghay-Tibet platosunda alınan buz sondajlarından bir bakteri çıktı. Bu derinlikteki buzlar 750,000 yıldan daha yaşlı. 2014’de Sibirya’da permafrost topraktan 30,000 yıllık dev zombi fitovirüs siberium çıkarıldı.

2016’da ise Batı Sibirya’da  şarbon(bacillum anthracis bakterisi neden oluyor) salgını sonucu binlerce ren geyiği ölürken, onlarca insan etkilendi. Hatta geçenlerde bilim insanları, Yüksek Arktik’teki (kuzey kutbu bölgesi ) göl sedimentlerinden izole ettiği virüslerle potansiyel yaşayan konaklar arasında kaydadeğer bir genetik uyum olabileceğini buldu.

Bacillus anthracis,şarbona neden olan bir toprak bakterisidir. Credit:  William A. Clark/USCDCP

Dünya hızla ısınırken, Arktik gibi soğuk bölgelerde ısınmanın 4 kata kadar daha hızlı olabileceği ifade ediliyor. Tahminlere göre her yıl buzullardan 4 sextilyon (4,000,000,000,000,000,000,000) microorganizma serbest kalıyor. Bu sayı tüm evrende tahmin edilen yıldız sayısı kadar. Buna rağmen, eriyen buzdan salınan çok sayıda mikroorganizmaya (modern türleri potansiyel olarak enfekte edebilen patojenler dahil) rağmen, hiç kimse bunun modern ekosistemler için oluşturduğu riski tahmin etmiyordu.

PLOS Computational Biology dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmada , öngörülemeyen antik virüslerin yayılmasının neden olduğu ekolojik riskleri hesapladık. Simülasyonlarımız, uykuda olan tek bir patojenin %1 oranındaki simüle salınımların, büyük çevresel hasara ve dünya genelinde ev sahibi organizmaların yaygın şekilde kaybolmasına neden olabileceğini gösteriyor. Modern Simülasyonlar Kullanıldı Bir tür eski patojenin modern biyolojik topluluklara yayılmasını simüle eden deneyler yapmak için Avida yazılımı kullanıldı. Daha sonra bu istilacı patojenin modern konak bakteri çeşitliliği üzerindeki etkilerini binlerce simülasyonda ölçtük ve bunları hiçbir istilanın olmadığı simülasyonlarla karşılaştırdık.

İstilacı patojenler genellikle simüle edilmiş modern dünyada hayatta kaldı ve gelişti. Patojenin yeni ortamda dominant hale gelmesinin yaklaşık %3’ünde, bu durumda modern konak çeşitliliğinde büyük olasılıkla kayıplara neden oldular. En kötü (yine de makul belki de) senaryoda, istila, kontrollere kıyasla konak topluluğun boyutunu %30 oranında azalttı. Bu küçük patojen fraksiyonundan kaynaklanan risk küçük görünebilir, ancak bunların simüle edilmiş ortamlarda yalnızca belirli bir patojenin yayılmasının sonuçları olduğunu unutmayın. Gerçek dünyada yayılan çok sayıda antik mikropla, bu tür salgınlar önemli bir tehlikeyi temsil ediyor.

Kaynak ve devamını incelemen için : Buzullarda Hapsolmuş Antik Mikroplar, Yok Oluşa Neden Olabilir Mi? (gercekbilim.com)

İlk kez kayıt altına alındı: Orangutan, tedavi için tıbbi bitki kullandı.

Almanya’daki Max Planck Hayvan Davranışları Enstitüsü ile Endonezya’daki Universitas Nasional’den bilim insanları, ilk defa bir orangutanın yarasını iyileştirmek için şifalı bir bitkiye başvurduğunu kayıt altına aldı.

Bilim insanları, orangutanların tıbbi bir bitkiyi doğrudan yaraya uyguladığını ilk defa gözlemledi.

Max Planck Hayvan Davranışları Enstitüsü’nden yapılan basın açıklamasına göre, Endonezya’nın Güney Açe bölgesindeki Gunung Leuser Milli Parkı’nı 1994’ten bu yana izleyen bilim insanları 2022’de Rakus adlı bir Sumatra orangutanının Güney Asya’da insanlar tarafından ağrı ve iltihap tedavisinde kullanılan şifalı bir bitkinin yapraklarını toplayıp çiğnediğini gözlemledi.

Yetişkin bir erkek orangutan olan Rakus’un daha sonra parmaklarını kullanarak bitki özlerini sağ yanağındaki yaraya sürdüğünü ardından da çiğnenmiş bitkiyi bandaj gibi kullanarak yarayı kapattığını kaydeden araştırmacılar, fotoğrafların, yaranın bir ayda sorunsuz şekilde iyileştiğini gösterdiğini aktardı.

Araştırmacılardan biyolog Isabelle Laumer, “İlk kez vahşi bir hayvanın oldukça güçlü bir şifalı bitkiyi doğrudan yaraya uyguladığını gözlemledik” ifadesini kullandı.

Söz konusu bitkinin orangutanlar tarafından nadiren yenildiğini kaydeden araştırmacılar, 30 yıldır izlenen parkta daha önce benzer bir davranışı gözlemlemediklerini vurguladı.

Çalışmayı yürüten araştırmacılardan Caroline Schuppli, yarayı başka bir orangutanla kavgada aldığı tahmin edilen Rakus’un bu davranışı parkın dışında yaşayan hayvanlardan öğrendiğini belirtti.

Araştırma Scientific Reports dergisinde yayınlandı.

Kaynak ve devamını incelemen için : İlk kez kayıt altına alındı: Orangutan, tedavi için tıbbi bitki kullandı – 03.05.2024, Sputnik Türkiye (anlatilaninotesi.com.tr)

Dört ayak üzerinde yürüyen Türk aile, bilim insanlarını hayrete düşürdü: ‘Modern insanlarda bu yok’

‘Dört ayak’ üzerinde yürürken keşfedilen Türk aile, insan evrimi teorisindeki boşlukları bir araya getirmek amacıyla bilim insanları tarafından analiz edilmeye başlandı. Son olarka da İngiliz bilim insanı Prof. Dr. Nicholas Humphrey, ailenin ‘küçülmüş beyinciklere’ sahip olduğu tespit ettiğini duyurdu.

Türkiye’de elleri ve ayakları üzerinde yürüyerek yaşamlarını sürdüren bir ailede, ‘modern insanlarda’ daha önce hiç rapor edilmemiş bir özellik bulundu. Sıra dışı Ulaş ailesi 2005’te yayınlanan , ‘Dört Ayak Üzerinde Yürüyen Aile’ adlı belgesel sayesinde fark edilmişti.

Aileyi inceleyen İngiliz bilim insanı Prof. Dr. Nicholas Humphrey, ailenin 19 çocuğundan 6’sının bu eğilimle doğduğunu keşfetti. Humphrey konuyla ilgili şunları aktardı:

“En olağanüstü bilimsel fanteziler altında bile ‘modern insanın hayvan durumuna’ geri dönebileceğini hiç beklemiyordum. Bizi hayvanlar dünyasının geri kalanından ayıran şey, diğer pek çok özelliğimizin yanı sıra, iki ayak üzerinde yürüyen ve başımızı havaya kaldıran bir tür olmamızdır.”

Türkiye’deki çalışmalar sırasında bilim insanları ‘evrimleşme’ sürecinin gerçekleşmiş olabileceğini öne sürse de Prof. Dr. Humphrey, bu teoriyi çürütmüş ve bunun ‘son derece aşağılayıcı’ ve ‘bilimsel açıdan sorumsuzca’ olacağını belirtmiştir.

Neden ‘dört yak’ üzerinde yürüyorlar?

Ailedeki çocukların, diğer insanları etkilemeyen bir durum olan küçülmüş beyinciklere sahip olduğu tespit edildi. Liverpool Üniversitesi‘ndeki araştırmacılara göre, çocukların iskeletleri insanlardan çok maymunlara benziyordu. Benzerliklere rağmen, aile primatlar gibi parmak eklemleri üzerinde yürümek yerine ellerini kullanıyor.

Kaynak ve devamını incelemen için : Dört ayak üzerinde yürüyen Türk aile, bilim insanlarını hayrete düşürdü: ‘Modern insanlarda bu yok’ – 30.08.2023, Sputnik Türkiye (anlatilaninotesi.com.tr)

Araştırma: Otoimmün hastalıkların kadınlarda daha sık görülmesinin nedeni ‘Xist’ olabilir.

Bilim insanları, bağışıklık sisteminin kendi hücre, doku veya organlarına saldırdığı otoimmün hastalıkların kadınlarda daha sık görülmesinin nedeninin X kromozomunu baskılayan “Xist” RNA’sı olabileceğini tespit etti.

The New York Times’ın haberine göre, bilim insanları ABD merkezli çok uluslu bir araştırmada otoimmün hastalıkların genetik nedenlerini araştırdı.

Araştırmacılar, vücuttaki çoğu proteinin üretimine dair bilgiyi taşıyan X eşey kromozomunun kadınlarda 2 tane bulunması gerekçesiyle, X çiftinden birindeki bilginin “Xist” adındaki RNA ipliği sayesinde baskılandığını belirtti.

Otoimmün hastalıklarda etkili olan birçok proteinin ayrıca “Xist”in söz konusu işlevleri baskılamasına yardımcı olduğunu belirleyen araştırmacılar, proteinin işleyişini laboratuvarda mercek altına aldı.

Bilim insanları, erkek farelerin genetiğini değiştirerek dişi fareler gibi Xist sentezlemesini sağladıklarında, erkeklerin dişilerden daha fazla otoimmün hastalığa sahip olduğunu aktardı.

Farelerden elde edilen verileri insanlara uyarlamak için 17 kişilik kontrol grubuna ek olarak 100’ün üzerinde dermatomiyozit, sistemik skleroz ve lupus hastası donörden alınan kan numunesini inceleyen araştırmacılar, lupus ve diğer otoimmün bozukluklara sahip kişilerin Xist ile ilişkili antikor seviyesinin yüksek olduğunu belirledi.

Araştırma yazarlarından Howard Chang, vücutta her gün gerçekleşen normal hücre ölümü sırasında kan dolaşımına birçok bileşiğin salındığını ve bu “hücresel artığın” kadınlarda çok daha fazla Xist ve ilgili proteinleri barındırdığını vurguladı.

Chang, bağışıklık hücrelerinin, Xist molekülü ve bağlı olduğu proteinleri vücuda zararlı olarak işaretlediği durumlarda otoimmün hastalıkların ortaya çıktığını kaydetti.

Araştırmanın sonuçları, “Cell” dergisinde yayımlandı.

Kaynak ve devamını incelemen için : Araştırma: Otoimmün hastalıkların kadınlarda daha sık görülmesinin nedeni ‘Xist’ olabilir – 04.02.2024, Sputnik Türkiye (anlatilaninotesi.com.tr)

Türk bilim insanı güneş ışığına ihtiyaç duymayan tarım cihazı geliştirdi.

Einstein’in 119 yıllık teorisini ispatlayan Prof. Dr. Fahrettin Yakuphanoğlu, son olarak yeni nesil fotosentez aktif flaks cihazı ve sistemi geliştirdi. Bu yenilikçi sistem sayesinde, güneş ışığına ihtiyaç duymadan yapay fotonlarla bitki yetiştirme süreçlerini hızlandırmak ve verimliliği artırmak mümkün hale geliyor.

Fırat Teknokent’te kurduğu yüksek teknoloji şirketinde teknolojik ürünler geliştiren Fırat Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahrettin Yakuphanoğlu, Nobel ödüllü Alman fizikçi Einstein’ın 1905 yılında ortaya attığı foton teorisini ispatlamak adına ‘kuantum parçacık algılayıcı’ adını verdiği nanoteknolojik bir sistem üretmişti.

Çalışmalarına devam eden Prof. Dr. Yakuphanoğlu, gelecek yüzyılın teknolojisinin fotonik teknolojisi olduğunu kaydetti. Fytronix teknolojisi ile yerli ve milli ürünler üretip, 15 farklı ülkeye ihraç eden FÜ Fizik Bölümü Öğretim Üyesi ve Fytronix’in CEO’su Prof. Dr. Yakuphanoğlu, son olarak fotonik sistem olan fotosentez aktif flaks cihazını üretti. Yerli ve milli olarak geliştirilen bu cihaz ve sistem ile güneş ışınlarına gerek kalmadan yapay fotonlar ile modern tarım yapılabilecek. İleri teknoloji kullanılarak kırsal alanlar dışında kentlerde de kullanılabilecek bu sistem ile bitki yetiştirme sürecine ve hızına etki edilebiliyor.

Şehirde tarım imkanı sunuyor

Geliştirmiş olduğu ürünün isminin fotonik sistem olduğunu belirten Prof. Dr. Yakuphanoğlu, ”Bu fotonik sistem ile tarım artık şehirde kolaylıkla yapılabilir. Özellikle son zamanlarda tarımın önemi giderek arttı. Dolayısıyla biz tarımı yerli ve milli imkanlarla ve yüksek teknolojiyi kullanarak artık tarım yapmalıyız. Tarım iki çeşittir. Birinci tarım şekli yataydır. Topraklarda yatay zeminde ve alanda üretilen bitkilerle yapılandır. Dikey tarım ise şehirde özellikle belirli alanlarda yapılan tarıma diyoruz. Dikey tarımı şehirde yapıldığınızda bitki yetiştirme sürecinde kullanılacak olanın verimli ürünün olması gerekmektedir. Geliştirmiş olduğumuz sistem fotosentez aktif flaks , bu da akışı ayarlayan bir sistem” dedi.

Sistem hakkında bilgi veren Yakuphanoğlu, ”Bu sistemde güneşten gelen fotonlar yerine yapay fotonlar üreterek bunu da bitki üretiminde kullanabilirsiniz. Buradaki fotosentez aktif bölge 400 nanometre ile 700 nanometre arasında bir bölge. Bu bölgedeki fotonları verimli bir şekilde kullanılarak yani ışık enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürerek bir bitkinin büyümesi sağlanabiliyor. Fotosentez işleminde gerekli olan şeyler ise fotonik (fotonlar), besin ve sudur. Modern bir tarım alanını şehirde yapıp bitki üretmek istiyorsanız, fotonik sistem dediğimiz sistemi kullanarak bitkilerin yetişme hızını, büyüme hızını kolaylıkla değiştirebiliyorsunuz. Yüksek teknolojiyi tarımda kullanmak istiyorsak, böyle bir sistemde artık fotonu kullanarak bitki üretimini tarımsal alanları da şehre taşıyarak ya da modern bir tarımsal alan dizayn ederek üretimimizi yerli ve milli imkanlarla dışa bağımlı olmadan kendi ürünlerimizi yetiştirebiliriz” diye konuştu.

Kaynak ve devamını incelemen için : Türk bilim insanı güneş ışığına ihtiyaç duymayan tarım cihazı geliştirdi – Sputnik Türkiye, 17.08.2024 (anlatilaninotesi.com.tr)

10 dakika içinde öldürüyor!!!

“Sarco” adındaki ötenazi makinesi, kişilerin doktor yardımı olmadan kendi istekleriyle ölebilmesi için tasarlandı. Sarco’nun kullanımı yakın zamanda İsviçre’de yasallaştı.
İsviçre, doktor yardımlı intiharın yasal olduğu birkaç ülkeden biri. 2020 yılında İsviçre’de 1330 civarında insan bu şekilde intihar etmeyi tercih etmişti.

Kaynak: Sıradışı Bilim

Yaratılış Nedir? Bilim ve Yaratılış Çelişir mi?

Evrim ve Yaratılış: Bilim ve Din Arasındaki Çekişme

Tüm Dünya’da modern bilimin en önemli parçalarından biri olan evrimin kabul edilirliği giderek artıyor. İnsanlar evrimsel biyolojinin detaylarını öğrendikçe, yıllar yılı meydanları dolduran “yaratılışçı” ve evrim karşıtı akımların hiç de söyledikleri gibi bir kavram olmadığını, son derece basit ve anlaşılır…

Evrim ve Yaratılış: Bilim ve Din Arasındaki Çekişme

Evrim ve yaratılış arasındaki tartışma, bilim ve dinin kesiştiği en kritik noktalardan birini temsil eder. Modern bilimin en önemli teorilerinden biri olan evrim, dünya genelinde geniş kabul görmektedir. İnsanlar, evrimsel biyolojinin detaylarını öğrendikçe, yaratılışçılık ve evrim karşıtı akımların bilimsel dayanaklardan yoksun olduğunu ve kavramın aslında son derece basit ve anlaşılır olduğunu fark etmektedir.

Yaratılış Nedir?

Yaratılışçılık, evrenin ve yaşamın doğaüstü bir güç, genellikle Tanrı tarafından yaratıldığı inancına dayanan bir görüştür. Yaratılışçılar, evrenin ve canlıların karmaşıklığını açıklamak için doğal süreçler yerine doğrudan yaratılışa atıfta bulunur. Yaratılışçılık genellikle iki ana gruba ayrılır: Genç Dünya Yaratılışçılığı (evrenin ve Dünya’nın birkaç bin yıl önce yaratıldığı inancı) ve Eski Dünya Yaratılışçılığı (evrenin daha uzun bir süre önce yaratıldığı, ancak yine de doğrudan bir yaratıcı tarafından yaratıldığı inancı).

Bilim ve Yaratılış Çelişir mi?

Bilimsel yöntem, gözlem, deney ve tekrarlanabilirlik üzerine kuruludur. Evrim teorisi, canlıların zamanla nasıl değiştiğini ve çeşitlendiğini açıklayan bir bilimsel çerçevedir. Evrim, geniş bir fosil kaydı, genetik bulgular ve diğer biyolojik gözlemlerle desteklenmektedir. Bilim, doğal dünyadaki süreçleri açıklamak için doğal nedenlere dayanır ve doğaüstü açıklamaları kapsamına almaz.

Bu bağlamda, yaratılışçılık ve evrim, metodolojik olarak farklı temellere dayanır. Bilimsel açıdan, evrim teorisi, türlerin zamanla nasıl evrildiğini ve adaptasyonlar yoluyla çevrelerine nasıl uyum sağladığını açıklar. Öte yandan, yaratılışçılık, bilimsel değil, teolojik bir açıklama sunar. Yaratılışçılığın iddiaları, genellikle bilimsel test edilebilirlikten yoksundur ve bu nedenle bilimsel bir teori olarak kabul edilmez.

Evrim Teorisinin Kabulü ve Yaratılışçılığın Eleştirisi

Evrim teorisi, Charles Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eserinde ortaya koyduğu doğal seçilim ilkesiyle geniş çapta kabul görmüştür. Darwin, canlıların, çevresel baskılar ve genetik değişiklikler yoluyla zamanla nasıl çeşitlendiğini açıklamıştır. Bu teori, biyolojinin birçok dalında doğrulanmış ve desteklenmiştir. Evrimsel biyoloji, genetik, ekoloji, paleontoloji gibi birçok bilim dalının temellerini oluşturmaktadır.

Yaratılışçılık ise, bilimsel yöntemle çelişen birçok iddiayı barındırır. Örneğin, genç dünya yaratılışçıları, dünyanın birkaç bin yıl önce yaratıldığını iddia ederken, geniş bir bilimsel veri kümesi (örneğin, radyometrik tarihleme, fosil kayıtları, kozmoloji) evrenin yaklaşık 13.8 milyar yıl önce ve Dünya’nın 4.5 milyar yıl önce oluştuğunu göstermektedir. Bu tür yaratılışçı iddialar, bilimsel verilerle çeliştiği için akademik çevrelerde kabul görmemektedir.

Evrim ve Din Arasında Uzlaşma Mümkün mü?

Birçok bilim insanı ve teolog, evrim ve dini inançlar arasında bir çatışma olmadığını savunur. Örneğin, teistik evrim olarak bilinen görüş, Tanrı’nın evrimsel süreçleri yönlendirdiğini kabul eder. Bu yaklaşım, evrim teorisini bilimsel bir gerçeklik olarak kabul ederken, aynı zamanda bir yaratıcı gücün bu süreci başlatmış olabileceğini öne sürer.

Katolik Kilisesi, evrimin bir bilimsel gerçeklik olduğunu kabul ederken, insan ruhunun doğrudan Tanrı tarafından yaratıldığını savunur. Bu uzlaşma çabaları, din ve bilimin farklı alanlarda faaliyet gösterdiğini ve birbiriyle çelişmek zorunda olmadığını vurgular.

Sonuç: Bilim ve İnancın Farklı Alanları

Evrim ve yaratılış arasındaki tartışma, bilim ve dinin doğasını anlamak için önemli bir fırsat sunar. Bilim, doğanın işleyişini açıklamak için gözleme dayalı, test edilebilir ve tekrarlanabilir yöntemler kullanırken, din, ahlaki ve metafiziksel sorulara yanıtlar sunar. Bu iki alan, farklı sorulara yanıt arar ve bu nedenle, çelişmek zorunda olmayabilirler. Ancak yaratılışçılığın bilimsel bir teori olarak savunulması, bilimsel yöntemle uyuşmadığı için geniş kabul görmemektedir. Evrim teorisi ise, bilimsel toplulukta güçlü bir şekilde desteklenmekte ve biyolojik çeşitliliğin açıklanmasında temel bir rol oynamaktadır.

Kaynak: Sıradışı Bilim