FDA, İki Nadir Hastalık İçin İlk Değiştirilebilir Biyobenzeri Onayladı.

Bugün, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Bkemv (eculizumab-aeeb) adlı ilacı, Soliris (eculizumab) için iki nadir hastalığın tedavisinde kullanılmak üzere ilk değiştirilebilir biyobenzer olarak onayladı.

Bugün, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Bkemv (eculizumab-aeeb) adlı ilacı, Soliris (eculizumab) için iki nadir hastalığın tedavisinde kullanılmak üzere ilk değiştirilebilir biyobenzer olarak onayladı. Bkemv, Soliris’in de onaylandığı aşağıdaki tedavi endikasyonları için onay almıştır:

  • Paroksismal Noktürnal Hemoglobinüri (PNH) hastalarında hemolizi azaltmak için,
  • Atipik Hemolitik Üremik Sendrom (aHUS) hastalarında kompleman aracılı trombotik mikroanjiyopatiyi önlemek için.

“Birçok nadir hastalık hayatı tehdit edici nitelikte olup, çoğunun tedavisi bulunmamaktadır,” dedi FDA’nın Terapötik Biyolojikler ve Biyobenzerler Ofisi direktörü Sarah Yim. “FDA, nadir hastalıkları olan bireylerin mevcut tedavi seçeneklerinin sınırlı olduğu durumlarda erişimlerini genişletebilecek güvenli ve etkili değiştirilebilir biyobenzer tedavilerin geliştirilmesini kolaylaştırma konusunda kararlıdır.”

Bir hastalık, ABD’de 200.000’den az kişiyi etkiliyorsa nadir olarak kabul edilir. PNH ve aHUS, kırmızı kan hücrelerinin parçalanmasıyla karakterize edilen nadir hastalıklardır. PNH, anemi (düşük kırmızı kan hücreleri), tromboz (kan pıhtıları), pansitopeni (düşük kırmızı kan hücreleri, beyaz kan hücreleri ve trombosit sayısı) ve koyu idrar ile sonuçlanırken, aHUS anemi, trombositopeni (düşük trombosit sayısı) ve böbrek yetmezliği ile sonuçlanır.

Bkemv, kompleman C5 proteini bağlayarak kompleman sisteminin aktivasyonunu engelleyen bir monoklonal antikordur. Bu bağlanma, PNH ve aHUS hastalarında damar içi hemolizi (kırmızı kan hücrelerinin yıkımı) önler.

Bkemv ve Soliris, Neisseria meningitidis bakterisinin neden olduğu ciddi ve yaşamı tehdit edici menenjit enfeksiyonları riskini artırdığına dair bir Uyarı Kutusu taşır. Hastalar, Bkemv veya Soliris tedavisine başlamadan önce menenjit aşısını tamamlamalı, menenjit belirtileri açısından izlenmeli ve enfeksiyon belirtileri ortaya çıktığında hemen değerlendirilmelidir.

Değiştirilebilir bir biyobenzer olarak Bkemv, Soliris ile yüksek oranda benzer olup, klinik olarak anlamlı bir fark göstermez. Bkemv’nin güvenlik uyarıları ve beklenen yan etkileri Soliris ile aynıdır. Soliris’in PNH randomize denemelerinde en sık bildirilen yan etkiler baş ağrısı, nazofarenjit (soğuk algınlığı), sırt ağrısı ve bulantıdır. Soliris’in aHUS tek kollu prospektif denemelerinde en sık bildirilen yan etkiler baş ağrısı, ishal, hipertansiyon, üst solunum yolu enfeksiyonu, karın ağrısı, kusma, nazofarenjit, anemi, öksürük, alt bacaklar veya ellerde şişme, bulantı, idrar yolu enfeksiyonları ve ateştir.

Bkemv, sadece Bkemv Risk Değerlendirme ve Azaltma Stratejisi (REMS) adlı kısıtlı bir program aracılığıyla temin edilebilir. REMS, FDA’nın belirli ciddi güvenlik endişeleri olan ilaçlar için ilaç yararlarının risklerini aşmasını sağlamak amacıyla gerektirebileceği bir ilaç güvenlik programıdır.

Bkemv, ABD’de onaylanan 53. biyobenzer üründür ve bunların 13’ü değiştirilebilir biyobenzer olarak onaylanmıştır.

Değiştirilebilir biyobenzer, yasanın gerektirdiği diğer şartları karşılayan ve reçeteyi yazan doktora danışmadan referans ürünün yerine geçebilecek biyobenzer anlamına gelir. Bu değişim, eyalet eczacılık yasalarına tabi olarak eczanelerde gerçekleştirilebilir. Tüm biyolojik ürünler, FDA’nın titiz onay standartlarını karşıladıktan sonra onaylanır. Bu da sağlık hizmeti sağlayıcıları ve hastaların, referans ürün için bekledikleri aynı güvenlik ve etkinliği bir biyobenzer veya değiştirilebilir biyobenzerden de bekleyebileceği anlamına gelir.

Biyobenzer ve değiştirilebilir biyobenzer ürünlerin onaylanması, FDA’nın biyolojik ürünler için rekabetçi bir pazar destekleme ve hastaların daha uygun maliyetli tedavi seçeneklerine erişimini artırma konusundaki uzun süredir devam eden taahhüdünü güçlendirir.

FDA, Bkemv’nin onayını Amgen Inc.’e vermiştir.

Kaynak ve devamını incelemen için :FDA, İki Nadir Hastalık İçin İlk Değiştirilebilir Biyobenzeri Onayladı (akademikbulten.com)

Domuz Kalpleri ve Böbrekleri İnsanlara Nakledildiğinde Hücre Bazında Değişiklikleri Ortaya Çıkaran Çalışmalar

NYU Langone Health’teki cerrahi ekipler, Eylül ve Kasım 2021’de dünyanın ilk genetiği değiştirilmiş domuz böbreği nakillerini insan bedenine gerçekleştirdi ve ardından 2022 yazında iki domuz kalbi naklettiler.

NYU Langone Health’teki cerrahi ekipler, Eylül ve Kasım 2021’de dünyanın ilk genetiği değiştirilmiş domuz böbreği nakillerini insan bedenine gerçekleştirdi ve ardından 2022 yazında iki domuz kalbi naklettiler. Bu işlemler, nörolojik kriterlere göre ölü ilan edilen (decedent) ve ailelerinin rızasıyla ventilatörlere bağlı tutulan hastalarda gerçekleştirildi. Alanın ilerlemesini gösteren bu çalışmalardan sonra, NYU Langone Nisan 2024’te yaşayan bir hastaya domuz böbreği nakletti.

Şimdi, biri 17 Mayıs’ta Nature Medicine’de diğeri ise 21 Mayıs’ta Med’de yayınlanan iki yeni analiz, ölülerdeki xenotransplantasyon (türler arası organ nakli) ameliyatları öncesinde, sırasında ve hemen sonrasında organlar ve alıcıların vücutlarında hücre bazında değişiklikleri ortaya koyuyor. Bilim insanları, cerrahlara eşlik ederek kan ve doku örnekleri alarak on binlerce toplanan hücredeki değişiklikleri analiz ettiler.

NYU Grossman Tıp Fakültesi ve Broad Enstitüsü’nden (MIT ve Harvard) araştırmacılar tarafından yürütülen Med makalesi, insanlara nakledilen iki domuz böbreğinde genetik ve hücresel aktiviteleri izledi ve bunları nakledilmeyen domuz böbrek örnekleriyle karşılaştırdı. Araştırma ekibi, bu amaçla tek hücreli RNA dizilimi gibi çeşitli teknikler kullandı, bu da prosedürler sırasında çeşitli hücre tiplerinde aktif olan domuz ve insan genlerinin moleküler harflerinin sırasını (dizilimini) belirledi.

Çalışma, nakledilen domuz böbreklerinin, alıcıların vücutları tarafından doğrudan reddedilmese bile (ani böbrek yetmezliği yok), insan periferik kan mononükleer hücrelerinde (PBMC’ler) güçlü bir reaksiyona neden olduğunu gösterdi. Bu bağışıklık hücreleri, nakledilen (yabancı) organlara, tıpkı yabancı istilacılara (örneğin virüsler) saldırdıkları gibi saldırabilirler. Anında reddetme görülmedi, kısmen bunu bastıran ilaçlarla tedavi edildiği için, ancak yeni çalışma, xenotransplantların zamanla başarısız olmasına neden olabilecek daha ince reaksiyonların kanıtlarını buldu.

Özellikle, domuz böbreklerinin moleküler düzeyde “antikor aracılı reddetme”yi tetiklediği görüldü. Vücut, nakledilen organa özgü bağışıklık proteinleri (antikorlar) geliştirdikçe, doğal öldürücü hücreler, makrofajlar ve T hücreleri gibi hücreleri toplar ve bu hücreler organa zarar verebilir. Ekip ayrıca domuz böbreklerinde, iyileşme sürecine dahil olan belirli hücrelerin çoğaldığı doku onarım mekanizmalarında bir artış gözlemledi. Normal hücrelerin kanser hücrelerine dönüşmesi de agresif bir şekilde büyüdüğü için, bu mekanizmanın izlenmesi önemlidir.

NYU Grossman Tıp Fakültesi Sistem Genetiği Enstitüsü direktörü ve her iki çalışmanın da kıdemli yazarı olan Jef Boeke, “İnsan bağışıklık hücrelerinin kısa vadede xenotransplantasyona nasıl tepki verdiğini belirledik,” dedi. “Bu sonuçlar, domuz organlarını nakil için nasıl daha fazla mühendislik yapabileceğimize veya yabancı bir organın toleransını artırmak için immünosupresyon tedavilerini nasıl uyarlayabileceğimize dair yeni bilgiler sağlıyor.”

Araştırmacılar, böbrekler ve insan sistemi arasındaki etkileşimi her gün birkaç kez takip ederek, domuz böbreklerinin bağışıklık hücrelerinin nakil sonrası hemen reaksiyonları tetiklediğini, ancak insan bağışıklık hücrelerinin 48 saat içinde domuz organlarına sızarak sinyalleşmeye hakim olduğunu buldu. Domuz bağışıklık hücrelerinin xenotransplantlara ilk dalga bağışıklık saldırısını tetikleme derecesini ölçmek, bunlara geri döndürülemez hücresel hasarı önleme çabalarını şekillendirecektir, diyor çalışma yazarları.

Nakledilen Kalpler

Nature Medicine’de yayınlanan diğer yeni makale, ölülerdeki domuz kalpleri ve çevresindeki insan hücrelerinin “multiomik” bir analizini içeriyordu. Bu, nakilden sonraki her altı saatte bir gen aktivitesi (transkriptomik), proteinler (proteomik), lipitler ve hücrelerde bulunan metabolitler (biyolojik yolların ara ürünleri) analizlerini içeriyordu.

Domuz kalbi alan ölülerde, belirli hücre türlerinin sayısında hızlı ve büyük artışlar görüldü. Bir ölüde (D1), ancak diğerinde değil, PBMC grubundaki aktif T hücreleri ve doğal öldürücü (NK) hücre popülasyonları, nakilden 30 saat sonra yaklaşık yüzde birden 66 saat sonra tüm PBMC popülasyonunun yüzde 20’sinden fazlasına yükseldi. Organa dramatik bağışıklık reaksiyonu, perioperatif kardiyak xenograft disfonksiyonu (PCXD) olarak adlandırılan bir komplikasyonla birlikte geldi ve bu, bağışıklık hücrelerinin zarar verici akışı (enflamasyon) ve dokunun kalınlaşmasına ve fonksiyonunu engellemesine neden olan yanlış iyileşme girişimleri (doku yeniden modellemesi) ile karakterizedir.

Araştırmacılar, bu kalbin alıcının boyutu için beklenenden daha küçük olması ve bunu telafi etmek için ek bir prosedür gerektirmesi nedeniyle, bir ölüde daha kötü sonuçlar yaşandığını söyledi. Bu faktörler, kalbe kan akışını ve oksijen arzını daha uzun süre kesmiş olabilir, bu da arzın geri geldiğinde iskemi reperfüzyon yaralanmasına neden olur. Araştırma ekibi, bu alıcının reperfüzyon yaralanmasının varlığında domuz organına yönelik PCXD ile ilişkili bağışıklık reaksiyonlarının daha da kötüleştiğini gözlemledi.

NYU Grossman Tıp Fakültesi Cerrahi Bölümü’nde öğretim üyesi ve her iki çalışmanın da kıdemli yazarı olan Brendan Keating, “Bu çalışma, bir xenograft alıcısında neler olduğunu ortaya çıkarmak için multiomiklerin kullanılabileceğini gösterdi,” dedi. “Xenotransplantı gerçekleştiren ekip, ilk ölüde neden daha fazla sorun yaşandığına dair birkaç teoriye sahipti, ancak multiomikler komplikasyonları tanımlamaya yardımcı oldu ve bunları ileriye dönük olarak karşılamak için kullanılabilir.”

Bu çalışmalar, domuz organlarının insanlara nakledildiğinde nasıl hücre bazında değişikliklere neden olduğunu ve bu değişikliklerin uzun vadeli sonuçlarını anlamak için önemli bilgiler sağlamaktadır.

Kaynak ve devamını incelemen için : Domuz Kalpleri ve Böbrekleri İnsanlara Nakledildiğinde Hücre Bazında Değişiklikleri Ortaya Çıkaran Çalışmalar (akademikbulten.com)

Meyve Sineği Kanadı Araştırması Doğum Kusurlarına Işık Tutuyor

Eğer meyve sineği kanatları doğru şekilde gelişmezse, sinekler hayatta kalamaz. UC Riverside araştırmacıları, sinek embriyo hücrelerinin nasıl doğru şekilde geliştiğini öğrenerek, insan gelişimine ve olası doğum kusurlarının tedavisine bir pencere açtı.

Biyologlar genellikle doku gelişimini bireysel hücrelerin parçalarını inceleyerek araştırır. Buna karşılık, UCR ekibi, Kaliforniya’daki en güçlü süper bilgisayarları kullanarak birçok hücrenin birlikte nasıl çalıştığını simüle etti.

Ekip, hücrelerin elastikiyet ve sıvı basıncı gibi mekanik özelliklerini inceledi. Ayrıca, “kanat diski” olarak adlandırılan farklı hücre tiplerinden oluşan bir grubun nasıl bölünüp kanat dokusuna dönüştüğünü araştırdılar. Bulguları Nature Communications dergisinde detaylandırıldı.

“Yüzlerce hücreyi modelleyerek birbirleriyle nasıl etkileştiklerini anlamaya çalıştık, bu durumda meyve sineğinin kanadı olmaları için,” dedi Mark Alber, UCR seçkin matematik profesörü ve çalışmanın kıdemli yazarlarından biri.

Notre Dame Üniversitesi’nden biyomühendisler ve nicel biyologlarla yakın işbirliği içinde olan araştırmacılar, erken gelişim aşamalarında kanat diskinin eşit şekilde kavisli olduğunu gördüler. Ancak daha sonraki aşamalarda, üst kısım kavisli kalırken alt kısım düzleşiyor.

“Disk, kesit görünümünde, düz bir şeyden gökkuşağı şeklinde bir şeye dönüşür. Daha sonra, üst kısım şeklini korurken alt kısım düzleşir, bu yüzden artık üst ve alt birbirine benzemiyor,” dedi Jennifer Rangel Ambriz, UCR matematik doktora öğrencisi ve makalenin ilk yazarlarından biri.

“Bu şekli neyin oluşturduğunu anlamak istedik, çünkü gelişim düzgün gerçekleşmezse sinekler uçamaz veya hayatta kalamaz,” diye ekledi Rangel Ambriz.

Grup, aktomiyozin adı verilen hücre altı bir yapının, özellikle alt kanat diskinin düzleşmesinde, gelişim sürecinin büyük bir kısmını yönlendirdiğini buldu. Bu yapı, hücrelerin ne kadar sert veya uzun olacağını etkileyen dinamik bir aktin lifleri ağıdır.

Hücre bölünmesi ve büyüme sırasında, aktomiyozin, farklı hücrelerin çekirdeklerini ileri geri iterek kanat diskini oluşturan bireysel hücrelerin şekillerini etkiler.

“Bir hücrenin bölünebilmesi için çekirdek, hücrenin üst bölgesine hareket etmek zorundadır ve bu, aktomiyozin ağına dayanır,” dedi Rangel Ambriz. “Bu, bir diş macunu tüpünü sıkmak gibi. Alt kısmı sıktığınızda her şeyi üste taşır.”

Aktomiyozin ayrıca kolajen adı verilen bir bileşenden oluşan ekstraselüler matriks (ECM) adlı önemli bir bileşene bağlanır. Kanat diskindeki hücreler ECM’ye yapışır, bu da hücrelerin çok uzağa kaymasını önler, özellikle hücreler bölünürken. ECM’nin göreceli esnekliği veya sertliği de doku şekli ve gelişimi üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.

Araştırmacılar, aktomiyozini etkileyen genetik ve kimyasal sinyalleri daha iyi anlamayı umuyorlar. Hücrelerdeki basınç ve zar yüzey gerilimi gibi mekanik faktörlerin yanı sıra, farklı kimyasal sinyallerin de önemli bir rol oynadığı düşünülüyor.

Bu proje, Alber’in baş araştırmacı olduğu ve UCR’den Weitao Chen, UND’den Jeremiah J. Zartman ve Alexander Dowling’in ortak araştırmacı olarak yer aldığı bir Ulusal Bilim Vakfı (NSF) tarafından finanse edilmektedir. Ekip, hasar görmüş dokuların normal işlevlerine dönmesini sağlayan mekanizmaları belirlemeyi amaçlıyor.

“Embriyoda, bir hücreyi veya birkaç hücreyi kestiğinizde bile, doku hala olması gerektiği gibi gelişir,” dedi Alber. “Doku gelişimini etkileyen faktörler hakkında şimdi bildiklerimiz, meyve sineklerinin ötesinde uygulamalara sahip olabilir ve insanlarda veya hayvanlarda doku rejenerasyonunu mümkün kılabilir.”

Ekip, bulgularının insan doku oluşumundaki kusurları düzeltmek için de kullanılabileceğini umut ediyor.

“Uç modellerimiz, doku gelişimini kontrol eden faktörleri belirli genlerle ilişkilendirmemize, belirli doğum kusurlarını teşvik edenleri tanımlamamıza ve sonunda onları yeniden programlayıp düzeltebilmemize olanak tanıyabilir,” dedi Rangel Ambriz.

Kaynak ve devamını incelemen için : Meyve Sineği Kanadı Araştırması Doğum Kusurlarına Işık Tutuyor (akademikbulten.com)

Kenara Çekilin Atomik Saatler: Nükleer Saatler Geliyor

Gaz jetinin üzerine güçlü bir lazer yansıtılıyor ve parlak bir plazma meydana getirip morötesi ışık üretiyor. Bu ışık, vakum odasında arta kalan gaz ile etkileşime girdikçe beyaz renkli, görünür bir çizgi bırakıyor. Bu süreç ise bilim insanlarının, gelecekteki bir nükleer saatin çekirdeği olacak toryum-229 çekirdeğini uyarmak için gereken enerjiyi hassas şekilde ölçmesine yardımcı oluyor. Fotoğraf: Chuankun Zhang/JILA

Fizikçiler altta yatan ilkeleri gösterdi. Sırada prototip var.

Atomik saatler 70 yılı aşkın süredir zamanı ölçmenin en kesin araçları olarak hizmet verdi. Fakat saltanatları artık sona eriyor olabilir. Amerikan Standartlar ve Teknoloji Enstitüsünün (NIST) geçtiğimiz hafta yaptığı bir duyuruya göre uluslararası bir araştırma takımı, ilk nükleer saat prototipini tamamlamaya hiç olmadığı kadar yaklaştı. Uzmanlar saatin geliştirilmiş hassasiyetinin GPS’ten internet hızlarına ve dijital güvenliğe kadar her şeyi daha iyi hale getireceğini düşünüyor. Böyle bir cihaz ayrıca karanlık maddenin ve diğer temel parçacık fiziği kuramlarının tabiatını araştırmaya da yardımcı olabilir.

İki saat arasında ilk bakışta çok fark yokmuş gibi gelebilir fakat her şey ölçekle ilgili. Atomik saatlerin zaman tutma kabiliyetleri, tekil atomların kesin titreşimlerini ölçerek bir saniyenin uzunluğunu belirlemeye dayanıyor. Bunu yapmak içinse yüksek güçlü bir lazer ışını, bir sezyum-133 atomuna doğrultuluyor ve sonrasında atomun elektronlarını uyararak, enerji seviyeleri arasında bir saniye boyunca tam 9.192.631.770 titreşimle geçiş yapmasını sağlıyor. Sonrasında gezegen çapındaki atomik saat ağları, sistemlerini bu ölçümle eş zamanlayarak internet iletişimleri, haritalama, uzaya fırlatılan roketler ve diğer pek çok kullanım alanı için son derece kesin bir eş güdüm sağlıyor. 2014 yılından beri ABD’de geçerli olan ana standart (NIST’te yer alan bir sezyum çeşmesi saati), 300 milyon yılda sadece 1 saniyelik sapmayla zaman tutma kabiliyetine sahipti.

Fakat nükleer saatler bu konseptleri katbekat daha ince ayarlanmış parametrelerde uygulayacak. Adından da anlaşılacağı üzere bu cihazlar, daha büyük atomların titreşimlerinin aksine tek bir çekirdeğin titreşimlerine odaklanıyor. Çekirdeğe yöneltilen lazer ışığı (atomun tamamından 100.000 kat daha ufak) daha yüksek frekanslar gerektiriyor ve ayrıca saniye başına daha fazla dalga döngüsünü garanti ediyor. Böylelikle saniye başına titreşim artıyor ve sonrasında daha büyük hassasiyete olanak sağlanıyor. Kuramsal olarak bu durum, 300 milyon yılda gerçekleşen zaman belirsizlikleriyle kıyaslandığında onları güvenilmez hale getiriyor.

NIST ve ABD Ortak Laboratuvar Astrofiziği Enstitüsünde (JILA) çalışan fizikçi Jun Ye, Çarşamba günü yapılan duyuruda şöyle aktarıyor: “Milyarlarca yıl çalışsa dahi bir saniye bile kaybetmeyecek bir kol saati düşünün. Henüz oraya gelmedik ama bu araştırma bizi o hassasiyet seviyesine daha da yaklaştırıyor.”

Genel olarak konuşacak olursak çekirdekler, benzer faz sıçramaları yapmak için uyumlu X-ışınları gerektiriyor; fakat mevcut teknoloji, bunun yapılması için gereken enerji seviyelerini üretemiyor. Araştırmacılar bu engelin üstesinden gelmek için toryum-229’a yönelmişler. Bu elementin çekirdeği bilinen diğer tüm atomlardan daha düşük bir sıçrama sergilerken, uyarım için de daha düşük enerjili morötesi ışığa ihtiyaç duyuyor.

Toryum çekirdekleri küçük bir kristalde asılı tutulduklarında, araştırmacılar üzerlerine tahmin edilebilir aralıklarla UV lazer ışınları yansıtmış. Bu esnada da optik frekans tarağı şeklinde bilinen bir şeyi (“son derece hassas bir ışık cetveli” şeklinde tanımlanıyor) kullanarak proton ve nötronların titreşimsel “tıkırtılarını” saymışlar. Sonuç ise dalga boyuna dayanan önceki ölçümlerden yaklaşık 1 milyon kat daha yüksek olan bir hassasiyet seviyesi olmuş. Araştırma takımı, UV frekanslarını dünyanın strontiyuma dayalı diğer en doğru atomik saatlerinin optik frekansıyla da karşılaştırarak, bir nükleer geçiş ile atomik blok arasındaki ilk “doğrudan frekans bağlantısını” da kurmuşlar. NIST’e göre bu gelişme, “nükleer saatin geliştirilmesi ve mevcut zaman tutma sistemleriyle bütünleştirilmesi yolunda atılan çok önemli bir adım.”

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/kenara-cekilin-atomik-saatler-nukleer-saatler-geliyor/

Kanseri kokuyla tespit etmek mümkün mü?

Haber bilgisi: William Kremer, BBC Muhabiri

Yakında hastalıkları kokularından teşhis etmek mümkün olabilecek.

Uzmanlar geçtiğimiz yıllarda koku alan bir makinanın meme kanserini teşhis etmekte meme röntgeni kadar başarılı olduğunu ortaya koydu.

Bunu, diğer hastalıkları da aynı yöntemle tespit edebilen aletlerin izleyebileceği düşünülüyor.

Kanser geçiren insanlar ve yakınlarının oluşturduğu bir dayanışma grubundan Joanie, eşi prostat kanseri olduğunda burnuna hep bir çürük kokusu geldiğini anlatıyor. Joanie, “Size delice gelebilir ama inanın, aklım başımda” diyor. Pis koku, kanser tedavisi başarılı olunca geçmiş.

Ama Joanie 2012’de yeniden aynı kokuyu almaya başlayınca korkuya kapılmış. Ve haklı çıkmış. Bu kez kendisine akciğer kanseri teşhisi konmuş.

Birçok kanser hastası ve yakınları böyle bir kokuyu hiç fark etmiyor.

Ama Joanie gibi koku aldığını söyleyen çok kişi var.

Philadelphia’daki Monell Kimyasal Duyular Merkezi’nden George Preti “Bana bu konuda yazan çok kişi oldu” diyor.

Preti’ye göre bu kişiler arasında hemşireler ve uzmanlar da var ama bu anlatıların hemen hiçbiri kapsamlı bir araştırmaya dayanmıyor.

Tarih boyunca kullanıldı

Tarih boyunca doktorlar teşhis sırasında, hastalarının nefesini, idrarını, dışkısını, terini, cildini koklayagelmiş.

2011 yılında yazılan bir makalede onlarca hastalıkla ilgili “koku notları” incelenmişti.

Yakınlarda yapılan bir deney de insanların hastalandıklarında kötü kokular yaydıklarına dair kanıtlar sundu.

Stockholm’daki Karolinska Enstitüsü’nden Mats Olsson liderliğindeki bir araştırma ekibi sekiz sağlıklı gönüllüye dar pamuklu tişörtler giydirdiler.

Deneklerin yarısına içinde bir şey olmayan bir sıvı, yarısına da hafif grip benzeri belirtilere yol açan bir kimyasal karışım enjekte ettiler.

Bir ay sonra deneye katılanlar geri çağırıldı ve bu sefer iki gruba geçen sefer yapılan enjeksiyonun tersi verildi.

Sonra bütün tişörtler toplandı ve kol altı kısımları kesilerek şişelendi.

Bu şişelerden püskürtülen havayı koklyana gönüllü jüriden kokuları yoğunluk, kötülük ve sağlıksızlık bakımından sıralamaları istendi.

Sonuçta olumsuz özellikleri en öne çıkan kokuların hasta gruba ait tişörtlerden geldiği belirlendi.

Tabii Olsson, Psychological Science adlı bilim dergisinde sonuçları yayımlanan bu deneyin çok küçük çaplı olduğunu kabul ediyor.

Ama yine de hasta insanların vücutlarının hem diğer insanları bulaşıcı hastalığa karşı uyarma hem de yardıma ihtiyacı olduğu sinyallerini vermek için belli kimyasal maddeler salgıladığına inanıyor.

Tişört deneyi

Londra’daki Hijyen ve Tropik hastalıklar Okulu’ndan (London School of Hygiene and Tropical Medicine) Val Curtis de kötü kokunun bir sebebi olduğunda hemfikir.

“Beyindeki tiksinme duyusunu yaratan sistem bizi, hastalığa yol açabilecek şeylerden uzak tutmak üzere evrilmiş,” diyor.

Mats Olsson açısından, yürüttüğü tişört deneyinin ilginç yanı, insanların hastalığın kokusunu çok keskinleşmeden önce, çok daha hafif rahatsızlıklarda bile alabildiğini görmek olmuş.

Kanser için erken teşhis çok önemli ama bizlere doktora gitmeyi düşündürecek belirtiler ortaya çıktığında hastalık genellikle çok ilerlemiş oluyor.

George Preti yumurtalık kanseri örneğini veriyor.

“Karabiber çekirdeğini düşünün bir de soğan büyüklüğünü. Hastalığın karabiber çekirdeği kadarken teşhis edilmesi gerekiyor ama genellikle soğan büyüklüğüne geldiğinde tanı konuyor” diyor.

Preti yumurtalık kanserinin kokusu sayesinde doktorların hastalığı çok küçükken fark edebilmesini umuyor.

Vücutlarımız günlük normal işleyişleri içinde çeşitli kimyasal maddeler salgılıyorlar.

Preti kanserli hücrelerin metabolizması, yani işleyişinin normal hücrelerden farklı olduğunu, dolayısıyla farklı bir kimyasal madde ve farklı bir koku salgıladığını söylüyor.

Bu insanın koklayarak fark edebileceğinden çok daha hafif bir koku olabilir ama çeşitli kanser türlerinin ya da başka hastalıkların kokularını tanımak üzere eğitilmiş köpekler pekala hastalığı erken teşhis edebilir. (İnsanların beş milyon köpeklerin 300 milyon koku reseptörü var.)

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c8erzye8y8ro

Dünyada ilk tam göz nakli yapılan hasta ‘olağanüstü’ ilerleme kaydetti

Aaron James
Fotoğraf altı yazısı,Aaron James

10 Eylül 2024

Dünyada ilk tam göz nakli yapılan emekli Amerikan askerinin bir yıl sonra önemli bir ilerleme kaydetmesi bu alanda çalışan doktorlara umut verdi.

46 yaşındaki Aaron James, 2021’de yüksek gerilim hattı bakımı yaparken bir kaza geçirdi ve yüzünün büyük bölümünü kaybetti.

James, aynı operasyonda çok az kişiye yapılan kısmi yüz nakli ameliyatı da oldu.

New York Üniversitesi’ne bağlı Langone Health Tıp Merkezi’ndeki araştırmacılar, nakil yapılan gözün normal basıncı ve kan akışını koruduğunu söylüyor. Benzer şekilde nakil yapılan hayvanlarda, donör gözün operasyondan sonra küçüldüğü gözleniyordu.

James’in donör gözündeki görme yeteneğini geri gelmedi. Ancak araştırmacılar bir gün tekrar görebileceğini umuyorlar.

Aaron James’i izleyen araştırmacılar kaydettiği ilerleme karşısında “hayranlık” içinde olduklarını belirtiyor.

James’in göz doktoru Vaidehi Dedania, “Operasyon sonrası elde ettiğimiz sonuçlar olağanüstü. Bu sonuçlar, kritik duyu organlarına yönelik nakillerin araştırılmasına ilham olabilir” dedi.

Nakil sonrası süreci araştırma olarak yayınlayan uzmanlar, retinanın ışığa verdiği elektriksel tepkiyi ölçen elektroretinografi testini James’e uyguladı. Bu test, donör gözdeki ışığa duyarlı sinir hücrelerin, nakilden canlı çıktığını gösterdi.

Araştırmaya katılan ekip, bu sonuçların, ileride göz nakliyle, görme duyusunun geri kazandırılabilmesi konusunda umut verdiğini söylüyor.

James yaşadığı kaza sırasında sağ gözünü kaybetmedi.

Sonrasında geçen Mayıs ayında, 140’tan fazla sağlık çalışanının katıldığı 21 saatlik bir ameliyat geçirdi.

Bağışlanan yüz ve göz, 30’lu yaşlarındaki bir erkek donörden geldi.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/crkmygn6818o

Kendi kendilerini tedavi eden goriller yeni ilaçların ipucunu verebilir

Orta ve Batı Afrika'da 150 bin kadar Batı Afrika Düzlük Gorili kaldığı düşünülüyor
Orta ve Batı Afrika’da 150 bin kadar Batı Afrika Düzlük Gorili kaldığı düşünülüyor

Gorillerin kendilerini tedavi süreçlerini takip eden bilim insanları, farklı ilaçların keşifleri için umutlu konuşuyor.

Araştırmacılar, Gabon’da yabani olarak yaşayan gorillerin yediği tropikal bitkilerin en az dört tanesinin tıbbi etkileri olduğunu tespit etti.

Bu bitkiler aynı zamanda bölge yerlisi olan şifacı kişiler tarafından da kullanılıyor.

Yapılan laboratuvar çalışmaları, bu bitkilerin antioksidan ve antimikrobiyal bakımdan zengin olduğunu ortaya koydu. Aralarından biri ise süper bakteriler ile mücadele konusunda umut vadediyor. Büyük maymunların, bitkileri iyileştirici özellikleri üzerinden seçerek, kendilerini tedavi ettikleri biliniyor.

Bu yıl içinde gözaltından yara alan bir orangutanın bitki özünü kullanarak yarasını tedavi etmeye çalışması dünyada haber olmuştu.

Yapılan çalışmada araştırmacılar, Gabon’un Moukalaba-Doudou Milli Parkı’ndaki gorillerin yedikleri bitkileri kaydetti.

Bilim insanları yerli şifacı kişilerle de görüştü ve ilaç olma ihtimali yüksek dört ağaç belirledi.

Bunlar, Ceiba pentandra – fromager ağacı, Myrianthus arboreus – dev sarı dut , Milicia excelsa – Afrika tik ağacı ve Ficus – incir ağacıydı.

Bu dört bitkinin tamamı, en az bir çoklu ilaca karşı dirençli olan Koli Basili bakterisine karşı antibakteriyel etki gösterdi.

Araştırmacılar özellikle fromager ağacının test edilen tüm türlere karşı “dikkat çekici bir etki” gösterdiğini aktarıyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/c4gegeq43ddo

Astronotlar ilk ticari uzay yürüyüşünü tamamladı: ‘Dünya buradan mükemmel görünüyor’

UZAY YÜRÜYÜŞÜ

Profesyonel olmayan astronotlarla gerçekleştirilen ilk ticari uzay yürüyüşü ABD merkezli uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in Polaris Dawn görevi kapsamında bugün gerçekleşti.

Florida’daki Kennedy Uzay Merkezi’nden 10 Eylül’de fırlatılan Falcon 9 roketindeki dört sivil astronotla başlanan görevin en kritik aşaması 12 Eylül’de tamamlandı.

Görevi aynı zamanda finanse eden teknoloji milyarderi Jared Isaacman, tarihte uzay yürüyüşü yapan ilk sivil astronot oldu.

Isaacman, ilk adımlarını atarken, “Evde hepimizin yapacak çok işi var ama buradan yeryüzü kesinlikle mükemmel bir dünya gibi görünüyor” dedi.

Mürettebattaki mühendis Sarah Gillis, Isaacman’ın adımlarını takip etti ve yürüyüşünü tamamladı.

Neden önemli?

BBC Bilim Muhabiri Georgina Rannard’ın analizine göre hükümetlerin uzay ajansları, pahalı uzay seyahatlerinin mali yükünü özel şirketlerin daha fazla üstlenmesini istiyor.

Polaris Dawn görevi profesyonel olmayan astronotları uzaya götürmenin yanında bilimsel deneyleri de kapsıyor.

Bunlardan biri alçak Dünya yörüngesinde bitkileri araştırmak için ABD Hava Kuvvetleri Akademisi ile birlikte yapılan bir deney ve mikro yerçekiminin mantarların kök büyümesini nasıl etkilediğini araştırıyor.

Bunun da Ay veya Mars’ta bitkilerin nasıl büyüyebileceğini anlamaya yardımcı olması umuluyor. Ayrıca, bunun Dünya’da bitki büyümesini ve yiyecek üretimini iyileştirebileceğini iddia ediyorlar.

Bunun yanında görevin uydu iletişimi ve lazer teknolojisi gibi alanlardaki ilerlemeleri desteklediği belirtiliyor.

Jared Isaacman kimdir?

Jared Isaacman

Jared Isaacman, ilk özel uzay yürüyüşünü yapan isim olarak tarihe geçti.

41 yaşındaki milyarder, Polaris Dawn görevinin finansmanını üstlendi ve aynı zamanda görev komutanı.

1999’da finansal ödemeler girişimi Shift4 Payments’ı kurdu. Forbes’a göre şirket bugün ABD’deki restoran ve otellerin üçte birinin ödeme altyapısı sağlayıcısı.

Forbes’a göre net serveti 1,9 milyar dolar civarında.

Isaacman, 2004’te uçuş dersleri almaya başladı ve beş yıl sonra hafif bir jetle dünyayının etrafını dolaşarak rekor kırdı.

Isaacman ayrıca dünyanın en büyük özel askeri uçak filosuna sahip olan Draken International’ın kurucusu.

Polaris Dawn görevinin maliyeti açıklanmadı ancak daha önce 2021’deki bir başka SpaceX sivil görevi için 200 milyon dolar harcadığı bildirilmişti.

Riskleri neler?

Dünya’dan bakıldığında insanlık için büyüleyici anlar yaşatan uzay yürüyüşleri, her zaman planlandığı gibi gitmiyor.

Astronotlor ve kozmonotların hava kilidinde sıkışması, uzay malzemelerini kaybetmesi ya da kendi uzay giysisinde boğulması gibi bazı tehlikeler de barındırıyor.

Polaris Down görevi kapsamındaki uzay yürüyüşü, diğerlerinden farklı olarak hava kilidi olmayan bir kapsülde gerçekleşti. Dolayısıyla uzay kapsülünün basıncının astronotlar dışarı çıkmadan önce tamamen boşaltılması gerekiyordu.

Uzay görevi kapsamında yeni uzay giysileri denendiği için mürettebatın yaşayabileceği riskler daha da artıyor.

Tarihteki bazı ilk uzay yürüyüşlerinde de bazı önemli sorunlar yaşanmıştı.

İlk uzay yürüyüşü ne zaman yapıldı?

Soğuk Savaş döneminde uzayda rekabet zirveye ulaşmış, Sovyetler Birliği büyük oranda ABD’yi geride bırakmıştı.

Sovyetler Birliği, Sputnik 1 ile ilk uyduyu, ardından ilk memeliyi yörüngeye oturttuktan sonra, 1961’de ilk insanı uzaya gönderdi.

18 Mart 1965’te bir ilk gerçekleşti ve Voskhod 2 aracıyla uzaya fırlatarak Sovyet kozmonot Aleksey Leonov yaklaşık 12 dakika süren yürüyüş için uzay aracının dışında kaldı.

Ancak bu tarihi görev tamamen plana uygun gitmedi.

Leonov’un giydiği uzay giysisi, neredeyse vakum etkisi yaratan ortamında basınç altında sertleşti ve şişti. Bu da hareket etmesini ve fotoğraf çekmesini zorlaştırdı.

Voskhod 2’ye bağlı olan kablosu da dolandı ve bu durum Leonov’un hava kilidine geri dönmesini zorlaştıran bir savrulmaya neden oldu.

Hava kilidine girdiğinde ise sıkıştı ve kapağı arkasından kapatamadı. İçeri girebilmek için Leonov, uzay giysisinin üzerindeki kapakçıkları açarak basıncı düşürmek zorunda kaldı. Böylece hareket edebilip kendini içeri sıkıştırarak kapıyı kapatabildi.

Bu macera o kadar yorucuydu ki, Dünya’ya döndüğünde uzay giysisinde birkaç litre ter biriktiği tespit edildi.

ABD’nin ilk uzay yürüyüşü

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/cp8n8j87x57o

Y kromozomu yavaş yavaş azalıyor: Erkek cinsiyeti yok mu oluyor?

Yeni yapılan bir araştırma göre, memelilerde cinsiyet belirleyici rol oynayan Y kromozomu birkaç milyon yıl içinde tamamen yok olabilir.

Y kromozomu, insanlarda ve birçok diğer canlıda erkek cinsiyetinin belirlenmesinde rol oynayan bir kromozom türüdür. İnsanlarda cinsiyet, XX (dişi) ve XY (erkek) kromozom çiftleri ile belirlenir. Y kromozomu, erkeklerde tek bir X kromozomuna karşılık gelen bir X ve bir Y kromozomunun bulunmasını sağlar.

İnsan ve diğer memelilerin cinsiyeti, kromozomlardaki Y geni tarafından belirlenir. Ancak yapılan son araştırmalar Y kromozomunun dejenerasyona uğradığını ve birkaç milyon yıl içinde yok olabileceğini ortaya koydu. Bu da yeni bir cinsiyet geni gelişmediği takdirde erkeklerin ve daha sonra insanlığın yok olmasına yol açabilir.

Y KROMOZOMU OLMADAN YAŞIYORLAR

Ancak bilimsel araştırmalar Y kromozomunu kaybettikten sonra da hayatta kalmayı başaran türler olduğunu gösteriyor.

Örneğin dikenli fareler, Y kromozomunu kaybettikten sonra yeni bir erkek belirleyici gen geliştirerek türlerin devam ettirmeyi başardı. 2022 yılında Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan araştırma, bu türlerde yeni bir cinsiyet geninin evrimleştiğini göstermiştir. Bu bulgular, Y kromozomunun kaybı durumunda insanlık için olası bir çözüm sunabilir.

Araştırmacılara göre, Y kromozomunun gelecekteki yokluğu, insan türü için çeşitli senaryoları beraberinde getirebilir. Yeni bir cinsiyet belirleyici gen evrimleşirse, insan türünün devamı mümkün olabilir. Ancak bu süreç çeşitli riskler taşıyor ve farklı bölgelerde farklı genetik sistemlerin gelişmesi olası.

Bu durum, gelecekte farklı insan türlerinin ortaya çıkmasına neden olabilir. 11 milyon yıl sonra, Dünya’da farklı insan türleri görmek ya da belki de hiç insan türü bulamamak mümkün olabilir.

Kaynak ve devamını incelemen için : Y kromozomu yavaş yavaş azalıyor: Erkek cinsiyeti yok mu oluyor? – Son Dakika Teknoloji Haberleri | NTV Haber

Eriyen buzullardaki tehlike: Bin 700 yeni antik virüs gözlemlendi!

Çin’in batısındaki Tibet Platosu’nda bulunan Guliya Buzulu’nda yapılan araştırmada, derinliklerde 1.700’den fazla antik virüs keşfedildi. Bu virüslerin çoğu bilim dünyası tarafından daha önce hiç gözlemlenmemişti.

Dünya genelinde iklim değişikliği nedeniyle buzulların erimesi, bilinmeyen patojenlerin ortaya çıkabileceği ve potansiyel olarak ölümcül salgınların tetiklenebileceği endişelerini artırıyor.

Araştırmacılar, Çin‘in batısındaki Tibet Platosu’nda bulunan Guliya Buzulu’ndan çıkarılan 300 metre uzunluğundaki buz çekirdeğinde 41 bin yıl öncesine tarihlenen virüsleri incelediler.

Araştırmacıların çalışmalarını yayınlamasından bir gün sonra, rapçi ve oyuncu Chris “Ludacris” Bridges, Alaska’daki bir buzulun eriyen suyunu içtiği bir videoyu paylaştı.

Videonun TikTok ve Instagram’da milyonlarca kez izlenmesi , adamın arıtılmamış buzul suyu içerek hayatını riske attığı yönünde endişelere yol açtı.

“ELDE EDİLEBİLECEK EN TEMİZ SU”

Büyük ilgi gören videonun ardından buzul bilimcisi,  beklenenin tersine buzul suyunun “elde edilebilecek en temiz su” olduğunu ve Ludacris’in sağlık durumunun iyi olduğunu belirtti.

Ancak, dünyanın başka yerlerinde de eriyen donmuş topraklardan ölümcül patojenler ortaya çıktı ve bu durum olası bir salgın korkusunu körükledi.

2016’da Sibirya’da dondurulmuş bir hayvan leşinden şarbon sporları yayılmış ve bir çocuğun ölümüne neden olmuştu.

Ohio State Üniversitesi tarafından yürütülen son araştırmada, bulunan 1.700 virüsün insan sağlığına tehdit oluşturmadığı açıklandı. Bu virüsler sadece arkeleri ve bakterileri enfekte edebiliyor, insanları, hayvanları veya bitkileri hasta edemiyor.

Ancak bu virüslerin incelenmesi, Dünya’nın iklimsel tarihine ışık tutuyor ve gelecekteki mikrobiyal toplulukların nasıl olabileceğini anlamamıza yardımcı olabilir.

Kaynak ve devamını incelemen için : Eriyen buzullardaki tehlike: Bin 700 yeni antik virüs gözlemlendi! – Son Dakika Teknoloji Haberleri | NTV Haber