Kenara Çekilin Atomik Saatler: Nükleer Saatler Geliyor

Gaz jetinin üzerine güçlü bir lazer yansıtılıyor ve parlak bir plazma meydana getirip morötesi ışık üretiyor. Bu ışık, vakum odasında arta kalan gaz ile etkileşime girdikçe beyaz renkli, görünür bir çizgi bırakıyor. Bu süreç ise bilim insanlarının, gelecekteki bir nükleer saatin çekirdeği olacak toryum-229 çekirdeğini uyarmak için gereken enerjiyi hassas şekilde ölçmesine yardımcı oluyor. Fotoğraf: Chuankun Zhang/JILA

Fizikçiler altta yatan ilkeleri gösterdi. Sırada prototip var.

Atomik saatler 70 yılı aşkın süredir zamanı ölçmenin en kesin araçları olarak hizmet verdi. Fakat saltanatları artık sona eriyor olabilir. Amerikan Standartlar ve Teknoloji Enstitüsünün (NIST) geçtiğimiz hafta yaptığı bir duyuruya göre uluslararası bir araştırma takımı, ilk nükleer saat prototipini tamamlamaya hiç olmadığı kadar yaklaştı. Uzmanlar saatin geliştirilmiş hassasiyetinin GPS’ten internet hızlarına ve dijital güvenliğe kadar her şeyi daha iyi hale getireceğini düşünüyor. Böyle bir cihaz ayrıca karanlık maddenin ve diğer temel parçacık fiziği kuramlarının tabiatını araştırmaya da yardımcı olabilir.

İki saat arasında ilk bakışta çok fark yokmuş gibi gelebilir fakat her şey ölçekle ilgili. Atomik saatlerin zaman tutma kabiliyetleri, tekil atomların kesin titreşimlerini ölçerek bir saniyenin uzunluğunu belirlemeye dayanıyor. Bunu yapmak içinse yüksek güçlü bir lazer ışını, bir sezyum-133 atomuna doğrultuluyor ve sonrasında atomun elektronlarını uyararak, enerji seviyeleri arasında bir saniye boyunca tam 9.192.631.770 titreşimle geçiş yapmasını sağlıyor. Sonrasında gezegen çapındaki atomik saat ağları, sistemlerini bu ölçümle eş zamanlayarak internet iletişimleri, haritalama, uzaya fırlatılan roketler ve diğer pek çok kullanım alanı için son derece kesin bir eş güdüm sağlıyor. 2014 yılından beri ABD’de geçerli olan ana standart (NIST’te yer alan bir sezyum çeşmesi saati), 300 milyon yılda sadece 1 saniyelik sapmayla zaman tutma kabiliyetine sahipti.

Fakat nükleer saatler bu konseptleri katbekat daha ince ayarlanmış parametrelerde uygulayacak. Adından da anlaşılacağı üzere bu cihazlar, daha büyük atomların titreşimlerinin aksine tek bir çekirdeğin titreşimlerine odaklanıyor. Çekirdeğe yöneltilen lazer ışığı (atomun tamamından 100.000 kat daha ufak) daha yüksek frekanslar gerektiriyor ve ayrıca saniye başına daha fazla dalga döngüsünü garanti ediyor. Böylelikle saniye başına titreşim artıyor ve sonrasında daha büyük hassasiyete olanak sağlanıyor. Kuramsal olarak bu durum, 300 milyon yılda gerçekleşen zaman belirsizlikleriyle kıyaslandığında onları güvenilmez hale getiriyor.

NIST ve ABD Ortak Laboratuvar Astrofiziği Enstitüsünde (JILA) çalışan fizikçi Jun Ye, Çarşamba günü yapılan duyuruda şöyle aktarıyor: “Milyarlarca yıl çalışsa dahi bir saniye bile kaybetmeyecek bir kol saati düşünün. Henüz oraya gelmedik ama bu araştırma bizi o hassasiyet seviyesine daha da yaklaştırıyor.”

Genel olarak konuşacak olursak çekirdekler, benzer faz sıçramaları yapmak için uyumlu X-ışınları gerektiriyor; fakat mevcut teknoloji, bunun yapılması için gereken enerji seviyelerini üretemiyor. Araştırmacılar bu engelin üstesinden gelmek için toryum-229’a yönelmişler. Bu elementin çekirdeği bilinen diğer tüm atomlardan daha düşük bir sıçrama sergilerken, uyarım için de daha düşük enerjili morötesi ışığa ihtiyaç duyuyor.

Toryum çekirdekleri küçük bir kristalde asılı tutulduklarında, araştırmacılar üzerlerine tahmin edilebilir aralıklarla UV lazer ışınları yansıtmış. Bu esnada da optik frekans tarağı şeklinde bilinen bir şeyi (“son derece hassas bir ışık cetveli” şeklinde tanımlanıyor) kullanarak proton ve nötronların titreşimsel “tıkırtılarını” saymışlar. Sonuç ise dalga boyuna dayanan önceki ölçümlerden yaklaşık 1 milyon kat daha yüksek olan bir hassasiyet seviyesi olmuş. Araştırma takımı, UV frekanslarını dünyanın strontiyuma dayalı diğer en doğru atomik saatlerinin optik frekansıyla da karşılaştırarak, bir nükleer geçiş ile atomik blok arasındaki ilk “doğrudan frekans bağlantısını” da kurmuşlar. NIST’e göre bu gelişme, “nükleer saatin geliştirilmesi ve mevcut zaman tutma sistemleriyle bütünleştirilmesi yolunda atılan çok önemli bir adım.”

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/kenara-cekilin-atomik-saatler-nukleer-saatler-geliyor/

Kanseri kokuyla tespit etmek mümkün mü?

Haber bilgisi: William Kremer, BBC Muhabiri

Yakında hastalıkları kokularından teşhis etmek mümkün olabilecek.

Uzmanlar geçtiğimiz yıllarda koku alan bir makinanın meme kanserini teşhis etmekte meme röntgeni kadar başarılı olduğunu ortaya koydu.

Bunu, diğer hastalıkları da aynı yöntemle tespit edebilen aletlerin izleyebileceği düşünülüyor.

Kanser geçiren insanlar ve yakınlarının oluşturduğu bir dayanışma grubundan Joanie, eşi prostat kanseri olduğunda burnuna hep bir çürük kokusu geldiğini anlatıyor. Joanie, “Size delice gelebilir ama inanın, aklım başımda” diyor. Pis koku, kanser tedavisi başarılı olunca geçmiş.

Ama Joanie 2012’de yeniden aynı kokuyu almaya başlayınca korkuya kapılmış. Ve haklı çıkmış. Bu kez kendisine akciğer kanseri teşhisi konmuş.

Birçok kanser hastası ve yakınları böyle bir kokuyu hiç fark etmiyor.

Ama Joanie gibi koku aldığını söyleyen çok kişi var.

Philadelphia’daki Monell Kimyasal Duyular Merkezi’nden George Preti “Bana bu konuda yazan çok kişi oldu” diyor.

Preti’ye göre bu kişiler arasında hemşireler ve uzmanlar da var ama bu anlatıların hemen hiçbiri kapsamlı bir araştırmaya dayanmıyor.

Tarih boyunca kullanıldı

Tarih boyunca doktorlar teşhis sırasında, hastalarının nefesini, idrarını, dışkısını, terini, cildini koklayagelmiş.

2011 yılında yazılan bir makalede onlarca hastalıkla ilgili “koku notları” incelenmişti.

Yakınlarda yapılan bir deney de insanların hastalandıklarında kötü kokular yaydıklarına dair kanıtlar sundu.

Stockholm’daki Karolinska Enstitüsü’nden Mats Olsson liderliğindeki bir araştırma ekibi sekiz sağlıklı gönüllüye dar pamuklu tişörtler giydirdiler.

Deneklerin yarısına içinde bir şey olmayan bir sıvı, yarısına da hafif grip benzeri belirtilere yol açan bir kimyasal karışım enjekte ettiler.

Bir ay sonra deneye katılanlar geri çağırıldı ve bu sefer iki gruba geçen sefer yapılan enjeksiyonun tersi verildi.

Sonra bütün tişörtler toplandı ve kol altı kısımları kesilerek şişelendi.

Bu şişelerden püskürtülen havayı koklyana gönüllü jüriden kokuları yoğunluk, kötülük ve sağlıksızlık bakımından sıralamaları istendi.

Sonuçta olumsuz özellikleri en öne çıkan kokuların hasta gruba ait tişörtlerden geldiği belirlendi.

Tabii Olsson, Psychological Science adlı bilim dergisinde sonuçları yayımlanan bu deneyin çok küçük çaplı olduğunu kabul ediyor.

Ama yine de hasta insanların vücutlarının hem diğer insanları bulaşıcı hastalığa karşı uyarma hem de yardıma ihtiyacı olduğu sinyallerini vermek için belli kimyasal maddeler salgıladığına inanıyor.

Tişört deneyi

Londra’daki Hijyen ve Tropik hastalıklar Okulu’ndan (London School of Hygiene and Tropical Medicine) Val Curtis de kötü kokunun bir sebebi olduğunda hemfikir.

“Beyindeki tiksinme duyusunu yaratan sistem bizi, hastalığa yol açabilecek şeylerden uzak tutmak üzere evrilmiş,” diyor.

Mats Olsson açısından, yürüttüğü tişört deneyinin ilginç yanı, insanların hastalığın kokusunu çok keskinleşmeden önce, çok daha hafif rahatsızlıklarda bile alabildiğini görmek olmuş.

Kanser için erken teşhis çok önemli ama bizlere doktora gitmeyi düşündürecek belirtiler ortaya çıktığında hastalık genellikle çok ilerlemiş oluyor.

George Preti yumurtalık kanseri örneğini veriyor.

“Karabiber çekirdeğini düşünün bir de soğan büyüklüğünü. Hastalığın karabiber çekirdeği kadarken teşhis edilmesi gerekiyor ama genellikle soğan büyüklüğüne geldiğinde tanı konuyor” diyor.

Preti yumurtalık kanserinin kokusu sayesinde doktorların hastalığı çok küçükken fark edebilmesini umuyor.

Vücutlarımız günlük normal işleyişleri içinde çeşitli kimyasal maddeler salgılıyorlar.

Preti kanserli hücrelerin metabolizması, yani işleyişinin normal hücrelerden farklı olduğunu, dolayısıyla farklı bir kimyasal madde ve farklı bir koku salgıladığını söylüyor.

Bu insanın koklayarak fark edebileceğinden çok daha hafif bir koku olabilir ama çeşitli kanser türlerinin ya da başka hastalıkların kokularını tanımak üzere eğitilmiş köpekler pekala hastalığı erken teşhis edebilir. (İnsanların beş milyon köpeklerin 300 milyon koku reseptörü var.)

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c8erzye8y8ro

Kendi kendilerini tedavi eden goriller yeni ilaçların ipucunu verebilir

Orta ve Batı Afrika'da 150 bin kadar Batı Afrika Düzlük Gorili kaldığı düşünülüyor
Orta ve Batı Afrika’da 150 bin kadar Batı Afrika Düzlük Gorili kaldığı düşünülüyor

Gorillerin kendilerini tedavi süreçlerini takip eden bilim insanları, farklı ilaçların keşifleri için umutlu konuşuyor.

Araştırmacılar, Gabon’da yabani olarak yaşayan gorillerin yediği tropikal bitkilerin en az dört tanesinin tıbbi etkileri olduğunu tespit etti.

Bu bitkiler aynı zamanda bölge yerlisi olan şifacı kişiler tarafından da kullanılıyor.

Yapılan laboratuvar çalışmaları, bu bitkilerin antioksidan ve antimikrobiyal bakımdan zengin olduğunu ortaya koydu. Aralarından biri ise süper bakteriler ile mücadele konusunda umut vadediyor. Büyük maymunların, bitkileri iyileştirici özellikleri üzerinden seçerek, kendilerini tedavi ettikleri biliniyor.

Bu yıl içinde gözaltından yara alan bir orangutanın bitki özünü kullanarak yarasını tedavi etmeye çalışması dünyada haber olmuştu.

Yapılan çalışmada araştırmacılar, Gabon’un Moukalaba-Doudou Milli Parkı’ndaki gorillerin yedikleri bitkileri kaydetti.

Bilim insanları yerli şifacı kişilerle de görüştü ve ilaç olma ihtimali yüksek dört ağaç belirledi.

Bunlar, Ceiba pentandra – fromager ağacı, Myrianthus arboreus – dev sarı dut , Milicia excelsa – Afrika tik ağacı ve Ficus – incir ağacıydı.

Bu dört bitkinin tamamı, en az bir çoklu ilaca karşı dirençli olan Koli Basili bakterisine karşı antibakteriyel etki gösterdi.

Araştırmacılar özellikle fromager ağacının test edilen tüm türlere karşı “dikkat çekici bir etki” gösterdiğini aktarıyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/c4gegeq43ddo

Astronotlar ilk ticari uzay yürüyüşünü tamamladı: ‘Dünya buradan mükemmel görünüyor’

UZAY YÜRÜYÜŞÜ

Profesyonel olmayan astronotlarla gerçekleştirilen ilk ticari uzay yürüyüşü ABD merkezli uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in Polaris Dawn görevi kapsamında bugün gerçekleşti.

Florida’daki Kennedy Uzay Merkezi’nden 10 Eylül’de fırlatılan Falcon 9 roketindeki dört sivil astronotla başlanan görevin en kritik aşaması 12 Eylül’de tamamlandı.

Görevi aynı zamanda finanse eden teknoloji milyarderi Jared Isaacman, tarihte uzay yürüyüşü yapan ilk sivil astronot oldu.

Isaacman, ilk adımlarını atarken, “Evde hepimizin yapacak çok işi var ama buradan yeryüzü kesinlikle mükemmel bir dünya gibi görünüyor” dedi.

Mürettebattaki mühendis Sarah Gillis, Isaacman’ın adımlarını takip etti ve yürüyüşünü tamamladı.

Neden önemli?

BBC Bilim Muhabiri Georgina Rannard’ın analizine göre hükümetlerin uzay ajansları, pahalı uzay seyahatlerinin mali yükünü özel şirketlerin daha fazla üstlenmesini istiyor.

Polaris Dawn görevi profesyonel olmayan astronotları uzaya götürmenin yanında bilimsel deneyleri de kapsıyor.

Bunlardan biri alçak Dünya yörüngesinde bitkileri araştırmak için ABD Hava Kuvvetleri Akademisi ile birlikte yapılan bir deney ve mikro yerçekiminin mantarların kök büyümesini nasıl etkilediğini araştırıyor.

Bunun da Ay veya Mars’ta bitkilerin nasıl büyüyebileceğini anlamaya yardımcı olması umuluyor. Ayrıca, bunun Dünya’da bitki büyümesini ve yiyecek üretimini iyileştirebileceğini iddia ediyorlar.

Bunun yanında görevin uydu iletişimi ve lazer teknolojisi gibi alanlardaki ilerlemeleri desteklediği belirtiliyor.

Jared Isaacman kimdir?

Jared Isaacman

Jared Isaacman, ilk özel uzay yürüyüşünü yapan isim olarak tarihe geçti.

41 yaşındaki milyarder, Polaris Dawn görevinin finansmanını üstlendi ve aynı zamanda görev komutanı.

1999’da finansal ödemeler girişimi Shift4 Payments’ı kurdu. Forbes’a göre şirket bugün ABD’deki restoran ve otellerin üçte birinin ödeme altyapısı sağlayıcısı.

Forbes’a göre net serveti 1,9 milyar dolar civarında.

Isaacman, 2004’te uçuş dersleri almaya başladı ve beş yıl sonra hafif bir jetle dünyayının etrafını dolaşarak rekor kırdı.

Isaacman ayrıca dünyanın en büyük özel askeri uçak filosuna sahip olan Draken International’ın kurucusu.

Polaris Dawn görevinin maliyeti açıklanmadı ancak daha önce 2021’deki bir başka SpaceX sivil görevi için 200 milyon dolar harcadığı bildirilmişti.

Riskleri neler?

Dünya’dan bakıldığında insanlık için büyüleyici anlar yaşatan uzay yürüyüşleri, her zaman planlandığı gibi gitmiyor.

Astronotlor ve kozmonotların hava kilidinde sıkışması, uzay malzemelerini kaybetmesi ya da kendi uzay giysisinde boğulması gibi bazı tehlikeler de barındırıyor.

Polaris Down görevi kapsamındaki uzay yürüyüşü, diğerlerinden farklı olarak hava kilidi olmayan bir kapsülde gerçekleşti. Dolayısıyla uzay kapsülünün basıncının astronotlar dışarı çıkmadan önce tamamen boşaltılması gerekiyordu.

Uzay görevi kapsamında yeni uzay giysileri denendiği için mürettebatın yaşayabileceği riskler daha da artıyor.

Tarihteki bazı ilk uzay yürüyüşlerinde de bazı önemli sorunlar yaşanmıştı.

İlk uzay yürüyüşü ne zaman yapıldı?

Soğuk Savaş döneminde uzayda rekabet zirveye ulaşmış, Sovyetler Birliği büyük oranda ABD’yi geride bırakmıştı.

Sovyetler Birliği, Sputnik 1 ile ilk uyduyu, ardından ilk memeliyi yörüngeye oturttuktan sonra, 1961’de ilk insanı uzaya gönderdi.

18 Mart 1965’te bir ilk gerçekleşti ve Voskhod 2 aracıyla uzaya fırlatarak Sovyet kozmonot Aleksey Leonov yaklaşık 12 dakika süren yürüyüş için uzay aracının dışında kaldı.

Ancak bu tarihi görev tamamen plana uygun gitmedi.

Leonov’un giydiği uzay giysisi, neredeyse vakum etkisi yaratan ortamında basınç altında sertleşti ve şişti. Bu da hareket etmesini ve fotoğraf çekmesini zorlaştırdı.

Voskhod 2’ye bağlı olan kablosu da dolandı ve bu durum Leonov’un hava kilidine geri dönmesini zorlaştıran bir savrulmaya neden oldu.

Hava kilidine girdiğinde ise sıkıştı ve kapağı arkasından kapatamadı. İçeri girebilmek için Leonov, uzay giysisinin üzerindeki kapakçıkları açarak basıncı düşürmek zorunda kaldı. Böylece hareket edebilip kendini içeri sıkıştırarak kapıyı kapatabildi.

Bu macera o kadar yorucuydu ki, Dünya’ya döndüğünde uzay giysisinde birkaç litre ter biriktiği tespit edildi.

ABD’nin ilk uzay yürüyüşü

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/cp8n8j87x57o

Kulak Memelerimiz Neden Var? Evrimsel Açıdan Mantıklı Değiller

Ne zaman sevdiğiniz bir melodiye ritim tutsanız veya arkadaşınızla sohbet etseniz, bunu mümkün kılan karmaşık bir sistem iş başında oluyor. Kulaklarınız biyolojinin birer harikası. İçlerinde bir sürü şey oluyorPopular Science‘a konuşan ve Avusturya’daki Konrad Lorenz Enstitüsünde çalışan evrimsel biyolog, biyolojik antropolog ve doktora sonrası araştırma görevlisi Anne Le Maître, “Çok karmaşık bir yapı” diyor.

Bu karmaşıklık, milyonlarca yıl boyunca daha iyi duymaya yönelik yoğun seçilim baskısının bir sonucu. Fakat kulağın bir kısmı hariç: Bu kısım ile loblar. Tüm ince ayarlanmış kısımlar arasında, bu parçalar pek akla yatkın durmuyor. İşte bilim insanlarının duyu organlarımızı nasıl anlamlandırdıkları…

Kulaklarımızın hikayesi

Kulaklar, dış dünyadaki sesi kafanızdan dışarı doğru çıkan kıkırdaklı yapılarla yakalar ve bunu bir kanaldan geçirerek zarsı bir davula iletir. Bu ses daha sonra bir dizi ufak orta kulak kemiğine ve kulak salyangozu adı verilen, salyangoz şeklindeki labirente gidiyor. Bu labirent, sinir sinyallerini ta beyninize kadar iletiyor. Le Maître memelilerin, sürüngenlerde ve kuşlarda olduğu gibi sadece bir tane yerine üç tane orta kulak kemiğiyle beraber özellikle karmaşık bir kulakları olduğunu belirtiyor. Üstelik, diğer omurgalılarda bulunmayan geniş dış kulak yapılarımız (kulak kepçesi) var. Peki nasıl böylesine girift kulaklarımız oldu? Evrim yoluyla tabii ki.

Le Maître, binlerce yıl boyunca pek de memeli olmayan atalarımızdaki çene kemiği parçalarının yer değiştirip ayrıldığını ve orta kulak kemiklerinden ikisinin yanısıra kulak zarını destekleyen kemiği de meydana getirdiğini açıklıyor. Çin ve başka yerlerde bulunan fosiller, bu evrimsel sürecin günümüzdeki memelilerin evrimsel öncülleri olan ve uzun süre önce yok olmuş mammaliaforme’lerde Kretase dönemi boyunca gerçekleşen başlangıç ve bitişlerini gösteriyor. “[Farklı tür ve fosiller arasındaki] farklı ara formları görüyorsunuz… Fakat memeli formuna doğru bir gidişat var” diyor Le Maître. Bu özel, ses ileten kemikler ve benzersiz, ekstra uzun, sarmal halindeki kulak salyangozuyla birlikte memelilerin, diğer çoğu omurgalıdan daha geniş bir frekans aralığını duyabildiğini ekliyor bilim insanı.

Bahamalar’daki Western Atlantic Üniversitesi Tıp Fakültesinde yardımcı anatomik profesörü olarak çalışan Mark Coleman, belirgin kıkırdak ve deri kıvrımları olan dış kulaklarımızın da memelilere özgü olduğunu ve sesleri artırıp biz ve akrabalarımızın seslerin yerini bulmamızı sağlayarak ilave bir yardımcı rol oynadığını söylüyor. Primat ve memelilerdeki işitsel sistem üzerinde çalışan Coleman, farklı hayvanların kulaklarının akort şeklini ve bunun yapıyla olan ilgisini karşılaştırıyor.

“Evrimleşmiş her özellik uyumsal değil.”

Çeşitli türlerin, farklı ses tiplerini yakalamak üzere özelleşmiş kulakları olduğunu söylüyor. Örneğin kanguru farelerinin, boyutları için özellikle düşük frekanslı olan sesleri tespit etmelerini ve çıngıraklı yılanlar gibi yırtıcılardan kaçınmalarını sağlayan çok büyük orta kulakları var. İnsan kulakları şempanzelerinkine benziyor fakat aradaki ufak farklılıklar, şempanzelerin işitsel sisteminin yüksek ve düşük frekansları en iyi şekilde yakaladığı anlamına geliyor. Coleman, insanların işitme duyusunun ise orta aralıktaki frekanslara (yaklaşık 1.000 ve 4.000 Hertz arasında) karşı en hassas olduğunu söylüyor.

Ayrıca Le Maître, benzer yaşam alanları olan hayvanların sık sık aynı tür kulaklara sahip olduğunu söylüyor. Yer altında yaşayan türler, sucul memelilerde olduğu gibi ne kadar yakın akraba olurlarsa olsunlar, genelde birbirlerine önemli ölçüde benzer görünen orta kulaklara sahipler. “Memeliler genelinde yakınsak adaptasyon var” diyor bilim insanı.

Kulak kepçemizdeki yükseltiler bile özel olarak evrimleşmiş bir amaca sahip. Kulak topografimizdeki yükseltiler ve çukurlar, sesleri çok daha hassas şekilde filtreleyip saptıyor. Yarasalar ve makiler gibi gece vakti avlanan canlıların, böcekleri karanlıkta yakalamalarını sağlayan ve özellikle engebeli olan dış kulakları olduğunu belirtiyor Coleman. İnsan kulakları nispeten basit olsa da dış kulaklarımız değiştiğinde beyinlerimizin hâlâ uyum sağlaması ve bir sesin kaynağını nasıl belirleyeceğini yeniden öğrenmesi gerekiyor.

Tüm bunlar bizi gizemli bir şeye götürüyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/kulak-memelerimiz-neden-var-evrimsel-acidan-mantikli-degiller/

Dondurulmuş gıdalar hakkında bilmeniz gereken 5 şey

Dondurulmuş bezelye, patates, fasulye

İngiltere’deki Gıda Standartları Kurumu (FSA) dondurulmuş gıdaların sağlıklı tüketimi ile ilgili soruları yanıtladı.

İşte FSA uzmanlarının dondurulmuş gıdalarla ilgili ipucu ve uyarıları:

1. Gıda yalnızca alındığı gün mü dondurulur?

Bir FSA araştırmasına katılanların %43’ü öyle olduğuna inanıyor ama kuruma göre bu bilgi yanlış.

FSA uzmanlarına göre gıdalar son kullanım tarihine kadar her an dondurulabilir. Gıda bekledikçe tazeliğinden kaybettiği için zamanla besin değeri düşebilir ama tehlikeli değil.

2. Gıda derin dondurucuda uzun süre beklerse bozulur mu?

FSA araştırmasına göre halkın %38’i gıdaların derin dondurucuda da bozulabileceğine inanıyor.

Ancak kurumun genel müdürü Steve Wearne’e göre bu doğru değil.

Wearne’e göre zamanla buz kristallerinin artması yüzünden gıdanın tadı ve dokusu değişse de besin zehirlenmesi riski yok:

“Gıda derin dondurucuda güvendedir ama zamanla kalitesi düşer. Dolayısıyla da dondurulduktan sonra 3-6 ay içinde tüketilmesini tavsiye ediyoruz. Tabii paketlenmiş hazır gıdaların üzerindeki etiketlere de bakılmasında fayda var.”

3. Gıdayı çözdürdükten sonra ne kadar zamanda türketmeliyiz?

Bakteri türlerinin çoğu, derin dondurucuda ölmüyor. Ancak düşük ısı ve susuzluk yüzünden pasif hale geçiyor.

Bu nedenle gıdanın buzu çözüldüğünde bozulma süreci de yeniden başlıyor.

Steve Wearne “Derin dondurucu, gıdalar için kumandadaki ‘bekle’ düğmesi gibidir. Zamanı durdurur” diyor.

“Ama buzu çözülünce, duran zaman yeniden akmaya başlar. Bu nedenle gıdaları ancak yiyeceğiniz zaman çözdürün, buzu tamamen çözüldükten sonra da 24 saat içinde yiyin.”

kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın; https://www.bbc.com/turkce/articles/cz0751l1r9xo

Erken menopoz gerçekten korkunç bir şey mi?

Kadın üreme organlarını gösteren bir ilüstrasyon

Farklı ülkelerde değişiklik göstermekle birlikte, bir kadının adet döngüsünün 40-45 yaşlarından önce sona ermesi erken menopoz olarak tanımlanıyor.

Peki bir kadının yumurtalarının ortalamadan daha erken bir yaşta bitmesi bu kadınlara neler hissettiriyor, süreç nasıl geçiyor?

Erken menopoz deneyimiyle ilgili bir kitap da yazmakta olan Pınar Mavi, yaşadıklarını BBC Türkçe için kaleme aldı:

Neyi yanlış yaptım?

Ben anne olma umudumu ilk olarak jinekoloğumun bekleme salonundan odasına yürüdüğüm dokuz adımda kaybettim. Adım sayımı biliyorum çünkü adımlarımı saymazsam donup kalacağımı biliyordum.

Test sonuçlarımı masaya bıraktığımda doktorumun yüzünden bir üzüntü dalgası geçti.

Ancak yine de sakin ve yumuşak ses tonuyla cümleler kurdu, ben yalnızca birkaçını duyabildim.

“Menopoz, sebebini bilmiyoruz, genetik, travma, ağır metal. Üzgünüm, keşke…”

Derin bir nefes aldıktan sonra kafamda tek bir soruda birleşen tüm seslerin bağırdığı cümleyi söyledim: “Neyi yanlış yaptım?”

Aylardır yanımda biri varken durdurmayı başardığım gözyaşları bu sefer otoriteme karşı gelerek aktılar.

Dişiliğimi mi kaybettim?

Doğumdan sonra ilk duyacağım o sihirli koku bir anda uçup gitti, yeğenlerimle Ege kumsallarında kumdan kale yapacak çocuklarımın görüntüsü, annemle beraber doğumdan önce kıyafet alışverişine çıkacağımız an, babamın koca elleriyle ilk mama yedireceği anla beraber havaya karıştı.

Ablama yeğenini ilk kucağına aldığında artık sen de anne yarısısın cümlesini asla söyleyemeyecek olmak canımı o kadar yaktı ki nefes alamadım.

Kendimi sokaklara bırakırken, ilk kez bir sonraki adımımın ne olacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Hayatta hiçbir şey kontrolümde değildi.

Hayat beni pas geçip kendi yoluna gitmişti, artık öteki olmuştum. Asla normal olamayacaktım.

Yalnız anne olma ihtimalimi değil, aynı zamanda artık kadınlığın neresinde durduğumu bilmeden 32 yaşımda dişiliğimi de kaybetmiştim.

Nereye gittiğimi umursamadan yere bakarak, donuk gözlerle yürürken, çok uzun sürecek yas döneminin başında olduğumu bilmiyordum.

Doğacağı hayalini kurduğum çocuklarımın mı, yoksa kadınlığımın mı yasını tuttuğumu da uzun süre anlayamayacaktım.

Her şey çok hızlı oldu

Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, iki ay regl olmayınca, strestendir diye düşünüp yine de emin olmak için kan testi yaptırmış, sonuçların ‘Post-meno’ referans aralığında olduğunu görünce inanamıştım.

Post-meno’nun menopoz sonrası anlamında olmasına imkan olamazdı, kesin yanlış anlamıştım. Ancak internette açtığım her sayfa aşağı yukarı aynı kelimelerle açıklıyordu.

Belki de menopozun annemin arkadaşlarıyla 50’li yaşlardan sonra espri konusu yaptıkları, çok da ilgimi çekmeyen, vakti gelince düşünürüm dediğim reglinin bitmesinden farklı bir anlamı vardı?

Daha 32 yaşımda yumurtalıklarım hormon musluklarını bir daha açmamacasına kapatmış olamazdı değil mi?

Daha birkaç ay önce kontrole gittiğimde jinekoloğum yumurtalıklarımın çok sağlıklı göründüğünü ve çocuk için zamanlamanın çok uygun olduğunu söylemişti.

Kesin bir hata vardı.

Prematür menopoz 40 yaşın altındaki kadınların yüzde birinde görülüyor

Sonraki haftalarda sonuçlara farklı bir açıklama umuduyla bulduğum her internet sitesini, her kaynağı okudum ancak bir kez menopoza girince bir daha geri dönüş olmadığını ve 40 yaştan önce menopoza prematür menopoz, 45 yaş öncesi menopoza ise erken menopoz dendiğini öğrendim.

Prematür menopoz kadınların yüzde 1’inde görülürken, 35 yaş altında yüzde 1’den de düşük olmalıydı diye düşünerek 1-2 kan testi daha yaptırdım.

Sonuçta menopoza yol açabilecek hiçbir hastalığım da yoktu.

Neredeyse aynı sonucu aldığım testlerle gittiğim jinekoloğum hormon tedavisi ve sonrasında yumurta sayısını ölçen AMH testi sonuçlarını görmeden teşhis koymanın yanlış olduğunu söylediğinde içimdeki umut daha da büyüdü.

Ta ki AMH test sonucunun da diğer sonuçlarını desteklediğini gördüğüm bekleme salonundan doktorun odasına attığım dokuz adıma kadar.

Artık kaçacak hiçbir köşe kalmamıştı.

‘Sen de artık bir çocuk yapıver’

Kafam o kadar karışıktı ki vicdan azabı, utanç, yalnızlık, dışlanma, ötekileşme, derin üzüntü, eksik kalmışlık, kayıp hislerinin arasında gidip gelirken, dışarıya yalnız güler yüzümü gösterebildim.

Bana sağlıklı ve mutlu yaşamak istiyorsam hemen hormon terapisine başlamam gerektiğini buyuran doktorlara, artık yaşın gelmiş çocuk yap diyen taksi şoförlerine, komşu teyzelere, rastgele yanlarına oturduğum insanların o hiç kendini tekrar etmekten sıkılmadıkları “Kaç çocuğun var?” sorusuna hep kaçamak şakalar ya da yalandan gülümsemelerle cevap verdim.

Hayatın bana karşı adaletsizliğine öfkelendim, içimi acıtan, insanların günaydın der gibi kendilerinde hak görerek “E sen de artık bir çocuk yapıver” sözlerine dürüstçe cevap vermekten yıllarca kaçtım.

Ne kendi hüznümle, ne de içimdeki kırıkla yüzleşemedim. Yüzleşmeye nereden başlayacağımı bilemedim.

Onun yerine bambaşka çözümlere odaklandım. Evlat edinme girişimleri, yumurta nakli operasyonu, mucizevi yumurtalık uyandırma operasyonu…

Hamilelik testi tutan bir kadın
Erken menopoz çocuk sahibi olma ihtimalini de etkiliyor

Ama birgün hepsinden yorgun düştüm. Sanki neden koştuğumu bilmeden dünyanın en uzun maratonuna katılmış, zaten yorgun olan ruhumu iyice itip kakmıştım.

Bu maraton aslında menopoza girdikten sonra başlamamıştı, kız çocuk olarak doğduğum gün anne olmaya da programlanmaya başlamıştım.

Çocukken kaç kişi “Büyünce kızın mı, oğlun mu olsun?” diye sormuştu, daha yumurtayı bir tek tavuktan gelir zannedecek kadar küçükken, “Yere çıplak ayak basma yumurtalıklarını üşütürsün, çocuğun olmaz” lafını acaba kaç kere duymuştum.

“Anne olunca anlarsın” demişlerdi, “Ancak o zaman kendinden çok başkasını düşünmeyi öğrenirsin”… Cennet bile annelerin ayağı altındaydı!

Felaket tellallığı

Maratona otomatik olarak girmiştim ancak beklemediğim menopozla beraber denediğim her yöntemden de başarısızlıkla çıktıktan sonra artık annelikten diskalifiye olmuştum.

Anne olmadan aile de kuramazdım ya, tanıma tersti, demek ki bütün olamadan, birey olarak ölecektim. Hem de kadınlığın “en kötü hastalığına” bir de erken kapılmış olduğumdan kesinlikle acı içinde…

Menopozla ilgili yazılıp çizilen her şey de bu görüşü destekliyordu:

“Kadınların kaçınılmaz Kabusu Menopoz”, “Yaşlandırır, şişmanlatır, cinsel isteği köreltir, vücudun şeklini bozar, göbek etrafında yağ biriktirir, kas ve kemikleri eritir, kemik kırıklarından ölüme sebep olur, sinirleri allak bullak eder, yüze ateş bastırır, toplum içinde utandırır, geceleri terletmekten uyku falan bırakmaz, gençliği alır götürür, unutkanlık yapar, içe kapandırır, kolay sinirlendirir, vajinayı sarktırır, deriyi inceltir, kırışıkları artırır, hormon kullanılırsa kanser yapma riski vardır, ama kullanılmazsa da kanser riski vardır…” ve daha nice olumsuz, korkutucu önerme.

Tek bir ağızdan yazılmış gibi “bilgi” adı altında felaket tellallığı yapan sitelerde tekrar tekrar aynı önermeleri okuduktan sonra içimden tek bir cümle yükseldi: “Öyle kadınlık olmaz olsun.”

kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/c93542evg82o

Alzheimer Geni Taşısanız da Alzheimer Riskini Düşürebilirsiniz

Marvel Sinematik Evreni’ndeki Thor karakteriyle ünlenen Chris Hemsworth, Alzheimer riskini arttıran, APOE4 geninden iki kopyasını barındırdığını söyledikten sonra , oyunculuğa ara vereceğini duyurdu. Alzheimer geniAPOE3 geninin bir kopyasına sahip olmak, Alzheimer riskini 2-3 kat arttırırken iki kopyasına sahip olmak 10-15 kat artırıyor.    Fakat bu “risk”in anahtarı işte burada. Kopyalardan bir ya da daha fazlasına sahip olmak Chris’te ya da başka birisinde bunamanın en yaygın şekli olan Alzheimer’ın aynı şekilde gelişeceğini garantilemiyor. Paylaşılan Haberlere Göre;     Hemsworth’un gelişen Alzheimer hakkında endişelerini milyonlarla paylaşma konusunda istekliliği alkışlanmalıdır.

Bu da,  hepimize sağlığımızı ve  gelecekte  hastalanma  riskimizi azaltmamız için göz açmamızı hatırlatıyor.  Alzheimer  ve bunama genel olarak, dünya çapında sağlık sistemlerine meydan okuyacak şekilde ayarlanmıştır.    Sadece Avustralya’da 500,000 bin bunama hastası olan insanlar yaklaşık 1.6 milyon bakıcı tarafından ilgileniyor. 2036 yılına kadar günlük 450 kişiye teşhis konulacağı tahmin ediliyor.   Böylece APOE4’ün bunama hastalığına sebep olan uyarıcı risk, vakaların önlenmesinde önemli olabilir.

Fakat her APOE4 genine sahip olan herkeste Alzheimer gelişmez. Bu, bazı insanlarda Alzheimer hastalığına neden olan, bazılarında ise olmayan genle etkileşime giren çevresel faktörlerin bir kombinasyonu olabileceği anlamına gelir. APOE4’ün Alzheimer İle Ne İlgisi Var?    Çoğu Avustralyalı APOE3 ya da APOE2 genlerine sahiptir. Hemsworth gibi genetikten sahip olan  APOE4 genin, Beyazlardaki oranı yalnızca  %15 civarındandır.   APOE gen tipi kolesterol ve trigliseritler gibi lipitlerin(yağların) metabolizmayı modüle etmedeki rolleriyle bilinir.   

APOE proteinin farklı versiyonlarının sentezini yapıdaki ince farklılıklar ile kodlar. APOE proteinleri kandaki lipoproteinlerin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Bunlar, doktorunuzun kalp hastalığı riskinizi değerlendirmek için ölçtüğü yağ taşıyan parçacıklardır.   APOE  proteinleri beyinde lipit seviyesini ayarlamak için  benzer bir fonksiyona sahiptir. Fakat Alzheimer bağlamında, araştırmalar beyin hücresindeki bütünlüğün etkileri üzerinde çalışıyorlar.   Toplanan kanıtlar, APOE4 ‘ün beyin iltihabı ve hücresel hasar ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Alzheimer’dan Korunabilir Miyiz? 1.Kılcal Damarlarınıza  İyi Bakın   Beyinde  hasarlı ve kan sızdıran damarlar (kılcal damarlar) iltihap oluşumuna, beyin hücrelerinin ölümüne ve bilişsel bozukluk oluşturma eğilimindedir.   Aslında beyin hasarına sebep olan Alzheimer hastalığın en erken sinyali,hasarlı kılcal damarlardır.   APOE4 gen tarafından dizginlenmiş protein, beyindeki kılcal damarları daha az destekleyebilir. APOE4’ün kandaki spesifik lipoprotein ve protein komplekslerinin miktarını artırır ve beyin kılcal damarlarına sessizce zarar vererek bunların sızmasına neden olduğunu öne sürdük.   Ayrıca doymuş  yağlar açısından zengin olan Doğu tarzı yiyeceklerle beslenen farelerde daha fazla kılcal damar sızıntısı görüyoruz.  

APOE proteinlerinin lipid metabolizmasına nasıl aracılık ettiği ve insanlarda kılcal damar sağlığı arasındaki ilişki ne yazık ki tam olarak anlaşılamamıştır.   Fakat biz, kalbe iyi gelen yiyecekleri tüketmenin beyne de iyi gelmesi gerektiğini güvenle söylemek için altmış yıllık araştırma bilgisine sahibiz. Özellikle de APOE4  genine sahip insanlar için geçerlidir.   Eğer APOE4 genine sahipseniz ve Alzheimer riskini azaltmak istiyorsanız sağlıklı bir diyet yapmanız iyi bir başlangıçtır olacaktır. 2. Beyninize  Müsaade Edin

Kaynak ve devamını incelemen için : Alzheimer Geni Taşısanız da Alzheimer Riskini Düşürebilirsiniz (gercekbilim.com)

Dünyanın İlk Topikal Gen Tedavisi Sayesinde Yıllardır İyileşmeyen Yaralar İyileşiyor.

Dünyanın ilk topikal gen tedavi jeli; 3.faz denemelerinde nadir görülen bir çocuk cilt hastalığı olan epidermolizis büllozada muhteşem sonuçlar verdi. Onlarca yıldır iyileşmeyen cilt yaraları bu tedavi sayesinde iyileştirilebildi. Geliştirilen bu gen terapi jeli sayesinde, COL7A1 mutasyonuyla nedeniyle doğuştan kolajen proteini üretemeyen çocukların cilt yaraları iyileşti. Distropik Epidermolizis Bülloza(DEB) nadir görülen bir cilt hastalığıdır. COL7A1 gen mutasyonu nedeniyle vücut kolajen proteini üretemediğinden, vücutta sıvı dolu kabarcıklar ve iyileşmesi zor yaralar oluşur. İşte yeni gen terapisinde COL7A1 protein kopyaları doğrudan yaralı dokuya aktarılıyor.

Bu sayede cildin iyileşmesi için gereken anahtar kolajen proteinlerinin üretimi tetiklenerek, cildin iyileşmesi sağlanıyor. Replike olmayan modifiye herpes virüsü yardımıyla, tedavi immün sistemi savunmalarından kurtularak vücudun diğer bölgelerine kolayca yayılıyor. “20 yıldır sırtımda olan büyük yara tedaviden 4 ay sonrasında iyileşmeye başladı. Altı ay sonrasında ise yara tamamen iyileşti ve yıllardır çektiğim acımı dindirdi,” diyor Mascoli. Maalesef jelin etkileri kalıcı değil, bu nedenle bazı hastaların tedavi kesildiğinde yaraları yeniden çıkmaya başladı. Araştırmacılar bu durumun beklendiğini fakat jelin tekrar uygulamasının herhangi bir yan etkisi görülmediğini belirtiyor.

İşte bu da uzun süreli jel tedavisinin sağlanabileceğini gösteriyor. İlaç şirketi Krystal Biotech, pazar onayı için ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) ile yakın ilişkiler yürütüyor. Bu nedenle 2023’ün ilk çeyreğinde bir karar çıkması bekleniyor. DEB hastalığına spesifik olan bu teknolojinin ilk örneği olan bu tedavinin birçok uygulaması geliştirilebilir. Hipotetik olarak bu teknoloji ile tedavi edilebilecek, tek gen mutasyonlarının neden olduğu bir dizi başka epidermolizis bülloza cilt bozukluğu da vardır. Geliştirilen bu formdaki gen jel terapisi cilt altına nüfuz etmediğinden, sadece ciltteki mevcut yaralar tedavi edilebiliyor. Gelecekte farklı cilt hastalıkları için farklı taşınım modülleri geliştirilebilir. Araştırma  The New England Journal of Medicine dergisinde yayınlandı.

Kaynak ve devamını incelemen için : Dünyanın İlk Topikal Gen Tedavisi Sayesinde Yıllardır İyileşmeyen Yaralar İyileşiyor (gercekbilim.com)

Bilim İnsanları fMRI ve Yapay Zekayla Düşünce Okumayı Başardı

Bilim insanları , insan beyin taramaları(fMRI) ve yapay zeka modelleme kullanarak insanların düşüncelerini okumaya bir adım daha yaklaştı. Normalde bir dil dekoderi kullanmaktaki ana fikir , iletişim yeteneğini kaybeden insanlara yardım etmek. Fakat bu teknoloji, ABDli bilim insanları arasında mental gizliliğe ilişkin soru işaretlerini beraberinde getirdi. Bu korkuları gidermek içinse, bu teknolojinin mümkün kılınması için kişinin saatlerce fonksiyonel manyetik rezonans taraması(fMRI) yapılması gerektiğinin altı çiziliyor. Yani kişinin rızası olmadan dekoderin kullanılması mümkün değil.

Daha önceki araştırmada beyin implantı sayesinde, uzun süredir konuşamayan ya da bir şeyler yazamayan kişilerin kelimeler ve hatta cümleler kurmasına yardımcı olduğu gösterilmişti. Bu beyin-bilgisayar arayüzleri (interface) beynin kelime oluştururken, ağzı kontrol eden bölgesine odaklanıyor. ABD Teksas Üniversitesi’nden nöro-bilimci ve araştırmanın yardımcı yazarı ekibin dil dekoderi için tümüyle farklı bir seviyede çalıştığını ifade ediyor. “Bizim sistemimiz fikirler, semantikler ve anlam açısından gerçekten farklı bir seviyede çalışıyor,” diyor Huth. Nature Neuroscience dergisindeki araştırmaya göre, invazif olmayan beyin implantları açısından sürekli dili yeniden oluşturabilen ilk sistemdir.

Bir Dilden Ötesi Araştırmada üç kişi toplamda 16 saat boyunca, fMRI makinesinin içinde New York Times’ın Modern Love gibi podcastlerini dinledi. Araştırmacılar bu sayede; kelimelerin, ifadelerin ve anlamların, beynin dili işlediği bilinen bölgelerinde nasıl tepkilere yol açtığını haritaları gözlemledi. Araştırmacılar bu veriyi kullanarak, GPT-1 nöral dil ağı modelini besledi. Bu ağ Chat GPT’nin atasıdır. Bu model kişinin beyninin algılanan konuşmaya nasıl cevap verdiğini tahmin ederek, en yakın cevabı bulana kadar seçenekleri daraltıyor. Modelin doğruluğunu test etmek için her katılımcı fMRI makinesinde yeni bir hikaye dinledi. Çalışmanın ilk yazarı Jerry Tang, kod çözücünün “kullanıcının duyduğu şeyin ana fikrini kurtarabileceğini” söyledi. Örneğin, katılımcı “Daha ehliyetim yok” ifadesini duyduğunda, model “daha araba sürmeyi öğrenmeye bile başlamadı” şeklinde geri dönmüştür.

Araştırmacılar, kod çözücünün “ben” veya “o” gibi şahıs zamirleriyle mücadele ettiğini de kabul ediyor. Fakat katılımcılar kendi hikayelerini düşündüklerinde veya sessiz filmleri izlediklerinde bile, kod çözücünün “özü” kavrayabildiğini ifade ediyor. Huth, “Bu, “dilden daha derin bir şeyi çözdüğümüzü, sonra onu dile dönüştürdüğümüzü” gösterdi. Huth, fMRI taramasının tek tek sözcükleri yakalamak için çok yavaş olması nedeniyle, “birkaç saniye içinde bir bilgi yığını, bir karmaşa” topladığını söyledi. Böylece, kesin kelimeler kaybolsa bile fikrin nasıl geliştiğini görebiliriz,”diyor.

Kaynak ve devamını incelemen için : Bilim İnsanları fMRI ve Yapay Zekayla Düşünce Okumayı Başardı (gercekbilim.com)