Genetiği Değiştirilmiş Domuz Böbreği İlk Defa Bir İnsana Nakledildi için yorumlar kapalı
Doktorlar ‘gerçek kahramanın’, deneysel işlemin yapıldığı 62 yaşındaki bir hasta olduğunu söylüyor.
ABD’deki Massachusetts Genel Hastanesinde (MGH) çalışan cerrahlar dünyada bir ilki gerçekleştirerek, genetiği değiştirilmiş bir domuz böbreğini kronik böbrek hastalığı olan bir insana başarıyla nakletti. Hayvan organlarının genlerinin düzenlenmesine yönelik onlarca yıldır yürütülen araştırmalara dayanan tarihi ameliyat, bazen ölümcül derecede uzayan nakil bekleme sürelerini azaltma yolunda büyük bir dönüm noktası olabilir. Gen düzenleme teknolojisinde gerçekleşen son ilerlemeler, bu gibi ameliyatların yaygınlaşabileceği anlamına geliyor.
Massachusetts eyaletinde yaşayan Richard Slayman isimli 62 yaşındaki bu adamın ağır diyabet ve hipertansiyon hastası olduğu ve yedi yıldır diyalize girdiği aktarılıyor. Hastaya nihayetinde insan bir donörden yeni bir böbrek nakledilse de beş yıl sonra organ yetmezliği işaretleri görülmeye başlanmış. Slayman başka bir böbrek için bekleme sırasındayken, doktorları genetiği değiştirilmiş bir domuzdan deneysel bir böbreğin nakledilme ihtimalinden bahsetmiş.
“Bu nakli hem bana yardımcı olmanın hem de yaşamak için nakil bekleyen binlerce insana umut vermenin bir yolu olarak gördüm” diyor Slayman.
Genetiği değiştirilmiş domuz üzerindeki bu mühendislik, Massachusetts tabanlı biyoteknoloji şirketi eGenesis tarafından uygulanmış. Bilim insanları CRISPR gen düzenleme teknolojisini kullanarak, 69 geni değiştirilen bir domuz ortaya çıkarmış. Bu düzenlemelerden birkaçı, hastada bağışıklık tepkisini harekete geçirebilecek domuzdaki zararlı genleri ortadan kaldırmayı amaçlıyormuş. Domuza insan genleri de eklenerek, böbreğin daha uyumlu olması ve insan vücudunun onu reddetme ihtimalinin azaltılması sağlanmış.
eGenesis CEO’su Mike Curtis, “Tıpta yeni bir sınırı temsil eden bu gelişme, genom mühendisliği kullanılarak dünya çapında böbrek yetmezliğinden muzdarip milyonlarca hastanın hayatını değiştirme olasılığını gösteriyor” diyor bir açıklamada.
Bilim insanları neden hayvan organlarının genlerini değiştirmekle ilgileniyor?
Bilim insanları, “zenotransplantasyon” denilen bir uygulamayla hayvan organlarını insanlara nakletmenin, günün birinde insanlardaki organ nakli için tamamlayıcı bir görev göreceğinden ve uzun nakil bekleme sürelerini kısaltacağından ümitli. ABD Hastalık Denetim ve Önleme Merkezlerine göre sadece ABD’de 36 milyon kişinin kronik böbrek hastalığından muzdarip olduğu ve bunlardan 800.000’inin böbrek hastalığı veya böbrek yetmezliğinin son aşamada olduğu tahmin ediliyor. Bu aşamaya gelindiğinde, hastalar çoğu kez kanlarını süzen bir diyaliz makinesine bağlanmaya veya organ nakli için başvuruda bulunmaya mecbur kalıyor. ABD Sağlık Kaynak ve Hizmetleri Dairesine (HRSA) göre şu an ülkede 103.000’in üzerinde insan organ nakli bekleme listesinde bulunuyor.
Fakat uzun bekleme süreleri ve organ bağışçılarının sınırlı olması, bu hastaların birçoğunun asla nakil olamayacağı anlamına geliyor. HRSA, her gün 17 kişinin yeni bir organ beklerken hayatını kaybettiğini tahmin ediyor. Bu uzun bekleme süreleri ve organ bağışı yapan kişi sayısının az olması, organ kara borsasını da körüklemeye yardımcı oluyor.
Hayvanlardan yapılabilecek organ nakilleri sadece böbreklerle sınırlı değil. Örneğin Pennsylvania Üniversitesinde çalışan cerrahlar, 2022 yılında genetiği değiştirilmiş bir domuz karaciğerini beyin kökü ölümü gerçekleşen bir hastaya başarıyla nakletmiş. Bu işlemden kısa süre sonra da Maryland Üniversitesi Tıp Merkezinde çalışan araştırmacılar, ölümcül durumdaki iki hastaya domuz kalbi nakletmişlerdi. Bu iki ameliyat başarılı geçse de nihai sonuçları kısıtlı olmuş. Söylenene göre her iki hasta da ameliyatlardan sonra iki ay geçmeden hayatını kaybetmiş. İnsanların bağışıklık sistemleri, diğer türlerden gelen organlara şiddetli bir tepki gösteriyor ve onları reddetmeye çalışıyor. Bu durum, söz konusu ameliyatları özellikle zorlu hale getiren bir engel teşkil ediyor.
MGH Nakil Merkezi Müdürü Joren Madsen, “Eğer kolay olsaydı şimdi yapıyor olurduk ama değil” diyor bir açıklamada. “Domuz zenotransplantasyonunun önünde zorlu bir engel var.”
Yine de araştırmacılar, gen düzenlemede kaydedilen ilerlemelerin daha uzun süren faydalar sağlayabileceği yönünde umutlu. Cerrahlar daha öncesinde genetiği değiştirilmiş böbrek ve karaciğerleri babunlara nakletmiş. eGenesis, bir vakada genetiği değiştirilmiş bir domuz böbreği nakledilen bir maymunun ameliyattan sonra iki yıl yaşadığını iddia ediyor. Slayman’ın ameliyatına katılan cerrahlar da benzer şekilde hastanın yeni böbreklerinin, iki yıl daha yaşamasına yardımcı olabileceğini umuyorlar. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), yaşamlarının sonuna yaklaşan hastalar için uygulanan “insani amaçlı kullanım” programı kapsamında Slayman’ın ameliyatı için hızlı bir onay vermiş. Ameliyatın daha geniş şekilde kullanılması için FDA’nın tam test ve onayı gerekecek.
Tarihi ameliyat her ne kadar bilimsel ve tıbbi bir maharet örneği olsa da, ameliyatı yapan cerrahlar asıl övgünün bilinmeyen bir bölgeye gitmeyi göze alan hastaya ait olduğunu söylüyor.
“Bugün asıl kahraman, hasta Slayman” diyor MGH Nakil Merkezi Müdürü Joren C. Madsen. “Önceden hayal bile edilemeyen bu öncü ameliyat, kendisi keşfedilmemiş bir alana gitme cesaret ve isteğini göstermeseydi mümkün olmazdı.”
“Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor” için yorumlar kapalı
Kocaeli’nin Gebze ilçesindeki TÜBİTAK MARTEK’te bulunan StemBio Kordon Kanı, Hücre ve Doku Merkezi’nde kök hücre üretimi yaptıklarını ifade eden Klinik Danışmanı Prof. Dr. Alper Çelik, “Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor. Kök hücre tedavisiyle birlikte artık vücudu yeterince insülin üretmeyen bu hastaların, vücutları tekrar insülin üretmeye başlıyor ve dışarıdan insülin kullanımına gerek kalmaksızın kendi ürettikleri insülinle hayatlarına devam etmeleri mümkün” dedi. StemBio Medikal Direktörü Doç. Dr. Durmuş Burğucu ise “Özellikle son 20 yılda kök hücre ve hücresel tedavilerde birçok hastalıkta ki bunlar yaşam süresiyle birlikte artan kronik hastalıklar olmak üzere hastalarımız bu alanda fayda görmekte” ifadelerini kullandı.
Gebze ilçesindeki Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Marmara Teknokent’te (MARTEK) bulunan, 30’un üzerinde hücresel tedavi ürünü üreten ve hastaların hizmetine sunan Stembio Kordon Kanı, Hücre ve Doku Merkezi’nde, StemBio Medikal Direktörü Doç. Dr. Durmuş Burğucu ve Klinik Danışmanı Prof. Dr. Alper Çelik hem merkezi hem de kök hücre tedavisini anlattı.
“30’UN ÜZERİNDE HÜCRESEL TEDAVİ ÜRETEN BİR MERKEZ”
Vücudun 200 farklı tipte hücreden oluştuğunu belirten StemBio Medikal Direktörü Doç. Dr. Durmuş Burğucu “Kök hücreler vücudumuzu oluşturan birçok hücreye dönüşme potansiyelinde. Dolayısıyla vücudumuz, 200 farklı tipte hücreden oluşuyor. Bunların farklı yapı, fonksiyonları var ve farklı amaçlar için çalışıyorlar. Kök hücre ve hücresel tedavilerin üretilmesi ve bunların klinik tıpta kullanılması için de laboratuvarların belli altyapıya ihtiyacı var. Merkezimiz 800 metrekare GMP alanında, 30’un üzerinde hücresel tedavi ürünü üreten ve hastaların hizmetine sunan bir merkez. Dolayısıyla bu işlemlerin uluslararası regülasyon ve ulusal kanunlara uygun bir şekilde yapılması gerekiyor. Farklı hastalık gruplarında, onlarca hastalıkta klinik başvuru dosyası hazırlayarak Sağlık Bakanlığı’na sunuyoruz ve burada ilgili klinisyenlerimizin hücresel tedavi ürünlerinden fayda sağlamasını gösteriyoruz” dedi.
“HASTAMIZ DA HEKİMİMİZ DE GÜVENLİ ÜRÜNE ERİŞMİŞ OLUYOR”
İki temel nokta olduğunu belirten Doç. Dr. Burğucu, “Bunlardan bir tanesi hastanın korunması, bir diğeri de uygulayıcı hekimin güvenli ürüne erişmesi. Dolayısıyla tüm standartlara uygun olan hücresel tedavi ürünleri laboratuvardan serbest bırakıldığı zaman hastamız da hekimimiz de güvenli ürüne erişmiş oluyor ve tıbbi süreçlerde onlara destek sağlamış oluyoruz. Laboratuvarların altyapısı özellikle dışarıdan herhangi bir kontaminasyona yer vermeyecek şekilde uygun, steril edilmiş, iklimlendirilmiş hava şartları sağlayan ve özel kıyafetlerle çalışan, yetişmiş elemanların olduğu merkezler. Bunun dışında bakanlık tarafından onay almış olması ve rutin denetimlerde de bu standartları sürdürülebilir olduğunu göstermesi gerekiyor. Özellikle son 20 yılda kök hücre ve hücresel tedavilerde birçok hastalıkta ki bunlar yaşam süresiyle birlikte artan kronik hastalıklar olmak üzere hastalarımız bu alanda fayda görmekte” ifadelerini kullandı.
“DİKKAT ETMEMİZ GEREKEN DOĞRU HASTAYA DOĞRU KÖK HÜCRE UYGULANMASI”
Kök hücre tedavisiyle 100 binlerce hastanın fayda gördüğünü belirten Doç. Dr. Buğrucu, “Kök hücre ve hücresel tedavilerin klinik anlamda yoğun bir şekilde kullanıldığı tarih 2010 yılı ve sonrasında. Biz bunları veri tabanlarından takip ediyoruz. Son 10 yılda binlerce çalışma yayınlandığını ve buradan 100 binlerce hastanın fayda sağladığını görüyoruz. Fakat burada dikkat etmemiz gereken doğru hastaya, doğru kök hücre ya da hücresel tedavi ürününün uygulanması. Ülkemizde de bu konuda çok iyi durumdayız. Özellikle hematopoetik kök hücre naklinde 100’ün üzerinde uygulayıcı merkezimiz olduğu gibi, bizim gibi Sağlık Bakanlığı’ndan onaylı başka merkezlerde bulunmakta” dedi.
“VÜCUTLARI TEKRAR İNSÜLİN ÜRETMEYE BAŞLIYOR”
Kök hücre uygulamasıyla beraber insanların insülin ihtiyaçlarının büyük oranda ortadan kalktığını belirten Klinik Danışmanı Prof. Dr. Alper Çelik ise “Kök hücre tedavisi, diyabetli hastalarda artık yepyeni bir umut. Bu, vücudu yeterince insülin üretmeyen bireyler için, Tip 1 ya da ara form diyabetler için yeni bir tedavi modalitesi. Bu hastaların çoğu yoğun insülin tedavisi kullanmaktaydı ve büyük bir kısmı insülin tedavisine rağmen kan şekeri kontrolü sağlamakta sıkıntı çekmekteydi. Kök hücre tedavisiyle birlikte artık vücudu yeterince insülin üretmeyen bu hastaların, vücutları tekrar insülin üretmeye başlıyor ve dışarıdan insülin kullanımına gerek kalmaksızın kendi ürettikleri insülinle hayatlarına devam etmeleri mümkün. Bu gerçekten çığır açıcı bir tedavi. Yepyeni bir tedavi ve özellikle yurt dışı kaynaklı sonuçlar çok umut verici. Türkiye’de de artık bu konuda çok önemli büyük merkezler var ve şu an biz bu büyük merkezlerden bir tanesindeyiz. Dünya standartlarında kök hücre üretimi yapılabiliyor ve bu sayede bilhassa vücudu insülin üretmeyen ya da insülin üretimi çok azalmış bireylerde kök hücre uygulamasıyla beraber vücutları tekrar insülin üretmeye başlıyor ve bu insanların insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor” diye konuştu.
“KÖK HÜCRE UYGULAMALARI YAYGINLAŞINCAYA KADAR İNSÜLİN İHTİYAÇLARI ORTADAN KALKMIYORDU”
Yapılan uygulamayla vücudun tekrar insülin ürettiğini belirten Prof. Dr. Çelik, “Şeker hastalarının çoğunda aslında vücut insülin üretiyor. Bu bireyler farklı tedavi ediliyorlar. Pankreasa kök hücre uygulaması, vücudu insülin üretmeyen çoğu genç erişkin ya da çocuk hastaları için geçerli olan bir tedavi. Bunlar Tip 1 ya da Tip 1.5 ara form diyabeti olarak adlandırılıyorlar ve bu insanlar ne kadar perhiz yapsalar ne kadar spor yapsalar bile insülin ihtiyaçları ortadan kalkmıyordu ta ki kök hücre uygulamaları yaygınlaşıncaya kadar. Kök hücre uygulamasıyla beraber artık vücutları tekrar insülin etmeye başlıyor ve bu sayede insülin ihtiyaçları ortadan kalkıyor” dedi.
“TEKRAR İNSÜLİN ÜRETMEYE BAŞLAMASIYLA KONTROL ALTINA ALINIYOR”
Uygulamalarla sürecin baştan sona değiştiğini söyleyen Prof. Dr. Çelik, “Tip 2 diyabette durum biraz farklı. Orada perhiz yapmak, ilaç kullanmak, spor yapmak ya da diyabetle alakalı ameliyat geçirmek, olayı büyük oranda çözebiliyor ama Tip 1 diyabette ya da ara form diyabette vücudunuz yeterince insülin üretmediği için şimdiye kadar hep insülin dışarıdan almak zorundaydınız ancak kök hücre uygulamaları bunu baştan sona değiştiriyor. Çünkü kök hücre tedavisi pankreasın yeterince insülin üretmeyen hücrelerinin yerini alıyor ve insülin üreten hücre sayısının artışını sağlıyor. Bu sayede hastalık, bedenin tekrar insülin üretmeye başlamasıyla beraber kontrol altına alınıyor” ifadelerini kullandı.
Mitoz Geçiren İnsan Mezenkimal Kök Hücresi için yorumlar kapalı
Mezenkimal kök hücreler (MSCs), vücuttaki birçok farklı doku türüne dönüşme potansiyeline sahip olan çok yönlü hücrelerdir. Bu hücreler kemik iliği, yağ dokusu, sinovyal sıvı, deri ve hatta diş pulpası gibi çeşitli kaynaklardan elde edilebilir. MSC’ler, kemik, kıkırdak, kas, yağ ve sinir dokuları gibi mezenkimal dokulara farklılaşabilir.
Mitoz Geçiren İnsan Mezenkimal Kök Hücreleri: Mitoz, hücre bölünmesinin temel mekanizmasıdır ve kök hücrelerin çoğalması için gereklidir. İnsan mezenkimal kök hücreleri, mitoz yoluyla çoğalır ve kendilerini yeniler. Bu süreç, hücrelerin sayısını artırarak, hasarlı dokuları onarmak veya yeni dokular oluşturmak için gerekli olan hücre miktarını sağlar.
Mitoz Süreci: Mitoz sırasında, bir hücre DNA’sını kopyalar ve ardından iki yeni hücreye bölünür. Mitoz beş aşamada gerçekleşir:
Profaz: Hücre, DNA’sını yoğunlaştırır ve çekirdek zarı çözülmeye başlar.
Metafaz: Kromozomlar hücrenin ortasında sıralanır.
Anafaz: Kromozomlar birbirinden ayrılarak hücrenin zıt kutuplarına çekilir.
Telofaz: Yeni çekirdek zarları oluşur ve hücre bölünmesi tamamlanmak üzeredir.
Sitokinez: Hücre, sitoplazmasını ikiye böler ve iki yeni hücre oluşur.
Mezenkimal kök hücrelerin mitoz geçirme yeteneği, onların terapötik uygulamalarda kullanılabilirliğini artırır. Örneğin, hasarlı dokuya enjekte edildiklerinde, bu hücreler mitoz yoluyla çoğalır ve eksik dokuları tamamlayarak iyileşmeyi hızlandırabilir. Ayrıca, bu hücrelerin immünomodülatör (bağışıklık sistemi düzenleyici) özellikleri de vardır, bu da onları otoimmün hastalıkların tedavisinde potansiyel bir araç haline getirir.
Mezenkimal kök hücreler, günümüzde doku mühendisliği, rejeneratif tıp ve çeşitli hastalıkların tedavisinde geniş bir araştırma alanı olarak ön plandadır.
Kaynak: Pittenger, M. F. et al. (1999). “Multilineage Potential of Adult Human Mesenchymal Stem Cells”. Science.
Sanılanın Aksine, Tıbbi Hatalar (Malpraktis), Ölümlerin Önde Gelen Üçüncü Sebebi Değil! için yorumlar kapalı
İddia
Tıbbi hatalar ABD’deki ölümlerin önde gelen üçüncü sebebidir.
Gerçek mi?
Sahte
İddianın Kökeni
Birçok insan tarafından paylaşılan endişe verici bir istatistik, aslında hatalı veri tahminlerine dayanıyor ve bu yanlış algı ne yazık ki sektördeki tüm ilaçları güvenilmez olarak göstermek için kullanılıyor.
Tüm bu algı 2018 yapımı The Residentadlı dizinin ilk bölümünde genç bir hemşirenin rol aldığı sahnede, başka bir genç oyuncuya Amerika Birleşik Devletleri’nde tıbbi hataların ya da teknik adıyla malpraktislerin kanser ve kalp hastalıkları gibi ciddi sorunlardan sonra üçüncü önde gelen ölüm sebebi olduğunu söylemesiyle öne çıkıyor. Bu ürpertici açıklamadan sonra ise karakter, “Bu konuda konuşmamızı istemiyorlar.”diye ekleme yapıyor.
Ancak elbette ki ilaçların güvenilmez olduğu yöndeki şüphe The Resident dizisiyle başlamadı, bu fikir 2016 yılından bu yana kamuoyunda dolaşıp duruyor. Bu çevirinin orijinal yazarı, yakın zamanda aldığı bir e-postada bu “şehir efsanesi” ile karşılaşmış ve postayı gönderen kişi resmi verilere inanmadan önce söyleyeceklerinin dinlenmesini istiyormuş. Postada anlatıldığına göre çıkarılacak sonuç; ilaçların öldürücü olabileceği ve modern tıbbi ilaçlara rağmen alternatif çözümlere karşı daha açık fikirli olmamız gerektiğiymiş. Peki tıbbi işlemler sırasında yaşanan, uygulama ve personele dayanan hatalar gerçekten de Amerika Birleşik Devletleri için üçüncü sıradaki ölüm nedeni midir?
Gerçek Ne?
Tabii ki böyle bir iddianın araştırılması duyarsızlık suçlamalarına davetiye çıkarır, bu yüzden iddianın analizine başlamadan önce birkaç önemli hususa değinmek gerekir: Tıbbi hatalar bir gerçektir, her alan gibi tıpta da hatalar yaşanmaktadır. Sağlık sistemindeki iyileştirilmesi gereken noksanlıklar sebebiyle bazı insanlar hayatları kaybetmekte veya kalıcı olarak sakatlanmaktadır. Tıbbi alanda gerçekleşen başlıca hatalar hastalara konulan yanlış teşhisler, ilaç dozajının yanlış hesaplanması ve tedavinin geciktirilmesidir.
Muhtemelen bu hatalar hafife alınmaktadır, çünkü sağlık sisteminde yapılan iyileştirmeler ve gelişmeler; sağlık sistemi ve çalışanlarından ziyade hastanelere yönelik olarak gerçekleşmektedir. Oysa sağlık sistemine ve çalışanlara yönelik geliştirmeler yapmak da çok önemlidir, zira bazı hataların sonuçları ancak yıllar sonra ortaya çıkabilmektedir. Böyle durumlarda vakanın izini sürmek gerçekten imkansızlaşabilir, bu hataların yıllar sonra bile geriye dönük olarak izlenebilmesi, raporlanması ve ilgili alanda geliştirmelerin yapılması gerekmektedir; ancak bu şu anki sağlık iyileştirmelerinde pek teşvik edilmemektedir.
Hasta güvenliği çalışmaları da bu konuda gerçekten önemlidir, çünkü uzun vadede zorluklara sebep olan sorunların alınan önlemlerle engellenmesi gerekmektedir. Bu yazının yazarı olan Jarry, deneyimini şöyle aktarıyor:
Şahsen küçük bir tıbbi hatayla karşı karşıya kaldım; sivil bir kuruluşun laboratuvar raporu doktorum tarafından yanlış analiz edildi, doktorum yaygın görülen ve çoğunlukla hayati tehlike barındırmayan bir viral enfeksiyonum olduğunu düşündüğü için bana antibiyotik vermedi. Doktorumun yaptığı bu hata tıbbi hatalara bir örnek, eğer ki enfeksiyonum antibiyotik almadığım için ağırlaşaydı ciddi bir sorun yaşayabilirdim.
Ancak daha önce de belirtildiği gibi, tıpta sırf pratikte işe yaradığı için uygulanan uydurmaca şeyler yoktur. Yani tıbbi hataların Amerika Birleşik Devletleri’nde üçüncü önde gelen ölüm nedeni olduğu fikri yalnızca bir hayal ürünüdür, gerçekteki olumsuz vakaların abartılı bir tahminidir.
Bilgiler
Bu hikâyenin başlangıcı 2000yılında yayımlanan “To Err Is Human: Building a Safer Health System by the Institute of Medicine” (Tr: “Hatasız Kul Olmaz: Güvenli Bir Sağlık Enstitüsü İnşa Etmek“) adlı rapora dayanıyordu.
Rapor, birisi Colorado ve Utah’ta diğeri ise New York’ta yapılan iki çalışmayı ele aldı ve elde ettikleri sonuçları Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tüm hastane belgelerine göre değerlendirdi. Çalışmalar sonucu elde edilen veriler ışığında ulaşılan sonuç ise her yıl ABD’de tıbbi hatalar sebebiyle 44.000 ila 98.000kişinin hayatını kaybettiğiydi. Araştırmanın sonuçlarına göre tıbbi hatalar motorlu taşıt kazalarından kaynaklanan ölümleri geride bırakıp sekizinci sıraya yerleşti. Bu araştırmadan elde edilecek sonuç, tıbbi kazaların kamuda yayınlanan haberlerin aksine önde gelen üçüncü değil, sekizinci ölüm sebebi olmasıydı.
2016 yılında ise British Medical Journal, Johns Hopkins Üniversitesi Cerrahi Bölümü’nden araştırma görevlisi Michael Daniel ve ameliyathane kontrol listesini geliştiren Profesör Martin A. Makary tarafından yapılan bir analiz yayınladı. Bu analiz, kabaca yapılmış hesaplamaların da desteğiyle, medikal hataların daha isabetli raporlanması için bir çağrıda bulunuyordu. Bu çağrının motivasyon kaynağı ise kalite ve güvenlik araştırmalarını desteklemek için yeterli fon bulunmamasıydı.
Yazarlar 2000 yılına ait Tıp Enstitüsü raporundan sonra sorunla ilgili yayınlanmış olan birkaç çalışmayı ele aldılar ve bu çalışmalardaki tıbbi hata kaynaklı ölüm oranlarını alıp 2013 yılında ABD’deki toplam hastaneye yatış sayısına göre bir oran çıkardılar. Elbette ki ortaya çıkan sonuç; gerçek sorunun hafife alındığını gösteriyordu. Çünkü elde ettikleri tüm verileri eksiksiz bir şekilde analize dahil etselerdi, ortaya çıkacak olan sonuç çok daha vahim olacak ve ölüm sıralamasında tıbbi hatalar daha yüksek bir basamağa çıkacaktı. Hastalık Kontrol Merkezlerinin ABD’deki ölüm nedenleri listeleri kapsamlı bir veri tabanı olan Scopus‘a göre en az 1.265 makalede incelenmişti. Bu unutulmaz analiz haber makalelerine, televizyon programlarına ve alternatif tıp çevrelerine yayıldı.
Ancak analiz yayınlandıktan sonra birçok eleştirmen tarafından kusurları sebebiyle sert bir tutumla karşılaştı. Çünkü kullanılan çalışmalardaki veriler ABD’de hastanede yatan tüm hastalara genellenmeye uygun değildi. Örneğin çalışmaya dahil edilen, ABD Sağlık ve İnsani Hizmetler Departmanı Genel Müfettişliği tarafından yapılan bir araştırma 65 yaş ve üzeri, engelli veya son dönem böbrek hastalığı olan ve ABD Yaşlılar İçin Devlet Sağlık Sigortası’ndan yararlanan kişiler üzerinde yürütülmüştü. Diyaliz ve organ naklindeki tıbbi hataların bulunduğu konular tespit edilerek hayatını kaybeden hastalar sayılmış, daha sonra elde edilen bu yeni veriler British Medical Journal analizindeki tüm hastaneye yatış tahminleri için kullanılmıştı. Ancak bunu yapmak elbette popülasyonun yalnızca bir kısmına yönelik bir gözlem olacağı için elde edilen bu verilerin genelleme yapılarak tüm nüfusa uygulanması bir tür Aceleci Genelleme‘ye yol açacaktı.
Konuya ilişkin başka bir örnekte ise Amerika Birleşik Devletleri’nde hastaneye kaldırılan tüm hastalar incelendiğinde her on hastadan birisinin doğum yapmak için hastaneye kaldırıldığı görüldü. Bu ve benzeri vakalar sebebiyle, ABD Yaşlılar İçin Devlet Sağlık Sigortasının verilerini alıp bunu hastanede yatış alan tüm hastalara uygulamak gerçeği yansıtmayacaktı. Kaba bir deyişle popülasyonun yalnızca bir kısmının verilerini tüm topluma ithaf etmek pireyi deve yapmaktı.
Üstelik British Medical Journal‘ın yayınladığı analizin sonuçlarının ortalaması alınırken araştırmaya “önlenebilir ölümler” dahil edilmemişti, bu analizde amaç daha ziyade tıbbi bakımdan kaynaklanan zararlara yönelik veriler sunmaktı. Belirtmek gerekir ki tıbbi hatalar ölümlere yol açabilir, ancak bu hataların nedensellik içerisinde doğru bir şekilde değerlendirilmesi gerekir ve bu da bahsi geçen çalışmalarda sağlanmamıştır.
Dr. Kaveh G. Shojania ve Pr. British Medical Journal‘ın arka plan hesaplamasına ilişkin keskin bir yorum yazan Mary Dixon-Woods; tıbbi hatadan ölüme kadar gerçekleşen olayların nedensellik bağlamının yanlış izah edilmesinin ne kadar kolay olabileceğine dair bir örnek veriyor. Vücudunun enfeksiyona aşırı tepki vermesi nedeniyle çoklu organ yetmezliği sebebiyle yoğun bakıma giren bir hastayı hayal edin. Doktorlar, hastanın alerjik reaksiyon geliştirdiği bir antibiyotiği yanlışlıkla hastaya veriyor, bunun akabinde hastada antibiyotik sebepli deri döküntüsü gerçekleşiyor. Doktorlar döküntüyü durdurmak adına antibiyotiği değiştiriyor ancak organlar yeni verilen antibiyotiğe cevap vermeyip birkaç hafta içerisinde iflas ediyor ve hasta hayatını kaybediyor.
Bahsedilen makalelerde yazarlar muhtemelen burada tıbbi bir hata yapıldığını, ancak hastanın ölüm sebebinin bu tıbbi hata olmadığını ileri sürüyorlar. Çünkü temelde ölümle sonuçlanan tıbbi hataları tespit eden araştırmaları kullanarak tıbbi hataların bu ölümlere neden olduğunu söylemek pek adil bir davranış değil. Çünkü işin gerçeği; bu örnekteki gibi hastaların en iyi tıbbi bakımı almış olsalar bile ne kadar yaşayabileceklerinin bilinmemesi. Burada temel olaydan kopma gerçekleşirse, hasta ölümlerinde tıbbi hataların etkisi çarpıtılarak başka sonuçlara malzeme edilebilir.
British Medical Journal‘ın yayınladığı analizde yer alan bazı çalışmalarda raporlanan ölümlere baktığımızda ise başka bir sorun ortaya çıkıyor. Yukarıda bahsedilen ABD Sağlık ve İnsani Hizmetler Departmanı Genel Müfettişliği araştırması, tıbbi hatalardan kaynaklanan 12 ölüm rapor etmiş. Bu araştırmada kullanılan iki çalışma daha 9 ve 14 ölümü listelemişti. Ancak bir diğer çalışma, yaklaşık 400.000 kişinin öldüğünü iddia ediyordu. Shojania ve Dixon-Woods’un belirttiği gibi, çok az sayıda gerçekleşen bu ölümlerden (son araştırma hariç) yola çıkarak ABD’deki tüm hastane yatışlarına genelleme yapmak ciddi bir şüpheyi hak ediyordu.
Tıbbi hataların önde gelen üçüncü ölüm sebebi olduğu iddiasıyla ortaya atılan çalışmaları incelediğimizde bu çalışmaların aslında tıbbi hatalardan kaynaklanan ölümlerle ilgili olmadığını, daha doğrusu bu konuda yetersiz veriyle desteklendiğini görüyoruz. ABD’nin tamamına genellenemeyecek verilerin kaba bir şekilde birleştirilerek, belirli popülasyonların ele alındığı British Medical Journal’ınanalizinde yer alan yılda yaklaşık 440.000 hastanın öldüğüne dair Dr. Benjamin L. Mazer ve Chadi Nabnan’ın tahminin gerçek olabilmesi için hastanelerde yatış alan hastaların ölümlerinin %62’si tıbbi kazalar sebebiyle olmalıdır. Ortaya çıkan bu analiz sonuçlarına inanmaksa biraz saf olmayı gerektirir…
Gerçekten de yeni yayınlanan çalışmalar bu olguyu inceledi ve ortaya çıkan tıbbı kaynaklı ölüm oranları %62’den çok uzaktı. Birleşik Krallık’ta yapılan bir başka araştırma ise hastane ölümlerinin %3.6’sının önlenebilir tıbbi hatalardan kaynaklandığını bildiriyor; Norveç’te gerçekleştirilen benzer bir çalışma%4.2’yi rapor ediyor; sorunla ilişkin British Medical Journal‘ın 2019’da yayınladığı bir meta-analizde ise her 20 hastadan en az birinin önlenebilir tıbbi hatalardan etkilendiği ve etkilenen bu insanların %12’sinin kalıcı sakatlıklar yaşadığı veya bu zarar neticesinde hayatını kaybettiği belirtiliyor.
Bu yeni meta-analizin yazarları inceledikleri çalışmalarda elde ettikleri sayıların önemli ölçüde farklılık gösterdiğine dikkat çekiyor. Çünkü belirli bir hastanın tıbbi zarar görmesi vakasının önlenebilir olup olmadığını belirleyebilmek kolay değildir. Hatta belirleme aşaması için özel olarak kurgulanan bir araştırmada, değerlendirme yapabilmek için tıbbi dosyalara bakan doktorların çoğu zaman aynı fikirde olmadığı görülmüştür. Aslında, bir incelemede ölümün kesin veyahut muhtemelen engellenebilir olduğu düşünülse bile incelemeyi tekrar eden ikinci bir doktorun ilk doktorla aynı kanıya varma oranı sadece %16’dır. Bu da aynı vakada gerçekleştirilen iki bağımsız doktor incelemesinin aynı sonuca varmayacağını neredeyse garanti eder.
Tıbbi hatalar sorunu bir buzdağı gibidir, herkes tepesini rahatça görebilir; ancak daha da yaklaştığımızda sorunun görünenden çok daha büyük olduğu ve değerlendirme konusunda birden fazla olasılığı barındırdığı görülür.
İşte bu anlaşmazlıklar nedeniyle tıbbi hataların üçüncü önde gelen ölüm nedeni olduğu düşüncesi, sertçe sorgulanmaması gereken bir yardım çağrısı haline gelir; çünkü önlenebilecek zarar gerçekten vardır ve insan hayatını tehlikeye atmaktadır. Yine de gerçekleşen ölümlerin engellenebilmesi adına bu abartılı tahmine güvenmek zararsız olmayabilir!
Düşen Uçaklar ve Sihirli Halılar
Bu konunun ciddiyeti üzerinden yapılan abartılmış analizlerin sonuçları göz ardı edilmemelidir. 2019’da Ulusal Tüfek Derneği, yayınladığı bir videoda tıbbi yanlış uygulamaların silahlardan daha ölümcül olduğu ve tıbbi hata kaynaklı ölümlerin kazayla gerçekleşen silah ölümlerden 500 kat daha fazla olduğunu iddia etti, elbette ki bu videonun kaynağı bahsettiğimiz yanlış veriler ışığında British Medical Journal‘ın yayınladığı analizdi. Yani videodaki iddia, belirli argümanları göz ardı ederek ve konuyu “cımbızlayarak” ortaya atılan bir sayıydı; üstelik Ulusal Tüfek Derneği’ninyayınladığı bu video bilinçsiz silah sahiplerine cesaret veriyor ve kendilerine gelen eleştirileri baştan savma bir şekilde reddetmelerine olanak veriyordu.
En endişe verici kısma daha gelmedik bile; daha da endişe verici olan şey, bu iddianın alternatif tıbba inanan insanlar tarafından ele alınarak tıbbi hizmetlerin “Rus ruleti oynamaya” benzetilmesiydi! Yine bu argümanın arkasına sığınarak çevrelerindeki insanları da kendi inandıkları alternatif tıp yöntemlerine yönlendiriyorlardı. Üstelik yanlış analizle başlayan olaylar bütünü, modern tıbba karşı duran grupların ellerinde büyük bir silah haline gelmiş durumdaydı.
Eğer sizler de muhtemelen “ABD hastanelerinde her altı ayda bir, Vietnam Savaşı’nda ölenlerden daha fazla Amerikalı, hatalı tıbbi uygulamalar yüzünden öldürülüyor” yazısını okursanız kafanızda tıbbi işlemlerden dolayı hayatını kaybedenler şöyle bir örnekle yer edinebilir: “Gün aşırı tam dolu bir uçağın düşmesi.” İşte, bahsedilen yanlış analizin iddia ettiği veriler tam da buna karşılık gelmektedir. Tıbbi hatalar ve yaralanmalar hakkındaki abartılı iddialar, popüler tıbbi makaleler ve raporların bizlere söylediği gibi inkâr ve kayıtsızlık kültünden kaynaklanan salgınlardır. Elbette ki okuduğunuz bunca şeyden sonra homeopatinin daha mâkul bir alternatif olup olmayacağını merak edebilirsiniz.
Beynini esnetip büyütebileceğini biliyor muydun?
Ya da hata yapmanın beynin için en iyi öğrenme yollarından biri olduğunu? Nasıl ağırlık kaldırdığında kasların güçleniyorsa, hiç vazgeçmeden yeni şeyler denemek de beynini güçlendirir. Örnek mi? İlk kez havuzda yüzünü suya sokma cesareti bulduğun anı düşün. Bir sonraki denemende beynin sana bu korkuyu yendiğini hatırlattı ve daha cesur davrandın, öyle değil mi?
Ancak içiniz rahat olsun; bu korkutucu kıyaslar, analizler ve raporlar anlattığımız üzere “tehlikeli” ve “cımbızlanmış” verilere dayanmaktadır, üstelik sadece bunla yetinmeyip ilaçların zararları ve alternatif tıbbin zararlarıyla ilgili fayda/zarar analizi olmadan yapılmış karşılaştırmalardır. Akupunktur, homeopati, kayropraktik ve şifalı bitkiler gibi alternatif tıp yöntemleri modern tıbba göre bariz şekilde daha az fayda sağlamaktadır.
Şunu unutmamamız gerekiyor: Tıp riskleri ve faydaları dengelemekle alakalıdır. Bu yüzden tıp sürekli iyileştirilmesi ve geliştirilmesi gereken bir sistemdir. Ancak görüldüğü üzere uçak tasarımlarındaki sorunlarımız bizi halıların uçup uçamayacağını düşünmeye itmemelidir, sorunumuzun çözümü sorunun kendisindedir.
Tıbbi hatalar hakkında ölçülemeyen şeylerin yönetilemeyeceği söylense de güvenilmez ve yanlış hesaplamalara dayanan gerçek dışı belgeler ve araştırmaları kullanmanın da bir çözüm olamayacağı aşikardır.
Kaynaklar ve İleri Okuma
Jonathan Jarry M.Sc.. (2021). Medical Error Is Not The Third Leading Cause Of Death. McGill. | Arşiv Bağlantısı
Moyamoya Hastalığı Nedir? Belirtileri ve Tedavi Seçenekleri Nelerdir? için yorumlar kapalı
Moyamoya hastalığı; beyinde bulunan bazı arterlerin (damarların) daralması sonucunda ortaya çıkan kronik, ilerleyici bir serebrovasküler hastalıktır. Bu hastalık, Willis poligonunu oluşturan arterlerin bilateral, ilerleyici darlığı veya tıkanıklığına bağlı olarak gelişen kollateral damarların karakteristik bir özelliği olarak tanımlanır. Bu durum, beyne yeterli kan akışının sağlanamamasına ve oksijenin yetersiz olduğu bölgelerde iskemik semptomlara (kan eksikliğinden kaynaklanan belirtiler) yol açabilir. Hastalığın sebepleri net olarak bilinmemekle birlikte, genetik ve konjenital faktörlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, bazı tümöral hastalıklarla birlikte görülebilir.[1], [2], [3], [4]
Belirti ve Bulgular
Moyamoya hastalığının belirti ve semptomları yetişkinler ve çocuklarda farklılık gösterebilir.
Çocuklarda gözlenen iskemik semptomlar şu şekildedir:
Tek taraflı vücut zayıflığı veya felç,
Konuşma güçlükleri,
Nöbet geçirme,
Baş ağrısı,
Yürüme zorluğu.
Erişkinlerde gözlenen iskemi ve kanama semptomları ise şu şekildedir:
Aniden başlayan şiddetli baş ağrısı,
Bilinç kaybı,
Bulantı ve kusma,
Göz kararması veya çift görme.
Yaş ve cinsiyete bağlı semptom farklılıkları ise şöyle sıralanabilir:
Çocuklarda genellikle iskemik semptomlar öne çıkar.
Erişkinlerde ise kanama ve iskemi semptomları eşit ağırlıkta görülür.
Kanama insidansı erişkinlerde %60, çocuklarda %10 olarak bildirilmiştir.
İskemik belirtiler, erişkinlerde genellikle komplet strok, çocuklarda ise geçici iskemik atak şeklinde ortaya çıkar.
İntrakraniyal kanama, genel olarak kötü bir prognostik faktördür.
Çocuklarda moyamoya, inme olgularının %6’sından sorumlu olabilir.
Moyamoya hastalığı çocuklarda kötü bir prognoza sahip olabilir, özellikle semptomlar 2 yaşından önce başladıysa bu beklenen bir durumdur.
Bu belirtiler, hastalığın seyri ve yaşa bağlı olarak değişebilir; bu nedenle bireysel durumlar dikkate alınmalıdır.[1], [2], [4], [5], [6]
Hastalıkla İlişkili Genler, Etken Faktörler ve Risk Faktörleri
Moyamoya hastalığı, genetik ve çevresel faktörlerin karmaşık etkileşimi sonucu ortaya çıkan bir nörovasküler bozukluktur. Genetik yatkınlık, izole moyamoya hastalığı için poligenik bir etiyoloji öne sürmektedir. Bu durum, birden fazla genin hastalığın gelişiminde rol oynamasına işaret etmektedir. Bilinen genetik mutasyonlar arasında BRCC3, MTCP1 ve GUCY1A3 genlerindeki değişiklikler öne çıkmaktadır.[5]
Genetik araştırmalar ve moleküler çalışmalar, moyamoya hastalığının temelinde yatan genetik faktörleri anlamaya yöneliktir. Ancak, hastalığın tam anlamıyla çözümlenmesi ve etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için daha fazla çalışma gerekmektedir.[5]
Teşhis Yöntemleri
Moyamoya hastalığının teşhisi, nadir görülmesi ve bariz olmayan belirti ve semptomlardan dolayı zor olabilir. Teşhis, klinik bulgular ve görüntüleme bulguları temelinde şüphelenilerek konur. Teşhisin doğrulanması için standart yöntem serebral anjiyografi olarak kabul edilir.[7]
Moyamoya hastalığının T1 ağırlıklı MR görüntüsü. Bazal ganglionda görülen akım boşluğu ok ile işaretlenmiştir.
Serebral anjiyografi, moyamoya hastalığını doğrulamak için kullanılan standart bir yöntemdir. İşlem sırasında, kontrast madde enjeksiyonu ile beyin damarlarının röntgen filmi çekilir. Ancak, bu yöntem intravenöz kontrast kullanımına bağlı alerjik reaksiyonlar ve nadiren kontrast maddeye bağlı böbrek hasarı gibi riskleri içerebilir.[7]
Manyetik Rezonans Anjiyografi (MRA), serebral anjiyografinin alternatifi olarak kullanılabilir. Bu yöntem, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) prensiplerini kullanarak damarların görüntülerini oluşturur. Genellikle serebral anjiyografiye göre daha düşük risk içerir.[7]
Tanıda etkili olan bir diğer unsur, hastanın klinik belirtileri ve görüntüleme bulgularıdır. Moyamoya hastalığının belirgin bulguları genellikle supraclinoid iç karotis arterleri ve bunların proksimal dallarını içerir.[7
Moyamoya hastalığının teşhisinde serebral anjiyografi genellikle en güvenilir yöntem olmakla birlikte, MRA gibi non-invaziv yöntemler de kullanılabilir. Teşhis sürecinde hastanın genel sağlık durumu, alerji öyküsü ve kontrast madde kullanımına karşı hassasiyet dikkate alınmalıdır. Teşhis, uzman bir sağlık profesyoneli tarafından detaylı bir değerlendirme sonucunda konmalıdır.[7]
Moyamoya hastalığı olan bir hastanın sağ iç karotid arterini (ICA) gösteren bir DSA (Dijital Substraksiyon Anjiyografi) görüntüsüdür.
Tedaviler veya İdare Yöntemleri
Moyamoya hastalığının ilerlemesini durdurmak veya intrakraniyal arteriyopatiyi tersine çevirmek için spesifik bir tedavi mevcut değildir.[7] Tedavi, hastalık komplikasyonlarına karşı önlem almak, semptomları hafifletmek ve bilişsel bozulmayı önlemek amacıyla kullanılan ilaç tedavisini içerir. Atak sonrası fiziksel, mesleki ve konuşmaya yönelik terapiler de gerekebilir.[6], [7]
İlaç tedavisi, hastalık komplikasyonlarını önlemek amacıyla kullanılır. Bu ilaçlar genellikle kan pıhtılaşmasını önleyen antikoagülanlar, kan basıncını düzenleyen ilaçlar ve antiplatelet ajanları içerir. Ancak, ilaçların kullanımı bireyin genel sağlık durumu ve diğer ilaçlarla etkileşimlere bağlı olarak riskler içerebilir.[6], [7]
Fiziksel, mesleki ve konuşmaya yönelik terapiler ise atak sonrası fonksiyonel yetenekleri restore etmek ve geliştirmek amacıyla uygulanır. Fizik tedavi, mesleki terapi ve konuşma terapisi, hastanın ihtiyacına bağlı olarak uygulanır ve hastanın yaşam kalitesini artırmada önemli bir rol oynar.[6], [7]
Ek olarak cerrahi revaskülarizasyon prosedürleri, beyine kan akışını restore etmek için kullanılır. Bu prosedürler doğrudan, dolaylı veya kombinasyonlu teknikleri içerebilir. İşlem sırasında olası komplikasyonlar göz önünde bulundurulmalıdır. Cerrahi müdahalenin endikasyonları ve zamanlaması konusunda tartışmalar devam etmektedir. İşlem, iskemik inme riskini azaltabilir ve bilişsel fonksiyonları koruyabilir, ancak belirsizlikler bulunmaktadır.[6], [7]
Moyamoya hastalığının yönetimi multidisipliner bir yaklaşım gerektirir ve bireyin özel durumuna bağlı olarak tedavi planı oluşturulmalıdır. Cerrahi müdahale, belirli durumlarda faydalı olabilir ancak riskler ve faydalar dikkatlice değerlendirilmelidir.
Müddet Tahminleri (Prognoz)
Moyamoya hastalığının seyri, erken teşhis ve uygun tedavi ile iyileştirilebilir. Hastalığın şiddeti, prognozu etkileyen temel bir faktördür. Erken teşhis ve tedavi alan hastalarda genellikle daha olumlu bir seyir görülür. Mortalite oranları yetişkinlerde yaklaşık %5, çocuklarda ise %2 civarındadır; başlıca ölüm nedeni ise hemorajidir. Uzun vadeli sonuçlar hastalığın seyrine, tedaviye yanıta ve zamanında müdahaleye bağlı olarak değişebilir.[7]
Görülme Sıklığı ve Dağılımı (Epidemiyoloji)
Moyamoya hastalığı Asya popülasyonlarında, özellikle Japonya ve Çin’de daha sık görülür. Japonya’da yıllık moyamoya insidansı 0.35/100000, prevalansı ise 3.16/100000’dir. Avrupa’da görülme sıklığı Japonya’nın 1/10’u kadardır. Doğu Asya ülkelerinde yüksek insidans ve prevalans gözlenirken, Batı ülkelerinde bu oranlar daha düşüktür. Afrikalı ve Afrika kökenli Amerikalılarda moyamoya ile ilgili sınırlı veri bulunmaktadır, ancak yapılan çalışmalar bazı etnik gruplarda daha yüksek insidans olduğunu göstermektedir.[5]
Önlem Yöntemleri
Moyamoya hastalığına yönelik kesin bir önlem yöntemi bulunmamakla birlikte, belirli tedavi ve yönetim stratejileri ile hastalığın ilerlemesini kontrol etmek ve komplikasyonları önlemek olasıdır.
Etimoloji
Japonca’da “havada dağılan sigara dumanı” anlamına gelen ve “moyamoya” şeklinde telaffuz edilen “もやもや” terimi, hastalığın anjiyografik görünümünden esinlenmiştir.[1], [2], [5], [8]
^ abcdeMayo Clinic. Moyamoya Disease – Symptoms And Causes. (18 Nisan 2023). Alındığı Tarih: 14 Ocak 2024. Alındığı Yer: Mayo Clinic | Arşiv Bağlantısı
Beyin Kanaması Nedir? Beyin Kanaması Geçirdiğinizi Nasıl Anlarsınız? için yorumlar kapalı
Beyin kanaması, beyin parankiminde oluşan kanamadır ve iskemik inmeden sonra en sık görülen ikinci inme (felç) türüdür. En sık görülen nedenler arasında yüksek tansiyon, serebral amiloid anjiyopati, vasküler malformasyonlar ve antikoagülan tedaviler yer alır. Kanamanın yeri ve derecesine bağlı olarak farklı belirti ve bulgular ortaya çıkar. Semptomlar genellikle bilinçte azalma, uzuvlarda kuvvet kaybı, konuşma bozuklukları ve baş ağrılarıdır.
Klinik olarak beyin kanaması iskemik inmeden güvenilir bir şekilde ayırt edilemez, bu nedenle bilgisayarlı beyin tomografi görüntülemesinin mümkün olan en kısa sürede yapılması gerekir. Akut tedavinin bir parçası olarak sık sık artan kan basıncı ve her türlü kanama diyatezi tedavi edilmelidir. Kafa içi basıncı yükselirse, kafa içi basıncını düşürmeye yönelik önlemler alınmalıdır. Hematomun (kanın damar dışına sızması ve dokular arası boşlukta birikmesi durumu) beyin cerrahisi yoluyla boşaltılması kimi zaman gerekli olabilir.
Belirti ve Bulgular
Hastalığın belirti ve semptomları kanamanın oluştuğu yere göre değişmektedir. Semptomlar genel hatlarıyla şu şekilde sıralanabilir:
Bazal ganglion
Kontralateral hemiparezi (Kanamanın olduğu yerin çapraz tarafında felç)
Lezyonun olduğu yöne gözlerin istemsiz kayması
Afazi (Söz yitimi, beynin konuşma ve anlama bölgelerinde meydana gelen işlev bozukluğu sonucu ortaya çıkan konuşma, konuşulanı anlama, tekrarlama, okuma-yazma gibi becerilerin gerçekleştirilememesi sorunu)
Görme kaybı
Talamus
Bilinç kaybı
Kontralateral hemihipestezi ( Kanamanın olduğu yerin çapraz tarafında duyu kaybı)
Hastalıkla İlişkili Genler, Etken Faktörler ve Risk Faktörleri
İntraserebral kanama riskinin üçte biri genetik çeşitlilikle açıklanabilir; bu nedenle popülasyonlar arasındaki genetik farklılıklar, görülme sıklığındaki farkı kısmen açıklayabilir. Etnik kökenler arasında spontan intraserebral kanama görülme sıklığında da farklılıklar mevcuttur. Bu varyasyonun yaklaşık %42’si etnik köken tarafından açıklanmaktadır. APOE (birden fazla etnik kökende), PMF1/SLC25A44 (Avrupa’da), ACE (Asya’da), MTHFR (birden fazla etnik kökende), TRHDE (Avrupa’da) ve COL4A2 (Avrupa’da) varyasyonları beyin kanaması için en ikna edici şekilde ilişkili olan genlerdir.
Teşhis Yöntemleri
İntraserebral kanama, hayati tehlikesi bulunan tıbbi bir acil durumdur. Bu nedenle zamanında teşhis kritik öneme sahiptir. İntraserebral kanamayı iskemik inmeden güvenilir bir şekilde ayırmak için beyin görüntülemesi yapılmalıdır. Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Anjiyografi veya Magnet Rezonans Tomografi (MRT) ve Anjiyografi başlangıç için uygundur. Acil durumlarda Bilgisayarlı Tomografi, hız ve maliyet bakımından daha kullanışlı olup tanılama becerisi açısından ise Magnet Rezonans Tomografi ile anlamlı bir farkı bulunmamaktadır.
Beyin tomografisinde gözüken bir beyin kanaması
Beyin kanamaları için en büyük risklerden biri yüksek tansiyon hastalığıdır. Yüksek tansiyon zamanla beyin damarlarının iç çeperinin elastik yapısını zedeleyip en sonunda direncini kaybetmesine neden olmaktadır. Bu direnç kaybı da zedelenmenin olduğu damar bölgesinden kanamanın başlamasına yol açmaktadır. Bilgisayarlı Tomografi ile kanamanın tespiti sonrası bu kez kontrast madde ile beyin damarlarının görüntülenmesi, kanamanın kaynaklandığı damarların tespiti ve tedavi stratejisi açısından hekimlere bilgi vermektedir.
Tedaviler veya İdare Yöntemleri
Tedavi yaklaşımları konservatif (koruyucu) ve cerrahi yöntemler olarak ikiye ayrılır. Beyin kanamasının Bilgisayarlı Tomografi’de tanılanması kanamanın zamansal boyunu göstermez. Kanamanın hâlâ devam edip etmediği, sızma şeklinde mi yoksa dramatik şekilde yoğun bir kanama mı olduğu bu görüntülemeyle anlaşılmaz ancak pratik olarak kanamanın devam ettiği varsayılarak bu durumu engelleyici hemostatik stratejiler ilk aşamada uygulanır.
Tüm Reklamları Kapat
Bu aşamada en önemli husus, hastanın ilaç kullanım öyküsüdür. Eğer hasta antikoagülan bir ilaç kullanmıyorsa traneksamik asit koruyucu olarak başlanır. Traneksamik asit, kanın pıhtılaşmasını sağlayan fibrin proteinin enzimatik yıkımını (fibrinoliz) sağlayan plazmin enziminin plazminojen proenziminden oluşmasını tetikler.
Fibrinoliz
Burada ayrı bir parantez, halk arasında kan sulandırıcı olarak da bilinen antikoagülan ilaçlar için açılmalıdır. Kanın damarlardaki akışkanlığını belirleyen bazı faktörler bulunmaktadır. Kimi faktörler kanı daha akışkan yaparken (antikoagülan) kimisi daha viskoz, yani pıhtılı (koagülan) yapmaktadır. Normalde bu iki tip faktör grubu arasında bir denge bulunmaktadır ve böylece dokularımız, kanda bulunan besin ve oksijene herhangi bir gecikme olmaksızın erişmektedir. Kısaca herhangi bir kanamada, yani kanın damarlardan dışarıya doğru aktığı durumlarda koagülan faktörler devreye girip en hızlı şekilde bu sızıntıyı kanı bir miktar pıhtılaştırarak durdurur. Böylece kan kaybı daha az olur ve kan hacmi korunmuş olur. Yine de bu pıhtılaşma sonsuza kadar sürmez, ilgili damar kısmı onarıldıktan sonra bu kez antikoagülan faktörler devreye girer ve kanı tekrar akışkan hale getirir.
Bir sebeple bu denge kanın viskoz olması yönünde bozulmuşsa (kalp ritim bozukluğu, tespit edilmiş bir damar tıkanıklığı veya darlığı, kalp kapağı ameliyatları sonrası, genetik damar onarım faktör eksiklikleri gibi) genellikle hekimler dengeyi tekrar sabitleyebilmek için antikoagülan ilaçlara başlar. Bu ilaçların istenmeyen bir etki olarak dengeyi bu kez de kanın akışkan yöne kaydırması ve en son hali itibarıyla sadece beyin için değil, vücudun herhangi bir yerinde kanama riski açığa çıkarması büyük bir risk faktörüdür.
Eğer beyin kanaması tanısıyla servise alınmış bir hastanın antikoagülan ilaç kullanım öyküsü varsa antidot olarak ilgili ilacın etki mekanizmasına göre bu durumu antagonize etmek gerekir [Vitamin K Antagonisti olan Cumarin veya Warfarin gibi ilaçlara karşı K-Vitamini veya Protrombin konsantreleri (PPSB); Direkt oral Antikoagülan olan Apixaban ve Rivaroxabana karşı Andaxanet alfa; Dabigatrana karşı Idarucizumab ve Edoxabana karşı yine Protrombin konsantreleri].
Beyin kanamasının tanılanması sonrasında hasta mutlaka yakın olarak gözlenmelidir. Bu gözlenme genellikle monitörizasyon ile inme ünitelerinde (Stroke-Unit) veya yoğun bakım ünitelerinde yapılmaktadır. İlk aşamada hastanın yaşamsal fonksiyonlarını gösteren solunum sayısı, kalp atım hızı, vücut sıcaklığı ve düzenli nörolojik fizik muayeneler ile genel sağlık durumu takip edilir. Yine hedef olarak kan basıncının sistolik düzeyde 140 mmHg’nın altında olması hedeflenir. Kanamaya bağlı olarak beyin basıncında artış meydana gelebilir. Bu durumda Mannitol, Gliserin gibi ödem azaltıcı ilaçlar kullanılır.
Cerrahi tedavi yöntemler, karar vermesi çok kolay olmayan, karmaşık karar süreçlerini kapsayan ve hastadan hastaya değişen bir kısım uygulamalara sahiptir. Karar vermede dikkat edilmesi gereken hususlar şu şekilde sıralanabilir:
Kanamanın yeri ve boyutu,
Ventriküler kollaps varlığı,
Hastanın bilişsel durumu,
Yaş,
Eşlik eden hastalıklar.
Beyin kanamasında tercih edilen cerrahi yöntemler genel hatlarıyla şu şekilde sıralanabilir:
Kraniyotomi: Beyni ortaya çıkarmak ve beyin içinde bir prosedür gerçekleştirmek için kafatasının bir kısmının geçici olarak çıkarıldığı cerrahi bir prosedürdür.
Storeotaktik Hematom Aspirasyonu: Trepanasyon (kafatasının cerrahi olarak açılması) ve dura ponksiyonundan sonra kanama boşluğuna bir kateter yerleştirilerek hematomun sıvı kısmı aspire edilir. Daha sonra küçük miktarlarda ancak yüksek etkili antikoagülan madde (r-TPA veya ürokinaz) kanama boşluğuna verilir ve hematom, negatif basınç kullanılarak sıvılaştıktan sonra kanama kalıntısı çıkarılır. Gerekirse prosedür tekrarlanır (birkaç kez).
Endoskopik Hematom Boşaltımı: Trepanasyon ve dural ponksiyon sonrasında kanama boşluğu ultrason kullanılarak endoskopla delinerek temizlenir.
Cerrahi işlemlerden hangisinin tercih edileceği vakanın oluştuğu yer, hastanın hastalıktan ne kadar etkilendiği, cerrahın tecrübesi gibi birçok faktöre bağlıdır.
Müddet Tahminleri (Prognoz)
Beyin kanamaları yüksek ölümcüllük tehlikesi taşımaktadır. İlk 1 ay içinde mortalite oranı %40, ilk bir yıl içinde ise yaklaşık %60 dolaylarındadır. Morbidite oranı ise %40’lara varmaktadır. Tekrarlama riski ilk bir yılda yaklaşık %2, sonraki yıllarda yaklaşık %1 olarak tespit edilmiştir. Prognostik açıdan olumsuz faktörler ise şu şekilde sıralanabilir:
Büyük kan hacmi,
İlk 24 saatte hematomda artış,
Yüksek yaş,
Antikoagülan tedavi veya hepatopati sırasında kanama,
İlişkili intraventriküler kanama,
Obstrüktif hidrosefali.
Görülme Sıklığı ve Dağılımı (Epidemiyoloji)
Beyin kanaması halk arasında inme olarak bilinen hastalığın ikinci en sık sebebidir. İnmenin en sık sebebi, beyin dokusunun beyine kan ulaştıran damarların bir pıhtı sebebiyle tıkanması veya damar çeperinin parçalanması sonucu oluşan disseksiyon sebebiyle beslenemediği iskemik durumlardır. İskemik inme hemorajik inmelere kıyasla yaklaşık 4 kat fazla görülmektedir. Dünyada yaklaşık her 100 bin kişiden 25’inde görülmektedir. Erkeklerde görülme sıklığı kadınlara göre 1,5 kat daha fazladır. Her yaşta görülme ihtimali olmakla beraber, yaş arttıkça görülme sıklığı da artmaktadır.
Önlem Yöntemleri
Önlem yöntemleri risk faktörlerinin azaltılması stratejisine dayanmaktadır. Beyin kanamasının önlem yöntemleri şu şekilde sıralanabilir:
Sigara kullanımının azaltılması,
Alkol tüketiminin kontrolü,
Kan basıncının normalde 140/90 mm Hg’dan az, diyabet veya kronik kalp hastalarında 130/80 mmHg’dan az olması,
Uyuşturuculardan kaçınılması.
Etimoloji
Eski Türkçe méyi veya méŋi “beyin, ilik” sözcüğü ile eş kökenlidir. Bu sözcük Eski Türkçe yazılı örneği bulunmayan méñi biçiminden evrilmiştir. Kan sözcüğü ise eski Türkçe aynı anlama gelen kān sözcüğünden evrilmiştir.
Latince intra, “içeride, içinde, içine” edatından gelen “içeride, içeride, içeride” anlamına gelir ve genellikle ekstra-‘ya karşıdır ve birbirleriyle karşılaştırır. Klasik Latincede intra’nın önek olarak kullanılması nadirdir. Cranium kelimesi Yunanca kranion “kafatası”ndan gelir. Hemorrhage Latince hemorajiden, Yunanca haimorrhagia’dan, haima “kan”dan + rhagē “kırılma, boşluk, yarık”tan gelir.
Bu yazımızda DNA dizileme yöntemlerine ilişkin bir takım bilgiler paylaşmayı hedefliyoruz. DNA dizileme neden yapılır, hangi teknikler kullanılır, bizlere nasıl bir fayda sağlar gibi farklı alt başlıklarda kısaca konuyu toparlayacağız.
DNA dizilemeyi basitçe şu şekilde tanımlayabiliriz; bir DNA ipliğinde bulunan 4 farklı bazın (A,G,C,T), kesin ve doğru bir sırada dizilenmesine DNA dizilimi (DNA sequencing) denir.
Öncelikle insanlarda genetik yapıya geri dönüş yapalım ve bazı sayısal bilgilerden söz edelim. Bildiğiniz gibi insanlar 23 çift kromozoma yani toplamda 46 kromozoma sahiptirler ve bu kromozomlar 50,000,000 dan 300,000,000 a kadar değişen baz çifti (A-T, G-C bazlarının karşılıklı ipliklerde kimyasal bağlarla -hidrojen bağı- birleşerek oluşturdukları çift yapı) içerirler. Bu da yaklaşık olarak 3,2 milyar DNA bazına tekabül eder. Sayıyı düşündüğümüz zaman oldukça uzun bir DNA zincirine sahip olduğumuz hakkında doğrudan çıkarım yapabiliriz. Peki bu uzunlukta bir DNA ipliğini baştan sona sürekliliğini bozmadan dizilemek mümkün müdür? Günümüzde geliştirilmiş olan tekniklere bakacak olursak, cevabımız hayır. DNA dizilimi yapılabilmesi için öncelikle bu uzun iplikli molekülü küçük parçalara bölmemiz gerekir. Daha sonra tüm kısa DNA parçalarının dizilemesi yapılır ve bilim insanları elde edilen verileri birleştirerek genetik bir harita oluşturur. Günümüzde bir insanın genomu -3,2 milyar baz- saatler içerisinde dizilenebilir.
SANGER Dizileme
Genom dizileme, mutasyonları direk olarak saptama adına önemli bir tekniktir. Tarihte geliştirilen ilk en doğru DNA dizileme tekniği Sanger dizilemedir. 1977 yılında Frederick Sanger tarafından geliştirilen bu metodun prensibi dideoksi nükleotitler ile zincir sonlandırmadır.
Dideoksi nükleotit, DNA zincirindeki şeker molekülünün 2’ ve 3’ karbon uçlarında hidroksil grubunu bulundurmayan nükleotitlerdir. Bu yapı taşları DNA zincirine eklendiği anda hidroksil grubu eksikliği nedeni ile DNA ipliğine başka bir nükleotit eklenemez ve zincir sonlanmış olur. Bu metodu uygulamak için dört farklı tüpe dizilemek istenilen alanı içeren DNA parçaları (PCR malzemeleri kullanılarak aynı sekans çoğaltılır ve birden fazla DNA parçası elde edilir), primer, nükleotitler, DNA polimeraz enzimi(yeni ipliği sentezlemek için) ve dideoksi nükleotitler eklenir. Her tüpe bir tür dideoksi nükleotit eklenir. Dizi okumasını sağlamak amacıyla dideoksi nükleotitlere işaretleme yapılır. Gelişen yöntemler ile floresan boyalı işaretlemeler yapılmaktadır. Elimizdeki tüm malzemeler dört farklı tüpte birleştirilir. Sonuç olarak farklı uzunluklarda parçalar elde edilir. Burada önemli olan nokta her tüpe yalnızca bir tür dideoksi nükleotit eklenmiş olmasıdır. Örneğin 1. tüpe ddATP, 2. tüpe ddGTP 3.tüpe ddCTP, 4.tüpe ddTTP eklenir.
Bu dideoksi nükleotitler çoğaltılmış olan DNA molekülünü farklı uzunluklarda sonlandırır. Daha sonra dizilemeyi yapmak amacıyla kapiler jel elektroforezinde DNA parçaları yürütülür. Kısa parçalar uzun parçalara göre hızlı bir şekilde hareket ederler. Lazer ışınları ile gerçekleştirilen yansıma kromatogram ile DNA dizisinin okunmasında görev alır. Jel sonuçlarına göre aşağıdan başlayarak yukarı doğru lazer ile işaretlenmiş parçalar saptanır ve elde edilen veriler ile istediğimiz DNA sekansını dizilemeyi başarıyla tamamlamış oluruz.
Sanger dizileme yönteminin birçok avantajı ve dezavantajı bulunmaktadır. Avantajlarından bahsedecek olursak; Eğer yalnızca belli spesifik bir gen dizilemesine bakılmak isteniyorsa, gen dizisindeki kısa bir bölgeye bakılmak isteniyorsa, bilinen bir mutasyon için dizileme isteniyorsa, tüm genomu dizilemek yerine Sanger metodunu kullanmak daha hızlı ve ucuz bir yöntem olabilir. Hata oranı en düşük olan dizileme yöntemidir. Ancak dezavantajlarına değinmek gerekirse; tüm bir genom dizilenmek istendiğinde oldukça pahalı bir yöntemdir. Her bir reaksiyonda 250-500 baz çifti dizilemesi yapılabilir. Dizilerin kısa olması sebebiyle çok sayıda DNA parçası çoğaltımı gerektirir bu da maliyeti yükseltir. Geliştirilmiş olan diğer yöntemlere göre daha yavaştır. İnsan genom projesinde de genom dizilimi Sanger metodu ile yapılmıştır ve 13 yıl sürmüştür.
Temel ve İleri Moleküler Biyoloji Yöntemleri, Genomik ve Proteomik Analizler. için yorumlar kapalı
Moleküler biyoloji, canlı organizmaların yapısını, işlevini ve evrimini anlamak için moleküllerin yapısını, işlevini ve etkileşimlerini inceleyen bir bilim dalıdır. Temel ve ileri moleküler biyoloji yöntemleri, genomik ve proteomik analizler, moleküler biyolojinin temel araçlarıdır. Bu yöntemler, DNA, RNA ve proteinlerin yapısını, işlevini ve etkileşimlerini anlamak için kullanılır.
Temel Moleküler Biyoloji Yöntemleri
DNA Ekstraksiyonu: DNA, hücrelerden veya dokulardan izole edilir. Bu işlem, çeşitli yöntemlerle yapılabilir. En yaygın yöntemlerden biri, fenol-kloroform ekstraksiyonudur.
DNA Amplifikasyonu: DNA, polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) kullanılarak çoğaltılır. PCR, DNA’nın belirli bir bölgesini milyonlarca kez çoğaltan bir yöntemdir.
DNA Elektroforezi: DNA, elektroforez kullanılarak boyutlarına göre ayrılır. Elektroforez, DNA’nın elektrik akımı altında hareket etmesiyle yapılır.
DNA Dizilemesi: DNA’nın nükleotid dizisi, DNA dizileme yöntemleri kullanılarak belirlenir. En yaygın DNA dizileme yöntemlerinden biri, Sanger dizilemesidir.
RNA Ekstraksiyonu: RNA, hücrelerden veya dokulardan izole edilir. Bu işlem, çeşitli yöntemlerle yapılabilir. En yaygın yöntemlerden biri, Trizol ekstraksiyonudur.
RNA Amplifikasyonu: RNA, ters transkriptaz PCR (RT-PCR) kullanılarak çoğaltılır. RT-PCR, RNA’nın önce DNA’ya dönüştürülmesi ve ardından DNA’nın PCR kullanılarak çoğaltılması işlemidir.
RNA Elektroforezi: RNA, elektroforez kullanılarak boyutlarına göre ayrılır. Elektroforez, RNA’nın elektrik akımı altında hareket etmesiyle yapılır.
RNA Dizilemesi: RNA’nın nükleotid dizisi, RNA dizileme yöntemleri kullanılarak belirlenir. En yaygın RNA dizileme yöntemlerinden biri, Illumina dizilemesidir.
İleri Moleküler Biyoloji Yöntemleri
Genomik Analizler: Genomik analizler, bir organizmanın genomunun yapısını ve işlevini anlamak için kullanılan yöntemlerdir. Genomik analizler, DNA dizileme, DNA mikrodizi analizi ve RNA dizileme gibi yöntemlerle yapılır.
Proteomik Analizler: Proteomik analizler, bir organizmanın proteomunun yapısını ve işlevini anlamak için kullanılan yöntemlerdir. Proteomik analizler, protein elektroforezi, kütle spektrometrisi ve protein dizileme gibi yöntemlerle yapılır.
Metabolik Analizler: Metabolik analizler, bir organizmanın metabolizmasının yapısını ve işlevini anlamak için kullanılan yöntemlerdir. Metabolik analizler, gaz kromatografisi-kütle spektrometrisi (GC-MS), sıvı kromatografisi-kütle spektrometrisi (LC-MS) ve nükleer manyetik rezonans (NMR) gibi yöntemlerle yapılır.
Biyoinformatik Analizler: Biyoinformatik analizler, biyolojik verileri analiz etmek ve yorumlamak için kullanılan bilgisayar bilimi yöntemleridir. Biyoinformatik analizler, DNA dizisi analizi, RNA dizisi analizi, protein dizisi analizi ve metabolik veri analizi gibi alanlarda kullanılır.
Kanser İmmünolojisine Giriş, Neoantijenler, Saklanan Tümörleri Hedef Almak ve Genomik Kanser Aşıları için yorumlar kapalı
Neoantijen nedir? Kanser hastalığına neden olabilecek genetik değişiklikler sonucu yeni tip binlerce farklı protein üretilir ve bunlara neoantijen denir. Parçalanma şeklinde kanser, genlerdeki kusurların bozulması sonucu ortaya çıkar. Bu kadınların çok az bir kısmı “tetikleyicidir”. Bir başka deyişle kanserleşmeye asıl sebep olan bu tip kusurlardır.
Bilim adamları, görüntüleme mantığını yeniden tasarlayarak mikroskopide devrim yaratıyor. için yorumlar kapalı
Bilim adamları, gereken süreyi ve radyasyonu önemli ölçüde azaltan son teknoloji mikroskopları kullanarak yenilikçi bir görüntüleme yöntemi geliştirdiler. Çalışmaları, malzeme biliminden tıbba kadar çeşitli disiplinlere fayda sağlayacak önemli bir atılımı temsil ediyor, çünkü yöntem, özellikle hasara karşı savunmasız olan biyolojik dokular gibi hassas malzemeler için gelişmiş görüntüleme sağlamayı vaat ediyor.
Trinity College Dublin liderliğindeki uluslararası bir bilim insanı ekibi, gereken süreyi ve radyasyonu önemli ölçüde azaltan son teknoloji mikroskoplar kullanarak yenilikçi bir görüntüleme yöntemi geliştirdi. Çalışmaları, malzeme biliminden tıbba kadar çeşitli disiplinlere fayda sağlayacak önemli bir atılımı temsil ediyor, çünkü yöntem, özellikle hasara karşı savunmasız olan biyolojik dokular gibi hassas malzemeler için gelişmiş görüntüleme sağlamayı vaat ediyor.
Şu anda, taramalı transmisyon elektron mikroskopları (STEM’ler), numuneler arasında yüksek oranda odaklanmış bir elektron demetini yönlendirerek görüntüleri nokta nokta oluşturur. Geleneksel olarak, her noktada, ışın sabit, önceden tanımlanmış bir süre boyunca durur ve sinyal(ler)i biriktirmek için duraklar. Fotoğraf filmi kullanan kameralar gibi, bu da görüntü alanındaki özelliklerden bağımsız olarak her yerde sabit pozlama süresine sahip görüntüler verir. Elektronlar, her piksel için “bekleme süresi” olarak adlandırılan süre geçene kadar sürekli olarak numunenin üzerine düşer. Konvansiyonel yaklaşımın uygulanması basittir, ancak numune dönüşümüne veya tahribatına yol açabilecek aşırı zarar verici ışınlama kullanma riski taşır.
Bununla birlikte, yeni yöntem, görüntülemenin temel mantığını yeniden gözden geçirerek temel yaklaşımda devrim yaratıyor. Sabit bir süre boyunca gözlemlemek ve tespit edilen “olayların” sayısını ölçmek yerine – elektronlar bir görüntü oluşturmak için numunenin farklı kısımlarından saçılırken – ekip, bu olayların belirli bir sayısını tespit etmek için geçen süreyi ölçtükleri olay tabanlı bir algılama sistemi geliştirdi.
Her iki yaklaşım da eşdeğer “algılama oranı” görüntü kontrastı verebilir, ancak yaklaşımlarının arkasındaki yeni matematiksel teori, her bir sondalama konumunda tespit edilen ilk elektronun görüntünün oluşturulmasında çok fazla bilgi sağladığını, ancak aynı noktaya sonraki elektron çarpmalarının hızla azalan bilgi geri dönüşleri sağladığını göstermektedir. Ve numune üzerindeki her elektron aynı hasar riskini beraberinde getirir.
Esasen, yeni yöntem, benzer veya daha iyi kalitede bir görüntü oluşturmak için daha az elektrona ihtiyaç duyarak, görüntüleme verimliliğinin zirvesinde aydınlatmayı “kapatabileceğiniz” anlamına gelir.