Orak Hücre Anemisi İçin Geliştirilen İki Gen İlacı FDA Onayından Geçti

Geçtiğimiz hafta CRISPR gen düzenleme aracı kullanarak orak hücre anemisini tedavi eden iki ilaç FDA tarafından kabul edildi. Nobel ödüllü CRISPR teknolojisi geni istediğimiz yerden kesmeye yarayan bir teknolojidir. Vertex Pharmaceuticals tarafından üretilen Casgevy ve Bluebird Bio tarafından üretilen Lyfgenia ilacının kullanımına 12 yaş ve üstüne onay çıktı. Orak hücre anemisi kalıtsal bir kan hastalığı olup, kırmızı kan hücrelerinin orak şeklinde olmasından dolayı, oksijen taşıma kapasitesinin düşmesine neden olmaktadır.

Sadece ABD’de 100 binden fazla kişinin orak hücre anemisinden muzdarip olduğu düşünülmektedir. ABD’deki hastaların büyük kısmının siyahi olduğu belirtiliyor.  Vertex tedavisinin ABD fiyatı 2.2 milyon dolar iken, bluebird’ün tedavisi 3.1 milyon dolara mal olması bekleniyor. Bu iki tedavinin 2024 itibariyle başlanacağı belirtiliyor.  Casgevy, Jennifer Doudna ve CRISPR Therapeutics kurucu ortağı Emmanuelle Charpentier tarafından keşfedilen, DNA’daki hatalı genleri silmeye ya da kesmeye yarayan moleküler makaslar kullanıyor.

Bluebird’ün gen terapisinde nötral virüslere modifiye genler yerleştiriliyor. Yapılan ayrı klinik çalışmalarda, her iki tedavi de orak anemisi hastalarında ağrılı atakların azaltılmasına yardımcı oldu; Casgevy alan 31 hastadan 29’unda ve Lyfgenia alan 32 hastadan 28’inde iyileşme görüldü. FDA İlaç Denemelerini Takip Edecek FDA yetkilisi Peter Marks, “Bugünkü eylemler, onayı desteklemek için gereken bilimsel ve klinik verilerin titiz değerlendirmelerini takip ediyor ve FDA’nın insan sağlığı üzerinde ciddi etkileri olan durumlar için güvenli ve etkili tedavilerin geliştirilmesini kolaylaştırma konusundaki kararlılığını yansıtıyor” dedi. FDA, bluebird denemesinde iki hastada akut miyeloid lösemi bulunmasının ardından Lyfgenia’nın etiketine kan kanseri riskiyle ilgili bir uyarı ekledi. 

FDA yetkilileri, Vertex hastalarında bu tür vakalara rastlanmadığını ancak yan etkilerin takip edileceğini söyledi. Terapilerin kalıcı etkisine ilişkin veriler sınırlıdır, bu nedenle şirketler, onay alındıktan sonra 15 yıllık bir takip çalışması yoluyla potansiyel uzun vadeli güvenlik risklerini değerlendirmeyi planlıyor. FDA, hastaların kanser maligniteleri açısından yaşamları boyunca izleneceğini söyledi.

Gen terapileriyle tedavi birkaç ay sürebilir ve yüksek dozda kemoterapiyi gerektirebilir, bu da potansiyel kısırlık riski taşır. Yumurtaların dondurulması ve sperm bankacılığı gibi doğurganlığı koruma yöntemleri ticari sigorta kapsamında olsa da Bluebird CEO’su Andrew Obenshain, şirketin hükümet destekli planlar kapsamında kapsam aradığını söyledi. Orak hücre hastalığının uzun vadeli tek tedavisi kemik iliği naklidir, ancak bunun için uygun donörlerin bulunması gerekir. Orak hücre hastalarına yönelik diğer tedaviler, standart bakım veya kemoterapi ilacı hidroksiüre veya kırmızı kan hücrelerinin parçalanmasını yavaşlatmayı amaçlayan Pfizer’ın Oxbryta gibi günde bir kez kullanılan ilaçlardır.

Kaynak ve devamını okuman için : Orak Hücre Anemisi İçin Geliştirilen İki Gen İlacı FDA Onayından Geçti (gercekbilim.com)

Oral,Üriner ve Bağırsak Mikrobiyomunun Sağlığı Böbrek Taşı Oluşumunda Etkili.

Yeni bir bilimsel araştırmaya göre, bağırsak mikrobiyomunun yanısıra, üriner ve oral(salya ) mikrobiyomunun böbrek taşı oluşumuyla ilişkili olduğu ortaya kondu. “Böbrek taşı hastalarında her geçen gün artış yaşanıyor ve toplumun yaklaşık % 10’ununu etkiliyor. Önceki araştırmalarda antibiyotik kullananlarda bağırsak mikrobiyomu ile böbrek taşları arasında bir bağlantı olduğunu gösterilmişti. Biz de bu anlayışı ve potansiyel tedavileri ilerletebileceğimiz umuduyla diğer mikrobiyomlarla olan bağlantıyı da araştırmak istedik,” diyor St. Joseph’s Health Care London’dan Jeremy Burton.

Özel bir gen analizi tekniği kullanan araştırmacılar, üç bölgeden 30’u sağlıklı olan 83 kişide böbrek taşı oluşumunu inceledi. Böbrek taşlı bireylerde yapılan incelemede sadece üç mikrobiyomda değişiklik görüldü. Ayrıca böbrek taşı oluşturan bireylerin en azından 90 günden beri antibiyotik aldığı görüldü. Daha öncesinde antibiyotik kullanımı taş oluşumuyla ilişkilendirilmişti.

Western Üniversitesi Schulich Tıp ve Diş Hekimliği Okulu’ndan baş yazar Kait Al, “Shotgun(av tüfeği) metagenomik dizilimi olarak adlandırılan testimiz, bağırsakta hangi bakterilerin mevcut olduğunu ve bu bakterilerin genetik yeteneklerini veya nasıl çalıştığını keşfetmemize olanak sağladı, Ayrıca ağız ve idrar örneklerinin daha basit bir analizini de yaptık.”

Böbrek taşları çoğunlukla kristalize kalsiyum oksalat birikintileridir ve daha önceleri bu toksik atık birikintilerini parçalayabilen Oxalobacter formigenes bakterisi gibi spesifik mikropların olduğu düşünülüyordu. Fakat araştırmacılar aynı zamanda kalsiyum oksalat oluşumunu engelleyen daha yararlı ve yaygın bir yararlı bakteri grubunun da bulunduğunu buldu. Aşırı Anbiyotik Kullanımı Mikrobiyomu Bozuyor “Aslen bu çok karışık bir olay. Sağlıklı insanlarda bu mikrop ağının oluşumu stabil ve yararlı yöndeyken, böbrek taşı hastalarında bu ağ bozuluyor. Bu kişilerdeki mikroplar bağırsak, ağız ve idrar yolunda aynı yararlı vitaminler ve metabolitleri üretmiyor”, diyor AI.

Böbrek taşı oluşmuş grup, bir noktada antibiyotikler, antiviraller ve antifungaller gibi antimikrobiyallere maruz kalmıştı çünkü antibiyotiğe dirençli genleri daha fazlaydı.  “Böbrek taşı olan kişilerin, böbreklere toksin atma olasılığı daha yüksek olan bağırsak mikrobiyomu da dahil olmak üzere sağlıksız bir mikrobiyotaya sahip olduklarını değil, aynı zamanda antibiyotiğe dirençli olduklarını da bulduk” diyor.

 Schulich Tıp ve Diş Hekimliği Mikrobiyoloji ve İmmünoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Burton İşte oral ve üriner ve bağırsak mikrobiyomlarını düzenlemek için en iyi yolun dengeli beslenme, prebiyotik ve probiyotik yiyecekler tüketilmesi olarak görülüyor. Yoğurt, fermente yiyecekler, azotça zengin pazı ve kereviz gibi sebzelerin tüketilmesi ağız sağlığı için önemli olabilir. Ayrıca antimikrobiyal kullanımı minimize etmek de çok önemlidir.

Kaynak ve devamını okuman için : Oral,Üriner ve Bağırsak Mikrobiyomunun Sağlığı Böbrek Taşı Oluşumunda Etkili (gercekbilim.com)

Kalın Bağırsak Kanseri İçin Geliştirilen İlaç Denemelerde % 100 Başarılı Oldu

Kalın bağırsak kanseri için geliştirilen yeni bir ilacın denemelerinde  tüm hastalarda tümörü yok edebildiği bulundu. 42 hastanın yer aldığı 2.Faz denemelerde hastaların ilerlemiş kalın bağırsak kanserinin, görülmemiş bir şekilde tümüyle tedavi edildiği raporlandı. Jemperli (dostarlimab-gxly) adı verilen ilacın , kolorektal kanserlerin % 5 ila 10’unu oluşturan uyumsuz kanserlerde (dMMR) büyük bir potansiyeli olduğu gösterilmişti. 2.Faz aşamasında ilk 24 hastanın tümüyle klinik yarar sağladığı ve ortalama 26 ayda kanserden iz kalmadığı gösterildi. Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi’nde (MSK) araştırmacı ve onkolog olan Dr. Andrea Cercek, “Bu bulgular, dostarlimab-gxly’nin lokal olarak ilerlemiş dMMR rektum kanserinin tedavisinde, yaşamı değiştiren tedaviye gerek kalmadan kalıcı tam tümör gerilemesine yol açan yeni bir yaklaşım olarak potansiyelini göstermektedir.

Bir klinisyen olarak, dMMR klaın bağırsak kanserinin standart tedavisinin zayıflatıcı etkisini ilk elden gördüm ve dostarlimab-gxly’nin bu hastalardaki potansiyeli konusunda heyecanlıyım.” İlaç, kemoterapi ve radyasyon ihtiyacını ortadan kaldıran, son derece umut verici bir birinci basamak tedavi seçeneğidir. Mevcut tedavi etkili olsa da,çok invazivdir ve uzun vadelde yaşam kalitesini etkiler. Bununla beraber, hastaların üçte biri kanserlerinin metastaz yaptığını ve ölümcül hale geldiğini görecektir.

Ameliyat olanlar ise genellikle bağırsak, idrar ve cinsel işlev bozukluğunun yanı sıra ikincil kanserler ve kısırlık da dahil olmak üzere yaşam boyu sürecek hayat değiştirici etkiler yaşıyor. Dr. Luis Diaz Jr, ön deneme araştırmalarının bu ilacın kanseri hedeflemede ne kadar etkili olduğunu göstermesinin ardından geçen yıl “MMR(d) mutasyonuna sahip bir tümörün sadece immünoterapi kullanarak gerilemesini ve sonunda yok olmasını sağlayıp sağlayamayacağımızı görmek istedik” dedi. Kemoterapiden farklı olarak dostarlimab-gxly, programlanmış ölüm reseptörü-1 (PD-1) bloke edici bir monoklonal antikor olup vücuda girerek PD-1 T hücreleri proteinine bağlanır ve bu bağışıklık hücrelerini kanser hücrelerine saldırmaya teşvik eder. Klinik kullanımdan önce hala erken aşamalarında olsa da, başarılı, invazif olmayan kanser tedavisi için ‘harika bir ilaç’ olarak çoktan abartıldı.

İlaç geçen yıl FDA tarafından endometrium kanseri için kemoterapinin yanı sıra tamamlayıcı bir tedavi olarak onaylandı. Jemperli’nin arkasındaki ilaç şirketi GSK, şimdi benzer etkili sonuçlar elde etmeyi umarak diğer kolorektal kanser türleri üzerinde çalışmalar yürütecek. GSK Kıdemli Başkan Yardımcısı Hesham Abdullah, “42 hastada hiçbir hastalık kanıtı olmadığını gösteren veriler dikkate değerdir.Bu sonuçlar bizi, dMMR lokal ileri evre rektum kanserli hastalar için küratif amaçlı bu ortamda dostarlimab-gxly’nin potansiyelini anlamaya bir adım daha yaklaştırıyor. Devam etmekte olan AZUR-1 ve AZUR-2 tescil çalışmalarımızda dostarlimab-gxly’yi belirli kolorektal kanserlerde değerlendirmeyi dört gözle bekliyoruz.” GSK yaptığı açıklamada, hastaların üçüncü derecenin üzerinde yan etki yaşamadığını, çoğunun hafif veya orta derecede advers(yan etki) reaksiyonlar yaşadığını söyledi. Şirket, ilacın güvenlik ve toleransının “ajanın bilinen güvenlik profiliyle tutarlı” olduğunu kaydetti.

Kaynak ve devamını okuman için : Kalın Bağırsak Kanseri İçin Geliştirilen İlaç Denemelerde % 100 Başarılı Oldu (gercekbilim.com)

Yeniden Diş Çıkartabilecek İlacın Klinik Denemeleri Başlıyor…

Bazı köpekbalıkları her hafta yeni bir set diş çıkarırken, bazı timsahlar ömürleri boyunca binlerce diş değiştirebilirler. İşte bu sınırsız diş değiştirme özelliği insanlılar gibi memeliler için geçerli değildir. İnsanın ancak 32 dişi olabilir. Japonya’dan bilim insanları, insanların tümüyle yeni bir diş çıkarmasını sağlayabilecek deneysel bir ilaç denemesine başlayacak. 2024 Temmuz ayına planlanan ilk klinik denemede, doğuştan diş yoksunluğu ile doğan yani diş agenezesi hastaları olacak. Ayrıca 2030’a kadar bu tedavinin diğer insanlar için genel kullanıma sunulabileceği belirtiliyor.

“Aslen yeni dişler çıkarabilmek her diş hekiminin hayalidir. Yüksek lisanstan beri bu konu üzerinde çalışıyorum. Eminim ki bunu mümkün kılabiliriz,” diyor Osaka’daki Tıbbi Araştırma Enstitüsü Kitano Hastanesi’nde baş araştırmacı ve diş hekimliği ve ağız cerrahisi bölümü başkanı Katsu Takahashi. Araştırmacılar ilk başta, farelerde diş çıkmasını sağlayabilecek uterus uyarımlı USAG-1 ile ilişkili bir antibadi keşfetti. Bu antibadi, diş agenezesi ile doğan farelerde yeni diş büyümesini stimüle edebiliyor. Esasen, bilim insanları USAG-1 diğer proteinlerle etkileşime girerek diş büyümesini baskıladığını keşfetti. İşte bu etkileşim bloke edildiğinde kemik morfogenetik protein sinyalleşmesi sağlanarak, yeni diş büyümesini tetikliyor. 2018’deki fare denemelerinin ardından, gelinciklerde yapılan deneyler; yeni dişlerin çıkarılmasında benzer bir başarı sergiledi. Hayvanlar, komşu dişlerle aynı şekil ve yapıya sahip yedinci bir ön diş çıkardılar.

“Bu sayede ilacın klinik kullanımının önünün açılacağını düşünüyoruz,” diyor Takahashi. Bilim insanları, yıllardır köpekbalığı gibi hayvanların nasıl sürekli diş çıkarabildiğine dair genetik ifadenin kodunu kırmaya çalışıyordu. Fakat yapılan bu deneysel araştırmaları insanlara adapte oldukça çetrefilli bir işti. Orjinal araştırma 2021’de  

Science Advances dergisinde yayınlandı.

Kaynaklar: The Mainichi, Medical Research Institute Kitano Hospital

Kaynak ve devamını okuman için : Yeniden Diş Çıkartabilecek İlacın Klinik Denemeleri Başlıyor (gercekbilim.com)

Cam Kaplı DNA Malzemesi Çelikten 4 Kat Güçlü Özellikler Sergiliyor…

Connecticut Üniversitesi’nden bilim insanları DNA ve cam kullanarak, hem hafif hem de çok sağlam bir malzeme üretti. Yeni geliştirilen materyalin çelikten 4 kat daha güçlü ve 5 kat daha az yoğun olduğu belirtiliyor. Normalde dayanım ve ağırlık birbiriyle zıt karakterlerdir. Fakat bilim insanları, DNA ve cam kullanarak benzersiz bir malzeme yarattı. Günümüzde DNA özellikle veri depolama özelliği nedeniyle bilinse de esneyebilir ya da burkulabilir.

Diğer taraftan cam da kırılgan görülebilir fakat bu çatlaklardan kaynaklandığından, küçük parça camlar çok güçlü olabilir. Küçük cam parçaları ise kusursuzdur. İşte yeni araştırmada malzemelerin bu özelliğinden faydalanıldı. Önce DNA’yla başlanarak kafes benzeri şekiller oluşturacak şekilde programlandı. Sonra bu camsı malzemeyle kaplanarak, birkaç yüz atom kalınlığında tabakalar oluşturuldu. Sonunda ortaya camla kaplanmış ince DNA tabakaları çıktı. Bu sarmallar çok ince ,hafif ve güçlü yapıda ve bir çerçeve oluşturdu. Yapılan testlerde bilim insanları DNA nanokafes malzemesinin 5 giga paskal(GPa) basınca kadar dayandığını buldu.

Araştırmacılar malzemenin çelikten 4 kat daha güçlü olduğunu fakat yoğunluğunun 5de biri olduğunu ifade ediyor. “Yoğunluğa göre bakıldığında, bizim malzememiz bilinen en güçlü malzemedir,” araştırmanın yazarlarından Seok-Woo Lee. Araştırmacıların yeni hedefi, farklı DNA yapıları kullanmak ve de karbid seramik gibi malzemelere geçerek, daha da güçlü malzemeler üretmektir. Çalışmanın eş yazarı Oleg Gang, “DNA kullanarak tasarlanmış 3 boyutlu çerçeve nanomateryalleri oluşturma ve bunları mineralleştirme yeteneği, mühendislik mekanik özellikleri için muazzam fırsatlar sunuyor. Buna rağmen, onu bir teknoloji olarak kullanabilmemiz için daha çok araştırma yapmak gerekiyor,” diyor.

Araştırma , Cell Reports Physical Science dergisinde yayınlandı .

Kaynaklar:  University of Connecticut https://newatlas.com/materials/dna-coated-glass-material-4x-strength-steel/

Kaynak ve devamını okuman için : Cam Kaplı DNA Malzemesi Çelikten 4 Kat Güçlü Özellikler Sergiliyor (gercekbilim.com)

Genlerin değiştirilmesi meyve sineklerinin hücrelerini yenilemesine yardımcı olabilir

Floresan işaretleyicilerle etiketlenmiş, yetişkin bir meyve sineğinin inanılmaz derecede küçük bağırsağı. ©2024 Yuichiro Nakajima CC-BY-ND

İnsanlar deniz yıldızları gibi tüm uzuvlarını yenileyemeyecek olsa da, meyve sinekleriyle yapılan bazı yeni genetik çalışmalar bazı şaşırtıcı sonuçlar ortaya koydu. Tokyo Üniversitesi’nden bir ekip, basit organizmalardan vücut parçalarını ve dokularını yenilemelerine yardımcı olan belirli genlerin diğer hayvanlara aktarılabileceğini buldu. Bu genler daha sonra sineklerdeki bir bağırsak sorununu bastırdı ve daha karmaşık organizmalarda gençleşme için bazı yeni mekanizmaları ortaya çıkarabilir. Bulgular, 1 Ağustos’ta BMC Biology dergisinde yayınlanan bir çalışmada ayrıntılı olarak açıklanmıştır .

Denizanası ve yassı solucanlar da dahil olmak üzere bazı hayvanlar tüm vücutlarını yenileyebilir. Bilim insanları hala nasıl olduğunu bilmese de, muhtemelen yenilenmeye izin veren belirli genler vardır. Aynı genler uzun vadeli kök hücre işlevlerini de koruyabilir.

Kök hücreler uzun bir zaman diliminde bölünebilir ve kendilerini yenileyebilir ve bir tür iskelet anahtarı gibidir. Mutlaka uzmanlaşmış olmasalar da, zamanla kan hücreleri ve beyin hücreleri de dahil olmak üzere potansiyel olarak daha uzmanlaşmış hücrelere dönüşebilirler . Çok sınırlı rejeneratif becerilere sahip memeliler ve böcekler, evrim süreci boyunca bu genleri kaybetmiş olabilir. 

Çalışmanın ortak yazarı ve Tokyo Üniversitesi Eczacılık Bilimleri Lisansüstü Okulu biyoloğu Yuichiro Nakajima yaptığı açıklamada , “Düşük rejenerasyonlu hayvanlara bu rejenerasyonla ilişkili genlerin yeniden tanıtılmasının, rejenerasyon ve yaşlanma süreçlerini etkileyip etkilemeyeceği belirsizdir.” dedi .

Bu yeni çalışmada Nakajima ve ekibi, yassı solucanlar gibi yüksek rejeneratif kapasiteye sahip hayvanlara özgü olan gen grubuna odaklandı. Bu genlere HRJD’ler veya yüksek rejeneratif türe özgü JmjC alanı kodlayan genler adı verildi . HRJD’leri meyve sineğine ( Drosophila melanogaster ) aktardılar ve sağlıklarını mavi bir boya ile takip ettiler. Bu renk tonu sayesinde sineğe Şirin lakabını taktılar. 

Araştırmacılar meyve sineklerinin bağırsak sağlığını mavi bir boya ile takip ediyorlar, bu yüzden Smurf adını almışlar. Yaşlanma nedeniyle hasar gören meyve sineği bağırsakları mavi boyayı sızdırıyor, bu görüntüde solda HRJD modifiye edilmiş bir sinek ve sağda aynı yaşta modifiye edilmemiş bir sinek görülüyor. KREDİ: ©2024 Hiroki Nagai CC-BY-ND.

Başlangıçta, HRJD destekli bu meyve sineklerinin yaralandığında dokuyu yenileyeceğini umuyorlardı . Bu olmadı. Ancak ekipte, başka bir şey fark eden bir meyve sineği bağırsak uzmanı Hiroki Nagai vardı. Bazı yeni fenotipler vardı -veya belirli bir genden gelen göz rengi veya saç rengi gibi özellikler.  

Nakajima, “HRJD’ler bağırsak kök hücre bölünmesini artırırken, yaşlı sineklerde yanlış farklılaşan veya bozulan bağırsak hücrelerini de baskıladı” dedi. Bu , antibiyotiklerin yanlış farklılaşmış bağırsak hücrelerini baskılayıp, bağırsak kök hücre bölünmesini baskılamasından  farklıdır .

[İlgili: Hidralar başlarını yeniden büyütebilirler. Bilim insanları bunu nasıl yaptıklarını bilmek istiyorlar .]

“Bu nedenle, HRJD’lerin meyve sineklerinin yaşam süreleri üzerinde ölçülebilir bir etkisi oldu ve bu da yeni yaşlanma karşıtı stratejilerin geliştirilmesi için kapıyı açtı veya en azından ipuçları sağladı,” dedi Nakajima. “Sonuçta, insan ve böcek bağırsakları hücresel düzeyde şaşırtıcı derecede çok ortak noktaya sahip.”

Meyve sinekleri biyolojik araştırmalarda ünlü test denekleri . İnsanlarda hastalıklara neden olan genlerin yüzde 75’ini paylaşıyorlar , hızlı ürüyorlar ve genetik kodlarını değiştirmek oldukça kolay. Ancak, nispeten kısa yaşamlarına ve hızlı üreme ve olgunlaşma oranlarına rağmen, tam yaşlanma süreçlerini incelemek yine de yaklaşık iki ay sürdü. 

Soldaki iki görüntü yaşlanmayla bozulan bağırsak proteinlerini gösteriyor ve sağdakiler aynı proteinlerin HRJD genleri nedeniyle yaşa bağlı mekanizmalara karşı daha iyi korunduğunu gösteriyor. KAYNAK: ©2024 Hiroki Nagai CC-BY-ND.

Ekip, gelecekteki çalışmalarda HRJD’lerin moleküler düzeyde nasıl çalıştığını daha yakından incelemek istiyor. 

“HRJD’lerin moleküler işleyişinin ayrıntıları hala çözülemedi. Ayrıca tek başlarına mı yoksa başka bir bileşenle birlikte mi çalıştıkları belirsiz,” dedi Nakajima. “Bu nedenle, bu yolculuğun sadece başlangıcı, ancak artık modifiye edilmiş meyve sineklerimizin gelecekte kök hücre gençleşmesinin benzeri görülmemiş mekanizmalarını ortaya çıkarmak için değerli bir kaynak olarak hizmet edebileceğini biliyoruz. İnsanlarda bağırsak kök hücreleri yaşla birlikte aktivitelerinde azalma yaşar, bu nedenle bu araştırma kök hücre tabanlı terapiler için umut verici bir yoldur.”

Kaynak: Popular Scıence

Günde 3,5 Litre Çay İçmek Böbrek Yetmezliğine Sebep Olabilir

Fotoğraf: Matt Hoffman

ABD’nin Arkansas eyaletinde yaşayan bir adamın böbrek yetmezliği, olağan dışı bir durumdan kaynaklanıyor olabilir; her gün yaklaşık 3,5 litre buzlu çay içmekten…

Doktorlar 56 yaşındaki hastanın böbrek sorunlarında olası sebepleri elerken dikkat çeken bir sebeple karşılaşmışlar. Hasta her gün yaklaşık 18 su bardağı buzlu çay içtiğini söylemiş. Siyah çay, böbrek taşlarına ve hatta aşırı miktarlarda böbrek yetmezliğine yol açtığı bilinen oksalat adlı bir kimyasal barındırıyor.

Little Rock – Arkansas Üniversitesi Tıp Bilimleri Fakültesinde çalışan Dr. Umbar Gaffar, “Tek mantıklı açıklama buydu” diyor. Gaffar ve diğer iki doktor, vakayı New England Journal of Medicine bülteninde tarif ediyorlar.

İsmi açıklanmayan adam, hastaneye bulantı, güçsüzlük, halsizlik ve vücutta ağrı şikayetiyle başvurmuş. Doktorlar hastanın böbreklerinin fena halde tıkandığını ve oksalat adı verilen gıda kimyasalıyla iltihaplandığını belirlemiş. Gaffar, hastanın belki de ömrü boyunca diyalize gireceğini söylüyor.

Oksalat siyah çayın dışında ıspanakta, raventte, kabuklu yemişlerde, buğday kepeğinde ve çikolatada da bulunuyor. Nadir vakalarda çok fazla oksalat böbreklerde soruna yol açabiliyor fakat genellikle duruma katkıda bulunan bir sindirim sorunu da oluyor. Fakat Arkansas’lı bu adam için durum böyle değil gibi görünüyor ve ailesinde ya da kendinde böbrek hastalığı geçmişi bulunmuyor.

Gaffar ve meslektaşları, her gün 18 su bardağı buzlu siyah çay içen bu kişinin ortalama bir Amerikalı’dan üç ila 10 kat daha fazla oksalat aldığını aktarıyorlar.

Federal çapta yapılan çalışmalarda, ABD’deki yetişkinlerin toplamda ortalama 10 ila 11 bardak meşrubat içtiği öne sürülüyor. Bunlar su, kahve ve diğer tüm sıvıların toplamından meydana geliyor.

Yale Üniversitesi Tıp Fakültesinde böbrek uzmanı olarak çalışan ve çok fazla oksalattan böbrekleri hasar görmüş kişilere tedavi uygulayan Dr. Randy Luciano, Arkansas’taki bu vakanın çok olağan dışı göründüğünü söylüyor.

Araştırmada yer almayan Luciano, “İnsanlara çay içmeyi bırakmalarını söylemezdim” diyor. Adamın içtiği çay ise “çok fazla”.

Kaynak: The Guardian. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Popular Scıence Türkiye

Bir Molekül Sayesinde Milyonlarca Renk Daha Görüyoruz

Mavi konileri camgöbeği renginde ve yeşil/kırmızı konileri yeşil renkte göstermek üzere işaretlenen retinal organoid. Çubuk adı verilen ve gözün düşük ışık koşullarında veya karanlık koşullarda görmesine yardımcı olan hücreler magenta renginde işaretlenmiş. Görüntü: Sarah Hadyniak/Johns Hopkins Üniversitesi

Petri kabında insan retinası yetiştiren bilim insanları, A vitamininin yan ürünlerinden birinin insanların milyonlarca renk görmesini sağlayan özel hücreleri nasıl ürettiğini keşfetmişler. Köpekler, kediler ve diğer memelilerde ise böyle bir kabiliyet bulunmuyor.

Makalenin yazarlarından yardımcı biyoloji profesörü Robert Johnston, “Bu retinal organoidler ile birlikte insanlara özgü olan bu özelliği ilk defa inceleme fırsatı bulduk” diyor. “Bu, bizi neyin insan yaptığı ve neyin farklı kıldığıyla ilgili çok büyük bir soru.”

PLOS Biology bülteninde yayımlanan bulgular renk körlüğünün, yaşa bağlı görme kaybının ve fotoreseptör hücrelerle bağlantılı diğer hastalıkların daha iyi anlaşılmasını sağlayacak. Bulgular ayrıca genlerin insan retinasına nasıl talimat vererek renk algılayan belli hücreleri üretmesini sağladığını da gösteriyor. Bilim insanları daha önce bu sürecin tiroid hormonlarıyla kontrol edildiğini düşünüyordu.

Organoidlerin hücresel özelliklerini değiştiren araştırma takımı, gözdeki koni hücrelerinin kırmızı ışığı mı yoksa yeşil ışığı mı algılamada özelleşeceğine retinoik asit adı verilen bir molekülün karar verdiğini keşfetmişler. Sadece normal görme kabiliyetine sahip insanlar ve yakın akraba olan primatlarda kırmızı algılayıcı gelişiyor.

Bilim insanları onlarca yıldır kırmızı konilerin rastgele oluştuğunu ve bu süreçte hücrelere yeşil veya kırmızı dalga boylarını algılama görevinin rastgele verildiğini düşünmüş. Johnston’un araştırma takımının yakın zaman önce yürüttüğü çalışmada, bu sürecin tiroid hormon seviyeleriyle kontrol ediliyor olabildiğine dönük işaretlere rastlanmış. Fakat yeni araştırmada kırmızı hücrelerin, gözdeki retinoik asit tarafından yönetilen belli bir olaylar dizisiyle ortaya çıktığı öne sürülüyor.

Araştırma takımı, organoidlerin gelişimlerinin erken dönemlerindeki yüksek retinoik asit seviyelerinin, daha yüksek yeşil koni oranıyla bağlantı sergilediğini keşfetmiş. Benzer şekilde asidin düşük miktarlarda olması, retinanın genetik talimatlarını değiştirerek gelişimin sonraki dönemlerinde kırmızı koni meydana getirmiş.

İnsan retinasının bir kesiti. Noktalı çizgiler, mavi renkte tekil bir yeşil hücreyi ve pembe renkte ise bir kırmızı hücreyi tasvir ediyor. Görüntü: Sarah Hadyniak/Johns Hopkins Üniversitesi

“Ortada hâlâ bir miktar rastgelelik olabilir fakat bizim yaptığımız büyük buluş, retinoik asidin gelişimin erken dönemlerinde oluştuğu yönünde” diyor Johnston. “Bu zamanlama, söz konusu koni hücrelerin nasıl yapıldığını öğrenme ve anlamada büyük önem taşıyor.”

Yeşil ve kırmızı koni hücreleri, ışığı tespit eden ve beyne insanların hangi renkleri gördüğünü söyleyen opsin adlı bir protein haricinde önemli benzerlikler taşıyor. Farklı opsinler bir koni hücresinin yeşil rengi mi yoksa kırmızı rengi mi algılayacağını belirlese de, her bir sensörün genleri %96 oranında aynı. Organoidlerdeki bu ince genetik farklılıkları saptayan devrim niteliğindeki bir yöntemle birlikte araştırmacılar, 200 gün boyunca koni hücrelerindeki oran değişimlerini takip etmişler.

Araştırmayı Johnston’un laboratuvarında doktora öğrencisiyken yürüten ve şimdi Duke Üniversitesinde çalışan makale yazarlarından Sarah Hayniak, “Organoidlerde yeşil ve kırmızı hücrelerin popülasyonlarını kontrol edebildiğimizden, havuzu daha yeşil veya daha kırmızı olması yönünde bir nevi zorlayabiliyoruz” diyor. “Bu durumun, retinoik asidin genlere tam olarak nasıl etki ettiğini çözme yönünden sonuçları var.”

Araştırmada ayrıca bu genlerin, 700 yetişkinin retinalarında büyük ölçüde değişen oranlarının haritası da çıkarılmış. Yeşil ve kırmızı koni oranlarının insanlarda nasıl değiştiğini görmek, Hayniak’a göre yeni araştırmanın en şaşırtıcı sonuçlarından biri.

Bilim insanları yeşil ve kırmızı konilerin oranlarının, kişinin görüşünü etkilemeden nasıl bu kadar büyük oranda değişebildiğini hâlâ tam olarak anlamış değil. Johnston’a göre eğer bu tip hücreler bir insan kolunun uzunluğunu belirleseydi, farklı oranlar “inanılmaz derecede farklı” kol uzunlukları meydana getirirdi.

Retinanın merkezi yakınındaki ışık algılayan hücrelerin kaybolmasıyla sonuçlanan maküler dejenerasyon gibi hastalıkların daha iyi anlaşılması için araştırmacılar Johns Hopkins Üniversitesindeki diğer laboratuvarlarla birlikte çalışıyor. Hedef, koni hücreleri ve diğer hücrelerin sinir sistemine nasıl bağlandığını daha derin bir biçimde anlamak.

“Gelecekte, bu tür görme problemleri olan insanlara yardım edilmesini umuyoruz” diyor Johnston. “Bunun için biraz daha zaman gerekecek ancak bu farklı hücre tiplerini oluşturabildiğimizi sadece bilmek bile çok ama çok umut verici.”

Yazar: Roberto Molar Candanosa/Johns Hopkins Üniversitesi. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Popular Scıence Türkiye

Kenevir içmek beyindeki iltihaplanmış nöronları engelleyerek alzheimer’ ın önüne geçiyor

Son araştırmalar, özellikle tetrahidrokanabinol (THC) olmak üzere kenevir bileşiklerinin, beyin iltihabını ve hastalıkla bağlantılı olan amiloid-beta gibi zararlı proteinlerin birikimini azaltarak Alzheimer hastalığı üzerinde potansiyel terapötik etkilere sahip olabileceğini öne sürüyor. Salk Enstitüsü’nde yürütülen bir çalışma gibi laboratuvar çalışmaları, THC’nin yalnızca bu protein birikimlerini parçalamaya yardımcı olmadığını, aynı zamanda nöronlardaki iltihabı da azalttığını göstermiştir. Bu önemlidir çünkü nöroinflamasyon, nöronlar arasındaki iletişimi bozarak Alzheimer’ı kötüleştirebilir ve bilişsel gerilemeye katkıda bulunabilir.

THC’nin, iltihabı, nörotransmisyonu ve nöroproteksiyonu düzenlemede rol oynayan beynin endokannabinoid sistemiyle etkileşiminin anahtar mekanizma olduğuna inanılmaktadır. Bu sistem, Alzheimer hastalarında tipik olarak bozulan öğrenme, hafıza ve genel beyin sağlığı için kritik olan süreçlerde yer alır. Bu bulgular ümit verici olsa da, araştırma hala erken aşamalardadır ve bu etkileri doğrulamak ve kenevirin Alzheimer’ın tedavisi olarak güvenli ve etkili bir şekilde nasıl kullanılabileceğini tam olarak anlamak için insan denemeleri de dahil olmak üzere daha fazla çalışma gereklidir.

Ancak, kenevirin beyin sağlığı üzerindeki etkilerinin karmaşık olduğunu ve dozaj, yaş ve kullanım sıklığı gibi faktörlere bağlı olarak değişebileceğini belirtmek de önemlidir. Bazı araştırmalar, özellikle genç bireylerde kenevirin bilişsel bozukluklara yol açabileceği potansiyel risklerini vurgulamaktadır. Bu nedenle, kenevir bir tedavi olarak potansiyel gösterse de, dikkatli bir şekilde yaklaşılmalıdır ve Alzheimer tedavisinde etkinliğini ve güvenliğini belirlemek için daha kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

Kaynak: Bilimsel Sohbetler