Yaygın bir ilaç nadir görülen bir genetik hastalığın tedavisine yardımcı olabilir..

Meyve sineği testleri, ibuprofenin 
MAN1B1 genindeki mutasyonların neden olduğu sorunları ortadan kaldırdığını gösteriyor.

Hemen hemen her ecza dolabında bulunan bir ilaç, nadir görülen bir genetik hastalığın tedavisi olabilir.

Meyve sinekleri üzerinde yapılan bir çalışma , ibuprofenin MAN1B1 adlı bir gendeki mutasyona sahip çocuklara yardımcı olabileceğini öne sürüyor. Salt Lake City’deki Utah Üniversitesi’nden genetikçi Clement Chow, sonuçları 6 Kasım’da Amerikan İnsan Genetiği Derneği’nin yıllık toplantısında bildirdi.

MAN1B1 proteini normalde yanlış katlanmış proteinlerden mannoz adı verilen bir şekeri sıyırır ve bunları atılmak üzere hedefler. MAN1B1 geninin iki hatalı kopyasını miras alan çocuklarda gelişimsel gecikmeler , obeziteye ve saldırganlığa yatkınlık, belirgin yüz hatları ve bir dizi başka sorun görülür. MAN1B1-konjenital glikozilasyon bozukluğu adı verilen hastalığın şu anda bir tedavisi veya tedavisi yoktur.

Chow ve meslektaşları, herhangi birinin yardımcı olup olmayacağını görmek için halihazırda onaylanmış bir ilaç grubunu test etmeye karar verdiler. Bu tür ilaç yeniden kullanım araştırmaları yaygınlaştı. Chow, “Bu yaklaşım önemlidir çünkü nadir hastalıklarla yaşayan insanlar, onlarca yıl sürebilecek bir ilacın geliştirilmesini bekleyerek öylece oturamazlar” dedi.

Ekip, sineklerin gözlerinde MAN1B1’in mutasyona uğradığı meyve sinekleri üretti. Mutasyon gözlerin küçük ve pürüzlü olmasına neden oluyor. Araştırmacılar sinekler üzerinde yaklaşık 1.500 mevcut ilacı test etti. Bunlardan 51’i sineklerin gözlerini her zamanki büyük, yakut kırmızısı haline geri döndürdü ve 47’si durumu daha da kötüleştirdi. Gözleri normale döndüren ilaçlardan dokuzu ibuprofen ve ilgili ağrı kesiciler de dahil olmak üzere steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlar veya NSAID’lerdi.

Bu ilaçlar, vücuttaki iltihabı azaltmak için COX1 ve COX2 olarak bilinen enzimlerin etkisini engeller. MAN1B1’siz sineklerde COX aktivitesi yüksekti. İbuprofen ile tedavi etmek bunu düşürebilir. Ve COX miktarını genetik olarak düşürmek normal göz şeklini de geri kazandırdı, bu da MAN1B1 kalite kontrolü yapmak için etrafta olmadığında aşırı hevesli enzimin bir sorun olduğunu gösteriyor.

Vücutlarında MAN1B1’den tamamen yoksun olan sinekler, araştırmacılar sineklerin bulunduğu şişeyi tezgaha vurduklarında uzun süreli nöbetler geçirdiler. Ancak sinekleri ibuprofenle tedavi etmek, sineklerin nöbet geçirme olasılığını azalttı.

Sinek deneylerinden elde edilen sonuçlar o kadar ümit vericiydi ki bir doktor MAN1B1 mutasyonu olan üç çocuğa düşük doz ibuprofen vermeye başladı. Sonuçlar ön aşamadaydı ancak Chow, “her şey oldukça olumlu görünüyor” dedi.

Meyve sineklerinin normalde büyük parlak kırmızı gözleri vardır (sol). 
MAN1B1 genindeki bir mutasyon gözleri küçük ve pürüzlü yapar (sağ). İbuprofen normal görünümü geri kazandırabilir, bu da yaygın ev ilacının o gendeki mutasyonlardan kaynaklanan insanlarda nadir görülen bir rahatsızlığı tedavi etmek için kullanılabileceğini düşündürmektedir.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Keşifler Kaçınılmaz mı Yoksa Şans Eseri Gerçekleşen Şeyler mi?

Buluşlar gerçekten bir şans meselesi mi yoksa sadece doğru zamanda doğru kişi tarafından ortaya çıkarılmayı mı bekliyorlar?

Bu makale aslen MIT Press Reader sitesinde yayımlandı. Makale, Telmo Pievani’nin “Mutlu Kaza” kitabından uyarlandı.

1900’lü yılların başındayız ve Fransız bir kimyager (aynı zamanda bir sanatçı ve dekoratör) olan Edouard Benedictus, laboratuvarda sıradan bir kaza yaşıyor: Bir deney tüpünü düşürüyor. Deney tüpü sadece o zaman parçalanmıyor. Cam parçaları, bir mozaik gibi bir arada duruyor. Bu olay ilgisini çeken Benedictus, durumu daha derinlemesine inceliyor ve deney tüpünün içerisinde, buharlaştığı zaman camın yüzeyinde bir tabaka şeklinde birikip camın parçalarını bir arada tutan bir kolodyon çözeltisi olduğunu fark ediyor. Farkında olmadan kırılmaz camı icat ediyor. Fakat onu bir dolabın içerisine koyuyor ve otomobil pazarı, kendisinin cevabını çoktan bulduğu sorunu meydana getirdikten sonra bulup çıkıyor; sanki icat ihtiyaçtan doğmamış da tersi olmuş gibi.

Bu gibi mutlu kaza anları, buluşların tahmin edilemez doğasını ortaya çıkarıyor. Ancak Benedictus’un hikayesinde olduğu gibi şansın rol oynadığı durumlarda bile şu büyük soru cevap bulmayı bekliyor: Böyle keşifler gerçekten şans eseri mi yoksa bir şekilde “havada” durup doğru kişinin onu yakalamasını mı bekliyor?

Kuşkucular ‘Hadi oradan’ diyecektir ama peki ya şans eseri keşifler? O veya bu şekilde, bugüne kadar yapılan bütün keşifleri başka biri yapardı. Kavramsal ve teknolojik açıdan zamanı geldiyse, birisi er ya da geç başarırdı. Anestezi her halükarda keşfedilirdi ve birisi Post-it notlarını icat ederdi. Bu teoriye göre sanki belli bir dönemde havada dolaşan ve sadece birinin gelip yakalamasını bekleyen hayaletler var. Bağımsız ve paralel şekilde, Charles Darwin ve Alfred R. Wallace (ikincisi Darwin’in 15 yıl gerisinden) doğal seçilim ile evrim kuramına varmışlar ve her ikisi de Thomas R. Malthus okumak, adalardaki tür dağılımlarını gözlemlemek vs. gibi benzer verilere dayanmışlardı. Kurama pek çok farklı nüans eklemişlerdi ancak düşüncelerindeki çakışmalar hayret vericiydi.

DNA’nın moleküler yapısının çözülmesine dönük uluslararası çapta telaşlı bir yarışın yapıldığı 19’ncu yüzyılda bile, anestezi eden gazlar ve diğer pek çok vaka üzerinde yürütülen araştırmalardaki net izlenim, hedefin yakın ve çözümün eli kulağında olduğu yönündeydi. Biyolojik evrimde de karşımıza çıkan bu olgu, yakınsama olarak adlandırılıyor: Yakın akraba olmayan iki türde, yarasaların ve bazı kuş türlerinin ekolokasyonu gibi benzer işlevlere sahip adaptasyonlar gelişiyor. Bunun sebebi, çevrenin her ikisi üzerinde de benzer hayatta kalma problemleri (karanlıkta uçarken yön bulma); yani benzer seçilim baskıları sergilemesi. Böyle bir dinamiğin neden bilimsel bilgide de mevcut olduğunu açıklamaya yardımcı olabilecek önemli bir ipucu bu: Benzer seçilim baskıları (bir araştırma problemi ve ona ulaşmak için ihtiyaç duyulan gözlemsel araçlar) ve çözüm(ler) bulmak için yarışan farklı araştırma grupları var.

Aslında az önce bahsettiğimiz vakalar, “Mutlu Kaza” boyunca aktarılan şans eseri keşif hikayelerinin çoğundan biraz farklı çünkü bu durumların tamamında (ve diğer pek çoğunda), tanımlanmış bir problemi çözmeye yönelik kasıtlı bir yarış var. Fakat sonuca ulaşmak için atılan adımları analiz edersek, esasında şans eseri ortaya çıkan bazı öğeler olduğunu görebiliriz (Darwin ve Wallace, doğru zamanda kristalograf Donohue Malthus okuyordu; kendisinin hidrojen bağlarındaki uzmanlığı, Crick ve Watson’ın nükleotit baz çifti modellerini doğrulamalarına ve ör. Watson’ın laboratuvarında çift sarmal yapısını keşfetmesine doğrudan yol açmıştı). Ancak bu genel dinamik şans eseri değildi. Bütün keşif süreçlerinin doğal şekilde şans eseri olmadığını da vurgulamak gerekiyor. Fakat bütün keşiflerin havada olması gerçekten mümkün mü?

Bir anlığına bunun doğru olduğunu ve şansın en fazla kaçınılmaz olanı hızlandırabileceğini varsayalım. Bütün bilim insanları, kendilerinden önce gelen devlerin omuzlarında duruyor ve nesnel olarak bilimde birikimli bir unsur var. Yine de bir noktada ve doğru koşullarda, biraz daha ilerisini görenler bu devler değil, bilinmeyen bilim insanlarıydı. Bir keşfin yönelimselliğinin diğerlerinden daha çok tahmin edilebilir ve beklenir olması, bu vakalarda bireysel bilim insanlarının ve bağlamın rolünün önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Bazı keşiflerin kendi spontan güçleri var ve ortaya çıkmaları daha muhtemel. Ancak gerçeğe dönüşmeleri hâlâ o bilim insanının veya bilim insanı grubunun bilgisine bağlı ve beklenmedik olaylar da önemli bir rol oynuyor (Darwin ve Wallace, yolculukları sırasında ortaya çıkan çok tesadüfi fırsatlar olmasaydı ne keşfederdi?).

Kimse aynı keşfe ulaşmak için ne kadar farklı güzergâh olduğunu bilmiyor. Herhangi bir durumda karşı delilimiz yok ve geç fark etme tehlikesi (sonradan önemli olan bir şeyi gereksiz gibi gösteren, dolayısıyla şansı kadere dönüştüren şey) de her zaman köşede bekliyor. Zihinlerimiz şaşırtıcı bir sonuç ortaya çıkaran bir tesadüf dizisini sıraya koyduğunda, bu olay silsilesinden gizemli bir gücün sorumlu olduğu sonucuna varıyor hemen. Tesadüf olamayacağını ve bu sebeple keşfin havada beklediğini söylüyorlar. Evrenin gizemli nitelikleri de kendilerini tuhaf tesadüfler şeklinde gösteriyor bilim insanına.

Bilim tarihinin bu teleolojik halinden kaçınmak için hepten gidimsel bir argüman bulunuyor. Bir kanıttan ziyade, en sevdiğimiz tesadüfe doğru yönlendiren bir ipucu şeklinde düşünülebilir. Daha ileriyi görmeyi başaran; yani yeni bilgi cepheleri açan kişinin dev değil de meçhul bilim insanı olması tesadüf değil. Metaforumuzu devam ettirirsek, devin zihninin de önceki bilgilerle hapsedilmiş olduğunu ve bu yüzden yerleşik alışkanlıklar, araştırma soruları ve yerleşik yöntemler çerçevesinde sıkışıp kaldığını söyleyebiliriz. Bu sebeple muhafazakarların, aynı derecede önemli olabilecek tahmin edilebilir ve bilinçli keşifler yapma olasılığı daha yüksektir fakat beklenmeyeni dinlemeye pek meyilli olmadıklarından, bilinenin civarında kalırlar.

Diğer taraftan yeni ve az bilinen bilim insanı daha uzağı görmüştür çünkü o ya da bu şekilde (bilinçli olarak ya da çok daha sık şekilde rastlantı eseri) yerleşik bilginin zincirlerinden kurtulmayı başarmış, hatta belki de ona biraz ihanet etmiştir. Bu nedenle onlar için başka diyarları hayal etmek mümkün olacaktır. Bu durum, hazırlıklı zihinleriyle şans eseri keşifleri yakalamada daha yüksek şansları olanların yenilikçiler olacağını akla getiriyor. Bu keşifler kuraldışı ve beklenmedik, hatta ezber bozan türden bile olabilir. Argümanı tersine çevirirsek, en büyük etki ve boyuttaki bilimsel keşiflerin rastlantı eseri meydana gelenler olduğu ve böyle olacak olması daha muhtemeldir.

Telmo Pievani, Padua Üniversitesi Biyoloji Bölümünde ilk Biyolojik Bilimler Felsefesi kürsüsünün başkanlığını yürüten bir profesör. Önde gelen bir evrimci, bilim iletişimcisi ve İtalya’nın Corriere della Sera gazetesinde köşe yazarı olan Pievani, başka kitapların yanısıra “Kusurluluk” ve bu makalenin uyarlandığı “Mutlu Kaza” kitaplarının da yazarı.

Yazar: Telmo Pievani/The MIT Press Reader. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Ana Kaynak için tıklayınız

Tardigratlar Dünya’daki Yaşam Tamamen Yok Olsa Bile Hayatta Kalabilir

Su ayıları olarak da bilinen bu sevimli görünümlü canlıların, uzay boşluğundaki uzay aracının dışında hayatta kaldıkları bulunmuş. Mutlak sıfırın hemen üzerindeki sıcaklıklardan, suyun kaynama noktasının epey altındaki sıcaklıklara kadar hayatta kalabiliyorlar. Kozmik radyasyon, Güneş’ten gelen morötesi radyasyon ve son derece yüksek sıvı kaybı, 2008 yılında yapılan bir deneyde gösterildiği üzere bu hayvanları ne öldürüyor ne de üremelerini durduruyor. Görüntü: Vikipedi

Su ayısının umrunda değil.

Şanslı su ayıları. Dünya onlara kalacak.

Tardigratlara (su ayısı olarak da biliniyor) herkes aşina değil ve bu çok ayıp. Boyları bir milimetreden kısa ama gezegendeki en yok edilemez hayvanlar oldukları neredeyse kesin. Onları uzayın amansız boşluğuna maruz bırakabilir, onlarca yıl aç bırakabilir, kim bilir ne kadar uzun süre susuz bırakabilir, kaynatabilir, ezebilir, yemekte pişirebilir ve istediğiniz şeyi yapabilirsiniz fakat normal koşullara geri döndürdüğünüzde kendilerine gelir ve yollarına mutlu mesut devam ederler. Kabiliyetleri o kadar harika ki bazı bilim insanları yatay gen transferi yoluyla diğer canlılardan “çalınan” benzersiz bir DNA oranı barındırdıklarına ikna olmuş durumda. Yine de bu sonuçların tartışmalı olduğu ispatlanmış.

Bilim insanları birkaç yıl önce bir tardigradın tam olarak ne kadar hayatta kalabileceğini çözmeye çalışmış. 2017’de Scientific Reports bülteninde çıkan çalışmanın sonuçları, muhtemelen gezegendeki bütün su ayılarını süpürebilecek bir tane bile kozmik afet olmadığını akla getiriyor.

Tardigratları bizim kadar çok sevseniz bile kıyamet sonrası kaderlerine dönük yürütülen bir çalışma biraz müsrif gibi görünebilir. Fakat durup düşününce kulağa çok mantıklı geliyor: Tardigratların kendilerine yöneltilen her şeyden başka hiçbir hayvanda görülmemiş derecede sağ kurtulabildiğini biliyoruz. Dolayısıyla Dünya’daki yaşamın tamamının tek seferde yok olmasının ne denli zor olacağını anlamak isteyen araştırmacılar için su ayısı önemli bir kilometre taşı oluşturuyor: Eğer bu sekiz bacaklı yüzücüler doğal bir afeti atlatamazsa, başka hiç kimsenin şansı yoktur; yani hayvanlar aleminde. Mikroplar ise tamamen farklı bir soru.

Bu soruyu sormak, Dünya’nın hayatta kalma ihtimalini çözmekten daha fazlasıyla ilgili. Araştırmacıların aslında çözmeye çalıştığı şey, yaşamın başka bir gezegende evrimleşmesinin ve biz o gezegeni bulamadan önce yok olmasının ihtimali. Uzay büyük ve zaman çok, bu yüzden yaşama ev sahipliği yapabilecek evrimsel potansiyel barındıran bir gezegenle ilk karşılaşmamızın, o dünyanın tarihinde pek ideal olmayan bir noktada gerçekleşmesi şaşırtıcı olmaz. Örneğin Mars‘ı ele alalım: Bazı bilim insanları bu görece Dünya’msı kayanın, atmosferi uzaya kaçmadan milyarlarca yıl önce mikrobiyal yaşamla dolu olabileceği umudunu taşıyor. Peki böyle bir şey ne kadar muhtemel? Yaşam evrimleşince (bir kereden fazla olduğunu varsayarsak ki bu maalesef hâlâ açık bir soru), bir yere ayrılmama eğiliminde mi oluyor?

Mütevazı su ayısına bakılınca, Oxford ve Harvard’da çalışan bilim insanları öyle olduğunu söylüyor. Tardigratların sucul yaşam alanlarına karşı asteroitlerin (varılan sonuç: Okyanuslarımızı tamamen kaynatacak kadar büyük olan hiçbir şey Dünya’nın yörüngesiyle kesişmemeli), süpernovaların (varılan sonuç: Güneş’imizin ömrü boyunca okyanuslarımızı tamamen kaynatacak kadar devasa ve yakın bir yıldız patlamasının gerçekleşme ihtimali “göz ardı edilebilir”), ve gama ışını patlamalarının (varılan sonuç: Yine bu çok daha güçlü ama çok daha nadir yıldızsal patlamanın okyanuslarımızı kaynatacak kadar yakında gerçekleşme ihtimali “düşük”) sergilediği tehditleri hesaplamışlar.

Diğer bir ifadeyle su ayıları, uzun bir süre boyunca bu olayın içinde. Yani ‘Güneş bütün gezegeni sterilize edene kadar’ uzun bir süre. Maalesef, bu dayanıklı yaratıklar bile yıldızımız yaşlanıp bugün olduğundan daha büyük, daha sıcak bir şeye dönüştüğünde hayatta kalmayacak. Güneş’in 5 milyar yıl daha etrafta olması gerekiyor fakat çoğu bilim insanı, yaklaşık 1 milyar yıl içerisinde okyanusları kaynatacak sıcaklığa geleceğini tahmin ediyor. Fakat o zamana kadar, hayvanlar aleminin gezegendeki dayanağının emniyette olduğunu biliyoruz; sekiz çok küçük bacakla.

Oxford Üniversitesinde çalışan fizik araştırmacısı ve makalenin eş yazarı David Sloan, “Önceki pek çok çalışmada Dünya’daki ‘kıyamet’ senaryolarına odaklanılmış; yani insan ırkını silip süpürebilecek süpernovalar gibi astrofiziksel olaylara” diyor. “Bizim çalışmamızda, bunun yerine en çetin tür hesaba katılıyor; yani tardigrat. Artık ötegezegenleri gördüğümüz ve yakında yaşamın işaretlerini arayarak tayfölçüm yürütmeyi umduğumuz bir gökbilim dönemine girdiğimizden, bu en çetin yaşamın tam olarak ne kadar kırılgan olduğunu görmeye çalışmamız gerekiyor. Elde ettiğimiz şaşırtıcı bulgular, yakındaki süpernovalar veya büyük asteroit çarpışmaları insanlar için felaketvari olsa da tardigratların etkilenmeden kalabileceğini gösteriyor. Bu yüzden bir kez harekete geçtiğinde yaşamı tamamen silmek zor görünüyor. Devasa sayıda türün ve hatta bütün bir cinsin bile nesli tükenebilir ancak yaşam bir bütün olarak devam edecektir.”

Elbette sadece tek bir örnek boyutuyla bilim insanları yaşam barındırabilecek her gezegenin, tardigrat kadar bütünüyle yok edilemez bir canlı meydana getireceğinden emin olamıyor. Galakside de gezegenimizdeki kadar kadar özel olabilirler.

Kaynak: Ana Kaynak İçin Tıklayın.

Çıplak Gözle Görülmez: Mikroskop Altında Yakalanan 15 Harika Görüntü

Nikon Ufak Dünya Yarışması 50’nci yılını kutluyor.

Fare tümör hücrelerinin çığır açan bir görüntüsü, 2024 Nikon Ufak Dünya Yarışması’nda en büyük ödülü kazandı. Görüntü ilk bakışta bilim kurgudan çıkmış bir bitki yapısı gibi gelebilir ama aslında aktin, mikrotübüller ve hücrelerin çekirdeklerinden oluşuyor. “Bu görüntü, hücre iskeletindeki (mikrotübüller olarak bilinen yapısal çerçeve ve ‘otoyollar’) bozulmaların nasıl Alzheimer ve ALS gibi hastalıklara yol açabileceğini ortaya seriyor” yazıyor basın bülteninde.

Görüntü, Dr. Eric Vitriol’un da yardımıyla Dr. Bruno Cisterna tarafından çekilmiş. Augusta Üniversitesinde çalışan bilim insanları, görüntüyü yakalamak için kayda değer miktarda sabır göstermişler. “Hücrelerin net görünmesini sağlamak için boyama sürecini mükemmelleştirmek amacıyla yaklaşık üç ay harcadım” diyor Cisterna. “Hücrelerin farklılaşması için beş gün bekledikten sonra farklılaşan ve farklılaşmayan hücrelerin etkileşime girdiği yerde doğru görüş alanını bulmam gerekti. Doğru anı yakalamak için mikroskop altında yaklaşık üç saat boyunca hassas gözlem yaptık. Çok sayıda deneme ve sayısız saat çalışma sonucunda başardık.”

1’nci sıra. Farklılaşmış fare beyin tümör hücreleri (aktin, mikrotübüller ve çekirdek). Fotoğraf: Dr. Bruno Cisterna & Dr. Eric Vitriol/ Nikon Ufak Dünya

Nikon Ufak Dünya Yarışması, 80 ülkeden yapılan 2.100’den fazla katılımla beraber bu yıl 50’nci yılını kutluyor. Organizasyoncular yarışmayı, “Mikro fotoğrafçılıktaki sanat, yetkinlik ve fotoğrafik mükemmeliyeti gösteren öncül forum” şeklinde adlandırıyor.

11’nci Sıra. Su damlacıklarıyla beraber çürümüş bir sürgün üzerindeki cıvık mantar. Fotoğraf: Dr. Ferenc Halmos/ Nikon Ufak Dünya

Mansiyon Ödülü. İki noktalı küçük bir uğur böceğinin (Diomus notescens) yüzündeki otofroresans. Fotoğraf: Angus Rae/ Nikon Ufak Dünya

Mansiyon Ödülü. Tuzlu su karidesi. Fotoğraf: Christopher Algar/ Nikon Ufak Dünya

Mansiyon Ödülü. Eğrelti otunun (Pteridium aquilinum) yaprak sapının en kesiti. Fotoğraf: David Maitland/ Nikon Ufak Dünya

5’nci Sıra. Ahtapot yumurtalarından (Octopus hummelincki) oluşan bir küme. Fotoğraf: Thomas Barlow & Connor Gibbons/ Nikon Ufak Dünya

2’nci Sıra. Bir iğne ve tel arasındaki elektrik arkı. Fotoğraf: Marcel Clemens/ Nikon Ufak Dünya

7’nci Sıra. Avrupa sahilotu (Ammophila arenaria) yaprağının en kesiti. Fotoğraf: Gerhard Vlcek/ Nikon Ufak Dünya

6’ncı Sıra. Finlandiya’dan Dictydium cancellatum adıyla da bilinen cıvık mantar Cribraria cancellata. Fotoğraf: Henri Koskinen/ Nikon Ufak Dünya

19’ncu Sıra. Bir nakil çiçeğinin tohumu. Fotoğraf: Alison Pollack/ Nikon Ufak Dünya

16’ncı Sıra. Embriyolar (solda) ve yumurtalarla (sağda) beraber iki su piresi. Fotoğraf: Marek Mis/ Nikon Ufak Dünya

13’ncü Sıra. Yeşil yengeç örümceğinin (Diaea dorsata) gözleri. Fotoğraf: Pawel Blachowicz/ Nikon Ufak Dünya

Seçkin Fotoğraf. Bir yonca (Trifolium repens) üzerindeki uğurböceği (Coccinellidae). Fotoğraf: Dr. Marko Pende/ Nikon Ufak Dünya

Seçkin Fotoğraf. Prototrichia metallica, cıvık mantarın sıradışı derecede büyük sporokarpı. Fotoğraf: Timothy Boomer/ Nikon Ufak Dünya

Seçkin Fotoğraf: Kırmızı palmiyeböceğinin ön kısmı. Fotoğraf: Şerif Abdullah Ahmed/ Nikon Ufak Dünya

Kaynak: Ana Kaynak İçin Tıklayın.

Sağlıklı gençleri kör edebilen veya öldürebilen et yiyen bir patojen için biyobelirteç keşfedildi.

Tamamen sağlıklı insanları enfekte eden ve bir günde körlüğe ve sadece birkaç gün içinde et yiyen enfeksiyonlara, beyin apselerine ve ölüme neden olabilen bir patojeni hayal edin. Şimdi bu patojenin tüm antibiyotiklere karşı dirençli olduğunu hayal edin.

Bu, Buffalo Üniversitesi’ndeki Jacobs Tıp ve Biyomedikal Bilimler Fakültesi’nde tıp profesörü olan Dr. Thomas A. Russo’nun takıntılı olduğu kabus senaryosudur. Yedi yıl önce Buffalo’da ilk vakasını gördüğünden beri, K. pneumoniae’nin nadir ancak giderek yaygınlaşan bir türü olan hipervirülan Klebsiella pneumoniae’yi araştırıyor.

K. pneumoniae’nin hipervirülan suşu ile Batı yarımkürede daha sık görülen, daha az virülan olan ve genellikle hastane ortamında enfeksiyonlara neden olan klasik suşu arasında kesin bir ayrım yöntemi yoktur.

Şimdi UB Tıp Bölümü’nde Bulaşıcı Hastalıklar Bölümü’nün başında olan Russo ve meslektaşları, hipervirülan K. pneumoniae’yi doğru bir şekilde tanımlayabilen birkaç biyobelirteç keşfettiler. Araştırma, Haziran ayı sonlarında Journal of Clinical Microbiology’de yayınlandı .

Russo aynı zamanda UBMD İç Hastalıkları bölümünde doktordur.

Derginin 27 Haziran’da yayımladığı yorum yazısında, Japonya’daki Fujita Sağlık Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Pittsburgh Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden yazarlar, UB araştırmasının hipervirülan suşun ortak bir tanımının geliştirilmesi ve epidemiyolojisi ve klinik sunumu hakkında daha fazla bilgi ortaya koyacak uluslararası çalışmaların tasarlanması yolunda “önemli bir adım” olduğunu belirttiler.

“Şu anda, klasik ve hipervirülent suşları doğru bir şekilde ayırt etmek için ticari olarak mevcut bir test yok ,” dedi Russo. “Bu araştırma, bir şirketin klinik laboratuvarlarda kullanılmak üzere böyle bir testin nasıl geliştirilebileceğine dair net bir yol haritası sunuyor. Buna çok ihtiyaç var.”

Russo, kesin bir tanı testinin yalnızca hasta bakımını optimize etmekle kalmayacağını, aynı zamanda araştırmacıların hipervirülan suşun ne sıklıkla enfeksiyona neden olduğunu ve ne sıklıkla antimikrobiyal direnç kazandığını izlemek için epidemiyolojik gözetim yapmalarına da olanak tanıyacağını sözlerine ekledi.

Hastalığın gıda ve su yoluyla kişiden kişiye yayıldığı varsayılmakla birlikte, bulaşma şekli bilinmemektedir.

Farkı söylemenin bir yolu yok

Russo, K. pneumoniae’nin her iki suşunun da ölümcül olabileceğini, ancak klasik suşun altta yatan hastalığı olan veya bağışıklık sistemi zayıflamış ve hastaneye kaldırılmış hastaları enfekte etme olasılığının daha yüksek olduğunu açıklıyor.

Buna karşılık, hipervirülent suş, toplumdaki sağlıklı genç insanları enfekte ederek karaciğer veya beyin apselerinden et yiyen enfeksiyonlara kadar ani, yaşamı tehdit eden komplikasyonlara neden olabilir. Şu anda antibiyotiklere dirençli olma olasılığı daha düşük olsa da, bu suşlar evrimleşmeye devam ediyor. Klasik suşların antimikrobiyal dirençli olma olasılığı daha yüksektir.

“Giderek daha da endişe verici hale gelen şey, antimikrobiyal dirençli hipervirülan K. pneumoniae suşlarını tanımlayan raporların sayısının artmasıdır,” dedi Russo. “Hem hipervirülan hem de tedavisi zor olan bir mikrop kötü bir kombinasyondur.”

Antimikrobiyal dirençli hipervirülan bir suşun iki şekilde gelişebileceğini açıkladı: ya antimikrobiyal direnç genleri edinerek ya da antimikrobiyal dirençli klasik bir suş hipervirülansa sahip olarak.

Russo, “İkinci mekanizma, bu yılın başlarında bildirilen Çin’in Hangzhou kentindeki bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde beş hastanın ölümüne neden olan mekanizmadır” dedi.

Klinik laboratuvarların hipervirülan suşu tespit edecek bir testi olmadığından, doğru bir şekilde teşhis etmek zor, hatta imkansız. UB araştırmasına göre, şu anda bazı durumlarda klasik ve hipervirülan suşları ayırt etmek için kullanılan sözde sicim testi tutarlı bir şekilde doğru değil. Russo, hipervirülan suşun düşük yaygınlıkta olduğu Kuzey Amerika ve Avrupa’da özellikle sorunlu olduğunu söyledi.

“Birçok klinisyen hipervirülent suştan habersiz,” dedi Russo. “Ve bir tanı testi olmadığı için, klinik laboratuvar onlara önceden haber veremiyor.”

Hipervirülansın kaynağını bulmak

Russo ve ortak yazarları, K. pneumoniae’nin hipervirülans özelliğinin büyük ölçüde kromozomdan bağımsız olan büyük bir virülans plazmidinde bulunan genlerden kaynaklandığını biliyorlardı. Siderofor adı verilen demir edinim moleküllerini üretenler de dahil olmak üzere bu genlerden bazılarının iyi biyobelirteçler olabileceğini varsaydılar. Bunun böyle olduğu kanıtlandı.

Ayrıca daha yüksek siderofor konsantrasyonlarının hipervirülans öngördüğünü buldular. Daha sonra tanımlanan biyobelirteçleri bir fare enfeksiyon modelinde doğruladılar.

Russo, “Bu genetik biyobelirteçlerin belirlenmesinin avantajı, bunların hızlı nükleik asit testlerine dönüştürülebilmesi ve Gıda ve İlaç Dairesi tarafından onaylanması durumunda, klinisyenlere hastanın klasik veya hipervirülan suştan kaynaklanan bir enfeksiyondan muzdarip olup olmadığını hızla belirlemek için doğru bir yöntem sunmasıdır” diye açıkladı.

Böyle bir testin sadece hastalara fayda sağlamayacağını ve muhtemelen hayat kurtarmayacağını, aynı zamanda hipervirülan K. pneumoniae hakkında daha fazla bilgi edinmede de kritik öneme sahip olacağını sözlerine ekledi.

“Örneğin, dünyanın farklı bölgelerinde hipervirülan K. pneumoniae enfeksiyonunun sıklığını bilmiyoruz,” dedi. “Bütün etnik grupları enfekte ettiğini biliyoruz, ancak şimdiye kadar en sık Asyalılarda, özellikle Asya Pasifik Kıyısı ülkelerinde tanımlandı. Bunun nedeni hipervirülan K. pneumoniae’nin dünyanın o bölgesinde daha yaygın olarak edinilmesi ancak mutlaka enfeksiyona yol açmaması mı, yoksa bazı Asyalı popülasyonların bir nedenden ötürü buna daha duyarlı olması mı? Şimdi bu tür epidemiyolojik soruları incelemeye başlayabiliriz.”

Kaynak ve devamına bu linke tıklayarak ulaşabilirsin.

Fareler üzerinde yapılan araştırmalar ölümcül bakterilere karşı aşılama için ipuçları sunuyor.

ABD’de Klebsiella pneumoniae bakterisi idrar yolu enfeksiyonu, kan dolaşımı enfeksiyonu ve zatürrenin yaygın bir nedenidir. Bakteriyle oluşan enfeksiyonlar bazılarında kolayca tedavi edilebilirken, Klebsiella’nın tehlikeli bir diğer yüzü vardır: Ayrıca sıklıkla antibiyotiklere dirençlidir ve bu da diğerlerinde tedavisini olağanüstü derecede zorlaştırır. Bakterinin hipervirülan, ilaca dirençli bir türüyle enfekte olan kişilerin yaklaşık yarısı ölür.

Bilim insanları Klebsiella aşıları üzerinde çalışıyorlar ancak en uygun aşı tasarımı hala bilinmiyor. Ancak, St. Louis’deki Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki bilim insanları ve aşı üretimi konusunda uzmanlaşmış bir St. Louis startup şirketi olan Omniose tarafından fareler üzerinde yapılan yeni bir çalışma, Klebsiella için etkili bir aşı geliştirmenin anahtarı olabilecek kritik veriler sağlıyor. PLOS Pathogens’te yayınlanan bulgular , süper böceği evcilleştirmeye doğru atılmış bir adım.

“Neredeyse tüm antibiyotiklere dirençli olabilen böcekleri düşündüğünüzde – haberlerdeki korkutucu süperböcekler – bunların çoğu Klebsiella suşlarıdır,” diyor çalışmanın kıdemli yazarı, Washington Üniversitesi’nde pediatri ve moleküler mikrobiyoloji yardımcı doçenti olan David A. Rosen, MD, Ph.D.. “Uzun bir süre bakteri acil bir sorun bile değildi. Ancak şimdi, antibiyotik dirençli Klebsiella’daki patlama nedeniyle öyle. Amacımız, hipervirülan veya dirençli suşlar daha fazla insanı hasta edip öldürmeden önce bir aşı geliştirerek Klebsiella’nın süperböcek statüsünü azaltmak.”

Hipervirülan Klebsiella suşları dünya çapında yayılmış olup, sıklıkla toplum kaynaklı enfeksiyonlara neden olmaktadır.

ABD’de Klebsiella enfeksiyonları, tıbbi olarak savunmasız hastaların bağışıklık sistemi zayıflamış, diğer rahatsızlıkları tedavi etmek için uzun süreli antibiyotik tedavisine ihtiyaç duyan, kronik hastalıkları olan veya yaşlı veya yeni doğmuş kişiler olduğu sağlık tesislerinde görülür. Rosen, “Ancak şimdi toplumdaki sağlıklı insanlar arasında ciddi hastalıklara veya ölüme neden olabilecek kadar tehlikeli olan hipervirülan suşların ortaya çıktığını görüyoruz” dedi.

Bilim insanları arasında en çok endişe yaratan şey, en şiddetli bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan geniş spektrumlu antibiyotik sınıfı olan karbapenemlere karşı dirençli Klebsiella suşlarıdır. Bu nedenle, Dünya Sağlık Örgütü ve ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri, karbapenem dirençli Klebsiella’yı halk sağlığı için acil bir tehdit olarak tanımlamıştır.

Çubuk şeklindeki bakteri hareketsizdir ve çikolata kaplı şekerler gibi şeker kaplamalarla kapsüllenmiştir. Yeni çalışmada araştırmacılar, Klebsiella’nın yüzeyindeki iki farklı şekere veya polisakkarite dayalı iki deneysel aşı oluşturdular: lipopolisakkarit üzerindeki terminal şekerler, O-antijeni ve kapsül polisakkariti veya K-antijeni. Şekerler kendi başlarına zayıf bağışıklık tepkileri üretme eğiliminde olduğundan, araştırmacılar bağışıklık tepkisini artırmak için şekerlerin her birini bir proteine ​​bağlayarak sözde konjugat aşılar yarattılar.

Şeker-protein konjugat aşıları, zatürrenin en yaygın nedeni olan Streptococcus pneumoniae dahil olmak üzere çeşitli bakterilerle mücadelede başarılı olduğunu kanıtlamıştır. Tarihsel olarak, şeker ve protein taşıyıcısı arasındaki bu bağlantı, bir test tüpünde sentetik kimya kullanılarak elde edilmiştir ; ancak, bu çalışma için oluşturulan aşılar biyokonjugat aşılar olarak adlandırılır, çünkü araştırmacılar şekeri, tamamen tasarlanmış bir bakteri sistemi içinde proteine ​​bağlamışlardır.

Aşılar oluşturulduktan sonra araştırmacılar, deneysel biyokonjugat aşılarının fareleri Klebsiella’nın neden olduğu hastalıklardan koruma yeteneğini test ettiler.

“Kapsül aşısının O-antijen aşısından çok daha üstün olduğu ortaya çıktı,” dedi çalışmanın ilk yazarı, Rosen’in laboratuvarında doktora sonrası araştırmacı olan Paeton Wantuch, Ph.D.. “Kapsül aşısı alan farelerin, O-antijen aşısı alan farelere kıyasla akciğerlerinde veya kan dolaşımında Klebsiella enfeksiyonundan kurtulma olasılıkları önemli ölçüde daha yüksekti.”

Her iki aşı da kendi hedeflerine karşı yüksek düzeyde antikor üretti. Ancak O-antijenine karşı antikorlar kapsüle karşı olanlar kadar etkili değildi. Bazı Klebsiella suşlarında, O-antijeni diğer şekerler tarafından gizlenebilir, bu nedenle O-antijenini hedef alan antikorlar hedefleriyle temas kuramaz.

“Bulgularımız, Klebsiella’ya karşı geliştirilen aşı formüllerine kapsül bazlı antijenleri de dahil etmemiz gerekebileceğini gösteriyor,” dedi Rosen. “Bu nedenle, yakın zamanda klinik denemeler için ideal aşı bileşimini belirleme hedefiyle, farklı suşlardaki antikor-antijen etkileşimlerini incelemeye devam etmemiz bizim için çok önemli. İhtiyaç hiç bu kadar önemli olmamıştı, özellikle de Klebsiella’nın ilaca dirençli, hipervirülan suşları daha güçlü, daha cesur ve insan sağlığı için daha tehlikeli hale geldikçe.”

Kaynak ve devamına bu linke tıklayarak ulaşabilirsin.

Araştırma, Klebsiella pneumoniae’yi yıkıcı, ilaca dirençli bir katil bakteriye dönüştüren muhtemel suçluyu tespit etti.

On yıldan fazla bir süre önce, dünyanın dört bir yanındaki doktorlar, sağlıklı insanları enfekte edip ciddi şekilde hasta edebilen yeni bir hipervirülan Klebsiella pneumoniae suşu nedeniyle vakalar bildirmeye başladı.

Buffalo Üniversitesi ve VA Western New York Sağlık Sistemi’nde (VAWNYHS) çalışan Dr. Thomas A. Russo da bunlardan biriydi. 2011’de Buffalo’daki ilk vakasını tedavi etti; başka bir eşlik eden hastalığı olmayan ve bu hipervirülent bakteriyle aylarca hastanede yatan genç bir kişiydi.

Hasta tamamen iyileşti, ancak Russo bu hipervirülan bakteri hakkında meraklanmaya başladı ve toplumdaki sağlıklı bireyleri de enfekte edebildiği ve zamanla ilaca dirençli hale gelebildiği gerçeğini göz önünde bulundurarak alarma geçti.

Daha fazla vaka ve ilaca dirençli hale geliyorlar

Bu alarm haklıydı. Hipervirülent bakteri tüm dünyaya yayılmıştır. Sağlıklı insanlarda organ ve yaşamı tehdit eden doku invaziv enfeksiyonlara neden olabilir. Bazı suşlar antimikrobiyal ajanlara karşı direnç kazanmıştır; bu suşlara “gerçek ve korkulan süper bakteriler” adı verilmiştir.

Avrupa Birliği Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi, bu yılın başlarında hipervirülan Klebsiella pneumoniae vakalarının sayısında önemli bir artış olduğunu ve bu vakaların genellikle bakteriyel enfeksiyonlar için “son çare” tedavisi olan karbapenemler adı verilen antibiyotik sınıfına dirençli olduğunu bildirdi .

Russo, bakteri hakkında çok sayıda yayın yapmışken, sağlık kuruluşlarında genellikle sadece hasta ve/veya bağışıklık sistemi zayıf kişileri enfekte eden klasik Klebsiella pneumoniae’nin, toplumdaki sağlıklı kişileri de enfekte edebilen hipervirülan Klebsiella pneumoniae’ye dönüşmesinden sorumlu genetik unsurları tanımladı.

Geçtiğimiz ay eBioMedicine’de yayımlanan araştırma , bu bakterinin hipervirülans özelliğine birkaç önemli genetik unsurun göreceli katkısını belirleyen ilk araştırma olma özelliğini taşıyor.

Hipervirülansın şifresini çözmek

Russo , “Bu çalışmadaki amacımız, hipervirülan Klebsiella pneumoniae için önleyici terapilerin, tedavilerin ve kontrol stratejilerinin geliştirilmesine rehberlik etmek amacıyla, çeşitli genetik faktörlerin bu hipervirülansa nasıl katkıda bulunduğunu çözmekti” diyor.

Kıdemli yazar ve SUNY Seçkin Profesörü ve Jacobs Tıp ve Biyomedikal Bilimler Okulu’nda Bulaşıcı Hastalıklar Bölümünün şefidir. UBMD İç Hastalıkları ve VAWNYHS’de hastaları görmektedir.

Araştırmacılar, hipervirülan Klebsiella pneumoniae’nin dört temsili klinik suşunun sistematik bir araştırmasını yürüttüler. Bunu, hipervirülan Klebsiella pneumoniae suşlarının sahip olduğu büyük plazmid olan pVir ve diğer virülans faktörlerinin tek başına veya kombinasyon halinde çıkarıldığı mutantlar inşa edip test ederek yaptılar.

Russo, plazmidlerin kromozomdan ayrı genetik elemanlar olduğunu açıklıyor . Birden fazla gen içeriyorlar, bunlardan bazıları virülansı artırabilir ve/veya seçilmiş antimikrobiyal ajanlara karşı direnç sağlayabilir.

Russo, “Plazmidin Klebsiella pneumoniae’de hipervirülansa katkıda bulunduğu biliniyordu ancak onun göreceli rolü ve plazmid veya kromozom üzerinde kodlanan seçilmiş virülans faktörlerinin göreceli rolü iyi tanımlanmamıştı” diyor.

Bulgular, pVir’in klasik K. pneumoniae suşlarının bazal virülans potansiyelini hipervirülan Klebsiella pneumoniae suşları için gözlemlenene dönüştüren birincil genetik belirleyici olduğunu güçlü bir şekilde desteklemiştir. Veriler ayrıca henüz tanımlanmamış olan pVir tarafından kodlanan ek virülans faktörlerinin varlığını da desteklemektedir.

Russo, “Nicel olarak en önemli olarak tanımlanan genetik faktörler, karşı önlemlerin geliştirilmesinde potansiyel tedavi hedefleri olabilir” diyor.

Grubunun mBio’da yayınladığı önceki çalışma, bir suşun plazmid üzerinde bulunan beş spesifik gen içeriyorsa hipervirülan olma olasılığının yüksek olduğunu buldu . Bu çalışma, hipervirülan Klebsiella pneumoniae için bir tanı testi geliştirmek için kritik olabilir . Şu anda, klinik mikrobiyoloji laboratuvarları klasik Klebsiella pneumoniae’yi hipervirülan Klebsiella pneumoniae’den ayırt edemiyor.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Creek araştırması süper bakterilerle savaşabilecek bakteriyofajları ortaya çıkardı.

Wurundjeri topraklarındaki bir su yolunda yapılan araştırmada, süper böcek Klebsiella’yı öldüren yeni virüslerin keşfedildiği bildirildi.

2050 yılına kadar dünya genelinde süper böceklerin yılda en az 10 milyon insanı öldüreceği tahmin edilirken, Traditional Owners ve Monash Üniversitesi araştırmacılarının ortaklığıyla yürütülen ve mBio dergisinde yayımlanan bulgular , küçük su yollarının ilaç dirençli süper böceklerdeki artışa yanıt verebilecek genetik varyasyonlara sahip virüsler için keşfedilmemiş bir kaynak olabileceğini öne sürüyor.

Monash Biyomedikal Keşif Enstitüsü’nden Profesör Trevor Lithgow liderliğindeki Monash Üniversitesi ekibi, Wurundjeri Woi Wurrung Kültürel Miras Aborijin Şirketi ile birlikte çalışarak bir bakteriyofajın (bakterileri öldüren bir virüs) iki versiyonunu buldu. Yaşlılar bakteriyofajı Woi Wurrung dilinde Merri-merri-uth nyilam marra-natj (MMNM) olarak adlandırdı; bu da İngilizce’de “Tehlikeli Merri pusuya yatanı” anlamına geliyor.

Önemlisi, araştırmacılar MMNM’nin iki formu arasındaki tek bir genetik farklılığın, bakterileri ne kadar iyi öldürebildiklerini değiştirmek için yeterli olduğunu buldular. Profesör Lithgow’a göre, bu dizi varyasyonu daha sonra laboratuvarda daha ileri, zorunlu evrime tabi tutuldu. “Evrimleştirdiğimiz çeşitli yeni fajların hepsi Klebsiella’yı öldürebilir, ancak bazı varyant fajlar diğerlerinden daha iyi öldürüyor,” dedi.

“Bulgu, antibiyotik dirençli bakterileri öldürmenin yeni yollarına dönüştürülebilecek, henüz keşfedilmemiş genetik varyasyonlara sahip doğal faj popülasyonlarının var olduğuna dair umut veriyor.”

Geleneksel Bilgi ve ekolojik değerlendirmelerle bilgilendirilmiş görüşmelerden sonra, ortaklık Melbourne’deki Merri Deresi’nden (Wurundjeri Woi wurrung’un Geleneksel Sahipleri olduğu yer) gelen suyla çalışmaya karar verdi. Profesör Lithgow’a göre, yeni Klebsiella öldürücü bakteriyofajlar Merri Deresi’nin sadece küçük bir alanında bulundu ve “bize sadece o Derede daha fazlasını bulabileceğimizi düşündürüyor” dedi.

Avrupa Birliği Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi, bu yılın başlarında hipervirülan Klebsiella pneumoniae vakalarının sayısında önemli bir artış olduğunu ve bu vakaların, bakteriyel enfeksiyonlarda sıklıkla “son çare” tedavisi olan karbapenemler adı verilen antibiyotik sınıfına bile dirençli olduğunu bildirdi .

Traditional Owners ve Monash Üniversitesi araştırmacılarının ortaklığı, DNA dizi analizi ve laboratuvar tabanlı öldürme testleri yoluyla bakteriyofajlardaki çok sayıda küçük mutasyonun laboratuvarda nasıl seçilebileceğini ve böylece Klebsiella gibi sürekli evrimleşen ve değişen ilaca dirençli bakterileri öldürme potansiyelinin nasıl geliştirilebileceğini gözlemleyebilecekleri bir sistem geliştirdiler.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Virüsler kansere neden olabilir mi?

Sigara içmek, toksik kimyasallara veya radyasyona maruz kalmak ve belirli genlerde mutasyon taşımak kanser için en iyi bilinen risk faktörlerinden bazılarıdır . Ancak kanserin başka bir nedeni o kadar sık ​​tartışılmaz: virüsler .

Peki kansere neden olan virüsler hangileridir ve bunu nasıl yaparlar?

İnsanlarda kanser gelişimine doğrudan veya dolaylı olarak katkıda bulunduğu bilinen  vardır . Bunlar arasında insan papilloma virüsleri (HPV), hepatit B virüsü (HBV), hepatit C virüsü (HCV), Epstein-Barr virüsü (EBV), Kaposi sarkomu ile ilişkili herpes virüsü, insan T hücreli lenfotropik virüs ve Merkel hücreli polioma virüsü bulunur. Ek olarak, insan immün yetmezlik virüsü (HIV), kansere neden olan virüslerin vücuda girmesine kapı açarak kanser riskini kısmen artırır.

Ancak, bu virüslerle enfekte olan insanların yalnızca küçük bir yüzdesinin kanser geliştirdiğini belirtmek önemlidir; başka bir deyişle, bu virüslerden birine yakalanmak kanser geliştireceğiniz anlamına gelmez. Örneğin, dünya çapındaki yetişkinlerin %90’ından fazlası yaşamlarının bir noktasında EBV ile enfekte olmuştur , ancak kanserlerin yalnızca %1’i “mono”nun arkasındaki virüs olan EBV ile ilişkilidir .

İlgili: İnsanlarda bilinen en eski kanser vakası hangisidir?

Ancak tüm bu virüslerin yol açtığı vakalar toplanıyor. 2012 enfeksiyon sayılarına dayanan bir tahmin, viral enfeksiyonların o yıl dünya çapında 1,4 milyondan fazla kanser vakasına katkıda bulunabileceğini ve tüm kanser vakalarının yaklaşık %10’unu temsil ettiğini öne sürüyor.

“Uzun bir süre boyunca, alandaki birçok kişi herhangi bir virüsün insanlarda kansere neden olduğuna dair çok şüpheciydi,” dedi Ulusal Kanser Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olan Dr. Jay Berzofsky Live Science’a. “Ve sonra, bazıları keşfedildikten sonra, daha fazla insan bu trene atladı ve daha fazlasını buldu.”

Berzofsky, virüslerin hem doğrudan hem de dolaylı yollarla kanserojen, yani kansere neden olabilecek etkilere sahip olabileceğini ve her virüsün kendine özgü bir yolla kansere neden olabileceğini açıkladı.

Doğrudan mekanizmalar

Kansere neden olabilen en bilinen virüslerden biri, her yıl ABD’de 37.000’den fazla yeni kanser vakasından sorumlu olan bir virüs ailesi olan HPV’dir . Virüs, serviks kanseriyle ilişkisiyle bilinir, ancak anal, orofaringeal (boğazın arkası), penis, vajinal ve vulvar kanserlere de neden olabilir.

Belirli HPV virüsleri, normal, sağlıklı hücreleri anormal, tümörlü hücrelere dönüştürerek kanseri teşvik eder . Bunun nedeni, HPV’nin sağlıklı hücrelerin doğal tümör baskılayıcı sistemlerini etkisizleştiren E6 ve E7 onkoproteinleri adı verilen belirli proteinler üretmesidir.

Teksas Üniversitesi MD Anderson Kanser Merkezi’nde bulaşıcı hastalıklar profesörü olan Dr. Harrys Torres , Live Science’a yaptığı açıklamada , “Bu durum anormal hücrelerin kontrolsüz bir şekilde büyümesine olanak tanıyor.” dedi.

HPV’nin 200’den fazla türü vardır, ancak bunlardan sadece 12’si kanserle güçlü bir şekilde ilişkilendirilmiştir . 11 ila 12 yaş arasındaki tüm çocuklar için önerilen HPV aşısı , kansere yol açabilecek bu yüksek riskli virüs türlerine karşı koruma sağlar. Daha önce önerilen tüm dozları almamış kişiler 26 yaşına kadar aşı olabilirler .

EBV ve insan T hücreli lenfotropik virüs gibi doğrudan kansere neden olabilen diğer virüsler , etkilerini farklı hücresel ve genetik mekanizmalar aracılığıyla gösterir. Ancak sonuç nihayetinde benzerdir: kanserli hücreler agresif bir şekilde çoğalmaya başlar ve vücudun doğal savunma sistemlerinden kaçar.

 durumunda , belirli suşların diğerlerinden daha fazla kansere neden olma potansiyeli vardır. Zayıf bağışıklık sistemine sahip kişilerde virüsle ilişkili kanserler geliştirme riski de daha yüksektir . Ve mevcut mutasyonlar veya çevresel kanserojenlere maruz kalma gibi dış faktörler tümör büyüme olasılığını katlayabilir.

Dolaylı mekanizmalar

Virüsler daha dolaylı mekanizmalarla da kansere neden olabilir. Hem HBV hem de HCV bunu göstermektedir. HBV ve HCV karaciğeri enfekte eder , bu da kronik enfeksiyonlarda uzun vadeli iltihaplanmaya ve siroza veya karaciğerde yara izine yol açar.

Berzofsky, “Kronik inflamasyona neden olan her şey potansiyel olarak kanser riskini artırabilir” dedi.

Vücut HBV veya HCV’nin yol açtığı kapsamlı hasarı onarmaya çalışırken yeni karaciğer hücreleri üreterek bu hücrelerden bazılarının mutasyona uğraması ve kanserli hale gelmesi ihtimali vardır. HCV ayrıca lenfatik sistemin bir kanseri olan Hodgkin dışı lenfoma ile de ilişkilidir ; bunun nedeni muhtemelen virüsün neden olduğu bağışıklık sisteminin sürekli uyarılmasının kanserli hücrelerin gelişimini teşvik etmesidir.

HIV ayrıca dolaylı mekanizmalar yoluyla kanser geliştirme riskini de artırabilir . Bunun nedeni, kontrolsüz HIV enfeksiyonlarının kronik inflamasyona neden olması ve bağışıklık sistemini zayıflatması, bunun da vücudu doğrudan kanserle ilişkili diğer virüslere karşı daha duyarlı hale getirmesidir.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Dinozorları öldüren uzay kayasından 100 kat daha büyük bir meteor, erken mikrobiyal yaşamı beslemiş olabilir.

Genç bir Dünya’da dev meteorlar ölümün değil, yaşamın habercisi olabilirdi.

Yeni bir araştırma, Dünya’nın erken dönemlerine çarpan dev bir göktaşının yarattığı yıkımın, yaşamın gelişmesine olanak vermiş olabileceğini öne sürüyor.

3,26 milyar yıllık bir çarpmanın kalıntılarının incelenmesi, o dönemdeki tek yaşam türü olan mikrobiyal yaşamın, uçamayan dinozorları öldüren göktaşından 50 ila 200 kat daha büyük bir göktaşının çarpmasından eninde sonunda faydalanmış olabileceğini ortaya koyuyor . Araştırmacılar, çarpmadan hemen sonra yıkım yaşansa da, göktaşı ve bunun sonucunda oluşan tsunaminin en sonunda mikroplar için hayati önem taşıyan besinleri serbest bıraktığını bildirdi.

Harvard Üniversitesi’nde Dünya ve Gezegen Bilimleri yardımcı doçenti ve 21 Ekim’de PNAS dergisinde yayımlanan çalışmanın baş yazarı Nadja Drabon , “Sadece yaşamın dirençli olduğunu bulmakla kalmıyoruz, çünkü çarpmadan sonra bile yaşam için kanıtlar buluyoruz; aslında yaşam için gerçekten harika olan çevre değişikliklerinin olduğunu düşünüyoruz” dedi .

Drabon ve meslektaşları, Arkeyan çağı (4 milyar ila 2,5 milyar yıl önce) sırasında, şu anda Güney Afrika olan yerde bir çarpmanın kanıtlarını araştırdılar. O zamanlar, bu bölge sığ bir deniz ortamıydı. Drabon, Live Science’a, Dünya’da bu kadar eski kayaların bir anı bu kadar ayrıntılı bir şekilde sakladığı muhtemelen sadece birkaç yer olduğunu söyledi.

Katmanlarda araştırmacılar kürecikler görebilirler; bunlar bir meteorit çarpmasının silika içeren kayayı eritmesiyle oluşan küçük, cam benzeri kürelerdir. Ayrıca konglomeralar veya diğer kaya parçalarından oluşan kayalar da görürler. Konglomeralar, deniz tabanını parçalayan ve molozları kümeler halinde ezen küre çapında bir tsunaminin kanıtıdır. Kaya katmanlarının kimyası, karbonlu kondrit adı verilen ilkel bir uzay kayası türü olan meteorun kendisinin kalıntılarını ortaya çıkarır. Çapı 23 ila 36 mil (37 ila 58 kilometre) arasında ölçülmüştür.

Güney Afrika bölgesi çarpışmadan oldukça uzakta olmasına rağmen, çarpışmanın büyük sonuçları oldu. Sadece dünya çapında bir tsunamiye neden olmakla kalmadı, aynı zamanda güneşi kapatacak toz da çıkardı . Buharlaşan mineraller, çarpışmanın atmosferi okyanusun üst katmanlarını kaynatacak kadar ısıttığını da gösteriyor.

Drabon, “Karada ve sığ suda yaşayan canlılar için bu durum oldukça felaketli olurdu” dedi.

Ancak, çarpışmadan birkaç yıl veya on yıl sonra, yaşam geri döndü ve her zamankinden daha iyi durumda olabilir. Bunun nedeni, çarpışmadan sonra, yaşam için gerekli elementlerde artışlar olmasıydı, çalışma yazarları çalışmada belirttiler.

İlki, 3,26 milyar yıl önce okyanuslarda muhtemelen kıt olan temel bir mineral olan fosfordu. Günümüzde fosfor, kıtasal kayalardan okyanuslara doğru aşınıyor, ancak Arkeyan döneminde Dünya çoğunlukla su dünyasıydı ve sınırlı sayıda volkanik ada ve küçük kıtalar vardı. Drabon, çarpanın boyutundaki karbonlu bir kondritin yüzlerce gigaton fosfor içereceğini söyledi.

İkincisi, derin Arkeyen okyanuslarında bol miktarda bulunmuş ancak sığ denizlerde bulunmamış olan demirdi. Drabon, meteorit çarpmasının neden olduğu tsunaminin okyanusları karıştırmış ve bu metali daha sığ bölgelere taşımış olabileceğini söyledi. Çarpmanın üzerindeki katmanlardaki kırmızı kayalar, çevredeki bu değişimi gösteriyor.

Çalışma, uzay çarpışmalarıyla boğuşan genç bir gezegende yaşamın nasıl gelişmeye başladığını açıklamaya yardımcı oluyor. Jeolojik kayıtlar, dinozorları öldüren meteordan daha büyük meteorların erken Dünya’ya en az her 15 milyon yılda bir çarptığını gösteriyor. Drabon, yaşamın dirençli olduğunu ancak bu etkilerin her gerçekleştiğinde yaşamın evrimini şekillendirmiş olabileceğini söyledi.

“Dinozorların yok olması nedeniyle memeliler radyasyon yayabildiler ve bu olmadan, burada olup olamayacağımızı kim bilebilir?” dedi Drabon. Arkeyan etkileri, gelişen ve yok olan mikrop türleri üzerinde benzer şekilde belirleyici etkilere sahip olabilir.

Drabon, “Her etkinin bazı olumsuz ve bazı olumlu etkileri olacak” dedi.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.