Araştırma: İngiltere’de kanser tedavisine 62 gün içinde başlama hedefi tutturulamıyor

Amy ve Jayne Gray
Jayne Gray (sağda), tedavi başlangıcı için hedef süre olan 62 günden daha fazla bekledikten sonra 2021’de hayatını kaybetti.

İngiltere Kanser Araştırma Vakfı’nın BBC için yaptığı özel analize göre, ülkede farklı kanser türleri için bekleme sürelerinde ‘kabul edilemez’ düzeyde farklılıklar görülüyor.

Baş, boyun ve mesaneyi etkileyen kanser hastaları en uzun tedavi bekleme süreleriyle karşı karşıya.

Bu hastaların yalnızca yarısından biraz fazlası hedef süre olan 62 gün içinde tedaviye başlayabildi.

Kan, kemik iliği ve deri kanseri hastaları ise büyük olasılıkla tedavilerine zamanında başlıyor. Kanser Araştırma Vakfı, bu farklılıkların yaşamları riske attığı uyarısında bulunurken, ameliyattaki her dört haftalık gecikmenin birçok kanser türünde ölüm riskini % 6 ila 8 arttırdığını gösteren araştırmaya dikkat çekiyor.

Leicestershire bölgesinden 64 yaşındaki Jayne Gray 2021’de, mesane kanserinin böbrek yetmezliğine yol açması nedeniyle ölmüştü.

Kanser geçmişi olmasına kaşın, Jayne aile doktorunun acil sevk etmesinden sonra tedavi için 74 gün bekledi.

Kanser Araştırma Vakfı, ürolojik kanser türlerinden biri olan mesane kanseri hastalarının en uzun bekleme sürelerinden biriyle karşı karşıya olduğunu belirtiyor.

Jayne’in 38 yaşındaki kızı Amy “Tedavisinin başlamasını beklemek işkence gibiydi. Ona öncelik verilmeliydi. Daima, daha çabuk tedaviye başlasaydı farklı olur muydu diye şüphe içine olacağız” dedi.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/cj04rl4qgy5o

Bağırsak kanseri belirtileri dışkı yoluyla nasıl kontrol edilir?

tuvalette oturan bir kadın

Yaygın adıyla bağırsak kanseri olarak da bilinen kolorektal kanser, kalın bağırsak (kolon) veya bitimindeki rektumu etkileyen bir kanser türü ve dünya çapında en yaygın kanserlerden biri.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre, 2020 yılında dünya genelinde 1,9 milyondan fazla yeni bağırsak kanseri vakası ve bu kansere bağlı 930 binden fazla ölüm gerçekleşti.

Dünya çapında en yaygın üçüncü kanser türü ve tüm kanser vakalarının yaklaşık yüzde 10’unu oluşturuyor. Kansere bağlı ölümlerin de ikinci önde gelen nedeni.

Birçok kişide hastalığın erken evrelerinde belirti görülmez. Uzmanlar bağırsak kanserinin erken teşhisinde dışkı kontrolünün önemine dikkat çekiyor.

Bağırsak kanseri belirtileri neler?

  • Dışkıda değişiklikler – ishal veya kabızlık gibi
  • Normalden daha sık veya daha seyrek dışkı yapma
  • Dışkıda kırmızı veya siyah görünümlü kan
  • Anüste kanama
  • Tuvalete yeni gitmiş olsanız bile sık sık dışkı yapma ihtiyacı hissetme
  • Karın ağrısı
  • Karında bir yumru
  • Şişkinlik
  • Kilo kaybı
  • Sebepsiz yere çok yorgun hissetmek

Bu belirtilere sahip olmak mutlaka bağırsak kanseri olduğu anlamına gelmez, ancak bunların üç hafta ya da daha uzun bir süre boyunca fark ederseniz ve iyi hissetmiyorsanız bir hekime görünmeniz tavsiye ediliyor.

Bağırsak kanseri bazen dışkının bağırsaktan geçmesini olanaksız kılabilir.

Bu da şiddetli karın ağrısı ve kabızlığa yol açabilir. Bu durumda hızlıca sağlık kuruluşlarına başvurmak gerekir.

Dışkı nasıl kontrol edilir?

Tuvalete çıktığınızda dışkınıza iyi bakmak önemli. Ayrıca bu konuda konuşmaktan asla çekinmeyin.

Dışkındaki kanın yanı sıra rektal (anüs çevresindeki) kanamaya da dikkat etmek gerekir.

Parlak kırmızı renkte kan hemoroit (basur) kaynaklı olabilir, ancak bağırsak kanserinden de kaynaklanabilir.

Dışkıda koyu kırmızı veya siyah kan, bağırsaklardan veya mideden gelebilir; bu nedenle önemli bir uyarı olabilir.

Ayrıca, tuvalete çıkma sıklığında normale göre bir değişiklik de olabilir.

Veya bağırsaklarınızı gerektiği gibi boşaltmadığınızı ve yeterince sık gitmediğinizi hissedebilirsiniz.

İngiltere’deki Bağırsak Kanseri Vakfı, doktora bir semptom günlüğü ile gidilmesini tavsiye ediyor.

Doktorlar, çeşitli bağırsak sorunlarına sahip çok sayıda farklı kişiyi ve semptomlarını bilirler. Dolayısıyla siz de konuyla ilgili rutinlerinizdeki değişiklikleri ve kanamalar hakkında bilgi vermekten çekinmeyin.

Bağırsak kanserine ne neden olur?

Kimse bağırsak kanserine tam olarak neyin sebep olduğundan emin değil. Ancak kanserin gelişimini daha olası hale getirebilecek bazı şeyler var:

  • Yaşlandıkça, kanser olma olasılığı artar. Bağırsakta da durum farklı değil. Çoğu vaka 50 yaş üstü yetişkinlerde görülür.

Ayrıca risk artıran faktörler arasında şunlar sayılabilir:

  • Fazla kırmızı et ve salam, sucuk, pastırma gibi işlenmiş etleri tüketmek
  • Sigara içmek
  • Çok fazla içki içmek
  • Fazla kilolu ya da obez olmak
  • Bağırsağınızda tümöre dönüşebilen poliplerin olması
elde kan bulaşmış peçete

Kalıtsal mıdır?

Pek çok vakada bağırsak kanseri kalıtsal değil. Ancak 50 yaşından önce teşhis konmuş herhangi bir yakın akrabanız varsa doktorunuza söylemelisiniz.

Lynch sendromu gibi bazı genetik durumlar, insanların bağırsak kanseri geliştirme riskinin çok daha yüksek olduğu anlamına gelebilir.

Ancak doktorlar bu durumu bilirse bunlar da önlenebilir.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c20m7gygx31o

‘Genetik hayaletler’ araştırması Covid’in kaynağının yaban hayvanları olduğunu buldu

Rakun köpekleri Covid'in potansiyel kaynaklarından olarak görülüyor.
Rakun köpekleri Covid’in potansiyel kaynaklarından olarak görülüyor.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Fransa’dan bilim insanları tarafından, milyonlarca genetik kod parçası kullanılarak yapılan yeni bir araştırma, Covid-19 salgınının bir laboratuvar sızıntısından ziyade pazarda satılan enfekte hayvanlarla ortaya çıktığını öne sürüyor.

Çalışma için Covid’in erken evrelerinde Çinli yetkililer tarafından toplanan ve salgının kökenleri hakkında en değerli bilimsel bilgi kaynaklarından biri olarak görülen numuneler kullanıldı.

Numuneler Ocak 2020’de Çin’in Vuhan kentinde toplanmıştı.

Vuhan’daki hastanelere gizemli bir zatürreyle başvuranların artmasıyla Huanan Deniz Ürünleri Toptan Pazarı ile erken bir bağlantı kurulmuştu. Pazar kapatıldıktan sonra yetkililer, tezgahlar, hayvan kafeslerinin içi ve kesilen hayvanların kürkünü yüzmek için kullanılan ekipmanlar dahil birçok yerden sürüntü örnekleri topladılar.

Huanan Deniz Ürünleri Toptan Pazarı salgının ilk günlerinde kapatıldı.

Bu numunelerle ilgili analizleri geçen yıl yayımlandı ve ham veriler diğer bilim insanlarının kullanımına sunuldu.

Şimdiyse ABD ve Fransa’daki bir grup bilim insanı, daha da gelişmiş genetik analizlerin Covid’in ilk günlerini daha derinlemesine incelemelerine izin verdiğini söylüyor.

Bu çalışma kapsamında milyonlarca kısa genetik kod parçasını (hem DNA hem de RNA) analiz ederek Ocak 2020’de pazarda olan hayvanları ve virüsleri bir nevi yeniden canlandırmaları gerekiyordu.

Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nden Prof. Florence Débarre, “Çevreden alınan numunelerle bu hayvanların DNA ve RNA hayaletlerini görüyoruz ve bu hayvanların bazıları [Covid virüsünün] bulunduğu tezgahlardalar,” diyor.

Cell dergisinde yayımlanan araştırma sonuçlarında, virüsün pazarda ortaya çıktığı tezini destekleyen bulgular sıralanıyor.

Buna göre Covid virüsü ve taşımaya yatkın hayvanların aynı yerde olduğu tespit edildi; bazı sürüntülerde hem hayvanın hem de koronavirüs genetik kodu birlikte gözlemlendi. Bunlar pazarın her yerine eşit bir şekilde dağılmamış; belirli sıcak noktalarda toplanmıştı.

ABD’deki Scripps Enstitüsü’nden Prof. Kristian Andersen, “Tek bir tezgah düzeyinde bile, salgının yüksek olasılıkla kaynağının pazar olduğunu gösteren çok tutarlı bir hikaye buluyoruz,” diyor.

Ancak, virüsle aynı anda aynı yerde olmaları hayvanların enfekte olduğunu kanıtlamıyor.

Pazarda tespit edilen hayvanlar arasında maskeli palmiye misk kedisi de vardı. Hayvan Sars virüsü salgınında rol oynamıştı.

Numunelerde en sık görülen hayvan, rakun köpeğiydi. Deneyler bu hayvanın Covid’i hem yakaladığını hem de bulaştırdığını göstermişti.

Pandeminin potansiyel kaynağı olarak tanımlanan diğer hayvanlar, 2003’teki Sars salgınıyla da ilişkilendirilen maskeli palmiye misk kedisi, beyaz bambu fareleri ve Malaya kirpileriydi. Virüsü yayıp yaymadıklarını görmek için deneyler yapılmadı.

Genetik analizin derinliği, pazarda hangi rakun köpek türlerinin satıldığını belirleyebilmesini sağladı. Bu türler Güney Çin’de yaban hayatında daha yaygın olarak bulunuyordu. Bu, bilim insanlarına bir sonraki adımda nereye bakacakları konusunda ipuçları veriyor.

‘Şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kaynağı hayvanlar’

Araştırma ekibi ayrıca pazarda bulunan viral numunelerin genetik kodunu pandeminin ilk günlerinde hastalardan alınan numunelerle karşılaştırdı. Viral numunelerdeki çeşitli mutasyonlar incelemek de ipuçları sağlıyordu.

Numuneler, Covid’in pazarda birden çok kez ortaya çıktığını ve hayvanlardan insanlara iki potansiyel yayılma olayı yaşandığını gösteriyor ancak kanıtlamıyor.

Araştırmacılar, bunun, salgının pazar dışında bir yerde başlayıp pazarda güçlenmesinden ziyade pazarın köken olduğu fikrini desteklediğini söylüyor.

Bilim insanları ayrıca mutasyonları virüsün soy ağacını oluşturmak ve geçmişine bakmak için kullandı.

Prof. Andersen, “Pandeminin ve pazardaki salgının başladığına inandığımız zamanlar örtüşüyor, aynılar,” diyor.

Araştırmalarına göre pandeminin ilk günlerinde görülen koronavirüsün tüm genetik çeşitliliği pazarda bulunuyordu.

Arizona Üniversitesi’nden Prof. Michael Worobey, “Bu büyük, gür evrimsel ağaçtaki küçük bir dal olmaktan ziyade, pazardaki genetik dizilimler ağacın tüm dallarına yayılmış durumda, bu da genetik çeşitliliğin aslında pazarda başladığıyla tutarlı,” diyor.

Bu çalışmanın, erken vakalar ve pazarla bağlantılı hastaneye yatışlar gibi diğer verilerle bir araya geldiğinde, Covid’in kökeninin hayvansal olduğuna işaret ettiğini söyledi.

Prof. Worobey, “Şüpheye mahal bırakmayacak şekilde böyle ortaya çıktı” dedi ve veriler göz önüne alındığında diğer açıklamaların “oldukça hayali, saçma senaryolar” gerektirdiğini belirtti.

“Bence şimdiye kadar kanıtların ne kadar güçlü olduğu konusunda bir takdir eksikliği vardı,” diye ekledi.

Kaynak ve yazının devamını okumak için bağlantıya tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c3e93w4lx93o

ABD Gıda ve İlaç Dairesi, Yapay Pankreas Sistemini Onayladı

Cambridge Üniversitesi araştırmacıları tarafından geliştirilen bir yapay pankreas, 2 yaş ve üzeri tip 1 diyabet hastaları için, hamilelik döneminde bile kullanılmak üzere ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylandı.

Cambridge Üniversitesi araştırmacıları tarafından geliştirilen bir yapay pankreas, 2 yaş ve üzeri tip 1 diyabet hastaları için, hamilelik döneminde bile kullanılmak üzere ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylandı. Bu onay, daha fazla diyabet hastasının bu yaşam değiştiren uygulamayı kullanabileceği anlamına geliyor. İlk kez, FDA yapay pankreas sisteminin hamilelikte kullanılmasına izin verdi.

CamDiab adlı Cambridge kökenli şirket tarafından üretilen CamAPS FX, tip 1 diyabet hastalarının, hamilelik sırasında bile glukoz seviyelerini yönetmelerine yardımcı olmak için kullanılabilen bir Android uygulamasıdır. Uygulama, uyumlu bir insülin pompası ve sürekli glukoz monitörünün birbirleriyle iletişim kurmasını sağlayarak yapay bir pankreas oluşturur.

CamAPS FX kapalı döngü algoritması, 23 Mayıs Perşembe günü FDA onayı aldı. Daha önce Birleşik Krallık ve AB’de CE işaretine sahipti.

CamAPS FX’in yaratıcısı Roman Hovorka, Cambridge Üniversitesi Metabolik Bilim Enstitüsü ve Pediatri Bölümü’nde Metabolik Teknoloji Profesörü’dür ve bu teknoloji burada geliştirilmiştir. Hovorka, “Tip 1 diyabet hastalarına ve ailelerine daha iyi bir yaşam sunmak için yola çıktık ve FDA’nın CamAPS FX’in güvenliğini ve etkinliğini incelemesinden ve bu teknolojiye onay vermesinden memnunuz,” dedi. “Bu teknoloji kapsamlı bir şekilde test edildi ve birçok kişi tarafından en iyi algoritma olarak kabul ediliyor.”

CamAPS FX, Avrupa ve Avustralya’da 15 ülkede 27.000’den fazla kişi tarafından halihazırda kullanılmaktadır. CamAPS FX gibi yapay pankreas sistemleri, Kasım 2023’te Ulusal Sağlık ve Bakım Mükemmelliği Enstitüsü (NICE) tarafından NHS tarafından geniş kullanım için onaylandı.

Kaynak ve devamı için : ABD Gıda ve İlaç Dairesi, Yapay Pankreas Sistemini Onayladı (akademikbulten.com)

İç Organların Sertliğini Ölçen Ultrason Etiketi.

MIT mühendisleri, vücudun derinlerindeki organların sertliğini izleyebilen küçük bir ultrason etiketi geliştirdi.

MIT mühendisleri, vücudun derinlerindeki organların sertliğini izleyebilen küçük bir ultrason etiketi geliştirdi. Posta pulu büyüklüğündeki bu yapışkan sensör, cilt üzerine yapıştırılarak kullanılabilir ve karaciğer ve böbrek yetmezliği gibi hastalık belirtilerini, katı tümörlerin ilerlemesini tespit edebilir.

Science Advances dergisinde bugün yayımlanan açık erişimli bir çalışmada, ekibin sensörünün ses dalgalarını cilt üzerinden vücuda gönderebildiği ve bu dalgaların iç organlardan yansıyarak etikete geri döndüğü bildirildi. Yansıyan dalgaların deseni, organların sertliğini belirten bir imza olarak okunabilir ve bu şekilde etiket, organ sertliğini ölçüp takip edebilir.

Çalışmanın kıdemli yazarı ve MIT Makine Mühendisliği profesörü Xuanhe Zhao, “Bazı organlar hastalandığında zamanla sertleşebilir,” diyor. “Bu giyilebilir etiketle, uzun süre boyunca sertlikteki değişiklikleri sürekli olarak izleyebiliriz, bu da iç organ yetmezliğinin erken teşhisi için son derece önemlidir.”

Araştırma ekibi, etiketin 48 saat boyunca organların sertliğini sürekli olarak izleyebildiğini ve hastalığın ilerlemesini gösterebilecek ince değişiklikleri tespit edebildiğini gösterdi. İlk deneylerde, araştırmacılar bu yapışkan sensörün sıçanlarda akut karaciğer yetmezliğinin erken belirtilerini tespit edebildiğini buldular.

Mühendisler, tasarımı insanlarda kullanıma uyarlamak için çalışıyorlar. Etiketin yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) organ nakli sonrası iyileşen hastaların sürekli izlenmesi için kullanılabileceğini düşünüyorlar.

Çalışmanın başyazarı Hsiao-Chuan Liu, “Bir karaciğer veya böbrek nakli sonrası, bu etiketi hastaya yapıştırıp organın sertliğinin günler içinde nasıl değiştiğini gözlemleyebiliriz,” diyor. “Akut karaciğer yetmezliğinin erken teşhisi durumunda, doktorlar durumu ağırlaşmadan önce hemen müdahale edebilir.” Liu, çalışmanın yapıldığı sırada MIT’de ziyaretçi bilim insanıydı ve şu anda Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde yardımcı profesördür.

Çalışmanın MIT’deki diğer yazarları arasında Xiaoyu Chen ve Chonghe Wang, USC’deki işbirlikçileriyle birlikte yer alıyor.

Dalgalanma Algılama

Kaslarımız gibi, vücudumuzdaki dokular ve organlar yaşlandıkça sertleşir. Bazı hastalıklarda, organların sertleşmesi belirginleşir ve bu durum potansiyel olarak sağlığın hızla kötüleşeceğini işaret eder. Klinik hekimler, şu anda böbrekler ve karaciğer gibi organların sertliğini ultrason elastografi kullanarak ölçebiliyorlar. Bu teknik, cilt üzerine tutulan taşınabilir bir probun vücuda ses dalgaları gönderip organlardan yansıyan dalgaları algılamasıyla çalışır.

Ultrason elastografi genellikle YBÜ’de organ nakli geçirmiş hastaların izlenmesi için kullanılır. Hekimler, ameliyattan kısa bir süre sonra hastayı hızlıca kontrol edip yeni organın sertleşme belirtileri gösterip göstermediğini araştırır.

USC’de profesör olan diğer kıdemli yazar Qifa Zhou, “Organ nakli sonrası, ilk 72 saat YBÜ’de en kritik dönemdir,” diyor. “Geleneksel ultrason ile probu vücuda tutmanız gerekir. Ancak bunu uzun süre boyunca sürekli olarak yapamazsınız. Doktorlar, organın başarısız olduğunu fark edene kadar önemli bir anı kaçırabilirler.”

Ekip, daha sürekli ve giyilebilir bir alternatif sağlayabileceklerini fark etti. Çözüm olarak, daha önce geliştirdikleri ve derin dokuları ve organları görüntüleyebilen ultrason etiketini genişlettiler.

Zhao, “Görüntüleme etiketimiz uzunlamasına dalgaları algılıyordu, bu sefer ise kesme dalgalarını algılamak istedik, bu dalgalar size organın sertliğini söyler,” diye açıklıyor.

Mevcut ultrason elastografi probları, kesme dalgalarını veya organın ses dalgalarına tepkisini ölçer. Bir kesme dalgası organ içinde ne kadar hızlı seyahat ederse, organ o kadar sert olarak yorumlanır. Ekip, ultrason elastografisini pul büyüklüğündeki bir etikete sığacak şekilde küçültmeyi hedefledi.

Zhou, “Yüksek kaliteli piezoelektrik malzemelerden küçük dönüştürücüler kesmemize olanak tanıyan ileri üretim tekniklerini kullandık,” diyor.

Araştırmacılar, 25 milimetre karelik bir çip üzerine 128 minyatür dönüştürücü yerleştirdiler. Çipin alt kısmını, ses dalgalarının cihazın içine ve dışına neredeyse kayıpsız geçmesine olanak tanıyan, hidrojel adı verilen yapışkan ve esnek bir malzeme ile kapladılar.

İlk deneylerde, ekip sertlik algılayan etiketi sıçanlarda test etti. Etiketlerin 48 saat boyunca karaciğer sertliğini sürekli olarak ölçebildiğini buldular. Etiketin topladığı verilerden, araştırmacılar akut karaciğer yetmezliğinin net ve erken belirtilerini gözlemlediler.

Çalışmanın diğer kıdemli yazarı Liu, “Karaciğer yetmezliğine girdiğinde, organın sertliği birkaç kat artar,” diye açıklıyor.

B·R·A·H·M·S PCT (Prokalsitonin): Biyomühendisler ve Moleküler Biyologlar İçin Hayati Bir Araç

Erken teşhis hayat kurtarır, sepsisin erken teşhisinde önemli bir rol oynayan B·R·A·H·M·S PCT (Prokalsitonin) bu alanda öne çıkan bir biyobelirteçtir.

Erken teşhis hayat kurtarır, sepsisin erken teşhisinde önemli bir rol oynayan B·R·A·H·M·S PCT (Prokalsitonin) bu alanda öne çıkan bir biyobelirteçtir. Thermo Scientific tarafından geliştirilen B·R·A·H·M·S PCT™ testi, bakteriyel enfeksiyonların erken saptanmasında klinisyenlere güvenilir ve hızlı sonuçlar sunarak, hastaların tedavi sürecinde önemli bir destek sağlar. Bu biyobelirteç, biyomühendisler ve moleküler biyologlar için de önemli uygulamalara sahiptir.

Neden Önemli?

  • Erken Teşhis ve Müdahale: Biyomühendisler ve moleküler biyologlar, hastalıkların erken teşhisi ve hızlı müdahale stratejileri geliştirmede önemli rol oynarlar. B·R·A·H·M·S PCT, bakteriyel enfeksiyonların erken teşhisinde yüksek hassasiyet ve özgüllük sunarak, bu uzmanların çalışmaları için kritik veriler sağlar.
  • Araştırma ve Geliştirme: Prokalsitonin gibi biyobelirteçler, yeni tedavi yöntemleri ve teşhis araçları geliştirmek için araştırma yapan moleküler biyologlar ve biyomühendisler için değerli bir referans noktasıdır. B·R·A·H·M·S PCT’nin hızlı ve güvenilir sonuçlar sunması, araştırmaların etkinliğini artırır.
  • Klinik Uygulamalar: Moleküler biyologlar ve biyomühendisler, klinik uygulamalarda kullanılmak üzere yeni teşhis kitleri ve tedavi protokolleri geliştirirken B·R·A·H·M·S PCT gibi biyobelirteçlerden yararlanabilirler. Bu biyobelirteç, hastaların doğru tedaviye hızlıca yönlendirilmesine yardımcı olur.

Hangi İşlerde Kullanılabilir?

  • Klinik Araştırmalar: B·R·A·H·M·S PCT, klinik araştırmalarda enfeksiyonların tanımlanması ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi için kullanılabilir. Bu, araştırmacıların yeni tedavi yöntemlerini test etmelerine olanak tanır.
  • Hastane Laboratuvarları: Hastane laboratuvarlarında çalışan moleküler biyologlar ve biyomühendisler, sepsis gibi hayati tehlike arz eden durumları hızlıca teşhis etmek için bu testi kullanabilirler.
  • Tanı Kiti Geliştirme: Yeni tanı kitleri geliştiren biyomühendisler, B·R·A·H·M·S PCT’nin hassasiyet ve özgüllüğünden yararlanarak, daha güvenilir ve etkili teşhis araçları oluşturabilirler.
  • Antibiyotik Tedavi Yönetimi: Bakteriyel enfeksiyonların doğru teşhisi, gereksiz antibiyotik kullanımını azaltır. Bu da, antibiyotik direncinin önlenmesine yardımcı olur. Bu bağlamda, B·R·A·H·M·S PCT, doğru antibiyotik tedavilerinin belirlenmesine destek sağlar.

Kaynak ve devamını incelemen için : B·R·A·H·M·S PCT (Prokalsitonin): Biyomühendisler ve Moleküler Biyologlar İçin Hayati Bir Araç (akademikbulten.com)

FDA, İki Nadir Hastalık İçin İlk Değiştirilebilir Biyobenzeri Onayladı.

Bugün, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Bkemv (eculizumab-aeeb) adlı ilacı, Soliris (eculizumab) için iki nadir hastalığın tedavisinde kullanılmak üzere ilk değiştirilebilir biyobenzer olarak onayladı.

Bugün, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Bkemv (eculizumab-aeeb) adlı ilacı, Soliris (eculizumab) için iki nadir hastalığın tedavisinde kullanılmak üzere ilk değiştirilebilir biyobenzer olarak onayladı. Bkemv, Soliris’in de onaylandığı aşağıdaki tedavi endikasyonları için onay almıştır:

  • Paroksismal Noktürnal Hemoglobinüri (PNH) hastalarında hemolizi azaltmak için,
  • Atipik Hemolitik Üremik Sendrom (aHUS) hastalarında kompleman aracılı trombotik mikroanjiyopatiyi önlemek için.

“Birçok nadir hastalık hayatı tehdit edici nitelikte olup, çoğunun tedavisi bulunmamaktadır,” dedi FDA’nın Terapötik Biyolojikler ve Biyobenzerler Ofisi direktörü Sarah Yim. “FDA, nadir hastalıkları olan bireylerin mevcut tedavi seçeneklerinin sınırlı olduğu durumlarda erişimlerini genişletebilecek güvenli ve etkili değiştirilebilir biyobenzer tedavilerin geliştirilmesini kolaylaştırma konusunda kararlıdır.”

Bir hastalık, ABD’de 200.000’den az kişiyi etkiliyorsa nadir olarak kabul edilir. PNH ve aHUS, kırmızı kan hücrelerinin parçalanmasıyla karakterize edilen nadir hastalıklardır. PNH, anemi (düşük kırmızı kan hücreleri), tromboz (kan pıhtıları), pansitopeni (düşük kırmızı kan hücreleri, beyaz kan hücreleri ve trombosit sayısı) ve koyu idrar ile sonuçlanırken, aHUS anemi, trombositopeni (düşük trombosit sayısı) ve böbrek yetmezliği ile sonuçlanır.

Bkemv, kompleman C5 proteini bağlayarak kompleman sisteminin aktivasyonunu engelleyen bir monoklonal antikordur. Bu bağlanma, PNH ve aHUS hastalarında damar içi hemolizi (kırmızı kan hücrelerinin yıkımı) önler.

Bkemv ve Soliris, Neisseria meningitidis bakterisinin neden olduğu ciddi ve yaşamı tehdit edici menenjit enfeksiyonları riskini artırdığına dair bir Uyarı Kutusu taşır. Hastalar, Bkemv veya Soliris tedavisine başlamadan önce menenjit aşısını tamamlamalı, menenjit belirtileri açısından izlenmeli ve enfeksiyon belirtileri ortaya çıktığında hemen değerlendirilmelidir.

Değiştirilebilir bir biyobenzer olarak Bkemv, Soliris ile yüksek oranda benzer olup, klinik olarak anlamlı bir fark göstermez. Bkemv’nin güvenlik uyarıları ve beklenen yan etkileri Soliris ile aynıdır. Soliris’in PNH randomize denemelerinde en sık bildirilen yan etkiler baş ağrısı, nazofarenjit (soğuk algınlığı), sırt ağrısı ve bulantıdır. Soliris’in aHUS tek kollu prospektif denemelerinde en sık bildirilen yan etkiler baş ağrısı, ishal, hipertansiyon, üst solunum yolu enfeksiyonu, karın ağrısı, kusma, nazofarenjit, anemi, öksürük, alt bacaklar veya ellerde şişme, bulantı, idrar yolu enfeksiyonları ve ateştir.

Bkemv, sadece Bkemv Risk Değerlendirme ve Azaltma Stratejisi (REMS) adlı kısıtlı bir program aracılığıyla temin edilebilir. REMS, FDA’nın belirli ciddi güvenlik endişeleri olan ilaçlar için ilaç yararlarının risklerini aşmasını sağlamak amacıyla gerektirebileceği bir ilaç güvenlik programıdır.

Bkemv, ABD’de onaylanan 53. biyobenzer üründür ve bunların 13’ü değiştirilebilir biyobenzer olarak onaylanmıştır.

Değiştirilebilir biyobenzer, yasanın gerektirdiği diğer şartları karşılayan ve reçeteyi yazan doktora danışmadan referans ürünün yerine geçebilecek biyobenzer anlamına gelir. Bu değişim, eyalet eczacılık yasalarına tabi olarak eczanelerde gerçekleştirilebilir. Tüm biyolojik ürünler, FDA’nın titiz onay standartlarını karşıladıktan sonra onaylanır. Bu da sağlık hizmeti sağlayıcıları ve hastaların, referans ürün için bekledikleri aynı güvenlik ve etkinliği bir biyobenzer veya değiştirilebilir biyobenzerden de bekleyebileceği anlamına gelir.

Biyobenzer ve değiştirilebilir biyobenzer ürünlerin onaylanması, FDA’nın biyolojik ürünler için rekabetçi bir pazar destekleme ve hastaların daha uygun maliyetli tedavi seçeneklerine erişimini artırma konusundaki uzun süredir devam eden taahhüdünü güçlendirir.

FDA, Bkemv’nin onayını Amgen Inc.’e vermiştir.

Kaynak ve devamını incelemen için :FDA, İki Nadir Hastalık İçin İlk Değiştirilebilir Biyobenzeri Onayladı (akademikbulten.com)

Kanseri kokuyla tespit etmek mümkün mü?

Haber bilgisi: William Kremer, BBC Muhabiri

Yakında hastalıkları kokularından teşhis etmek mümkün olabilecek.

Uzmanlar geçtiğimiz yıllarda koku alan bir makinanın meme kanserini teşhis etmekte meme röntgeni kadar başarılı olduğunu ortaya koydu.

Bunu, diğer hastalıkları da aynı yöntemle tespit edebilen aletlerin izleyebileceği düşünülüyor.

Kanser geçiren insanlar ve yakınlarının oluşturduğu bir dayanışma grubundan Joanie, eşi prostat kanseri olduğunda burnuna hep bir çürük kokusu geldiğini anlatıyor. Joanie, “Size delice gelebilir ama inanın, aklım başımda” diyor. Pis koku, kanser tedavisi başarılı olunca geçmiş.

Ama Joanie 2012’de yeniden aynı kokuyu almaya başlayınca korkuya kapılmış. Ve haklı çıkmış. Bu kez kendisine akciğer kanseri teşhisi konmuş.

Birçok kanser hastası ve yakınları böyle bir kokuyu hiç fark etmiyor.

Ama Joanie gibi koku aldığını söyleyen çok kişi var.

Philadelphia’daki Monell Kimyasal Duyular Merkezi’nden George Preti “Bana bu konuda yazan çok kişi oldu” diyor.

Preti’ye göre bu kişiler arasında hemşireler ve uzmanlar da var ama bu anlatıların hemen hiçbiri kapsamlı bir araştırmaya dayanmıyor.

Tarih boyunca kullanıldı

Tarih boyunca doktorlar teşhis sırasında, hastalarının nefesini, idrarını, dışkısını, terini, cildini koklayagelmiş.

2011 yılında yazılan bir makalede onlarca hastalıkla ilgili “koku notları” incelenmişti.

Yakınlarda yapılan bir deney de insanların hastalandıklarında kötü kokular yaydıklarına dair kanıtlar sundu.

Stockholm’daki Karolinska Enstitüsü’nden Mats Olsson liderliğindeki bir araştırma ekibi sekiz sağlıklı gönüllüye dar pamuklu tişörtler giydirdiler.

Deneklerin yarısına içinde bir şey olmayan bir sıvı, yarısına da hafif grip benzeri belirtilere yol açan bir kimyasal karışım enjekte ettiler.

Bir ay sonra deneye katılanlar geri çağırıldı ve bu sefer iki gruba geçen sefer yapılan enjeksiyonun tersi verildi.

Sonra bütün tişörtler toplandı ve kol altı kısımları kesilerek şişelendi.

Bu şişelerden püskürtülen havayı koklyana gönüllü jüriden kokuları yoğunluk, kötülük ve sağlıksızlık bakımından sıralamaları istendi.

Sonuçta olumsuz özellikleri en öne çıkan kokuların hasta gruba ait tişörtlerden geldiği belirlendi.

Tabii Olsson, Psychological Science adlı bilim dergisinde sonuçları yayımlanan bu deneyin çok küçük çaplı olduğunu kabul ediyor.

Ama yine de hasta insanların vücutlarının hem diğer insanları bulaşıcı hastalığa karşı uyarma hem de yardıma ihtiyacı olduğu sinyallerini vermek için belli kimyasal maddeler salgıladığına inanıyor.

Tişört deneyi

Londra’daki Hijyen ve Tropik hastalıklar Okulu’ndan (London School of Hygiene and Tropical Medicine) Val Curtis de kötü kokunun bir sebebi olduğunda hemfikir.

“Beyindeki tiksinme duyusunu yaratan sistem bizi, hastalığa yol açabilecek şeylerden uzak tutmak üzere evrilmiş,” diyor.

Mats Olsson açısından, yürüttüğü tişört deneyinin ilginç yanı, insanların hastalığın kokusunu çok keskinleşmeden önce, çok daha hafif rahatsızlıklarda bile alabildiğini görmek olmuş.

Kanser için erken teşhis çok önemli ama bizlere doktora gitmeyi düşündürecek belirtiler ortaya çıktığında hastalık genellikle çok ilerlemiş oluyor.

George Preti yumurtalık kanseri örneğini veriyor.

“Karabiber çekirdeğini düşünün bir de soğan büyüklüğünü. Hastalığın karabiber çekirdeği kadarken teşhis edilmesi gerekiyor ama genellikle soğan büyüklüğüne geldiğinde tanı konuyor” diyor.

Preti yumurtalık kanserinin kokusu sayesinde doktorların hastalığı çok küçükken fark edebilmesini umuyor.

Vücutlarımız günlük normal işleyişleri içinde çeşitli kimyasal maddeler salgılıyorlar.

Preti kanserli hücrelerin metabolizması, yani işleyişinin normal hücrelerden farklı olduğunu, dolayısıyla farklı bir kimyasal madde ve farklı bir koku salgıladığını söylüyor.

Bu insanın koklayarak fark edebileceğinden çok daha hafif bir koku olabilir ama çeşitli kanser türlerinin ya da başka hastalıkların kokularını tanımak üzere eğitilmiş köpekler pekala hastalığı erken teşhis edebilir. (İnsanların beş milyon köpeklerin 300 milyon koku reseptörü var.)

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c8erzye8y8ro

Dünyada ilk tam göz nakli yapılan hasta ‘olağanüstü’ ilerleme kaydetti

Aaron James
Fotoğraf altı yazısı,Aaron James

10 Eylül 2024

Dünyada ilk tam göz nakli yapılan emekli Amerikan askerinin bir yıl sonra önemli bir ilerleme kaydetmesi bu alanda çalışan doktorlara umut verdi.

46 yaşındaki Aaron James, 2021’de yüksek gerilim hattı bakımı yaparken bir kaza geçirdi ve yüzünün büyük bölümünü kaybetti.

James, aynı operasyonda çok az kişiye yapılan kısmi yüz nakli ameliyatı da oldu.

New York Üniversitesi’ne bağlı Langone Health Tıp Merkezi’ndeki araştırmacılar, nakil yapılan gözün normal basıncı ve kan akışını koruduğunu söylüyor. Benzer şekilde nakil yapılan hayvanlarda, donör gözün operasyondan sonra küçüldüğü gözleniyordu.

James’in donör gözündeki görme yeteneğini geri gelmedi. Ancak araştırmacılar bir gün tekrar görebileceğini umuyorlar.

Aaron James’i izleyen araştırmacılar kaydettiği ilerleme karşısında “hayranlık” içinde olduklarını belirtiyor.

James’in göz doktoru Vaidehi Dedania, “Operasyon sonrası elde ettiğimiz sonuçlar olağanüstü. Bu sonuçlar, kritik duyu organlarına yönelik nakillerin araştırılmasına ilham olabilir” dedi.

Nakil sonrası süreci araştırma olarak yayınlayan uzmanlar, retinanın ışığa verdiği elektriksel tepkiyi ölçen elektroretinografi testini James’e uyguladı. Bu test, donör gözdeki ışığa duyarlı sinir hücrelerin, nakilden canlı çıktığını gösterdi.

Araştırmaya katılan ekip, bu sonuçların, ileride göz nakliyle, görme duyusunun geri kazandırılabilmesi konusunda umut verdiğini söylüyor.

James yaşadığı kaza sırasında sağ gözünü kaybetmedi.

Sonrasında geçen Mayıs ayında, 140’tan fazla sağlık çalışanının katıldığı 21 saatlik bir ameliyat geçirdi.

Bağışlanan yüz ve göz, 30’lu yaşlarındaki bir erkek donörden geldi.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/crkmygn6818o

Dondurulmuş gıdalar hakkında bilmeniz gereken 5 şey

Dondurulmuş bezelye, patates, fasulye

İngiltere’deki Gıda Standartları Kurumu (FSA) dondurulmuş gıdaların sağlıklı tüketimi ile ilgili soruları yanıtladı.

İşte FSA uzmanlarının dondurulmuş gıdalarla ilgili ipucu ve uyarıları:

1. Gıda yalnızca alındığı gün mü dondurulur?

Bir FSA araştırmasına katılanların %43’ü öyle olduğuna inanıyor ama kuruma göre bu bilgi yanlış.

FSA uzmanlarına göre gıdalar son kullanım tarihine kadar her an dondurulabilir. Gıda bekledikçe tazeliğinden kaybettiği için zamanla besin değeri düşebilir ama tehlikeli değil.

2. Gıda derin dondurucuda uzun süre beklerse bozulur mu?

FSA araştırmasına göre halkın %38’i gıdaların derin dondurucuda da bozulabileceğine inanıyor.

Ancak kurumun genel müdürü Steve Wearne’e göre bu doğru değil.

Wearne’e göre zamanla buz kristallerinin artması yüzünden gıdanın tadı ve dokusu değişse de besin zehirlenmesi riski yok:

“Gıda derin dondurucuda güvendedir ama zamanla kalitesi düşer. Dolayısıyla da dondurulduktan sonra 3-6 ay içinde tüketilmesini tavsiye ediyoruz. Tabii paketlenmiş hazır gıdaların üzerindeki etiketlere de bakılmasında fayda var.”

3. Gıdayı çözdürdükten sonra ne kadar zamanda türketmeliyiz?

Bakteri türlerinin çoğu, derin dondurucuda ölmüyor. Ancak düşük ısı ve susuzluk yüzünden pasif hale geçiyor.

Bu nedenle gıdanın buzu çözüldüğünde bozulma süreci de yeniden başlıyor.

Steve Wearne “Derin dondurucu, gıdalar için kumandadaki ‘bekle’ düğmesi gibidir. Zamanı durdurur” diyor.

“Ama buzu çözülünce, duran zaman yeniden akmaya başlar. Bu nedenle gıdaları ancak yiyeceğiniz zaman çözdürün, buzu tamamen çözüldükten sonra da 24 saat içinde yiyin.”

kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın; https://www.bbc.com/turkce/articles/cz0751l1r9xo