Erken menopoz gerçekten korkunç bir şey mi?

Kadın üreme organlarını gösteren bir ilüstrasyon

Farklı ülkelerde değişiklik göstermekle birlikte, bir kadının adet döngüsünün 40-45 yaşlarından önce sona ermesi erken menopoz olarak tanımlanıyor.

Peki bir kadının yumurtalarının ortalamadan daha erken bir yaşta bitmesi bu kadınlara neler hissettiriyor, süreç nasıl geçiyor?

Erken menopoz deneyimiyle ilgili bir kitap da yazmakta olan Pınar Mavi, yaşadıklarını BBC Türkçe için kaleme aldı:

Neyi yanlış yaptım?

Ben anne olma umudumu ilk olarak jinekoloğumun bekleme salonundan odasına yürüdüğüm dokuz adımda kaybettim. Adım sayımı biliyorum çünkü adımlarımı saymazsam donup kalacağımı biliyordum.

Test sonuçlarımı masaya bıraktığımda doktorumun yüzünden bir üzüntü dalgası geçti.

Ancak yine de sakin ve yumuşak ses tonuyla cümleler kurdu, ben yalnızca birkaçını duyabildim.

“Menopoz, sebebini bilmiyoruz, genetik, travma, ağır metal. Üzgünüm, keşke…”

Derin bir nefes aldıktan sonra kafamda tek bir soruda birleşen tüm seslerin bağırdığı cümleyi söyledim: “Neyi yanlış yaptım?”

Aylardır yanımda biri varken durdurmayı başardığım gözyaşları bu sefer otoriteme karşı gelerek aktılar.

Dişiliğimi mi kaybettim?

Doğumdan sonra ilk duyacağım o sihirli koku bir anda uçup gitti, yeğenlerimle Ege kumsallarında kumdan kale yapacak çocuklarımın görüntüsü, annemle beraber doğumdan önce kıyafet alışverişine çıkacağımız an, babamın koca elleriyle ilk mama yedireceği anla beraber havaya karıştı.

Ablama yeğenini ilk kucağına aldığında artık sen de anne yarısısın cümlesini asla söyleyemeyecek olmak canımı o kadar yaktı ki nefes alamadım.

Kendimi sokaklara bırakırken, ilk kez bir sonraki adımımın ne olacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Hayatta hiçbir şey kontrolümde değildi.

Hayat beni pas geçip kendi yoluna gitmişti, artık öteki olmuştum. Asla normal olamayacaktım.

Yalnız anne olma ihtimalimi değil, aynı zamanda artık kadınlığın neresinde durduğumu bilmeden 32 yaşımda dişiliğimi de kaybetmiştim.

Nereye gittiğimi umursamadan yere bakarak, donuk gözlerle yürürken, çok uzun sürecek yas döneminin başında olduğumu bilmiyordum.

Doğacağı hayalini kurduğum çocuklarımın mı, yoksa kadınlığımın mı yasını tuttuğumu da uzun süre anlayamayacaktım.

Her şey çok hızlı oldu

Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, iki ay regl olmayınca, strestendir diye düşünüp yine de emin olmak için kan testi yaptırmış, sonuçların ‘Post-meno’ referans aralığında olduğunu görünce inanamıştım.

Post-meno’nun menopoz sonrası anlamında olmasına imkan olamazdı, kesin yanlış anlamıştım. Ancak internette açtığım her sayfa aşağı yukarı aynı kelimelerle açıklıyordu.

Belki de menopozun annemin arkadaşlarıyla 50’li yaşlardan sonra espri konusu yaptıkları, çok da ilgimi çekmeyen, vakti gelince düşünürüm dediğim reglinin bitmesinden farklı bir anlamı vardı?

Daha 32 yaşımda yumurtalıklarım hormon musluklarını bir daha açmamacasına kapatmış olamazdı değil mi?

Daha birkaç ay önce kontrole gittiğimde jinekoloğum yumurtalıklarımın çok sağlıklı göründüğünü ve çocuk için zamanlamanın çok uygun olduğunu söylemişti.

Kesin bir hata vardı.

Prematür menopoz 40 yaşın altındaki kadınların yüzde birinde görülüyor

Sonraki haftalarda sonuçlara farklı bir açıklama umuduyla bulduğum her internet sitesini, her kaynağı okudum ancak bir kez menopoza girince bir daha geri dönüş olmadığını ve 40 yaştan önce menopoza prematür menopoz, 45 yaş öncesi menopoza ise erken menopoz dendiğini öğrendim.

Prematür menopoz kadınların yüzde 1’inde görülürken, 35 yaş altında yüzde 1’den de düşük olmalıydı diye düşünerek 1-2 kan testi daha yaptırdım.

Sonuçta menopoza yol açabilecek hiçbir hastalığım da yoktu.

Neredeyse aynı sonucu aldığım testlerle gittiğim jinekoloğum hormon tedavisi ve sonrasında yumurta sayısını ölçen AMH testi sonuçlarını görmeden teşhis koymanın yanlış olduğunu söylediğinde içimdeki umut daha da büyüdü.

Ta ki AMH test sonucunun da diğer sonuçlarını desteklediğini gördüğüm bekleme salonundan doktorun odasına attığım dokuz adıma kadar.

Artık kaçacak hiçbir köşe kalmamıştı.

‘Sen de artık bir çocuk yapıver’

Kafam o kadar karışıktı ki vicdan azabı, utanç, yalnızlık, dışlanma, ötekileşme, derin üzüntü, eksik kalmışlık, kayıp hislerinin arasında gidip gelirken, dışarıya yalnız güler yüzümü gösterebildim.

Bana sağlıklı ve mutlu yaşamak istiyorsam hemen hormon terapisine başlamam gerektiğini buyuran doktorlara, artık yaşın gelmiş çocuk yap diyen taksi şoförlerine, komşu teyzelere, rastgele yanlarına oturduğum insanların o hiç kendini tekrar etmekten sıkılmadıkları “Kaç çocuğun var?” sorusuna hep kaçamak şakalar ya da yalandan gülümsemelerle cevap verdim.

Hayatın bana karşı adaletsizliğine öfkelendim, içimi acıtan, insanların günaydın der gibi kendilerinde hak görerek “E sen de artık bir çocuk yapıver” sözlerine dürüstçe cevap vermekten yıllarca kaçtım.

Ne kendi hüznümle, ne de içimdeki kırıkla yüzleşemedim. Yüzleşmeye nereden başlayacağımı bilemedim.

Onun yerine bambaşka çözümlere odaklandım. Evlat edinme girişimleri, yumurta nakli operasyonu, mucizevi yumurtalık uyandırma operasyonu…

Hamilelik testi tutan bir kadın
Erken menopoz çocuk sahibi olma ihtimalini de etkiliyor

Ama birgün hepsinden yorgun düştüm. Sanki neden koştuğumu bilmeden dünyanın en uzun maratonuna katılmış, zaten yorgun olan ruhumu iyice itip kakmıştım.

Bu maraton aslında menopoza girdikten sonra başlamamıştı, kız çocuk olarak doğduğum gün anne olmaya da programlanmaya başlamıştım.

Çocukken kaç kişi “Büyünce kızın mı, oğlun mu olsun?” diye sormuştu, daha yumurtayı bir tek tavuktan gelir zannedecek kadar küçükken, “Yere çıplak ayak basma yumurtalıklarını üşütürsün, çocuğun olmaz” lafını acaba kaç kere duymuştum.

“Anne olunca anlarsın” demişlerdi, “Ancak o zaman kendinden çok başkasını düşünmeyi öğrenirsin”… Cennet bile annelerin ayağı altındaydı!

Felaket tellallığı

Maratona otomatik olarak girmiştim ancak beklemediğim menopozla beraber denediğim her yöntemden de başarısızlıkla çıktıktan sonra artık annelikten diskalifiye olmuştum.

Anne olmadan aile de kuramazdım ya, tanıma tersti, demek ki bütün olamadan, birey olarak ölecektim. Hem de kadınlığın “en kötü hastalığına” bir de erken kapılmış olduğumdan kesinlikle acı içinde…

Menopozla ilgili yazılıp çizilen her şey de bu görüşü destekliyordu:

“Kadınların kaçınılmaz Kabusu Menopoz”, “Yaşlandırır, şişmanlatır, cinsel isteği köreltir, vücudun şeklini bozar, göbek etrafında yağ biriktirir, kas ve kemikleri eritir, kemik kırıklarından ölüme sebep olur, sinirleri allak bullak eder, yüze ateş bastırır, toplum içinde utandırır, geceleri terletmekten uyku falan bırakmaz, gençliği alır götürür, unutkanlık yapar, içe kapandırır, kolay sinirlendirir, vajinayı sarktırır, deriyi inceltir, kırışıkları artırır, hormon kullanılırsa kanser yapma riski vardır, ama kullanılmazsa da kanser riski vardır…” ve daha nice olumsuz, korkutucu önerme.

Tek bir ağızdan yazılmış gibi “bilgi” adı altında felaket tellallığı yapan sitelerde tekrar tekrar aynı önermeleri okuduktan sonra içimden tek bir cümle yükseldi: “Öyle kadınlık olmaz olsun.”

kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/c93542evg82o

Nezle ve soğuk algınlığı ile mücadelede takviyeler ne kadar etkili?

Çay, derece, ilaç, sarmısak, bal

Portakal suyundan çinko pastillere, tavuk çorbasından sarımsağa soğuk algınlığı için birçok ilaç önerisi duymuşuzdur. Peki bunlar gerçekten işe yarıyor mu?

Virüsler vücudumuza girdiğinde iki savunma mekanizmasıyla karşılaşır.

Doğuştan gelen bağışıklık sistemi işgalci virüsleri dışarı atmaya uğraşır.

Edinilmiş bağışıklık ise vücudun karşılaştığı belli patojenleri hedef alır ve tekrar karşılaşma halinde hazırlıklı olmak üzere hatırlayıcı hücreler oluşturur. Suçiçeği gibi bazı çocukluk hastalıklarıyla sadece bir kez karşılaşmanın nedeni budur.

Soğuk algınlığına neden olan virüs ise bir insandan diğerine geçerken sürekli değişir.

Hatırlayıcı hücreler bu nedenle onları tanıyamaz ve bazen aynı mevsimde bile defalarca soğuk algınlığına yakalanabiliriz.

Bağışıklık sistemi herhangi bir vitamin veya mineral eksikliği olduğunda aksar.

Bu nedenle, zaten iyi bir beslenme düzenimiz varsa, soğuk algınlığına karşı bağışıklık sistemini güçlendirecek takviye gıda ve vitaminlerin pek katkısı olmayacaktır.

Ama herhangi bir vitamin, çinko veya demir eksikliğinde takviye gıda veya vitaminlerin yararı olur.

Peki, genel kullanım açısından takviyeler çözüm mü?

Sarımsak

Bir araştırmada sarımsağın soğuk algınlığına karşı koruyucu etkisi olabileceği görüldü.

Deneyde 146 sağlıklı yetişkin incelendi.

Kışın 12 hafta boyunca katılımcıların yarısına plasebo (etkisiz bir ilacın telkine dayalı bir etki ortaya çıkarma hali) kapsül, yarısına ise kapsül şeklinde sarımsak takviyesi verildi.

İlk grupta 65 soğuk algınlığı vakası ortaya çıktı ve 366 günün hastalıkla geçti.

Sarımsak takviyesi alan grupta 24 soğuk algınlığı vakası tespit edildi ve 111 gün hastalıkla geçti.

C vitamini

Soğuk algınlığına karşı çoğu insanın başvurduğu takviyelerden biri de C vitamini.

Bazı araştırmalarda C vitamininin yararlı olabileceği görüldü, ama sanıldığı kadar değil.

Bu konuda yapılan 29 araştırmayı değerlendiren bir çalışmada, C vitamini takviyesinin soğuk algınlığı riskini azalrtmadığı görüldü.

Ancak hastalık süresini çocuklarda yüzde 14, yetişkinlerde ise yüzde 8 oranında kısalttığı tespit edildi.

C vitamini içerdiği düşüncesiyle soğuk algınlığı için tavsiye edilen portakal suyu ise pek işe yaramıyor.

Zira bir bardak portakal suyunun içerdiği C vitamini, takviye haplardan çok daha düşük.

Çinko

Bir araştırmada, günlük emilen çinko pastillerinin burun tıkanması ve akması süresini üçte bir, hapşırmayı yüzde 22, öksürmeyi ise yaklaşık yüzde 50 oranında azalttığı görüldü.

Semptomların başladığı günden itibaren günlük alınan çinko pastillerinin soğuk algınlığı tedavisinde etkili olduğu sonucuna varıldı.

Uzmanlar vitamin ve minerallerin takviye haplardan ziyade besinler yoluyla alınmasını tavisye ediyor.

Ancak C vitamini gibi bazı türleri yüksek dozda almak için takviye haplar daha etkili oluyor.

Çinko açısından da aynı şey geçerli.

Yavaş emilen türden çinko pastiller, çinko bakımından zengin besin ve haplardan daha etkili.

Ancak araştırma öncesinde katılımcıların C vitamini veya çinko düzeyleri ölçülmediği için, kaydedilen olumlu etkinin takviyeden ziyade vücuttaki bu eksikliğin giderilmesinden kaynaklanabileceği belirtiliyor.

Kaynak ve yazının devamı için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/cpw80rzw297o

Hareket hastalığı nedir, tedavi edilebilir mi?

Taşıt tutan bir kadın
Hareket hastalığı, beyin çelişen sinyaller algıladığında ortaya çıkar.

Uçak, tren ya da arabayla yolculuk yapmanın düşüncesi bile bazı insanların gergin hissetmesi için yeterli olabilir.

Hareket hastalığı beynimizin, gözlerimizin gördüğü ve bedenimizin hissettiği arasında çelişkili sinyaller algılamasıyla ortaya çıkar.

Örneğin, yolculuk sırasında otururken bedenimiz fiziksel olarak durağan olsa da gözlerimiz nesnelerin hareket ettiğini görür.

Hareket hastalığı mağdurları bu karmaşık mesajlara, mide bulantısı, baş dönmesi ve genel rahatsızlık gibi tepkiler gösterirler. Bazı insanlar o kadar ağır semptomlar gösterir ki uzun yolculuklardan tamamen sakınırlar. Birçokları da mucizevi bir çare aramaya devam eder.

Peki hareket hastalığına tam olarak ne sebep olur ve nasıl tedavi edilebilir?

Hareket hastalığı neden olur?

Hareket hastalığı beynimizin bedenimizden aldığı duyusal sinyalleri nasıl algıladığıyla yakından ilgili.

Beyin vücudun hareket ve pozisyonuyla ilgili iç kulaktan, kas, tendon ve eklemlerdeki proprioseptif reseptörlerden sürekli duyusal sinyaller alır.

İç kulak dengenin merkezidir. Vestibüler sistem adı verilen bir ağın parçasıdır.

Bu sistem üç çift yarı dairesel kanal ile sakkül ve utrikül adı verilen iki keseden oluşur. Bunlar vücudun hareketi ve pozisyonu hakkında beyne bilgi gönderirler.

Yarım dairesel kanallar başınızı çevirdiğinizde hareket eden bir sıvı taşır, böylece başın hareket yönlerini algılar.

Ancak gözleriniz bir şey görürken kaslarınız başka şey ve iç kulağınız da başka bir şey hissederse, beyin karmaşık mesajlar almaya başlar. Bu duyusal uyumsuzluk hareket hastalığına sebep olur.

Örneğin, bir arabada seyahat ederken, nesneler görüş alanınıza girer ve sonra görüş alanınızdan çıkar, bu da gözlerinizin beyninize hareket ettiğinize dair bir mesaj göndermesini sağlar.

Ancak iç kulağınız ve kaslarınızdaki ve eklemlerinizdeki sinir uçları hala oturduğunuzu – ve dolayısıyla hareketsiz olduğunuzu – hisseder ve böylece mesajlar çatışır.

Bir uçakta veya gemide, bunun tersi olabilir: İç kulak ve kaslarınız hareketi algılar, ancak ufuk sabit görünür.

Sonuç olarak mide bulantısı, baş ağrıları, genel rahatsızlık ve yön kaybı ortaya çıkar.

Hareket hastalığının belirtileri neler?

Hareket hastalığı semptomları çoğunlukla yavaş yavaş başlar ve hareket durmazsa kötüleşir.

Hastalığın belirtileri şunlardır:

  • Baş dönmesi, sersemlik hissi ve denge kaybı
  • Mide bulantısı
  • Kusma
  • Baş ağrısı
  • Soluk cilt
  • Terleme
  • Yorgunluk

Genellikle, belirtilerin ortadan kalkması 20 dakika sürer.

Ancak şiddetli belirtilerde bu süre 24 saate kadar uzayabilir.

Hareket hastalığı daha çok kimleri etkiler?

Yol tutan çocuk
Fotoğraf altı yazısı,Çocuklar hareket hastalığından daha fazla etkilenir.

Hareket hastalığı herkesi etkileyebilir ancak 2 ila12 yaşlarındaki çocuklar, hamileler ve migren geçmişi olan kişiler diğerlerinden daha yatkındır.

Bebekler hareket hastalığından neredeyse hiç etkilenmezler. Londra’daki Westminster Üniversitesi’nde Uygulamalı Psikoloji Profesörü John Golding, bunun muhtemelen beynin henüz göz ve kulak arasındaki ilişkiye uyum sağlamamış olmasından kaynaklandığını söylüyor.

Hareket hastalığında genetik de rol oynar. Prof. Golding hastalıktan muzdarip olanların yüzde 65’ine aileden geçtiğini belirtiyor.

Belirtiler nasıl önlenebilir?

Önlem almak her zaman tedaviden daha iyidir.

Hareket hastalığını önlemeye yardımcı olabilecek bazı ipuçlarıysa şöyle:

Seyahatten önce:

  • Ağır yemeklerden veya baharatlı yiyeceklerden kaçının.
  • Kafein ve alkol tüketimini sınırlayın
  • Bol bol uyuyun

Seyahat sırasında:

  • Yerinizi dikkatlice seçin: Arabadaysanız ön koltuğa, tekndeyseniz ortaya oturun, trendeyseniz öne bakan, pencere tarafından bir koltuk seçin.
  • Ufka bakın
  • Ani baş hareketlerinden kaçının
  • Mümkünse pencere açın
  • Kitap okumayın, film izlemeyin veya elektronik cihaz kullanmayın
  • Müzik dinlemek gibi bir aktiviteyle dikkatinizi dağıtın
  • Gözlerinizi kapatın
  • Bol su için

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c1w7ydg470po

Genetiği değiştirilmiş ilk domuz böbreğinin nakledildiği insan hayatını kaybetti..


Geçtiğimiz mart ayında Massachusetts General Hospital’da bir ilke imza atılarak genetiği değiştirilmiş ilk domuz böbreği insana nakledilmiş. Bu hasta kısa süre önce hayatını kaybetti.

Kronik böbrek hastalığının en yaygın nedenleri olan tip 2 diyabet ve yüksek tansiyonu bulunan 62 yaşındaki Richard Slayman’e geçtiğimiz mart ayında Massachusetts General Hospital‘da bir ilke imza atılarak genetiği değiştirilmiş domuz böbreği nakledilmişti. Operasyonun ilerleyen haftalarda hastanın durumunun iyi olduğu da açıklanmıştı. Ancak kısa bir süre önce Slayman’in hayatını kaybettiği duyuruldu.

Ölümün sebebi şimdilik belirsiz

Genetiği değiştirilmiş domuz böbreği nakledilen ilk kişi olan Richard Slayman, ameliyattan iki ay sonra hayatını kaybetti. Massachusetts General Hospital tarafından yapılan açıklamaya göre hastanın ölümüne genetiği değiştirilmiş domuz böbreğinin neden olup olmadığına dair bir bulgu tespit edilmedi. Açıklamada, “Mass General organ nakli ekibi Rick Slayman’ın ani vefatından derin üzüntü duymaktadır. Bunun yakın zamanda gerçekleştirilen naklin bir sonucu olduğuna dair elimizde hiçbir belirti yok” dendi. Bununla birlikte doktorlar, bu böbreğin en az iki yıl dayanacağını öngörmüştü. Daha fazla detay için aşağıdaki haberimizi okuyabilirsiniz:Kronik böbrek hastalığının en yaygın nedenleri olan tip 2 diyabet ve yüksek tansiyonu bulunan 62 yaşındaki Richard Slayman’e geçtiğimiz mart ayında Massachusetts General Hospital‘da bir ilke imza atılarak genetiği değiştirilmiş domuz böbreği nakledilmişti. Operasyonun ilerleyen haftalarda hastanın durumunun iyi olduğu da açıklanmıştı. Ancak kısa bir süre önce Slayman’in hayatını kaybettiği duyuruldu.

Ölümün sebebi şimdilik belirsiz

Genetiği değiştirilmiş domuz böbreği nakledilen ilk kişi olan Richard Slayman, ameliyattan iki ay sonra hayatını kaybetti. Massachusetts General Hospital tarafından yapılan açıklamaya göre hastanın ölümüne genetiği değiştirilmiş domuz böbreğinin neden olup olmadığına dair bir bulgu tespit edilmedi. Açıklamada, “Mass General organ nakli ekibi Rick Slayman’ın ani vefatından derin üzüntü duymaktadır. Bunun yakın zamanda gerçekleştirilen naklin bir sonucu olduğuna dair elimizde hiçbir belirti yok” dendi. Bununla birlikte doktorlar, bu böbreğin en az iki yıl dayanacağını öngörmüştü. Daha fazla detay için aşağıdaki haberimizi okuyabilirsiniz:

Slayman, daha önce yedi yıl boyunca diyalize girdikten sonra Aralık 2018’de kadavra bir insan donörden böbrek nakli almıştı. Bu böbrekle beş yıl yaşayan Slayman, geçtiğimiz yılın mayıs ayında tekrar diyalize başlamıştı. Ancak hastanın iki haftada bir hastaneye gitmesi gerekiyordu.

Hayvan hücre, doku ya da başka türlerin organlarının, nakil bağışı bekleyen insanlara nakledilmesi olarak bilinen “ksenotransplantasyon” tedavisi bir süredir deneniyor. Ancak bu denemelerde uzun süreli başarılara henüz ulaşılamadı.

Daha önceki haber için : Genetiği Değiştirilmiş Domuz Böbreği İlk Defa Bir İnsana Nakledildi (molgen63.org.tr)

Kaynak ve devamını incelemen için : Domuz böbreği nakledilen ilk insan hayatını kaybetti | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Kaktüsler Gerçekten Radyasyonu Emer/Engeller Mi?

İddia: Kaktüsler her türlü cihazdan, özellikle de bilgisayardan yayılan radyasyonu önlerler. Dolayısıyla herkesin bilgisayar odasında kaktüs bulunmalıdır. Gerçek Mi? Sahte. Gerçek Ne?Kaktüslerin diğer herhangi bir cisimden daha fazla radyasyon soğurduğunu gösteren hiçbir bilimsel veri bulunmamaktadır.

Kaktüslerin radyasyonu emdiği veya engellediği iddiası, özellikle bilgisayar ve diğer elektronik cihazlardan yayılan radyasyonu önlemek için kaktüslerin ofislerde ve bilgisayar odalarında bulundurulması gerektiği yönünde popüler bir efsanedir. Ancak bu iddia, bilimsel bir temele dayanmamaktadır ve gerçeği yansıtmamaktadır.

İddianın Kökeni ve Yayılma Nedenleri

Bu iddia, muhtemelen kaktüslerin fiziksel yapısı ve dikenli görünümü nedeniyle ortaya çıkmış olabilir. Kaktüsler sert, dikenli bir dış yapıya sahiptir ve bu nedenle bazı insanlar, onların zararlı maddeleri veya enerjileri engelleyebileceği yanılgısına kapılmış olabilirler. Ayrıca, kaktüslerin radyasyonu emdiğine dair iddialar, bitkilerin genel olarak çevreye faydalı oldukları gerçeğiyle karıştırılabilir. Bitkilerin hava temizleme özellikleri vardır, ancak bu özellik radyasyonla ilgili değildir.

Bilimsel Gerçekler

Kaktüslerin, diğer bitkiler ya da cansız nesnelerden daha fazla radyasyon soğurduğunu gösteren hiçbir bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Radyasyon, elektromanyetik dalgalar şeklinde yayılan enerjidir ve bu enerji, genellikle iyonlaştırıcı (X-ışınları, gama ışınları gibi) ve iyonlaştırıcı olmayan (radyo dalgaları, mikrodalgalar gibi) olarak ikiye ayrılır. Bilgisayarlar ve diğer elektronik cihazlar, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon yayarlar. Bu tür radyasyon, düşük enerji seviyelerine sahiptir ve sağlığımıza zarar verme potansiyeli çok düşüktür.

Bitkiler, genel olarak radyasyonu emme özelliklerine sahip değildir. Kaktüsler de dahil olmak üzere, bitkilerin radyasyonu özel olarak engelleme veya emme gibi bir yeteneği yoktur. Kaktüslerin bu iddiada belirtilen şekilde bir işlev görmesi için belirli bir mekanizma olması gerekir, ancak böyle bir mekanizma bilimsel olarak tanımlanmamıştır.

Sonuç

Kaktüslerin radyasyonu emdiği veya engellediği iddiası tamamen bir şehir efsanesidir. Bilgisayar odasında bir kaktüs bulundurmanın radyasyonu önlemek gibi bir etkisi yoktur. Ancak kaktüslerin estetik bir değer kattığı ve ortama hoş bir atmosfer sağladığı inkar edilemez. Bilimsel olarak radyasyondan korunmanın en etkili yolu, cihazların uygun şekilde kullanılması, koruyucu ekipmanların kullanılması ve düzenli aralıklarla mola vermektir. Kaktüsler bu süreçte herhangi bir rol oynamaz.

Yazar; kifayet Beşirik

Kaynak ; Sıradışı bilim

5 soruda zatürre: Belirtileri, bulaşma yolları, korunma yöntemleri

Dünya genelinde zatürre vakalarında olağandışı bir artış yaşanıyor.

Tıbbi terimle “pnömoni” olarak adlandırılan zatürre, kısaca akciğer dokusunun iltihaplanması demek. Zatürreye çeşitli virüsler ve bakteriler yol açabiliyor.

Bu hastalığa yakalanan bir hasta göğsünde rahatsızlık, ağrı, nefes alma ve solunum güçlükleri hissediyor. Kandaki oksijen seviyesinin düşmesiyle hastalık daha ağır bir tabloya neden olabiliyor.

Kasım 2023’te Çin’de sağlık yetkilileri influenza, Covid ve bakteriyel rahatsızlıklar dahil bazı hastalıklarda artış yaşandığını bildirdi. Çin medyasına göre, çocukları etkileyen zatürre vakalarında da artış görüldü.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), vakaların incelenmesi sonucu, olağan dışı bir mikrobun ya da hastalık nedeninin saptanmadığını kaydetti.

İçerisinde bulunduğumuz kış ayları, Çin’de katı Covid sınırlamaları sonrası geçirilen ilk kış. Covid önlemleri sırasında toplumun bağışıklığının düşmüş olabileceği değerlendiriliyor.

WHO da özellikle çocuklarda, Covid sınırlamaları döneminde bağışıklık eksikliği yaşanabildiği değerlendirmesini yapıyor.

İngiltere, Fransa, Danimarka ve ABD gibi ülkelerde de pandemi yasaklarının kalkmasıyla grip ve benzeri hastalıklarda kayda değer artışlar görüldü.

Türkiye’de de salgın hastalıkların hastanelerde ciddi bir yoğunluğa neden olduğu biliniyor.

Bu hastalıkların ve patojenlerin yayılması sonucu, zatürre vakalarının da görülme sıklığında artış yaşanıyor.

WHO verilerine göre zatürre tüm dünyada çocuk ölüm nedenlerinde ilk sırada.

2019’da 5 yaş altı çocuklarda görülen ölümlerin yüzde 14’ü zatürreden kaynaklandı. Verilere göre 740 binden fazla çocuk 2019’de zatürre sonucu hayatını kaybetti.

Zatürre nedir?

Türk Toraks Derneği’ne göre zatürre, tıbbi adıyla pnömoni, akciğer dokusunun iltihaplanmasıdır. Bakteriler başta olmak üzere virüsler ve mantarlar gibi çeşitli mikroplara bağlı olarak gelişmektedir.

Zatürre herkeste görülebilir ancak hastalık bazı kişiler için daha büyük tehlike arz eder.

Küçük çocuklarda, yaşlılarda, kronik sağlık sorunları olan kişiler, zatürreye karşı daha savunmasız olabilirler. Örneğin kalp hastalıkları, diyabet ve akciğer sorunları olanlar, bağışıklık sistemi düşük olan kişiler ve bazı kanser hastaları.

Zatürre belirtileri nelerdir?

Zatürre belirtileri arasında yüksek ateş, titreme, öksürük, iltihaplı balgam, nefes darlığı ve güçsüzlük sayılabilir.

Belirtiler aniden ortaya çıkabildiği gibi, bazı durumlarda hastalığın ‘daha sinsi’ bir seyir izleyebildiği de belirtiliyor. Birkaç gün devam eden halsizlik, iştahsızlık ve ardından başlayan nefes darlığı, yine zatürre kaynaklı olabilir.

Çocuklarda zatürre belirtileri çocuğun yaşına ve zatürreye yol açan etkene göre değişim gösterebilir. En sık bulgu ateş, öksürük ve hızlı solunumdur.

Kesin tanı için mutlaka doktora ve sağlık kuruluşlarına başvurulmalıdır.

Hastalığın erken teşhisi ve tedavi, daha ciddi ve hayati komplikasyonlardan korunmak için kritik önemdedir.

Zatürre nasıl bulaşır?

Zatürre birkaç yolla bulaşabilir. Çocuk ve yetişkinlerde, solunum yoluyla vücuda giren virüsler ve bazı bakteriler akciğerlere ulaşarak hastalığa neden olabilir.

Hasta bireylerin öksürmesi ve hapşırmasıyla havaya yayılan damlacıkların solunması ya da bu patojenlerin bulunduğu cisimlerle temas, hastalıkların yayılmasında başlıca etkenlerdir.

Türk Toraks Derneği’ne göre örneğin grip virüsü, bizzat kendisi zatürreye yol açabildiği gibi, solunum yollarında oluşturduğu hasar sonucu, diğer mikroplara bağlı zatürre türlerinin ortaya çıkmasını da kolaylaştırabilir. Covid ve influenza gibi solunum yoluyla bulaşan virüsler için de bu geçerlidir.

Zatürre nasıl tedavi edilir?

Enfeksiyonun antibiyotikle tedavisi mümkünse, hekimler hastalar için antibiyotik tedavisine karar verebilir. Bazı hastalarda bu gerekli değil.

Bol sıvı alımı, dinlenme, ağrı kesiciler ve ateş düşürücüler gibi tedaviler de kullanılır. Bazı hastaların sağlık durumuna göre hastaneye yatış gerekebilir.

Solunumu kolaylaştırmak için oksijen desteğine de ihtiyaç duyulabilir.

Hastaların iyileşmesi genellikle 2-4 hafta sürüyor.

Doktorlar akciğer filmleri ve kan testleri yardımıyla hastanın durumunu gözlemleyebilir.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/c4njwpk2428o

Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyon ne demek, bu hastalıklardan nasıl korunabilirsiniz?

Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyon (CYBE), cinsel ilişki veya cinsel temas yoluyla bir kişiden diğerine geçen enfeksiyonlara verilen genel ad.

Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, dünya çapında her gün bir milyondan fazla kişi cinsel ilişki kaynaklı enfeksiyon kapıyor.

Bu enfeksiyonların çoğu bir semptom göstermiyor ve zor tespit ediliyor.

Bir hastalık olarak ortaya çıktıklarında veya semptom gösterdiklerinde ise buna Cinsel Yolla Bulaşan Hastalık (CYBH) adı veriliyor.

CYBE’ler genellikle cinsel ilişkiyle bulaşıyor, ancak bazı özel durumlarda tensel cinsel temas ile de bulaş gerçekleşebiliyor.

Bazı CYBE’ler ise hamilelik, doğum veya emzirme sırasında anneden çocuğa geçebiliyor. Kan nakli veya iğne paylaşımı ile de bulaşabiliyor.

CYBE’ler kanser, kronik pelvik ağrı, dış gebelik ve kısırlık gibi ciddi sonuçlar doğurabiliyor.

CYBE türleri nelerdir?

Cinsel temas yoluyla bulaşabilen 30’dan fazla farklı bakteri, virüs ve parazit bulunuyor.

Bireyler aynı anda birden fazla cinsel hastalık da taşıyabiliyor.

En yaygın CYBE’ler frengi, bel soğukluğu, klamidya ve trikomoniyazdır. Ve bu enfeksiyonların hepsi tedavi edilebilir.

Frengi hastalığı genital bölgede lezyonlar olarak ortaya çıkabilir

Semptomları neler?

Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar genellikle asemptomatiktir yani semptom göstermezler. Veya yalnızca hafif semptomlara neden olurlar.

Farkında olmadan da bu enfeksiyonları kapmak mümkündür.

Ancak semptom göstermeseler de bu enfeksiyonlar cinsel yolla bulaşabilir ve tehlikeli olabilir.

Olası cinsel hastalık semptomları:

·      Penisten veya vajinadan olağandışı akıntı

·      Genital bölgede yaralar veya siğiller

·      Ağrılı veya sık idrara çıkma

·      Genital bölgede kaşıntı ve kızarıklık

·      Ağız içinde veya çevresinde kabarcıklar veya yaralar

·      Anormal vajinal koku

·      Anal kaşıntı, ağrı veya kanama

· Karın ağrısı

CYBE’ler neden bu kadar yaygın?

WHO, 2020 yılında en yaygın dört CYBE türünden en az biri kaynaklı olarak 374 milyon yeni enfeksiyon tespit edildiğini açıkladı.

Bunlar arasında 156 milyon ile Trikomoniyaz başı çekiyor.

Klamidya 129 milyon ile ikinci, bel soğukluğu 82 milyonla üçüncü ve frengi yedi milyon ile dördüncü en yaygın CYBE olarak tespit edildi.

2016 yılında yapılan araştırmalar, 490 milyondan fazla insanın genital herpes ile yaşadığı tahminini açıkladı. Dünya genelinde 300 milyon kişinin de HPV enfeksiyonu ile yaşadığı düşünülüyor.

WHO istatistikleri, HPV enfeksiyonunun kadınlarda rahim ağzı kanserinin ve eşcinsel erkeklerde de anal kanserin birincil nedeni konumunda olduğunu gösteriyor.

WHO Küresel HIV, Hepatit ve CYBE Program Direktörü Dr. Teodora Elvira C. Wi, verilerin bu kadar yüksek olmasını, “Seks biyolojik bir ihtiyaçtır. Bu, yemek içmek gibi, insan doğasının bir parçası. Ve seks yapıyorsanız CYBE kapabilirsiniz” diyerek açıklıyor.

Doktor Wi ayrıca CYBE’lerin çoğunlukla asemptomatik olması nedeniyle insanların bu enfeksiyonları bilmeden başkalarına aktarabildiğine dikkat çekiyor.

Wi, kültürel dönüşüm içinde insanların daha sık ve daha fazla partnerle cinsel ilişki kurmaya başlamasının CYBE’lere yakalanma riskini artırdığını söylüyor ve flört uygulamalarının artan kullanımının da altını çiziyor.

Ancak son araştırmalar, gelişigüzel cinsel ilişki kuran bekar genç yetişkinlerin sayısının azaldığına işaret etse de, prezervatif kullanımında da bir azalma olduğu görülüyor.

Doktor Wi, HIV tedavisinin bulunmadığı dönemde cinsel olarak aktif kişilerin, prezervatif olmadan gelişigüzel cinsel ilişki kurma konusunda dikkatli olduklarını vurguluyor.

Wi, dünyanın birçok yerinde insanların HIV testi yaptırıp ilaçlarını aldıktan sonra iyileşebileceklerine inanmaya başlamalarının “prezervatif kullanımını azalttığını” söylüyor.

WHO verilerine göre 2022 yılında 1,3 milyon kişiye HIV virüsü bulaştı.

Kuruluş, her yıl 600 binden fazla kişinin HIV taşıdıklarının farkında olmama, tedavi görmeme veya tedaviye çok geç başlama gibi sebeplerle bu virüsten öldüğünü açıklıyor.

Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyon

Kendinizi CYBE’den nasıl koruyabilirsiniz?

WHO CYBE Program Direktörü Dr. Teodora Elvira C. Wi bu soruya, “Lütfen prezervatif kullanın. Sizi bir CYBE’ye yakalanmaktan koruyacak olan tek şey budur” yanıtını veriyor:

“Çok iyi tanımadığın biriyle seks yapacaksan ya da bu gelişigüzel bir cinsel ilişkiyse bu noktada sorumluluk sahibi olman gerekiyor. Prezervatif kullanmayı ve prezervatifli ilişkiden zevk almayı öğrensen iyi olur.”

Uzmanlara göre prezervatiflerin doğru kullanımı CYBE’lere yakalanma ve bulaştırma riskini büyük ölçüde azaltıyor, ancak tamamen ortadan kaldırmıyor.

Latekse alerjisi olan kişilereyse, poliüretan prezervatif kullanmaları tavsiye ediliyor.

CYBE belirtileri gösteren kişilere de, derhal bir sağlık kuruluşuna giderek test yaptırması öneriliyor.

Dr. Wi, “Eczaneye gitmek çözüm değil çünkü bunun bir faydası olmayacak. Eğer doğru tedavi edilmezseniz, bunun kısırlık gibi ciddi sonuçları olabilir” uyarısını yapıyor:

“CYBE’leri ihmal etmek pelvik inflamatuar ve sorunlu hamilelik gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Bel soğukluğu ve Klamidya nedeniyle her yıl bir ila iki milyon kısırlık vakası ile karşılaşılıyor.”

Hamilelik sırasında frenginin her yıl 143 ölü doğum ve 61 bin neonatal ölüme neden olduğu söyleyen Wi, 355 bin civarında sorunlu doğumun nedeni olarak bu hastalığı gösteriyor.

HPV’nin de yılda yaklaşık 342 bin rahim ağzı kanseri ölümüne neden olduğunu kaydediyor.

CYBE’lerin tedavileri nelerdir?

Bakteri veya parazitlerin neden olduğu cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar antibiyotiklerle tedavi edilebilir ancak herpes veya HPV gibi virüslerin neden olduğu CYBE’lerin tedavisi bulunmuyor.

Ancak ilaçlar semptomları hafifletebiliyor ve enfeksiyonun yayılma riskini azaltabiliyor.

HPV ve hepatit B’yi önleyen aşılar da bulunuyor.

Dr Wi, DSÖ’nün bel soğukluğu aşısı ile ilgili araştırmalarını sürdürdüğünü, genital herpes için tedavi edici bir aşının da benzer şekilde geliştirilme aşamasında olduğunu söylüyor.

Klamidya aşı ile ilgili çalışmalar henüz başlangıç aşamada bulunuyor. Dr Wi, frengi aşısının geliştirilmesine yönelik de çalışmalar olduğunu anlatıyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/cv2exdy1e15o

Kars’taki mahkeme kararı ile gündeme gelen topuk kanı uygulaması nedir, neden önemli?

  • Hilken Doğaç Boran ,İstanbul, BBC Türkçe

Kars’ta bir mahkeme geçen hafta, bebeklerinden topuk kanı alınmasına karşı çıkan aile lehinde hüküm verdi. Hakimin kararın gerekçesinde alternatif tıbba ithafta bulunması tıp camiası tarafından eleştirildi. BBC Türkçe’ye konuşan uzmanlar ise topuk kanının tedavi edilebilir kalıtsal hastalıkların teşhisinde kilit rol oynadığını söyledi.

Ebeveynlerin topuk kanı alınmasını reddetmesinin üzerine Kars İl Sağlık Müdürlüğü, konuyu yargıya taşıdı.

Ancak Kars Aile Mahkemesi 20 Ağustos’ta, “Topuk kanı almanın çocuğun Anayasa ile korunan yaşam ve sağlık hakkı üzerinde yapacağı olumlu sonuçlarının tıbbi otoritelerce ispatlanmamış olması ve olası bir teşhis ve tedavinin de tıp otoritelerince hala tartışmalı olması” gerekçesiyle aile lehinde hüküm verdi.

Hakim, kararında “alternatif tıp uzmanı” olarak adlandırdığı bir yazarın topuk kanı almanın “çocuğa yapılacak en büyük kötülüklerden olduğunu” ifade etti.

Bunun üzerine Sağlık Bakanlığı karara itiraz etti. Bakanlıktan yapılan açıklamada, “Kesin hüküm niteliği taşımayan mezkur kararın hatalı olduğunu değerlendirdiğimizden, bu karara karşı Bakanlığımızca istinaf yoluna başvuru süreci ivedilikle başlatılmıştır” denildi.

Açıklamada ayrıca “Hukukun, adalet ve doğruluk temelinde vereceği karara olan inancımız tam olduğundan, yargı süreci sonuçlanıncaya kadar Yenidoğan Tarama Programı aynı şekilde devam edecektir” ifadeleri yer aldı.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) de konuyla ilgili yazılı açıklama yaptı.

Açıklamada, “Bu karar sadece çocuklarımızda engellenebilir zekâ geriliklerinin artışına neden olmayacaktır; bu yolun açılması zincirleme olarak birçok hastalık durumunda kendi kararını veremeyecek çocuklar hakkında ailelerin keyfi kararlar alarak çocukların tanı ve tedavilerini reddetmelerine zemin hazırlayacaktır” denildi.

Topuktan kan alınması zararlı mı?

BBC Türkçe‘ye konuşan Hacettepe Üniversitesi Çocuk Hastanesi Beslenme ve Metabolizma Bölümü Başkanı Profesör Doktor Ayşegül Tokatlı, topuktan kan alma işleminin bebeklere zarar vermediğini söyledi.

Tokatlı, “Çocuk ve yetişkinden kapiller kan parmaktan alınır, ilk ayda bebeğin parmağından kan alınması zordur, hatta imkansızdır, bu nedenle topuktan alınır. Bunun zararlı olduğunu ifade etmek mantığın alacağı bir şey değildir” dedi ve ekledi:

“Anne babalar bebeklerinden kan aldırmazsa her yıl bu hastalıklarla yüzlerce, belki binlerce bebek geriye dönüşü olmayan olumsuzluklar yaşadıktan sonra tanı alacaklardır. Hatta bunların bir kısmı ölüme yol açabilen hastalıklardır ve bebekler erken tanım durumunda tedavi edilebilecek hastalıklar yüzünden ölebilir, hayatta kalanlar da engelli kalabilir.”

TTB Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap da topuk kanı uygulamasıyla ilgili “Bebeğin yalnızca canı yanabilir, bunun dışında hiçbir zararı yok. Ama karşılığında paha biçilmez bilgilere ulaştığımız, bebekleri ciddi hastalıktan, ölümden koruyabileceğimiz bir işlem” ifadelerini kullandı.

Topuk kanı nasıl fark yaratıyor?

Türkiye’de “Ulusal Tarama Programı” kapsamında uygulanan yenidoğan tarama testleri ile Fenilketonüri (PKU), Konjenital Hipotiroidi, Biyotinidaz Enzim Eksikliği, Konjenital Adrenal Hiperplazi, Kistik Fibrosis ve Spinal Musküler Atrofi (SMA) gibi kalıtımsal hastalıkların varlığı tespit edilebiliyor.

BBC Türkçe‘ye konuşan Prof. Dr. Alpay Azap, erken teşhisin özellikle PKU hastaları için büyük öneme sahip olduğunu şu sözlerle vurguladı:

“Bu hastalığa sahip bebekler bir proteini kullanamıyor, o da beyin ve sinir dokusunda birikiyor. Zamanla zeka geriliği ve sinir sistemi sorununa yol açıyor. Ama kişi bu proteini içermeyen bir diyetle beslenirse sağlıklı bir insan olarak hayatını sürebiliyor.”

PKU Aile Derneği Başkanı Deniz Yılmaz Atakay, erken tanının kızının hayatını kurtardığını söyledi.

Atakay, BBC Türkçe‘ye verdiği demeçte “PKU Aile Derneği hikayesi Kızım Lâl ile başladı. 2001’de PKU tanısı aldı. Tanı aşamasında engelli olma durumundan bahsediliyordu. Doğru tedavi ve diyet uygulanmazsa zihinsel engelli olacağı söylendi. Kızımın topuk kanı sayesinde erken tanı alması hayat kurtarıcı oldu” dedi ve ekledi:

“PKU’lu birine maksimum 5-10 gün içinde tanı konulduğu takdirde, ki Türkiye ortalaması 20 gündür, hayat boyu tedaviyle ve özel, düşük proteinli beslenmeyle gayet sağlıklı, hatta ve hatta toplumda örnek alınabilecek düzeyde yetkin bir birey olabilir. Bunu çocuklarımızdan gayet iyi biliyoruz.”

Kaynak ve haberin devamını okumak için tıklatınız: https://www.bbc.com/turkce/articles/c2078xl5ny2o