1 bardak kahve içince neden tuvaletiniz geliyor?

Biliyor Muydunuz?

Kahve, sindirim sistemini uyararak bağırsak hareketlerini teşvik edebilir. Bunun nedeni, kahvenin kafein ve diğer bileşenlerinin bağırsaklardaki hareketliliği artırmasıdır.Doktor Hussain Ahmad,sindirim sisteminizi tetikleyebilecek asitler ve yağlar içerir.

Bu yüzden birçok insan kahve içtikten sonra tuvalete çıkma isteği duyuyor.Gastroenterolog Kenneth Brown da bu sorunun sizi nasıl etkilediği hakkında konuştu. Dr. Brown, kafeinin kabızlık çekenler için doğal bir çözüm olabileceğini söylüyor. “Ancak bazı kişilerde ishale de neden olabiliyor ” diyor.Dr. Brown, kahve çekirdeklerinin klorojenik asit adı verilen bir maddeye sahip olduğunu ve bunun bir tür antioksidan olduğunu açıkladı. “Bu bileşik bağırsaktaki kasları uyararak bağırsak hareketlerini tetikleyebilir” dedi.

Laboratuvarda Üretilen Tavuk Eti Satış İçin Onaylandı

ABD Tarım Bakanlığı (USDA), hücre kültürüyle yetiştirilmiş tavukları Amerikalı tüketicilere satması için iki firmaya onay vererek laboratuvarda üretilen et endüstrisi için önemli bir adım attı. CNBC‘nin akdardığına göre GOOD Meat ve UPSIDE Foods şirketleri, müşterilerden ilk siparişi aldı bile. Resmî denetleme kurumları, hücre kültürüyle et üretilen tesisleri standart mezbaha ve et işleme tesislerine uygulanan mevzuatlara göre denetleyecek.

Eat Just ve GOOD Meat firmalarının CEO ve kurucu ortağı Josh Tetrick, bakanlığın onayının kendi firmaları, et endüstrisi ve gıda sistemi için büyük bir dönüm noktası niteliğinde olduğunu belirterek, titiz ve düşünceli davranışları için Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) ve USDA’ya teşekkür ediyor. UPSIDE Foods’un CEO’su ve kurucusu Uma Valenti ise kararın, “tercihlerin ve yaşamın korunduğu daha sürdürülebilir bir geleceğe doğru atılan dev bir adım” olduğunu söylüyor.

Hücre kültürüyle üretilen etbitki tabanlı alternatiflerin aksine hayvan yağı veya kasındaki kök hücrelerin bir kültür ortamına nakledilip, sonrasında biyoreaktör yoluyla hücre büyümesinin teşvik edilmesiyle ortaya çıkıyor. İşlem tamamlandıktan sonra, geliştiricilerin iddiasına göre doğal etten çok az daha farklı bir ürün ortaya çıkıyor. GOOD Meat, 2020 yılında Singapur’da tüketicilere kültür yöntemiyle üretilmiş et satmak için onay almıştı.

Bakanlık geçtiğimiz Kasım ayında firmanın kültür yöntemiyle ürettiği etin insanlar için güvenli olduğunu onayladıysa da, verilen yeni onay bitki tabanlı et ürünlerine dönük ilginin azaldığı endüstride önemli bir anı temsil ediyor. Bitki tabanlı et alternatifleri, piyasaya çıktıkları günden beri çevre ve sağlık yönünden endişe sebebi oldukları iddiasıyla eleştirilerin hedefindeydi.

Fakat CNBC’de aktarılanlara göre kültür yöntemiyle üretilen etin önünde de bazı engeller var. Finansman ve talebi karşılayacak kadar büyük biyoreaktörlerin inşa edilmesi gibi ölçeklendirme problemleri mevcut. Ayrıca, laboratuvarda yetiştirilen etin dahi mevcut endüstrilerden daha sürdürülebilir olup olmayacağı sorusu var; son yıllarda yürütülen birden fazla çalışma, böylesi alternatiflerin genel enerji gereksinimleri ve sera gazı salınımları sebebiyle çevre için daha kötü bile olabileceğini gösteriyor.

Ek olarak üretim masrafları, ilk dönemde fiyatların son derece yüksek seyredeceğini gösteriyor. Hem UPSIDE hem de GOOD Meat’in ilk duyurduğu müşteriler, üç Michelin yıldızlı bir şefin yanında uluslararası bir restoran işletmecisini içeriyor.

Tüm bunlar olurken, şu mamut köftelerinin market raflarına ne zaman çıkacağı da henüz belli değil.

Yazar: Andrew Paul/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Probiyotiklerin Gerçekten İşe Yarayıp Yaramadığı Bilinmiyor

İçimizde yaşayan milyarlarca bakteri, yaşamımızda önemli bir rol oynuyor. Mikrobiyom şeklinde bilinen bu mikrop arkadaşlar yediklerimizi sindirmemize, hastalıklarla mücadeleye ve hatta ruh halimizin düzenlenmesine yardımcı oluyor. Fakat çok da uzak olmayan bir zaman önce, bu mikroorganizmaların bizim için neler yaptıklarını pek anlamış değildik. Hatta şimdi bile sağlığımız üzerindeki etkilerini yeni yeni öğrenmeye başlıyoruz. Yeni keşfedilen bu bilgiler, halkın mikrofloraya olan ilgisinin artmasına sebep oldu. Doğal olarak probiyotik pazarı da artış gösterdi ve canlı ya da cansız faydalı bakteri suşları içeren çok sayıda besin desteği piyasaya çıktı. Günümüzde bir marketin gıda takviyesi reyonuna gittiğinizde, rafların sindirimi düzenlediğini, bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, ruh halini desteklediğini ve kendinizi iyi hissetmenize yardımcı olduğunu iddia eden bir sürü farklı probiyotik seçenekle dolu olduğunu görürsünüz.

Fakat bazı uzmanlar, besin takviyelerinde pazarlamanın bilimden hızlı ilerlediğini söylüyor. Bulgular, probiyotiklerin sindirim sistemiyle ilgili belli başlı birkaç durumda yardımcı olabileceğini ve hatta normalde sağlıklı olan bireylerde sağlığı destekleyebileceğini akla getirse de, bilim sunduğu cevaplardan çok soru işaretleri doğurmuş durumda.

Probiyotikler nasıl bu kadar popüler oldu?

İnsanlar, moda olmadan çok uzun süre önce; aslında 6.000 yıl kadar önce fermente süt ürünleri şeklinde probiyotik alıyordu. Yaklaşık on ikinci yüzyıl civarındaki Cengiz Han döneminde güç ve sağlık kaynağı olarak görülen fermente süte büyük önem veriliyordu. Hatta o kadar ki, Moğol kadınlar savaş sırasında bunlar ile askerleri kelimenin tam anlamıyla yıkıyorlardı.

Bu fermente sütle duş almak yerine onu içseler daha iyi olabilirdi tabi fakat Moğol savaşçıların bildiği bir şey vardı. Probiyotiklerin, huzursuz bağırsak sendromu ve ülseratif kolitin de içinde bulunduğu bazı belli başlı sindirim rahatsızlıklarına karşı rahatlık sağladığı gösterilmişti. Hatta bazı nadir vakalarda bu takviyele hayat kurtarıcı olabilir. Bilim insanları 53 çalışmadan elde edilen sonuçları bir havuza aktardıklarında, erken doğan ve probiyotik verilen verilen bebeklerde nekrotize enterokolit gelişme ihtimalinin yüzde 46 kadar düştüğü görülmüş. Nekrotize enterokolit, bağırsak dokusunun iltihaplanmasına sebep olan ve çoğunlukla erken doğan bebekleri etkileyen ölümcül bir hastalık.

Probiyotikler herhangi bir şey yapıyor mu?

Fakat durum şu ki, probiyotikler üzerinde yürütülen araştırmalar çok düzensiz. Bu araştırmalarda farklı probiyotik suşları, dozları veya tedavi rejimleri kullanılmış olabiliyor. Dolayısıyla sonuçları karşılaştırmak ve pek çok araştırmadan elde edilen verileri bir araya getirip bir bütün şeklinde analiz etmek zorlaşıyor. Oysa bu yöntem, sadece tek bir çalışmaya göre çok daha yüksek bir seviyede bulgu sağlıyor. Southern California Üniversitesinde çalışan ecza bilimleri profesörü Roger Clemens, tüm bunlara ek olarak hastaların probiyotik tedavilere verdiği yanıtların her çalışmada çok büyük farklılık gösterebildiğini söylüyor. Chicago Üniversitesinde çalışan hekim bilim insanı Eugene Chang, bunun dışında probiyotikler üzerine yürütülen birçok çalışmanın yetersiz şekilde tasarlandığını söylüyor. Bu çalışmalarda, katılımcıların probiyotiklere ek olarak başka ilaçlar alıp almadığı ortaya çıkarılamıyor veya bunlara dönük kontrol yürütülemiyor. Katılımcılar sık sık sağlık, yaşam şekli ve diğer unsurlar yönünden büyük miktarda değişkenlik gösteren küçük gruplardan oluşuyor. Ayrıca herkesin farklı bir mikrobiyomu da oluyor. “Bu durum, verileri yorumlamayı çok zorlaştırıyor” diyor Chang.

Bulgular, normalde sağlıklı olan bireylerde çok daha inişli çıkıyor. Probiyotiklerin ruh hali ve kabızlıktan bağışıklık fonksiyonuna kadar her şey üzerindeki etkilerine dönük yürütülen araştırmalar, tutarsız ve düşük kaliteli sonuçlar getiriyor. “Probiyotiklere dönük bulgular, koşullara çok bağlı ve oldukça zayıf” diyor Chang ve verilerdeki bu tutarsızlığın, probiyotiklerin nasıl çalışacağıyla ilgili bile daha öğrenmemiz gereken çok şey olduğunu yansıttığını söylüyor.

Pek çok kişinin probiyotiklerle ilgili en temel varsayımlarından birini ele alalım: Probiyotiklerin bir şekilde bağırsaklarımıza yerleştiği ve mikrobiyotamızı “dengelediği” varsayılıyor. Görünüşe göre bilim insanlarının böyle bir şeyin doğru olup olmadığıyla ilgili hiçbir fikri yok. Washington Üniversitesinde çalışan mide bağırsak hastalıkları uzmanı William DePaolo, “Bu konu alanda büyük bir tartışma konusu” diyor. Gastroenterelogy bülteninde yayımlanan dobra bir yazıda ise bu ortak kanının “neredeyse kesin olarak hatalı” olduğu ileri sürülüyor. Yetişkin olduğumuz zaman itibariyle, mikrobiyomumuz büyük ölçüde biçimlenmiş oluyor. Chang, halihazırda bağırsaklarımızda bulunan mikropların pek çoğunun bebeklik dönemimizden beri ikamet ettiğini ve pek yeni gelenlerden olmadıklarını söylüyor. Yapılan çalışmalardan birinde, 19 sağlıklı gönüllüye dört haftalık bir dönemde probiyotik veya şeker hapı verilmiş. Müdahaleden üç hafta öncesinde çalışmaya önderlik eden bilim insanları deneklerin 15’inde endoskopi yaparken, sonrasında bu kişilerin bağırsak epitelyumundan biyopsi almış. Cell bülteninde yayımlanan sonuçlarda, mikrobiyomun katılımcıların sadece altısında değiştiği bulunmuş; dördünde ise hiçbir değişim gözlenmemiş.

Clemens’e göre bu durum, probiyotiklerin sağlığımızda anlamlı bir değişim meydana getirmesi için bağırsaklarımızda kalması gerektiği anlamına gelmiyor. Belirli probiyotikler, bağırsak ortamını sadece oradan geçerek de değiştirebilir. Örneğin yoğurt ve pek çok probiyotik kokteylde bulunan Lactobacillus bakterisi, bağırsaklarımızda hareket ettikçe laktik asit üretebiliyor ve patojenler için konuksever olmayan fakat iyi bakterilere karşı zararsız olan daha asidik bir ortam meydana getiriyor. Benzer şekilde probiyotiklerin de geçiş yaptıkları sırada ruh halini destekleyen serotonin veya bağışıklığı destekleyen kısa zincirli yağ asitlerinden bir doz verebileceğini söyleyen DePaolo, “Geçiyor olsalar bile etki bırakabildiklerini düşünmek istiyorum” diye de ekliyor. Fakat bu kısa süreli probiyotiklerin vücutta bir etkisi olsa dahi, söz konusu etkilerin yalnızca takviyeyi aldığınız sürece devam edeceğini belirtmekte fayda var.

Fakat Chang, bu konuda bilgi sahibi olmadığımızı söylüyor. Tüm bu işleyişler esasında akla yatkın olsa da, kanıtlanmış değiller. Örneğin probiyotiklerin hem başka hayvanlarda hem de laboratuvarda yetiştirildikleri zaman kısa zincirli yağ asidi benzeri bileşenler ürettiklerini biliyoruz. Fakat bunları insanlarda ürettiklerini ya da bu bileşenlerin sağlığın iyileşmesine yol açıp açmadığını bilmiyoruz. “Bu konuda daha sıkı bilimsel çalışmalar yapmadığımız sürece, bu sorulara güzel cevaplar veremeyeceğiz” diyor Chang.

Probiyotik almalı mısınız?

Hepsi değil ama belli tipte probiyotik suşları faydalı olabilir. Cell bülteninde yayımlanan çalışmada söylendiği üzere, belki de insanların probiyotiklerden fayda görüp görmeyeceği mikrobiyomlarının bileşimine bağlıdır. Bilim insanları, probiyotikleri sindirdiğimiz zaman canlı olup olmaması gerektiğini bile bilmiyor. Hatta ölü mikroplar faydalı özelliklere sahip moleküller bile salgılıyor olabilir. Bu sorulara cevap bulmak için daha fazla araştırma yapılması gerekiyor.

Bu durum, bizi marketlere ve gıda takviyesi reyonunu dolduran çok sayıda probiyotik seçeneğe geri götürüyor. Nasıl karar vermeli? Bilim ortalama, sağlıklı tüketiciye rehberlik edebilir mi? Chang’e göre maalesef hayır. Hangi mikropların faydalı olup hangilerinin olmadığına karar verecek bulgular olmadığı gibi, bu takviyeler çok az yasal düzenlemeye tabi tutuluyor. Belli bir hastalık veya durumu tedavi eden ilaç şeklinde görülmediklerinden, probiyotikler ABD Gıda ve İlaç Dairesince onaylanmıyor.

Clemens, genel olarak konuşulduğunda probiyotiklerin güvenli olduğunu söylüyor. Yine de kuşkuları var çünkü endüstri çok az yasal düzenlemeye tabi tutulduğundan, henüz güvenlik açısından incelenmemiş bakteri suşları içeren ürünlerden endişe duyuyor. Ayrıca çok nadir de olsa probiyotikler, bağışıklık yetersizliği olan kişilerde ciddi enfeksiyonlara yol açmış. Fakat Clemens, söz konusu kokteyl bilimsel incelemeden geçtiği sürece, normalde sağlıklı bir insanda probiyotikleri denemenin pek zararı olmayacağına inanıyor (tabii cüzdanınız haricinde). Clemens, bilimsel açıdan güvenilir bir öneri listesi için tüketicilerin, kokteylde bulunan bakteri suşlarının FDA Genellikle Güvenli Olarak Düşünülenler (GRAS) veritabanında yer alıp almadığını kontrol etmesi gerektiğini söylüyor. Daha kullanıcı dostu bir rehber için ise bilim insanlarının tüketiciler için geliştirdiği bir kaynak olan probiotics.com sitesini öneriyor.

Buna karşın Clemens, tüketicilerin güvenilir bir karar verdikten sonra bile market raflarındaki iddiaların tamamen bilimsel olmayabileceğinin farkında olması gerektiğini söylüyor: “Bana göre halkı yanıltıyorlar.”

Isobel Whitcomb/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu

Kaynak: Ana Kaynak

İdrar Gerçekten de Steril mi?

İdrarın steril olduğu partilerde ve sosyal medyada sıkça paylaşılan bir uydurmadır, ve eğer ki susuz kalırsanız idrarınızı içebilirsiniz. Ama diğer uydurma bilgiler gibi bu da doğru değil. İdrar steril değil arkadaşlar.

Mikroplar her yerde, bedenimizde ve de çevremizde. Rahim ve plasentada bile varlar. Gebelik süresince fetüsü saran plasentada dahi çeşitli mikroplar bulunur. Bu da bizi gerçek dünyaya hazırlar.

Fakat şu bir gerçek ki çoğu doktor hâlâ idrarın steril olduğunu düşünmekte ( birileri idrar yolu enfeksiyonu olmadığı sürece). Bu tıpkı bakterilerin bedenimiz için olumsuz bir şey olduğunu söyledikleri zamandaki gibi yanıldıklarını gösteriyor. Sağlıklı bir idrar yolunda hiçbir bakterinin olmadığını kabul etmek bayağı saçma olurdu.

Yapılan araştırmalar rahimde bulunan bakterilerin idrar yolu enfeksiyonunu önlemeye ve iyileştirmeye yardımcı olduklarını gösterdi.Bir yerde idrarın steril olduğu düşünülse bile idrarınız mikroplarla dolu.

Doğrusu son yapılan çalışmalar idrarda bakterilerin bulunduğunu gösterdi. Tabii sağlıklı bir idrardaki bakteri sayısı enfeksiyonlu idrardakinden daha azdı.

Özetleyecek olursak idrar steril DEĞİL! Ama bakteriler hiç de kötü şeyler değiller ve evet eğer ki idrar yolu enfeksiyonunuz yoksa idrarınızı içebilirsiniz.

Sağlığa iyi geldiğine inandıklarından idrarını içen birçok halk var. Diğerleri ise acil bir durum anında idrarı kullanabileceklerini düşünüyorlar. Fakat bu yine de iyi bir fikir değil çünkü ne kadar sağlıklı olursanız olun idrar, su kaybetmenize neden olacak tuzu içerir. Eğer idrarınızı içerseniz vücudunuzdaki tuz yoğunluğu giderek artacak ve böbreklerinize zarar vermiş olacaksınız.

Gerçekten de acil bir durumla karşı karşıyaysanız, idrarınızı bir ya da iki gün içmek sorun olmayacaktır. Uzun süre içmeniz durumunda böbreklerinize su kaybettirerek sorun yaşatacaksınız. Eğer çok terlemezseniz üç gün susuz kalmaya dayanabilirsiniz. Böylece çok susadığınızda işemeye başvurmayabilirsiniz.

Kaynak: Ana kaynak

EpiPen Hakkında Neler Bilmeliyiz?

EpiPen Nedir? Epipen Ne Anlama geliyor? Popular Science Arşivinden EpiPen… Neden herkes bir enjektör hakkında konuşuyor? Eğer hayati risk taşıyan bir alerjiniz varsa muhtemelen acil durumlarda kullanmanız için reçetenize EpiPen yazılmıştır. Cüzdanınızda ya da ofisinizde saklıyor, hatta yerini unutmuş olabileceğiniz bir yer de bile duruyor olabilir. Son zamanlardaki ilaç fiyatlarındaki bu skandal, tedaviyi günlük yaşamlarına taşıyan 3.6 milyon Amerikan vatandaşını etkilemekte.

EpiPen Hayati risk taşıyan alerjik reaksiyonların acil tedavisi için kullanılan EpiPen’lerin sadece iki adetinin fiyatı 2007’den bu yana %500 artış gösterdi.
EpiPen
Hayati risk taşıyan alerjik reaksiyonların acil tedavisi için kullanılan EpiPen’lerin sadece iki adetinin fiyatı 2007’den bu yana %500 artış gösterdi.

EpiPen TAM OLARAK NEDİR?

EpiPen nedir? EpiPenler, şiddetli alerjisi olan hastaların anafilaksiye (solunum yollarında şişme ile tıkanmaya bağlı olarak bilinç kaybı, hatta ölüme kadar gidebilen ekstrem reaksiyona) girmesini önleyen ilaçlı kalem şeklinde bir şırıngadır (Antihistaminler saman nezlesi gibi düşük riskli alerjileri tedavi eden ilaçlardır). Bu kalemler kasları rahatlatıp soluk yollarını açan ve kişinin nefes almasına izin veren epinefrini diğer bir deyişle adrenalini içerir.

Eğer bir insanın anafilaksiye girdiğine şahit olduysanız, bu biraz korkutucu olmuş olabilir. Ama EpiPen’leri varsa kendi kendilerine uygulayabilirler. Önce kapağını çıkarırlar, sonra iğnenin sivri ucunu uyluk bölgelerine saplarlar. İlaçlar 30 saniye kadar kısa bir sürede kan dolaşımına karışır. Ama şunu bilmeliyiz ki; EpiPen’in bileşimindeki ilaçlar anafilaksi için tedavi olarak görülemez, 10 ile 20 dakika arasında etkileri diner. Bu sebeple EpiPen’ler bir hastanın kritik bir reaksiyon sonrası tıbbi desteğe kadar zaman kazanması için bir yöntem olarak görülebilir.

Peki, insanlar neye bu kadar sinirlendi?

EpiPen’lerle aynı aktif bileşenleri içeren alternatifleri var ancak sadece küçücük bir kimyasal formül farklılığı sebebiyle çoğu doktorun reçetelerinde yer bulamıyorlar (Geçen sene, EpiPen’in gerçek jenerik ilacı Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylanmadı.)

2007’den beri iki adet EpiPen’in fiyatı (şu an bir pakette iki adet satılmakta) 100 dolardan başlayarak, 600 doları aşkın bir fiyata ulaştı, bu da %500’den daha fazla bir yükseliş demek. İndirimli sağlık poliçesine sahip olan hastalar fiyatlardaki bu saldırıya katlanıyor. Ateş pahası olduğu için acil tıp teknisyeni ve itfaiyeciler EpiPen’lere para vermek yerine standart şırıngalar kullanıyorlar.

Aynı zamanda Mylan adlı ilaç firmasının CEO’su Heather Bresch 2007 yılından bu yana EpiPen’lerin satışıyla maaşında 2,5 milyon dolardan 18,9 milyon dolara bir yükseliş yaşadı. Bresch, kamu bilinci oluşturacak kampanyalardaki zararını kapatmak ve EpiPen’lerin öğrencilere temin edilmesi için yapılan kulis faaliyetleri sebebiyle bu fiyat artışının gerekli olduğunu söyledi. Eleştirmenler bu fiyat artışının “fırsatçı” olduğunu düşünüyor.

İster istemez bu ilaç fiyatlarının basın ve hükümet tarafından hususi incelemeye alındığı zaman geldi. Şubat ayında “pharmabro” takma adıyla anılan Martin Shkreli, ciddi parazitik bir enfeksiyonla savaşan bir ilaç olan Daraprim’i birkaç dolardan 700 dolardan daha fazla olan bir fiyata çıkardığı için ithamlara maruz kaldı. Nisan ayında ilaç sektörünün büyüklerinden Valeant birçok ilaca zam getirdiği için hararetli tartışmalara girdi. Bu tarz şirketlerin mantık dışı bir şekilde sistemi suistimal edip yalnız başına kontrolü altında bulundurmaları Amerikan sağlık sistemini dünyadaki en pahalı sistem yapıyor.

Peki, buradan nasıl bir sonuç çıkıyor?

Kötü basınla yüzleşmek zorunda kalan Mylan fiyatlarda insafa geldi ve tüketicilerinin cepten peşin ödemede uğradığı zararı azaltmak için senet önerisiyle geldi. Bu bazı eleştirmenleri tatmin etmedi. L.A. Times’ta yazan bir eleştirmenin söylediğine göre; bu senet sistemi de ilaç fiyatlarını eskisi kadar yüksek tutuyor, tek fark bu sefer tüketiciler yerine sigortacılar ve hükümet programları (hükümetçe himaye altında olan, EpiPen’i ihtiyacı olan öğrencilere temin eden okullar) eskisi kadar yüksek meblağlar ödüyor. Bu sebeple politikacılar ve önde gelen, tanınmış siyaset toplulukları Mylan’ı –ne kadar şu an için böyle bir planı gözükmese de- fiyatları düşürmeye çağırıyor. Fiyat yükselişindeki hararet sürerse ve stokların fiyatı aniden düşmeye başlarsa Mylan belki de daha az seçeneklerle ortada kalabilir.

Kaynak: Ana Kaynak

Sadece 24 Saat Aç Kalmak, Kök Hücrelerin Yenilenmesine Yardımcı Oluyor

Bu çalışma, ‘aç kalma’ hapına bile yol açabilir.

On yıllar boyunca yapılan çok sayıda çalışma, sıkı ve düşük kalorili beslenme düzenlerinin; daha uzun ve daha sağlıklı bir hayatın anahtarı olabileceğini gösterdi.

Peki bunun sebebi ne? Aç kalmanın fareler üzerindeki etkilerinin incelendiği yeni bir çalışma, bu konuda bir cevap sunabilir gibi görünüyor. Araştırmacılar, kalori alımının sadece 24 saat kısıtlanmasıyla, bağırsaklarda bulunan kök hücrelerin yenilenmesini destekleyebilen metabolik bir dönüşümün başladığını buldular.

Bağırsaklara ait olan bu kök hücreler, biz yaşlandığımız zaman etkili bir şekilde yenilenemiyorlar. Bu hücreler, sağlıklı bir dokuyu sürdürmek ve hastalıklarla mücadele etmekte bize yardımcı oldukları için önem taşıyorlar. Bu yüzden söz konusu bulgular epey değer taşıyor.

MIT’de biyolog olan Ömer Yılmaz şöyle söylüyor: “Aç kalmanın bağırsak üzerinde pek çok etkisi var. Bunların arasında, enfeksiyonlar veya kanserler gibi bağırsağı vuran her türlü hastalıkta muhtemel kullanım alanları ve yenilenmeyi desteklemek de bulunuyor.”

“Bu çalışma, aç kalmanın; karbonhidratları kullanmaktan yağ yakmaya kadar, bağırsaktaki kök hücrelerde metabolik bir anahtarı ateşlediğine dair bulgular sağlıyor.”

Çalışmada gerçekleşen bu dönüşüm, hücrelerin enerji kaynağı olarak karbonhidratlar yerine yağı tüketmesinden ibaret değildi. Dönüşümle birlikte hücrelerin işlevleri de arttı.

Araştırmacıların “bağırsağın yük beygirleri” olarak tanımladığı bağırsak kök hücreleri, genelde bağırsak astarını beş günde yeniliyor fakat metabolik dönüşümün faaliyete geçmesiyle, bu yenilenme hızlanabiliyor.

Yılmaz’ın takımı, laboratuvarda, 24 saat aç kalmış farelerin bağırsak kök hücrelerini aldı ve bunları bir kültür ortamında yetiştirerek, organa benzer bir tür ‘mini bağırsak’ olan ve organoid adı verilen hücre yığınları haline getirdi.

Bunu yaptıkları zaman, aç kalan farelerden alınan kök hücrelerdeki yenilenme kapasitesinin, aç kalmamış sıradan farelere göre iki kat yüksek olduğunu görmüşler.

Takım üyesi ve biyomedikal araştırmacısı Maria Mihaylova şöyle söylüyor: “Aç kalmanın, bağırsak bezeleri üzerinde organoid oluşturacak kadar büyük bir etkisi vardı. Organoid oluşumu, kök hücresinin yönlendirdiği bir süreç.”

“Bu şeyi hem genç farelerde hem de yaşlı farelerde gördük ve bu süreci yönlendiren moleküler mekanizmaları anlamak istedik.”

Takım cevabı bulmak için; aç kalan farelerin kök hücrelerinde yer alan mesajcı RNA’yı sıraladı ve aç kalmanın, peroksizom çoğaltıcı etkinleşik alıcı (veya PPAR) adı verilen kayıt etmenlerini faaliyete geçirdiğini, bunun da yağ asitlerinin metabolize edilmesiyle ilişkili genleri açtığını buldu.

Bu vakada gerçekleşen söz konusu etkinleşme, hücrelerin glukoz yerine yağ asitlerini yıkmasına sebep oldu ve aynı zamanda kendilerini yenileme becerilerini destekledi.

Araştırmacılar PPAR’ın etkinleşmesini engellediklerinde, yenilenme desteği sona erdi. Fakat takımın keşfettiği tüm şey bu değil.

Farelere, PPAR’ların etkilerini faaliyete geçiren ve GW501516 adı verilen bir molekül uygulandığında, farelerin aç kalmasıyla ortaya çıkan faydalı etkilerin bazıları yeniden oluştu.

Araştırmacılardan biri olan Chia-Wei Cheng şöyle söylüyor: “Bu da çok şaşırtıcıydı. Sadece bir metabolik güzergâhı faaliyete geçirmek, belirli yaş fenotiplerini tersine çevirmek için yeterli olmuştu.”

Bu metabolik anahtarın kapsamını ve işlevini tamamen anlamadan önce, araştırmacıların hâlâ araştırmaları gereken bir çok şey var. Üstelik bunun, insanlarda da farelerde olduğu kadar kolay şekilde idare edilip edilemeyeceği bilinmiyor.

Fakat bu çalışma, gelecekte bir şekilde hap veya başka bir ilaç tedavisi yardımıyla bu metabolik anahtarı faaliyete geçirme olasılığı sunuyor ve bizi bu olasılığa bir adım daha yaklaştırıyor. Belki de (sadece belki), hastaların aç kalması gerekmeden onların bağırsak sağlığını iyileştirebilir ve bu sayede daha uzun süre yaşamalarına yardımcı olabiliriz.

Bu sonuçlar henüz kesin olmayabilir, ancak hiç olmadığı kadar tutarlı görünmeye başlıyorlar.

Çalışmada yer almayan ve Utah Üniversitesinde biyokimyacı olan Jared Rutter şöyle söylüyor: “Yazarlar, güzel bir deney sahnesinde, bu metabolik değişimlere aç kalma olmaksızın sebep oluyorlar ve sistemi yıkarak benzer etkiler görüyorlar”

“Bu çalışma, beslenme ve metabolizmanın; hücrelerin davranışı üzerinde derin etkilere sahip olduğunu ve bu durumun hastalıklara yatkınlık sağladığını gösteren, hızlı bir şekilde büyüyen bir araştırma alanıyla uyum gösteriyor.”

Bulgular, Cell Stem Cell bülteninde sunuldu.

Kaynak: Ana kaynak

Deniz canlılarıyla antibiyotik üretimi

Bakterilerden kurtulmaya tek çalışan biz değiliz

Atlantik ve Pasifik okyanuslarının derinliklerindeki hidrotermal ağızlarda alışılmadık bir şey yaşıyor: Bakterilerle savaşan bir gen. Bu gen, bilimsel adı Aciduliprofundum boonei olan ve dünyanın her yerinde denizaltı termal ağızlarında, uç noktalardaki ortamlarda yaşayan bir mikroskopik organizmaya ait.

Bu genin ilginç yanı, gerek denizde gerekse karada birbiriyle hiçbir ilişkisi bulunmayan birçok organizmada yer alması. Yeni bir araştırma, belli afidlerde, yosunsu bitkilerde, bakteri yiyen mikroskobik canlılar olan fajlarda, virüslerde ve hatta bakterilerin kendisinde bile ilişkili genler saptadı. Aynı anda, bir başka araştırmacı ekibi de hem bakterilerde hem de geyik kenesinde görülen ikinci bir gene rastladı. Böcekler, bakteriler ve aciduliprofundum, canlılar aleminin apayrı yerlerine ait, o yüzden birbirleriyle ortak genleri olması şaşırtıcı.

Örneğin Aciduliprofundum, bakterilerden en az insanlar kadar farklı olan Archaea adlı tek hücreli organizmalardan. Bu araştırmayı yürüten, Tennessee’deki Vanderbilt Üniversitesi’nden genetikçi Seth Bordenstein, Popular Science’a “Hücresel yapıları birbirinden en fazla bu kadar farklı olabilir,” diyor.

Aynı genin tüm bu farklı yaşam formlarında işe yaraması hiç beklenmedik bir şey. Belki de birbirimize sandığımızdan daha çok benziyoruz. Genetik mühendisleri bakterilerden birçok ilgili organizmaya başarıyla gen aktarabildi. Bordenstein, “Yapılamaz diye hiçbir kavramsal engel yok,” diyor.

Böylesi buluşlar hem evrimin ışık tutulmamış yanlarını aydınlatıyor hem de gelecekte tıp araştırmalarına katkı sağlıyor. Araştırmalar Archaea’nın ve diğer organizmaların antibakteriyel genleri olabileceğini ve gelecekte yeni antibiyotikler için kaynak teşkil edebileceğini gösteriyor. Şu anda kullanılan çoğu antibiyotik mantarlardan ve bakterilerden elde ediliyor ve insan kimyasıyla biraz değiştiriliyor.

Resim: Pasifik Okyanusu’ndan bir hidrotermal ağız

Kaynak: https://popsci.com.tr/deniz-canlilariyla-antibiyotik-uretimi/

Bazı çocuklar neden yemek seçer?

İngiltere’de yapılan yeni bir kapsamlı araştırmaya göre çocukların yemek seçmesi ailelerin onları yetiştirme şeklinden çok genetik yatkınlıklarıyla ilgili.Buna göre, yemek seçme çok küçük yaştan ergenliğe kadar süren bir özellik olabiliyor.İngiltere’de yapılan çalışma için araştırmacılar, 16 aylıktan başlayarak, 3, 5, 7 ve 13 yaşlarındaki bir kısmı tek yumurta diğeri de ayrı yumurta ikizi olmak üzere 2 bin 400 çocuğun aileleri tarafından doldurulan yemek anketi sonuçlarını inceledi.Araştırmacılar, dokular veya tatlar konusunda seçicilik veya yeni yiyecekleri denemeye karşı isteksizlik nedeniyle sınırlı sayıda yiyecek yeme eğilimi olarak tanımladıkları yemek seçme kavramına odaklandılar.

Genetik özelliklerinin yüzde 100’ünü paylaşan tek yumurta ikizlerin beslenme alışkanlıklarını, genlerinin yaklaşık yüzde 50’si ortak olan ayrı yumurta ikizlerinin beslenme alışkanlıklarıyla karşılaştıran araştırmacılar şunları buldu:

Zorlayıcı yeme eğilimleri, yedi yaşında hafif bir zirve yaparak erken ergenliğe kadar devam etti

Nüfustaki genetik farklılıklar, 16 aylıkken yiyecek seçme davranışındaki çeşitliliğin yaklaşık yüzde 60’ından sorumluydu

Genetik etkiler yaşla birlikte artarak 3 ila 13 yaşları arasında yüzde 74’e yükseldi.

Evde, ailenin birlikte yemek denemesi gibi etkinlikler çoğunlukla yürümeye başlayan çocuklar için önemli bulundu.

Çocuklar büyüdükçe, farklı arkadaşlara sahip olmak gibi ev dışındaki etkiler daha önemli hale geldi

Journal of Child Psychology and Psychiatry adlı bilimsel dergide yayımlanan araştırmanın kıdemli yazarı, UCL’de Profesör Clare Llewellyn BBC’ye yaptığı açıklamada, “Bazı çocukların belli yiyecekleri denemekte oldukça ‘acımasız’ davranmasının, bazılarının ise daha maceracı olup aile yemeklerine memnuniyetle katılmasının nedeni, ebeveynlik tarzlarından ziyade, çocuklar arasındaki genetik farklılıklardan kaynaklanıyor” dedi. Çalışmanın baş yazarı Dr Zeynep Nas da, yemek seçmenin yaygın olmasına rağmen aileler için kaygı sebebi olduğunu vurguladı ve bulguların “ebeveynlerin suçluluk duygularından kurtulmasına” yardımcı olmasını umduğunu söyledi.Dr. Llewellyn, çalışmanın yemek seçenlere yardımcı olacak stratejileri incelemek üzere tasarlanmadığını, ancak diğer çalışmaların belirli tekniklerin yardımcı olduğunu öne sürdüğünü belirtti.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: Haberin Ana kaynağı