Yeni DNA baskı tekniği ile veri depolamada devrim.

Elektronik veri depolama sistemleri sürekli gelişse de yeni DNA baskı tekniği bu alanda devrim yaratmaya geliyor. Yeni teknik tıpkı matbaa gibi çalışıyor ve herkesin yapabileceği kadar kolay işliyor.

Elektronik veri depolama sistemlerinin giderek daha verimli hale geldiğini bilsek de doğanın sunduğu en etkili araçlardan biri olan DNA, yeni bir teknolojiyle bu alanda devrim yaratmaya hazırlanıyor. Geliştirilen DNA baskı yöntemi, verileri DNA’ya depolamayı bir yazıcı kadar kolay ve hızlı hale getiriyor.
DNA’da veri depolama dönemi

DNA’ya veri yazmak genelde harfleri (bazen milyarlarca) tek tek bir araya getirmek gibi son derece yavaş ilerleyen bir süreçti. Ancak bilim insanları, bu süreci hızlandıran “DNA baskı makinesi” adı verilen yeni bir yöntem geliştirdi. Bu yeni teknikle 24 bazdan oluşan 700 DNA bloğu oluşturuldu. Her bir blok, bir tür hareketli harf görevi görerek, istenilen sıraya dizilip DNA şablon zincirlerine “basılarak” veriyi aktarabiliyor. Bu sistem, geleneksel yöntemlerin aksine, tek bir işlemde 350 bitlik veriyi aynı anda yazabiliyor.

Yeni sistem, DNA’nın bilindik GCAT harflerini kullanmak yerine ikili kod (1 ve 0) ile çalışıyor. Bloklara kimyasal işaretleyiciler ekleniyor; işaretli olanlar “1”, işaretlenmemiş olanlar “0” değerini temsil ediyor. Bu yaklaşım, DNA’da veri kodlamayı çok daha kolay ve anlaşılır hale getiriyor. Yapılan deneylerde 16.833 bitten oluşan bir antik Çin kaplan resminin yanı sıra 252.500 bitten oluşan bir panda fotoğrafı DNA’ya başarıyla aktarıldı ve tamamı geri okunabildi.

Veri depolama potansiyeli inanılmaz

Araştırma ekibi, teknolojinin erişilebilirliğini göstermek amacıyla 60 kişiyle bir deney gerçekleştirdi. iDNAdrive adlı bir yazılım platformunu kullanan katılımcılar, toplamda 5.000 bitlik veri kodladı. Elde edilen veriler, %98,58 doğruluk oranıyla başarıyla geri okundu.

DNA’nın veri depolama potansiyeli oldukça etkileyici. Sadece 1 santimetreküp DNA’nın 10 milyar gigabayttan fazla veri depolayabileceği tahmin ediliyor. Dahası, uygun koşullarda DNA binlerce, hatta milyonlarca yıl boyunca veri saklayabiliyor.

Geliştirilen DNA yazıcı teknolojisi, eski bir yöntemden ilham alıyor: hareketli tip matbaa. Nasıl ki bu yöntem kitleler için yazılı metinlerin üretimini kolaylaştırdıysa, DNA yazıcının da veri depolamayı herkesin erişebileceği bir noktaya taşıması bekleniyor.

Teknik, insan hücrelerinin genetik bilgiyi nasıl depoladığına benzer şekilde çalışıyor. DNA üzerindeki metil grupları, genetik ifadeyi düzenleyen kimyasal işaretleyiciler olarak işlev görüyor. Araştırmacılar bu mekanizmayı, DNA bloklarını hareketli harfler, DNA şablonunu ise boş bir kâğıt gibi kullanarak yeniden tasarladı. İşin “mürekkep” kısmını ise bir enzim hallediyor. Enzim, bloklardaki tüm metil gruplarını DNA şablonunun her bir parçasına kopyalıyor. Daha sonra, bir nanopore dizileme cihazı, depolanan dijital dosyaları yeniden oluşturmak için birler ve sıfırlardan oluşan deseni okuyabiliyor.  

Araştırmaya göre çok sayıda yazma işlemi parça parça değil, bir kerede gerçekleştiriliyor. Sonuç olarak, sürecin hızlandırılması ve bilim insanı olmayanlar için erişilebilir hale getirilmesi, DNA’nın uygulanabilir bir veri depolama ortamı haline gelmesine yardımcı olabilir.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Bilim dünyasında ilginç gelişme: Sivrisinekler aşı dağıtım aracı olarak kullanılabilir.

Bilim insanları sivrisinekleri aşı dağıtım aracı olarak kullanmayı başardı. Genetiği değiştirilmiş parazitlerle yapılan çalışmada %90’a varan başarı elde edildi.

Londra Hijyen ve Tropikal Tıp Okulu araştırmacıları, sivrisinekleri kullanarak aşı dağıtımında çığır açan bir başarıya imza attı. Geleneksel yöntemlerin aksine, sivrisinek ısırığı yoluyla uygulanan bu yenilikçi aşılama tekniği, klinik denemelerde %90’a varan etkinlik gösterdi. Bu gelişme, özellikle sıtma gibi tropical hastalıklarla mücadelede yeni bir dönemin kapılarını aralıyor.

Sıtma parazitinin genetik modifikasyonu ile yeni bir dönem başlayabilir

Araştırma ekibi, genellikle hastalık taşıyıcısı olarak bilinen sivrisinekleri yararlı bir amaç için kullanmaya odaklandı. Çalışmanın merkezinde, sıtmanın ana nedeni olan Plasmodium falciparum parazitinin genetik olarak modifiye edilmiş versiyonu yer alıyor. GA2 adı verilen bu modifiye parazit, normal sıtma parazitinden farklı olarak hastalığa neden olmak yerine bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

Bilim insanları, 43 gönüllü üzerinde gerçekleştirdilen klinik denemelerde iki aşamalı bir test protokolü uyguladı. İlk aşamada, 20 katılımcı modifiye parazit taşıyan sivrisineklerin ısırıklarına maruz bırakıldı ve hiçbir katılımcıda kan enfeksiyonu görülmedi. İkinci aşamada ise 23 gönüllü, 28 gün arayla üç kez sivrisinek ısırığı aldı. Bu gruptan GA2 paraziti ile aşılananların %89’u, daha sonraki sıtma maruziyetine karşı başarıyla korundu.

Ancak bu yenilikçi yaklaşımın yaygın kullanıma geçmeden önce aşması gereken bazı zorluklar bulunuyor. Laboratuvar ortamında insan kan hücreleri üzerinde kültürlenen parazitlerin sivrisineklere aktarılması ve bu sivrisineklerin aşı taşıyıcısı olarak hazır hale gelmesi yaklaşık iki hafta sürüyor. Bu durum, büyük ölçekli uygulamaları zorlaştırıyor.

Kaynak ve devamına Buradan inceleyebilirsin.

Sıvı kristal teknolojisiyle epileptik nöbetlere karşı yeni bir koruyucu gözlük geliştirildi.


Bilim insanları, epileptik nöbetlere neden olan ışık dalga boylarını engelleyebilen yeni bir prototip gözlük geliştirdiler. İşte sıvı kristal camlara sahip gözlüğün detayları:

İngiliz bilim insanları, fotosensitif epilepsi hastaları için umut vadeden yeni bir teknoloji geliştirdi. Glasgow ve Birmingham Üniversitelerinden araştırmacılar, epileptik nöbetleri tetikleyen belirli ışık dalga boylarını filtreleyebilen sıvı kristal mercekli gözlüklerin prototipini başarıyla üretti. Bu yenilikçi teknoloji, özellikle ışığa duyarlı epilepsi hastalarının günlük yaşamlarında karşılaştıkları zorlukları önemli ölçüde azaltmayı hedefliyor.

Akıllı filtreleme sistemi tehlikeli kırmızı ışığı engelliyor

Dünya genelinde yaklaşık her 4.000 kişiden birinde görülen fotosensitif epilepsi, özellikle belirli ışık ve görsel uyaranlarla tetiklenen nöbetlerle karakterize ediliyor. Acil durum araçlarının tepe lambaları, televizyon programları ve video oyunlarındaki yanıp sönen görüntüler gibi içerikler doğru parlaklık ve frekans kombinasyonuyla bireylerde nöbetleri tetikleyebiliyor. Hatta 1997 yılında yaşanan Pokémon olayında, televizyon programındaki yanıp sönen kırmızı ışıkların yüzlerce izleyicide nöbete yol açması, bu riskin ciddiyetini gözler önüne sermişti.

Geliştirilen yeni gözlük, özellikle 660-720 nanometre aralığındaki kırmızı ışık spektrumunu hedef alıyor. Gözlük çerçevesine entegre edilen küçük bir devre sayesinde, merceklerdeki sıvı kristaller 36,5°C’ye kadar ısıtılıyor. Bu ısınma sonucunda mercekler, tehlikeli dalga boylarındaki kırmızı ışığı otomatik olarak filtreleme özelliği kazanıyor. Önceki teknolojilerde kullanılan sabit renkli merceklerin aksine, bu yeni sistem kullanıcılara ihtiyaç duydukları anlarda aktifleştirebilecekleri dinamik bir koruma sunuyor.

Mevcut prototip, bazı teknik sınırlamalara sahip olsa da, araştırma ekibi bu kısıtlamaların üstesinden gelmek için çalışmalarını sürdürüyor. Örneğin, sistemin şu anda yalnızca 26°C’nin altındaki ortam sıcaklıklarında verimli çalışabilmesi ve aktivasyon süresinin optimize edilmesi gereken konular arasında yer alıyor. Bilim insanları, bu sınırlamaları aşarak teknolojiyi daha geniş kullanım koşullarına uygun hale getirmeyi hedefliyor.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

İnsanlardaki ölümcül beyin kanamalarını önleyebilecek nanorobotlar geliştirildi.

Bir teknisyenin yönlendirdiği virüslerden biraz daha büyük olan bu minik robotlar, manyetik alan kullanarak vücutta hareket ediyor ve anevrizmaya ulaştıklarında pıhtılaşma maddesi salgılıyor.

Şanghay Jiao Tong Üniversitesi ve Edinburgh Üniversitesi’nden oluşan uluslararası bir araştırma ekibi, ciddi beyin kanamalarını önleyerek hayat kurtarabilecek minik robotlar geliştirdi. Manyetik olarak kontrol edilen bu cihazlar, pıhtılaşma etkenlerinin vücudun kan damarları yoluyla hassas dozlarda iletilmesini sağlayacak şekilde tasarlandı.

Beyin anevrizmalarının önlenmesinde umut vadediyor 

Teknoloji henüz felç riski taşıyan insanlarda test edilmedi ancak ekip tasarımlarının herhangi bir kayıp olmaksızın işe yarayacağını düşünüyor. Bir virüsten biraz daha büyük olan nanorobotlar bir hayvanın vücudunda yönlendirilerek anevrizmanın güvenli bir şekilde etkisiz hale getirildiği bir testte potansiyellerini kanıtladılar.

Edinburgh Üniversitesi’nden biyofizikçi Qi Zhou, “Nanorobotlar tıpta yeni ufuklar açmaya hazırlanıyor.” dedi. Bu teknolojinin, daha az riskle cerrahi onarımlara ve hassas bir şekilde ilaç hedeflemesine olanak sağlayabileceğini vurguladı. Ortalama çapı 300 nanometre olan her bir nanorobot, trombin adı verilen bir pıhtılaştırıcı madde taşıyan manyetit bir çekirdekten oluşuyor.

Bu çekirdek, tam olarak 42,5 santigrat derecede (108,5 Fahrenheit derece) eriyen koruyucu bir kabukla kaplıdır. Bu, insan vücut sıcaklığının hemen üzerindedir. Bir teknisyenin rehberliğinde ve manyetik alan yardımıyla, demir oksit çekirdeği, ultrasonla haritalanan kan damarları içerisinde nanopartikülün içerisinde gezinir.

Nanobotlar, anevrizmanın güvenli bir şekilde içine girdiklerinde, kaplamalarını eriten hızla değişen bir manyetik alana maruz bırakılıyorlar. Bu, pıhtılaşma sürecini başlatıyor ve kan damarının patlamasını önlüyor. Araştırma ekibi, bu yeniliğin pıhtılaşma, erime noktaları, bozulmaya karşı direnç ve nihayetinde vücutta güvenli bir şekilde işlev görme yeteneği üzerindeki etkinliğini test etmek için birkaç deneme gerçekleştirdi.

Dünya genelinde insanların yaklaşık yüzde 3’ünü etkileyen beyin anevrizmalarının yırtılması çoğunlukla cerrahi müdahalelerle önlenebiliyor. Nanobotların endovasküler tıkaç olarak kullanılması riskleri ortadan kaldırabilir. Ancak nanobotların manyetik alanların şu anda ulaştığı derinliklerden daha derinlere girebilmesini sağlamak için ek yeniliklere ihtiyaç duyuluyor.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Kitlesel Fil Ölümlerine İklim Değişikliği Sebep Olmuş Olabilir

Fotoğraf: Amanda Stronza

King’s College London üniversitesinde yürütülen yeni bir araştırma, 2020 yılında Botsvana’da meydana gelen ve 350 Afrika filinin öldüğü olayın, zehirli alg popülasyonlarının iklim değişikliği yüzünden patlama yaptığı kuyulardan su içilmesinden kaynaklandığını gösteren bulgular sunuyor.

Raporun baş yazarı yaptıkları analizin, hayvanların çok büyük ihtimalle zehirli mavi -yeşil alg (veya siyanobakter) patlamalarının gerçekleştiği su kuyularından zehirlendiğini gösterdiğini söylüyor. Bu patlama, çok kurak geçen mevsimin ardından çok yağışlı bir mevsimin gelmesiyle gelişmiş.

Üniversitenin Coğrafya Bölümünde doktora öğrencisi olan ve Plymouth Deniz Laboratuvarı (PML) ile Londra Doğa Tarihi Müzesinin eş danışmanı olduğu Davide Lomeo şöyle aktarıyor: “Botsvana, tüm Afrika fillerinin üçte birine ev sahipliği yapıyor. Geri kalan popülasyonlarında görülen bu eşine rastlanmamış kitlesel ölüm, dünyadaki en önemli ekosistemlerden biri olan Okavango Delta’sındaki kuraklık ve iklim değişikliğiyle ilgili artan endişeleri vurguluyor.”

Fillerin cesetleri ilk olarak 2020 yılının Mayıs ve Haziran ayları arasında ülkenin Okavango Delta’sının kuzeydoğu bölümünde görülmüştü. Fakat kısa süre sonra sebebin kaçak avlanma olmadığı anlaşılmıştı.

Olay, ölen fil sayısının 350 olduğunun bilinmesiyle beraber dünya çapında endişeye sebep olmuştu.

Su kuyularında büyüyen alglerin ürettiği toksinler şüphe duyulan sebeplerden biri olsa da kanıtlar yetersiz kalmış. Bunun bir sebebi de olayın, hareket imkanının kısıtlı olduğu COVID-19 salgını sırasında meydana gelmesi ve o zaman numune toplanamaması.

Komşu ülke Zimbabwe’de aynı yıl 25 filin sepsisten (kan zehirlenmesi) ölmesi, Botsvana’daki ölümlerin sebebinin alg toksinleri olabileceğine yönelik birtakım kuşkular meydana getirmiş.

Bu ay Science of The Total Environment bülteninde yazan araştırma takımıysa yapılan analizin, sebebin toksik algler olduğunu neredeyse doğruladığını söylüyor.

Uydu verileri ile mekansal analizi birleştiren araştırma takımı, yaklaşık 3.000 su kuyusu ve ölen fillerin konumları arasındaki ilişkiyi incelemiş.

Su kuyularının ve fil cesetlerinin yerini gösteren harita. Görüntü: King’s College London Üniversitesi

Bölgede 2018 ve 2020 arasındaki sıcaklık ve yağmur seviyesini gösteren bir grafik. Görüntü: King’s College London Üniversitesi

Bilim insanlarının analizi, cesetlerin yanındaki su kuyularının yükselmiş alg seviyeleri gösterdiğini ve 2020 yılında, önceki yıllara kıyasla tekrarlı patlama olaylarının yaşandığını ortaya sermiş; özellikle de bu kitlesel ölüm olayıyla ilişkili dönem esnasında.

Araştırma takımı, çürüyen fil cesetlerinin alan boyunca taze cesetlerden daha fazla yayıldığını da göstermiş. Bu durum, 2020’deki kitlesel ölümün tipik fil ölüm kalıplarından farklı olduğuna işaret ediyor.

“Taze cesetlerin yanında, 2020 yılında önceki üç yılın toplamından daha fazla alg patlaması olayının yaşandığı 20 su kuyusu belirledik” diyor Davide. “Bu su kuyuları ayrıca 2015 -2023 arası dönemde de en yüksek alg biyokütlesi ortalamasını sergilemişti.”

Fillerin su içtikten sonra, bu zehirli su kuyularından ortalama 16,5 km uzağa yürüdükleri ve maruz kalmanın akabinde yaklaşık 88 saat içerisinde öldükleri tahmin ediliyor.

Davide söz konusu bulguların, bu su kuyularında alg toksini bulunma tehlikesi ve ihtimalinin arttığını akla getirdiğini ekliyor.

Araştırma takımı, çok kurak geçen 2019 yılından sonra (bölgede onlarca yıl içinde görülen en kurak yıl) son derece yağışlı geçen 2020 yılına geçişin, zeminde önemli miktarlarda tortu ve besinin yeniden asıltı oluşturmasına yol açarak bu eşi görülmemiş alg büyümesini teşvik etmiş olabileceğini düşünüyor.

Davide şöyle söylüyor: “Güney Afrika’nın, iklim değişimleri altında daha kurak ve sıcak olması bekleniyor. Sonuç olarak da bu bölgedeki su kuyuları, muhtemelen yıl içinde daha uzun süre kurak kalacak. Bulgularımız, su miktarı ve kalitesine yönelik muhtemel olumsuz etkilere ve bu durumun hayvanlar üzerinde meydana getirebileceği feci etkilere işaret ediyor.

“Yerel otoritelerle ortaklaşa yürütülen bu çalışma, toksik alg çoğalmasının ciddi ekolojik sonuçlarını vurguluyor ve en küçükleri de dahil bütün su kaynaklarında su kalitesinin kapsamlı şekilde izlenmesinin büyük önem arz ettiğini gösteriyor. Farklı bulaş kaynaklarının belirlenmesinde uydu tabanlı tespitin etkisini gösteren araştırma, benzer çevre tehditleri ortaya çıktığında hızlı müdahale edilmesi için Dünya gözlem uygulamalarının genişletilmesinin önemini pekiştiriyor.”

Araştırmaya Botsvana Üniversitesi, Londra Doğa Tarihi Müzesi, Belfast Queen’s Üniversitesi ve PML’de çalışan bilim insanları da katılmış.

Yazının Tamamı İçin Tıklayınız.

Bilim İnsanları Hayvanlardan Daha Eski Bir Genden Fare Oluşturdu

Çalışmasını Nature Communications bülteninde yayımlayan uluslararası bir araştırma takımı, eşi görülmemiş bir dönüm noktasına ulaştı: Geçmişi hayvanlardan bile öncesine uzanan ve ortak bir atayı paylaştığımız çok hücreli bir canlıdan aldıkları genetik araçları kullanarak, tümüyle gelişmiş bir fare meydana getirme kabiliyetine sahip fare kök hücreleri oluşturdular. Bu çığır açan gelişme, kök hücrelerin genetik kökenlerine dair bildiklerimizi yeniden şekillendiriyor ve hayvanlar ile onların tek hücreli antik akrabaları arasındaki evrimsel bağlara yeni bir bakış açısı getiriyor.

Londra Queen Mary Üniversitesinde çalışan Dr. Alex de Mendoza, Hong Kong Üniversitesinde çalışan araştırmacılarla ortaklaşa yürüttüğü ve kulağa bilim kurgu gibi gelen bir deneyde tek hücreli canlılar olan yakalı kamçılılardaki bir geni kullanarak kök hücre oluşturmuş. Bilim insanları daha sonra bu kök hücreleri kullanarak yaşayan ve nefes alan bir fare dünyaya getirmiş. Hayvanların yaşayan en yakın akrabaları olan yakalı kamçılıların genomları, memelilerdeki kök hücrelerde farklılaşmaya (hücrenin herhangi bir tipe dönüşme potansiyeli) yön verdiği bilinen Sox ve POU genlerinin versiyonlarını barındırıyor. Bu beklenmedik keşif, söz konusu genlerin özel olarak sadece hayvanlarda evrimleştiğine dönük uzun süredir var olan bir inanışa da meydan okuyor.

“Tek hücreli akrabalarımızdan elde ettiğimiz moleküler araçları kullanıp başarıyla bir fare meydana getirerek, yaklaşık bir milyar yıllık evrim boyunca sıra dışı bir işlev devamlılığına şahit oluyoruz” diyor Dr. de Mendoza. “Çalışma, kök hücre oluşumuna dahil olan kilit genlerin kök hücrelerden çok daha önce ortaya çıkmış olabileceğini ve belki de bugün gördüğümüz çok hücreli yaşamın yolunu açtığını akla getiriyor.”

2012 Nobel ödülünün sahibi Shinya Yamanaka, bir Sox (Sox2) ve bir POU (Oct4) geninin de dahil olduğu sadece dört faktörün ifade edilmesiyle “farklılaşmış” hücrelerden kök hücreleri elde etmenin mümkün olduğunu göstermişti. Bu yeni araştırmada, Dr. Ralf Jauch’un Hong Kong Üniversitesi Dönüşümsel Kök Hücre Biyolojisi Merkezindeki laboratuvarıyla ortaklaşa yürütülen bir grup deneyde araştırmacılar, yakalı kamçılıların Sox genlerini fare hücrelerine aktarıp doğal Sox2 geninin yerini alarak, farklılaşabilen kök hücresi durumuna doğru yeniden programlama yapmışlar. Yeniden programlanan bu hücrelerin etkinliğini doğrulamak için de onları gelişmekte olan bir fare embriyosuna enjekte etmişler. Ortaya çıkan kimerik fare, hem donör embriyosuna hem de laboratuvarda başlatılmış kök hücrelere ait siyah kürk bölgeleri ve koyu renkli gözler gibi fiziksel özellikler sergilemiş. Bu durum, bahsedilen antik genlerin kök hücreleri hayvanın gelişimiyle uyumlu hale getirmede çok önemli bir rol oynadığını doğruluyor.

Çalışmada, DNA’yı bağlayıp diğer genleri düzenleyen Sox ve POU proteinlerinin erken versiyonlarının, sonraları çok hücreli atalarca kök hücre oluşumu ve hayvan gelişiminin parçası haline gelecek işlevler yönünden nasıl kullanıldığının izi sürülüyor. Dr. de Mendoza şöyle açıklıyor: “Yakalı kamçılıların kök hücreleri yok, onlar tek hücreli canlılar fakat bu genlere sahipler. Bu genlerin amaçları çok hücreli hayvanlarda sonradan değişerek, kompleks yapılar inşa etmede temel hücresel süreçleri kontrol etmek için kullanılmış.”

Bu yeni fikir, genetik araçların evrimsel becerisini vurguluyor ve erken yaşam formlarının, gerçek çok hücreli canlılar ortaya çıkmadan uzun süre önce nasıl benzer mekanizmalardan yararlanarak hücre özelleşmesine yön vermiş olabileceğine ve evrimde geri dönüşümün önemine dair kısa bir bakış sunuyor.

Bu keşfin evrimsel biyolojinin ötesinde, muhtemelen yenileyici tıptaki yeni ilerlemelere bilgi sunma gibi sonuçları var. Bilim insanları kök hücre mekanizmasının nasıl evrimleştiğini daha iyi öğrenerek, kök hücre terapilerini en iyi hale getirmenin yeni yollarını belirleyebilir ve hastalıkların tedavisi ya da hasar gören dokuların onarılmasında yeniden programlanan hücreleri iyileştirebilir.

“Bu genetik araçların antik köklerini incelemek, farklılaşma mekanizmalarının nasıl değiştirilebileceğini veya en iyi hale getirilebileceğini daha net görerek yenilik meydana getirmemizi sağlıyor” diyor Dr. Jauch. Evrimsel biyolojinin ötesinde sonuçlar doğurabilecek bu keşif, rejeneratif tıpta yeni gelişmeler için katkı sağlayabilir. Bilim insanları kök hücre mekanizmasının nasıl evrimleştiğini daha iyi anlamamızı sağlayarak, kök hücre terapilerini en uygun hale getirmenin yeni yollarını belirleyebilir ve hastalıkları tedavi etmek ya da hasar görmüş dokuları onarmak için hücrelerde yeniden programlanma yöntemleri geliştirebilirler.

Dr. Jauch, bu genlerin yapay versiyonlarıyla deney yapılarak ortaya çıkarılabilecek ilerlemelerin belli bağlamlarda doğal hayvan genlerinden bile daha iyi performans gösterebileceğini belirtiyor.

Yazının Tamamı İçin Tıklayınız.

Yeni Bir Büyük Kafalı İnsan Türü Keşfedildi: Homo juluensis Kim?

Araştırmacılar, Çin’de bulunan büyük bir kafatasından yola çıkarak Homo juluensis adını verdikleri yeni bir arkaik insan türünü tanımladı.

Bu bir stok fotoğraftır, Homo juluensis değil. C: Pixabay

Peki, bu yeni tür hakkında neler biliyoruz ve bu keşif, yaklaşık 300.000 ila 50.000 yıl önceki Orta Pleistosen dönemi hominin çeşitliliğini anlamamıza nasıl yardımcı oluyor?

Homo sapiens atalarımız yaklaşık 300.000 yıl önce evrimleşti ve hızla Afrika’dan Avrupa ve Asya’ya yayıldı. Ancak modern insanlardan önceki homininlerin nasıl evrimleştiği hâlâ çözülmeyi bekleyen bir gizem.

Özellikle 700.000 ila 300.000 yıl önce birden fazla erken insan türünün var olduğu bilinse de, bu fosiller Homo heidelbergensis ya da Homo longi gibi ayrı türler olarak mı sınıflandırılmalı yoksa daha geniş “arkaik Homo sapiens” kategorisine mi dahil edilmeli sorusu tartışmalıydı. Bu durum, bilim dünyasında “Orta’daki Karmaşa (the muddle in the Middle)” olarak adlandırılıyor.

2023 yılında The Innovation dergisinde yazan Hawaii Üniversitesi’nden antropolog Christopher Bae ve Çin Bilimler Akademisi’nden paleoantropolog Xiujie Wu, bu geniş tanımların, atalarımızın evrimsel ilişkilerini tam olarak anlamamızı zorlaştırdığını belirtiyor.

2024 yılının Mayıs ayında PaleoAnthropology dergisinde yayımlanan bir çalışmada Wu ve Bae, Çin’in kuzeyindeki Xujiayao bölgesinde on yıllar önce bulunan sıra dışı hominin fosillerini inceledi. Bu fosiller, modern insanlara ve Denisovalılara özgü özelliklerin yanı sıra Neandertal benzeri geniş ve kalın kafataslarına sahipti. Araştırmacılar, bu fosillerin Homo juluensis adını verdikleri yeni bir büyük beyinli hominin türünü temsil ettiğini öne sürüyor.

Araştırmacılar, “Toplu olarak, bu fosiller Geç Kuaterner’de [300.000 ila 50.000 yıl önce] doğu Asya’nın çoğunda yaygın olan büyük beyinli homininin (Juluren) yeni bir formunu temsil ediyor” diyor.

Şimdi ise Nature Communications dergisinde yayımlanan bir yorum makalesinde Bae ve Wu, Doğu Asya’daki büyüyen fosil kayıtlarının yeni bir terminoloji gerektirdiğini söylüyor. Bu bölgedeki “arkaik Homo”yu en az dört türe ayırmanın – Homo floresiensis, Homo luzonensis, Homo longi ve yeni adlandırılan Homo juluensis – araştırmacıların son insan evriminin karmaşıklığını daha iyi anlamalarına yardımcı olacağını savunuyorlar.

Bu diyagram, Orta Asya’daki hominin alanlarını ve orada keşfedilen fosilleri gösteriyor. C: C. Bae ve X. Wu

Homo juluensis: “Büyük Kafalı İnsanlar”

Homo juluensis, yaklaşık 220.000 ila 100.000 yıl öncesine tarihlenen Xujiayao ve Xuchang bölgelerindeki fosillere dayanıyor. Xujiayao’da 1974 yılında yapılan kazılarda 10.000’den fazla taş alet ve 10 bireye ait olduğu düşünülen 21 hominin fosil parçası bulundu. Bu bireylerin kafatasları büyük beyin hacimlerine ve kalın kemik yapılarına sahipti. Xuchang’dan gelen dört eski kafatası da Neandertallere benzer şekilde büyüktü.

Wu ve Bae, bu fosillerdeki farklı özellikleri analiz ettikten sonra, 2024 yılındaki makalelerinde bu popülasyonu “büyük kafalı insanlar” anlamına gelen “Juluren” olarak adlandırdı. Ancak bu yeni tür, genetik olarak tamamen izole bir grup anlamına gelmiyor. Araştırmacılar, bu bireylerin Orta Pleistosen dönemindeki farklı hominin türleri arasında çiftleşme sonucu ortaya çıkmış olabileceğini belirtiyor. Bu durum, Asya’daki insan evriminde hibridizasyonun önemli bir rol oynadığını destekliyor.

Yeni Tür İsmi Üzerine Tartışmalar

Homo juluensis henüz bilim dünyasında tam olarak kabul görmese de, isim birçok uzman tarafından gitgide yaygınlaşıyor. Wisconsin Üniversitesi’nden paleoantropolog John Hawks, bu ismin fosil kayıtlarını daha iyi sınıflandırmaya yardımcı olabileceğini belirtiyor: “Juluren adı, Denisovalılara alternatif bir isim olarak değil, belirli bir fosil grubunu ve bu grubun eski hominin ağındaki yerini ifade etmek için kullanılabilir.”

Londra’daki Doğa Tarihi Müzesi’nden Chris Stringer ise, Çin’deki meslektaşlarıyla yaptığı çalışmaların Homo juluensis’in aslında Homo longi ile daha iyi örtüşebileceğini öne sürüyor. “Büyük bir kafatasına sahip olmak tanımlayıcı bir özellik olmayabilir” diyen Stringer, Xuchang fosillerinin daha belirgin Neandertal benzeri özellikler taşıdığını ve bu nedenle sınıflandırılmalarının daha zor olduğunu ifade ediyor.

Bae ise, yeni bir tür adlandırmanın özellikle Asya’daki fosil kayıtlarını daha net hale getirdiğini ve bilimsel iletişimde büyük fayda sağladığını vurguluyor: “Bu tür adlandırmalar, bilimsel bulguların daha geniş bir kitle tarafından anlaşılmasını kolaylaştırıyor.”

Yazının Tamamı İçin Tıklayınız.

Fare beyni çalışması, akson şekline ilişkin yüzyıllık anlayışı tersine çevirebilir.

Johns Hopkins Tıp Fakültesi bilim insanları, memeli beyin hücrelerinin kol benzeri yapısının, bilim insanlarının bir asırdan uzun süredir varsaydığından farklı bir şekilde olabileceğine dair yeni kanıtlar sunarak, biyoloji ders kitaplarının revizyona ihtiyaç duyabileceğini söylüyor.

Fare beyin hücreleri üzerinde yapılan çalışma, hücrelerin aksonlarının (diğer beyin hücrelerine ulaşarak bilgi alışverişinde bulunan kol benzeri yapılar) kitaplarda ve internet sitelerinde sıkça resmedilen silindirik tüpler olmadığını, daha çok bir ipe bağlı inciler gibi olduğunu gösteriyor.Bulgulara ilişkin rapor 2 Aralık’ta Nature Neuroscience dergisinde yayımlandı .”Aksonların yapısını anlamak beyin hücresi sinyallemesini anlamak için önemlidir,” diyor Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde hücre biyolojisi ve sinirbilimi doçenti olan Shigeki Watanabe, Ph.D.. “Aksonlar beyin dokumuzu birbirine bağlayan , öğrenmeyi, hafızayı ve diğer işlevleri sağlayan kablolardır.”Bilim insanları, nöronlardaki zar ve iskelet bütünlüğünün kaybolması sonucu, ölmekte olan beyin hücrelerinde ve Parkinson ve diğer nörodejeneratif hastalıkları olan kişilerde, aksonlarda inci benzeri yapıların oluşabileceğini biliyor.Normal koşullar altında aksonların çoğunlukla sabit bir çapa sahip tüpler şeklinde olduğu ve ara sıra baloncuk benzeri yapılara (sinyallerin diğer beyin hücrelerine iletilmesini sağlayan nörotransmitter kümelerini tutan sinaptik varisler) sahip olduğu düşünülmektedir.Watanabe, ilk başta solucanların sinir sisteminde tekrarlayan akson incileri görmüştü ve İsviçreli bilim insanı Dr. Graham Knott ile yaptığı bir tartışmanın ardından bu yapılar hakkında daha fazla merak duymaya başladı.

Fare beyin hücreleri üzerinde yapılan çalışma, hücrelerin aksonlarının (diğer beyin hücrelerine ulaşarak bilgi alışverişinde bulunan kol benzeri yapılar) kitaplarda ve internet sitelerinde sıkça resmedilen silindirik tüpler olmadığını, daha çok bir ipe bağlı inciler gibi olduğunu gösteriyor.

Bulgulara ilişkin rapor 2 Aralık’ta Nature Neuroscience dergisinde yayımlandı .

“Aksonların yapısını anlamak beyin hücresi sinyallemesini anlamak için önemlidir,” diyor Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde hücre biyolojisi ve sinirbilimi doçenti olan Shigeki Watanabe, Ph.D.. “Aksonlar beyin dokumuzu birbirine bağlayan , öğrenmeyi, hafızayı ve diğer işlevleri sağlayan kablolardır.”

Bilim insanları, nöronlardaki zar ve iskelet bütünlüğünün kaybolması sonucu, ölmekte olan beyin hücrelerinde ve Parkinson ve diğer nörodejeneratif hastalıkları olan kişilerde, aksonlarda inci benzeri yapıların oluşabileceğini biliyor.

Normal koşullar altında aksonların çoğunlukla sabit bir çapa sahip tüpler şeklinde olduğu ve ara sıra baloncuk benzeri yapılara (sinyallerin diğer beyin hücrelerine iletilmesini sağlayan nörotransmitter kümelerini tutan sinaptik varisler) sahip olduğu düşünülmektedir.

Watanabe, ilk başta solucanların sinir sisteminde tekrarlayan akson incileri görmüştü ve İsviçreli bilim insanı Dr. Graham Knott ile yaptığı bir tartışmanın ardından bu yapılar hakkında daha fazla merak duymaya başladı.

Harvard Üniversitesi’nden bir araştırma ekibinin 2012 yılında aksonlarda tekrarlayan “iskelet” bileşenlerini tanımlayan bir çalışma yayınladığını belirten Watanabe, bu nedenle araştırmacıların inci yapıların kaybolup kaybolmadığını görmek için akson iskeletinden kurtulmak üzere deneyler tartıştıklarını söyledi.Johns Hopkins lisansüstü öğrencisi ve çalışmanın baş yazarı Jacqueline Griswold bu fikri test etti ancak akson incilenmesi üzerinde bir etki bulamadı.Daha sonra Watanabe ve Griswold, aksonların fiziksel özelliklerine daha yakından bakmak için Kaliforniya Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi’nde farmakoloji profesörü olan teorik biyofizikçi meslektaşları Dr. Padmini Rangamani ile birlikte çalıştılar.İnsan saçının genişliğinden 100 kat daha küçük olan beyin hücrelerindeki (nöronlar) aksonları görebilmek için bilim insanları yüksek basınçlı dondurma elektron mikroskobu kullandılar . Hücrenin yapısını ana hatlarıyla belirtmek için hücreye elektron demetleri gönderen standart elektron mikroskobu gibi Watanabe ve ekibi de yapıların şeklini korumak için fare nöronlarını dondurdular.Watanabe, “Nano ölçekli yapıları standart elektron mikroskobu ile görmek için dokuları sabitliyor ve kurutuyoruz, ancak onları dondurmak şekillerini koruyor. Bu, bir üzümü kuru üzüme dönüştürmek yerine dondurmaya benzer,” diyor.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsiniz.

Yapay Zeka, Yaratıcı Düşünme Testinde İlk %1’lik Dilime Giriyor

Montana Üniversitesi ve ortakları tarafından yürütülen bir araştırma, yapay zekanın standart yaratıcılık testinde insan düşünürlerin en tepedeki %1’lik kısmıyla denk olduğunu gösteriyor.

Çalışma, Montana Üniversitesi İşletme Fakültesinde çalışan yardımcı klinik profesör Dr. Erik Guzik tarafından yönetilmiş. Guzik ve meslektaşları, onlarca yıldır insan yaratıcılığını değerlendirmede kullanılan bilindik bir test olan Torrance Yaratıcı Düşünme Testlerini (TTCT) kullanmış.

Araştırmacılar testte, GPT-4 yapay zeka mimarisinden güç alan ChatGPT’nin ürettiği sekiz yanıtı kullanmış. Ayrıca Montana Üniversitesinde Guzik’in girişimcilik ve kişisel finans derslerini alan 24 öğrenciden oluşan bir kontrol grubunun cevaplarını da kullanmışlar. Alınan puanlar, 2016 yılında ABD çapında TTCT’ye giren 2.700 üniversite öğrencisiyle karşılaştırılmış. Tüm yanıtlar, işin içinde yapay zekanın olduğunu bilmeyen Skolastik Test Hizmeti tarafından puanlanmış.

Sonuçlar, ChatGPT’yi yaratıcılık yönünden seçkin bir gruba yerleştiriyor. Yapay zeka uygulaması, büyük miktarda fikir hacmi oluşturma kabiliyeti olan akıcılık ve yeni fikirler ortaya atma kabiliyeti olan özgünlük bakımından en iyi yüzde birlik dilime girmiş. Farklı tip ve sınıfta fikir üretme kabiliyeti olan esneklik yönünden ise yüzde 97’lik kısımda yer almış.

“ChatGPT ve GPT-4 için yapay zekanın ilk defa özgünlük yönünden en iyi %1’e girdiğini gösterdik” diyor Guzik. “Bu yeni bir şeydi.”

Bilim insanları, üniversitedeki bazı öğrencilerinin de en iyi %1’lik kısma girdiğini belirtiyor. Fakat ChatGPT, ülke çapındaki üniversite öğrencilerinin büyük bir bölümünü geride bırakmış.

Guzik yapay zekayı ve öğrencilerini güz tatilinde test etmiş. Çalışmaya, Western Montana Üniversitesinden Christian Gilde ve Vilnius Üniversitesinden Christian Byrge de yardımcı olmuş. Araştırmacılar çalışmalarını geçtiğimizin yıl Güney Oregon Üniversitesi Yaratıcılık Konferansında sundu.

“Konferansta verileri fazla yorumlamamak adına çok dikkatli davrandık” diyor Guzik. “Sadece sonuçları sunduk. Fakat yapay zekanın, insan kabiliyetiyle eşdeğer şekilde ve hatta onu aşan bir yaratıcılık kabiliyeti geliştiriyor gibi durduğunu gösteren güçlü bulgular paylaştık.”

Guzik, ChatGPT’ye TTCT’de iyi puan alması halinde bunun neyi göstereceğini sormuş. Yapay zeka, araştırmacıların konferansta paylaştıkları etkili bir cevap vermiş.

“ChatGPT bize insan yaratıcılığını tamamen anlamıyor olabileceğimizi söyledi ki bence doğru” diyor bilim insanı. “Ayrıca insan ve yapay zeka tarafından oluşturulan fikirler arasında ayrım yapabilen daha karmaşık değerlendirme araçlarına ihtiyacımız olabileceğini öne sürdü.”

Guzik,TTCT’nin korunan tescilli bir materyal olduğunu ve bu yüzden ChatGPT’nin test hakkında internette veya ortak bir veri tabanında bulunan bilgilere erişerek “hile yapamadığını” söylüyor.

Guzik, yaratıcılığa uzun bir süredir ilgi duyuyor. ABD’nin Massachusetts eyaletinde yer alan Palmer adlı ufak bir kasabada büyüyen araştırmacı, yedinci sınıfta yetenekli öğrenciler için uygulanan bir programa katılmış. Bu deneyimde Guzik, Guzik’e TTCT’yi de geliştiren öncü psikolog Ellis Paul Torrance’in geliştirdiği Gelecek Problem Çözme süreciyle tanışmış. O zaman yapılan beyin fırtınasına ve insan hayal gücünden nasıl istifade edildiğine aşık olduğunu söyleyen Guzik, Gelecek Problem Çözme organizasyonunda hâlâ aktif olmaya devam ediyor; hatta karısıyla bile organizasyonun konferanslarından birinde tanışmış.

Guzik ve ekibi, önceki yıl ChatGPT’yi kurcaladıktan sonra yazılımın yaratıcılığını test etmeye karar vermiş.

“Hepimiz ChatGPT’yi inceliyorduk ve beklemediğimiz bazı ilginç şeyler yaptığını fark ettik” diyor. “Verdiği yanıtlardan bazıları yeni ve şaşırtıcıydı. O zaman gerçekte ne kadar yaratıcı olduğunu görmek için teste tabi tutmaya karar verdik.”

Guzik, TTCT testinin gerçek hayattaki yaratıcı işleri taklit eden cevaplar kullandığını söylüyor. Örneğin, “Bir ürün için yeni kullanım şekilleri düşünebilir misiniz?” veya “Bu ürünü geliştirebilir misiniz?” gibi.

“Bunun bir basketbol topu olduğunu düşünelim” diyor. “Bir basketbol topunun yapabildiğiniz kadar fazla kullanım biçimini düşünün. Onu bir potaya fırlatabilir veya bir vitrinde sergileyebilirsiniz. Kendinizi yeni kullanım şekilleri düşünmeye zorladığınızda, belki onu kesip saksı olarak kullanırsınız. Ya da bir tuğla ile bir şeyler inşa edebilirsiniz. Kağıt ağırlığı olarak da kullanılabilir. Belki de öğütüp tamamen yeni bir şey haline getirebilirsiniz.”

Guzik, ChatGPT’nin bir sürü fikir üretmesini (akıcılık) bekliyormuş çünkü üretken yapay zeka bunu yapıyor. Ayrıca istenen şeylere değerlendiricilerin gözünde konuyla alakalı, kullanışlı ve değerli birçok fikirle yanıt vermiş.

Guzik, insan hayal gücünün ayırıcı bir özelliği olan özgün fikirler üretmede ne kadar iyi olduğuna daha çok şaşırmış. Testi değerlendirenlere, yazılan bir girdi için yaygın cevaplardan oluşan listeler sunulmuş; bunlar, verilmesi neredeyse beklenen cevaplar. Fakat yapay zeka yeni cevaplar vererek ilk yüzde birlik kısma girmiş.

“Konferansta, GPT-3 üzerine önceki araştırmanın bir yıl önce yapıldığını öğrendik” diyor Guzik. “O zamanlar ChatGPT özgün düşünme gerektiren işlerde insanlar kadar iyi puan alamıyordu. Şimdi daha gelişmiş GPT-4 ile birlikte insanların verdiği tüm yanıtların en üst %1’lik kısmında bulunuyor.”

Yapay zekadaki ilerlemelerin hızlanmasıyla birlikte Guzik, iş dünyasının ileriye gitmesinde yapay zekanın kilit bir araç haline gelmesini ve hem bölgesel hem de ulusal inovasyona yön veren yeni, önemli bir unsur olmasını bekliyor.

“Bence yaratıcılık bir şeyleri farklı yapmakla ilgili” diyor Guzik. “Girişimciliğin sevdiğim tanımlarından biri de bir girişimci olmak için farklı düşünmek gerekmesi. Bu yüzden yapay zeka, yaratıcı düşünme dünyasını iş dünyasına ve inovasyon sürecine uygulamamıza yardımcı olabilir. Bu beni çok heyecanlandırıyor.”

Montana Üniversitesi İşletme Fakültesinin yapay zeka öğretmeye ve onu sınıf çalışmasına dahil etmeye açık olduğunu söylüyor bilim insanı.

“Bence geleceğin belli bir şekilde yapay zeka içereceğini biliyoruz” diyor Guzik. “Nasıl kullanıldığı bakımından dikkatli olmalı ve gerekli kural ve düzenlemeleri düşünmeliyiz. Fakat işletmeler halihazırda pek çok yaratıcı işte yapay zekayı kullanıyor. Girişimcilik ve bölgesel inovasyon bağlamında bu oyuncu değiştirici bir şey.”

Yazar: Cary Shimek/Montana Üniversitesi. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Ana Kaynak için Tıklayın

Yakınımızdaki Bir Süpernova, Karanlık Madde Arayışını Bitirebilir

Aksiyon karanlık maddenin bir süpernova esnasında oluşup gama ışınlarına dönüşmesi lazım. Onları görecek kadar şanslı olacak mıyız?

Evrenin karanlık maddesine yönelik arayış, yakındaki bir süpernova ve biraz da şansla yarın kadar yakın bir zamanda bitebilir.

Karanlık maddenin tabiatı, evrendeki maddenin %85’inin teleskoplarımızdan görülmediğinin fark edilmesinden bu yana gökbilimcilerden 90 yıl boyunca kaçmayı başarmıştı. Günümüzdeki en muhtemel karanlık madde adayı ise dünya çapındaki araştırmacıların ısrarla bulmaya çalıştığı hafif bir parçacık olan aksiyon.

Şimdiyse Berkeley – California Üniversitesinde (UC Berkeley) çalışan astrofizikçiler, yakındaki bir süpernova patlamasından çıkan gama ışınları tespit edildikten saniyeler sonra aksiyonun keşfedilebileceğini iddia ediyor. Aksiyonlar eğer varsa, dev bir yıldızın çekirdeği çöküp nötron yıldızına dönüştükten sonraki ilk 10 saniyede bol miktarda oluşuyor. Ayrıca bu aksiyonlar firar ederek, yıldızın yoğun manyetik alanında yüksek enerjili gama ışınlarına dönüşüyor.

Böyle bir tespit, bugün sadece yörüngedeki tek gama ışını teleskobu Fermi Gama-ışını Uzay Teleskobu’nun süpernova patladığı esnada onun bulunduğu yöne bakması halinde mümkün olacak. Teleskobun görüş alanı dikkate alındığındaysa bu 10’da bir ihtimal.

Ancak gama ışınlarının sadece bir kez tespit edilmesiyle birlikte, aksiyonun kütlesi şu an Dünya üzerinde yürütülen deneylerde taranan kütle aralıkları da dahil olmak üzere devasa bir kuramsal kütle aralığında saptanabilir; özellikle de QCD aksiyonunun kütlesi. Fakat tespit yapılamazsa, aksiyon için büyük bir muhtemel kütle aralığı elenir ve karanlık maddeye dönük yürütülen en güncel arayışlar anlamsız hale gelir.

Fakat sorun, gama ışınlarının tespit edilecek kadar parlak olması için süpernovanın yakında olması gerekmesi (Samanyolu galaksimizin veya onun uydu galaksilerinin birinin içerisinde). Yakındaki yıldızlar ise ortalamada sadece birkaç on yılda bir patlıyor. Yakınımızda gerçekleşen son süpernova, 1987 yılında Samanyolu’nun uydularından biri olan Büyük Macellan Bulutu’ndaydı. O zamanlar artık kullanılmayan gama-ışını teleskobu Solar Maksimum Görevi, bu süpernovanın bulunduğu yöne bakıyordu ancak UC Berkeley’deki araştırma takımının analizine göre gama ışınlarının tahmini yoğunluğunu tespit edecek kadar hassas değildi.

UC Berkeley’de yardımcı fizik profesörü olarak çalışan ve geçtiğimiz hafta Physical Review Letters bülteninde çevrim içi yayımlanan bir makalenin kıdemli yazarı olan Benjamin Safdi şöyle aktarıyor: “Eğer 1987A süpernovası gibi bir süpernovayı modern bir gama ışını teleskobuyla görecek olsaydık, en ilginç aksiyon olan bu QCD aksiyonunu parametre alanının büyük bir kısmında tespit edebilir veya eleyebilirdik; esasında laboratuvarda araştırılamayan parametre alanının tamamını ve laboratuvarda araştırılabilen parametre alanının büyük bir kısmını. Üstelik hepsi 10 saniye içerisinde olurdu.”

Fakat araştırmacılar, uzun bir süredir geciken bu süpernovanın yakındaki bir evrende patlaması halinde aksiyonların ürettiği gama ışınlarını görmek için hazır olmayacağımızdan kaygı duyuyor. Bilim insanları şimdilerde gama ışını teleskoplarını yapan meslektaşlarıyla konuşup, gökyüzünün %100’ünü 7/24 kapsayacak böyle bir teleskobu veya bir teleskop filosunu fırlatıp tüm gama ışını patlamalarını yakalamayı güvence altına almanın imkanını değerlendiriyor. Hatta tam gökyüzü gama ışını uydu takımları için bir isim bile önermişler; Süpernova için GALaktik AKSiyon Cihazı veya GALAXIS.

“Bence bu makaledeki herkes, sıradaki süpernovanın doğru cihazlarımız olmadan gerçekleşmesinden endişe duyuyor” diyor Safdi. “Yarın bir süpernova patlarsa ve aksiyonu tespit etme fırsatını kaçırırsak bu çok büyük bir utanç olur; bu fırsat bir 50 yıl daha gelmez.”

Safdi’nin eş yazarları arasında yüksek lisans öğrencisi Yujin Park ve doktora sonrası araştırma görevlileri Andrea Manzari ile Inbar Savoray var. Bu dört bilim insanı, UC Berkeley’in fizik bölümünün ve ABD Ulusal Lawrence Berkeley Laboratuvarındaki Kuramsal Fizik Grubu’nun üyeleri.

QCD aksiyonları

Karanlık maddeye dönük yürütülen aramalar esasen soluk, ağır ve kompakt hale cisimleri (MACHO’lar) üzerine odaklanmıştı. Kuramsal olarak galaksimize ve evrene yayılı durumda oldukları düşünülen bu cisimler somutlaşmadığında, fizikçiler kuramsal olarak etrafımızda dolaşan ve Dünya tabanlı laboratuvarlarda tespit edilebilmesi gereken temel parçacıkları aramaya başlamışlardı. Bu zayıf etkileşimli ağır parçacıklar (WIMP’ler) da ortaya çıkmamıştı. Bilim insanlarının şu an karanlık maddeye yönelik en iyi adayı, standart fizik modeline güzel biçimde uyan ve parçacık fiziğinde öne çıkan diğer bilmeceleri çözüme kavuşturan bir parçacık olan aksiyon. Aksiyonlar, evrenin altında yatan geometriye dönük bir hipotez olup kozmik ölçeklerdeki etkileşimleri açıklayan kütleçekim ile son derece küçük olan şeyleri tanımlayan kuantum mekaniği kuramını birleştirebilecek sicim kuramından da düzgün şekilde çıkıyor.

“Aksiyon gibi parçacıklar olmadan kuantum mekaniğiyle birleşen tutarlı bir kütleçekim kuramı neredeyse imkansız gibi görünüyor” diyor Safdi.

Aksiyon için en güçlü aday, adını geçerli kuvvetli güç kuramı kuantum kromodinamiğinden alan QCD aksiyonu. Bu aksiyon, zayıf şekilde olsa da bütün maddelerle doğanın dört kuvveti üzerinden etkileşime giriyor: Kütleçekim, elektromanyetizma, atomları bir arada tutan kuvvetli güç ve atomların parçalanmasını açıklayan zayıf güç yoluyla. Bu durumun bir sonucu da; güçlü bir manyetik alanda bir aksiyonun bazen bir elektromanyetik dalga veya fotona dönüşmesinin gerekmesi. Aksiyon, bir diğer hafif ve zayıf etkileşimli parçacık olan ve sadece kütleçekim ile zayıf kuvvet üzerinden etkileşime girip, elektromanyetik kuvveti tümden es geçen nötrinodan çok farklı.

Hepsinde de UC Berkeley araştırmacılarının yer aldığı ALPHA Konsorsiyumu (Aksiyon Boylamsal Plazma HAloskobu), DMradio ve ABRACADABRA gibi laboratuvar tezgahınde yürütülen deneylerde, bir ses çatalı gibi düşük kütleli bir aksiyonun güçlü bir manyetik alan karşısında dönüşmesiyle oluşan zayıf elektromanyetik alanla ya da fotonla yankılanan veya bunun gücünü artıran kompakt boşluklar kullanılıyor.

Alternatif olarak astrofizikçiler, 1987A gibi çekirdeği çöken bir süpernovanın hemen ardından nötron yıldızlarının içerisinde oluşan aksiyonları aramayı önermişti. Fakat şimdiye kadar çoğunlukla, bu aksiyonların galaksilerin manyetik alanlarında yavaşça fotonlara dönüşmesinden çıkan gama ışınlarının tespitine odaklanmışlardı. Safdi ve meslektaşları, bu sürecin gama ışını üretmede çok etkili olmadığının farkına varmış; en azından Dünya’dan tespit edilecek kadar etkili olmadığının.

Bilim insanları bunun yerine, aksiyonları oluşturan yıldızın etrafındaki güçlü manyetik alanlarda yer alan aksiyonların oluşturduğu gama ışınlarını araştırmışlar. Süperbilgisayarlarda yapılan canlandırmaların gösterdiği üzere bu süreç, çok etkili bir şekilde aksiyonun kütlesine bağlı olan bir gama ışını patlaması meydana getiriyor ve bu patlamanın, sıcak nötron yıldızının içerisinden çıkan bir nötron patlamasıyla eş zamanlı olarak meydana gelmesi gerekiyor. Ancak bu aksiyon patlaması, nötron yıldızı oluştuktan sonra yalnızca 10 saniye sürüyor ve yıldızın dış katmanlarının patlamasından saatler önce meydana geliyor; sonrasında oluşum oranı çarpıcı şekilde düşünüyor.

“Bu durum bizi, aksiyon laboratuvarları olarak aksiyon aramak üzere en uygun hedeflerin nötron yıldızları olduğunu düşünmeye sevk etti” diyor Safdi. “Nötron yıldızlarında birçok ilginç şey oluyor. Son derece sıcak cisimler. Ayrıca çok güçlü manyetik alanları var. Evrenimizdeki en kuvvetli manyetik alanlar, laboratuvarda yapabileceğimiz herhangi bir şeyden on milyarlarca kat daha büyük manyetik alanlara sahip magnetarlar gibi nötron yıldızlarının etrafında bulunuyor. Bu durum, o aksiyonların gözlemlenebilir sinyallere dönüştürülmesine yardımcı oluyor.”

Safdi ve meslektaşları, iki yıl önce QCD aksiyonunun kütlesine yönelik en iyi üst sınırı yaklaşık 16 milyon elektron volt ya da elektronun kütlesinden 32 kat kadar daha düşük olarak belirlemiş. Bu tespit, nötron yıldızlarının soğuma oranına dayanıyor. Soğuma, aksiyonlar bu sıcak, kompakt cisimlerin içerisinde nötrinolarla birlikte oluştuğunda daha hızlı gerçekleşiyor.

UC Berkeley ekibi, mevcut çalışmada bir nötron yıldızına dönüşen çekirdek çöküşünün ardından gama ışını üretimini tanımlamakla kalmıyor; aynı zamanda 1987A süpernovasından çıkan gama ışınlarının tespit edilmeyişinden faydalanarak, aksiyon benzeri parçacıkların kütlesine yönelik şimdiye kadarki en iyi sınırlamaları da koyuyor (bu parçacıklar, güçlü kuvvet yoluyla etkileşime girmemeleri bakımından QCD aksiyonlarıyla farklılık gösteriyor).

Araştırmacılar bir gama ışını tespitinin, 50 mikroelektron voltun (mikro-eV veya μeV) üstünde veya elektronun kütlesinin yaklaşık 10 milyarda biri olması halinde QCD aksiyonunun kütlesini belirlemelerine olanak sağlayacağını tahmin ediyor. Safdi’nin söylediğine göre tek bir tespit, mevcut deneylerin odağını aksiyonun kütlesini onaylamaya doğru değiştirebilir. Yakındaki bir süpernovadan çıkan gama ışınlarının tespiti için en iyi seçenek bu işe ayrılmış bir gama ışını teleskobu filosu olsa da; Fermi’nin şansının yaver gitmesi çok daha iyi olur.

“Aksiyonlar için en iyi senaryo, Fermi’nin bir süpernova yakalaması olur” diyor Safdi. “Tek problem bunun düşük bir ihtimal olması. Ancak Fermi bunu görürse, kütlesini ölçebiliriz. Etkileşim kuvvetini ölçebiliriz. Aksiyonla ilgili bilmemiz gereken her şeyi belirleyebiliriz ve bu sinyalden inanılmaz derecede emin oluruz çünkü böyle bir olayı meydana getirebilecek hiçbir sıradan madde yok.”

Araştırma ABD Enerji Bakanlığından gelen fonlarla desteklenmiş.

Yazar: Robert Sanders/Berkeley – California Üniversitesi. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak:Ana Kaynak için Tıklayın