“Bu, kesinlikle ‘Dünya dışı yaşam var mı?’ diye bir soru değil. Bu, ‘Uzayda yaşamı ne zaman bulacağız?’ sorusu.”
Yaşam formları sıkça duyduğumuz karbon, hidrojen, azot, oksijen, fosfor, kükürt gibi basit yapı taşlarından oluşur. Bu yapı taşlarından olan elementlerin nereden geldiği uzmanlarca yıldızların içeriklerini incelendiğinde ortaya çıkmıştır. Yıldızların patlaması sırasında açığa çıkan yüksek enerji sonucunda gerçekleşen füzyon tepkimeleriyle yeni elementler oluşur. Bu elementler uzay boyunca yayılarak evrenin farklı noktalarına ulaşır. Böylece yıldızlar tüm evrenin özünü oluşturur, tüm maddelerin oluşması yıldızlar sayesindedir. Yıldızların yaptıkları bu hareket bir yandan diğer yıldızların oluşmasını sağlarken diğer yandan etrafındaki gezegenleri bu elementlerle zenginleştirir. Bu durum bize yaşamın nasıl oluştuğunu göstermektedir.
Bu yazımızda Dünya’da canlılığın oluşumundan yola çıkarak Dünya dışı yaşamın varlığını kimyasal ve biyolojik temellendirmelere dayanarak mercek altına alacağız.
Genetik Yapı, Dil ve Müzikal Ritmin Birlikte Evrimleştiğini Gösteriyor için yorumlar kapalıARKEOLOJİ, BİLİM, GENETİK
23andMe kullanıcılarının genomlarını inceleyen bilim insanları, insan dilinin ve müzikal ritmin “genetik yapıyı” paylaştığını gösterdi. Bu bulgu, bu iki yeteneğin birlikte evrimleşmiş olabileceğini düşündürüyor.
23andMe’deki insanların genomlarını inceleyen bilim insanları, insan dili ve müzikal ritmin “genetik mimariyi” paylaştığını göstererek, bu iki yeteneğin birlikte evrimleşmiş olabileceğini öne sürüyor.
Müzik, Charles Darwin’in kafasını karıştıran bir insan özelliğiydi. Ona göre, hayatta kalmamız için doğrudan bir avantaj sağlamıyordu, öyleyse ne anlamı vardı? Daha sonraki yıllarda şöyle yazmıştı: “Müzik notalarından ne zevk almak ne de nota üretme kapasitesi, insanın günlük yaşam alışkanlıklarına en ufak bir faydası olmayan yetiler olduğundan, bunlar insana bahşedilen en gizemli yetiler arasında yer almalıdır.”
Günümüz antropologları, insanların neden müzik yaratma ve müzikten zevk alma yeteneğini geliştirdiğine dair çeşitli açıklamalar sunuyor. Birçoğu müziğin, grup uyumunu ve bağını güçlendiren ortak duygusal deneyimler yaratarak sosyal bir işleve hizmet ettiğini öne sürüyor. Müzikal ritim ve melodik unsurların, çalışma veya ritüel gibi grup etkinliklerini senkronize ederek birlik ve kolektif eylemi güçlendirmede rol oynadığı düşünülüyor.
Darwin de dahil olmak üzere diğer düşünürler, müzikalitenin cinsel seçilimle bağlantılı olup olmadığını merak etmişlerdi. Tıpkı ötücü bir kuşun potansiyel bir eşe kur yapması gibi, bir melodi veya ritimde ustalaşarak diğerlerini etkileyebilenlerin üreme olasılığı daha yüksek olabilir.
Ancak müzikal yeteneklerin genetik temelleri bugüne kadar net değildi. Hollanda’daki Max Planck Psikodilbilim Enstitüsü’nden bilim insanları, 23andMe’nin geniş genetik veri havuzunu inceledikleri yeni bir çalışmada, ritim yetenekleri ile dil becerileri arasında potansiyel genetik bağlantılar buldu.
Ritim yeteneğine sahip kişilerin, belirli dilsel özelliklere karşı daha fazla farkındalığa sahip olduğu ve okulda matematikten çok dil becerilerinde daha başarılı olduğu tespit edildi.
Araştırmacılar ayrıca ritim ve dil özellikleri ile beynin beyaz madde yapıları, özellikle fiziksel hareketlerin düzenlenmesinde rol oynayan SLF-I gibi bölgeler arasında önemli bir genetik örtüşme buldu. Bu da, ritim ve dil için “paylaşılan genetik ve nöronal bir yapı” olabileceğini öne sürdü.
Çalışmada ilginç bir şekilde, ritim bozukluğu ile okuma, yazma ve heceleme ile ilgili sorunları içeren yaygın bir durum olan disleksi arasında genetik bir bağlantı olduğu vurgulandı. Özellikle, bu özellikler ile hücre büyümesi ve bölünmesi gibi süreçlerde rol oynayan PPP2R3A geni arasında anlamlı bir ilişki vardı.
Müziğin dilin evrimsel bir yan ürünü olduğu fikri yeni değil, ancak bu son çalışma, bu iki yeteneğin derin bir şekilde iç içe geçmiş olduğunu vurguluyor. Dilin gelişimi, insan evriminde sosyal karmaşıklığa doğru büyük bir sıçrama sağlayan temel bir kilometre taşıydı. Ancak bir davulun ritmik vuruşları ya da bir melodinin ıslıkla çalınması, insanların dünyayı nasıl bu kadar baskın bir şekilde şekillendirdiğini açıklamada hafife alınmamalı.
Beş Saniye Kuralı Doğru mu? Şansınızı Fazla Zorlamayın için yorumlar kapalıBİLİM, BİYOLOJİ
Zemin yiyeceklerine yönelik yürütülen bilimsel araştırmaların net bir cevabı var.
“Onu yemeyeceksin değil mi?” diyor arkadaşınız, siz az önce yere düşürdüğünüz kurabiyeyi almak için eğilirken. “Beş saniye kuralı!” diyorsunuz siz de o kurabiyeyi ağzınıza atmadan önce…
Bu popüler inanışa göre yere bir yiyecek parçası düşürür ve onu beş saniyeden kısa süre içinde alırsanız, güvenli şekilde yiyebilirsiniz. Varsayıma göre zemindeki bakterilerin bu yiyeceğe otostop çekmek için yeterli zamanları yok. Peki gerçekten böyle mi?
2003 yılında ABD’nin Illinois eyaletinde bulunan Chicago Tarım Bilimleri Lisesinde okuyan son sınıf öğrencisi Jillian Clarke, bu beş saniye kuralını teste tabi tutmuş. Düz ve pürüzlü olan iki tip zemin döşemesine Escherichia coli bakterisi aşılamış ve yere düşürdüğü ayılı jelibon ile kurabiyeleri beş saniye boyunca bu döşemelere temas ettirmiş. Clarke ve beraberindekiler, beş saniye içerisinde olsa bile bakterilerin yiyeceklere çok hızlı geçtiğini görerek o popüler inanışa meydan okumuşlar.
Birkaç yıl sonra ise Clemson Üniversitesinde çalışan gıda bilimcisi Paul Dawson ve öğrencileri de beş saniye kuralını test etmiş ve elde ettikleri sonuçları Journal of Applied Microbiology bülteninde yayımlamışlar. Salmonella typhimurium bulaşmış bir döşeme parçasına salam düşürdükleri zaman, bakterilerin %99’undan fazlası sadece beş saniye sonra döşemeden salama geçmiş. Dawson, beş saniye kuralının palavra olduğu sonucuna varmış.
2014 yılında ise İngiltere’deki Aston Üniversitesinde çalışan mikrobiyoloji profesörü Anthony Hilton ve öğrencileri, tartışmanın fitilini yeniden ateşlemiş. E. coli ve Staphylococcus aureus‘un iç mekandaki çeşitli zemin tiplerinden (halı, laminant ve fayans) tost, makarna, bisküvi ve yapışkan şekerlemelere geçişini üç ila 30 saniye arasında değişen temas sürelerinde incelemişler. Ulaştıkları (hakem denetimli bir bilim bülteninde değil ama bir basın bülteninde yayımlanan) sonuçlara göre bir yiyecek parçası zeminle ne kadar uzun süre temas ediyorsa, bakteri içermesi de o kadar muhtemel oluyormuş. Hilton, bu durumun beş saniye kuralı lehine kanıt şeklinde yorumlanabileceğini ancak kesin olmadığını belirtiyor.
Bu araştırma, Rutgers Üniversitesinde çalışan gıda bilimi profesörü Donald Schaffner ve danışmanı olduğu yüksek lisans öğrencisi Robyn C. Miranda’yı beş saniye kuralının geçerliliği üzerine titiz bir çalışma yürütmeye yöneltmiş. Çalışma Applied and Environmental Microbiology bülteninde yayımlanmış. Araştırmacılar, Enterobacter aerogenes‘in bulaştığı dört farklı yüzeye (paslanmaz çelik, seramik fayans, ahşap ve halı) dört farklı yiyecek (karpuz, ekmek, tereyağlı ekmek ve sakızlı şekerler) düşürüldüğü zaman gerçekleşen bakteri transferini incelemişler. <1, 5, 30 ve 300 saniyede gerçekleşen bakteri transferini analiz eden araştırmacılar, daha uzun temas süresinin daha fazla transferle sonuçlandığını ancak bazı transferlerin, 1 saniyeden kısa süre sonra ve “anında” gerçekleştiğini keşfedip, bu yüzden beş saniye kuralını son defa çürütmüşler.
Zemine değen yiyeceği yedikten sonra hastalanma ihtimaliniz, o zeminin ne kadar kirliği olduğu ve mevcut bakteri tipi gibi etmenlere bağlı. Popular Science‘a konuşan ve Arizona Üniversitesinde çalışan mikrobiyolog ve viroloji profesörü Charles P. Gerba, “Çalışmalarımıza göre mutfak zemini, evdeki en mikroplu yerlerden biri” diyor. İnanın veya inanmayın, “Mutfak aslında evdeki oturma odasından daha mikroplu” diye de ekliyor. Bunun sebebi, bir evdeki diğer odalara kıyasla mutfakta bir sürü ayak trafiğinin olması ve yiyecek kırıntılarının sık sık zemine düşerek, bakteriler için ideal bir çoğalma zemini meydana getirmesi. Mutfak zeminlerinde gizlenen bakterilerin çoğu zararsız olsa da bazıları (Clostridium, Campylobacter, Salmonellave Escherichia gibi) gıda zehirlenmesine sebep olabilir.
Eğer yiyecekleri çöpe atmayı sevmiyorsanız, beş saniye kuralına bel bağlamaktan daha güvenli seçenekler var. Düşen yiyeceği sudan geçirmek, bulaşan bakterileri azaltabilir; fakat bu yöntem dört dörtlük değil. “Sudan geçirmek, eğer bu yiyecek meyve veya sebze ise iyi bir fikirdir ancak daha pürüzlü yüzeyleri sebebiyle et gibi yiyeceklerden mikropları suyla arındırmak daha zordur” diyor Gerba. “Ayrıca yiyecekleri mutfak lavabosuna düşerse de sudan geçirmeniz gerekiyor çünkü orası da nem sebebiyle çok mikroplu” diyor bilim insanı.
Bir sonraki sefer az önce düşürdüğünüz o kurabiyeyi yememek için kendinizi zor tuttuğunuzda şunu hatırlayın: Bakteriler hızlı hareket ediyor. Ne kadar aç olursanız olun, Salmonella kaplı bir kurabiyeyi gerçekten yemek ister misiniz?
İnsanlar Hayatlarının Bu İki Noktasında Daha Hızlı Yaşlanıyor için yorumlar kapalıBİLİM, BİYOLOJİ
Bir insanın yaşam boyunca ilerleyişi, çoğunlukla anne karnından mezara kadar olan aşamalı bir değişim silsilesi biçiminde düşünülür.
Fakat bir sabah kalkıp aynaya baktığınızda ve aniden çok daha fazla yaşlandığınızı düşündüğünüzde, bunu aslında kafanızda kurmuyor olabilirsiniz.
Yaşlanmayla ilişkili moleküler değişimler üzerine yürütülen araştırmaya göre insanlar, hayatlarındaki iki noktada çarpıcı bir ilerleme sergiliyor. Bunlardan biri ortalama 44 yaşındayken, diğeri de ortalama 60 yaşında gerçekleşiyor.
Stanford Üniversitesinde çalışan genetik bilimci Michael Snyder, “Zamanla sadece kademeli olarak değişmiyoruz; çok çarpıcı bazı değişimler oluyor” diyor.
“Görünüşe göre 40’lı yaşların ortaları ve 60’lı yaşların başları, bu çarpıcı değişimlerin yaşandığı zamanlar. Üstelik hangi molekül sınıfına bakarsanız bakın fark etmiyor.”
Yaşlanmak karmaşık bir olgu ve her türden hastalık tehlikesinin artmasıyla ilişkili.
Snyder ve meslektaşları, bu rahatsızlıkları daha iyi azaltmak ve tedavi etmek amacıyla hangi değişimlerin nasıl meydana geldiğini daha iyi anlamak için yaşlanmanın biyolojisini araştırıyor. Bilim insanları bu doğrultuda, 108 yetişkinden oluşan ve birkaç yıl boyunca birkaç ayda bir biyolojik örnek bağışlayan bir grubu takip etmiş.
Araştırmacılar Alzheimer ve kalp damar hastalıkları gibi bazı durumlarda, tehlikenin zamanla kademeli olarak artmadığını ve belli bir yaştan sonra keskin şekilde yükseldiğini fark etmişler. Bu yüzden yaşlanmanın biyolojik işaretlerine daha yakından bakarak, ilişkili değişimleri belirleyip belirleyemeyeceklerini görmek istemişler.
Denek grubundan aldıkları örnekleri kullanarak farklı tip biyomolekülleri takip etmişler. İncelenen ve toplamda 135.239 biyolojik özelliği kapsayan bu farklı moleküller arasında RNA’lar, proteinler ve lipitler ile bağırsaktan, ciltten, burundan ve ağızdan alınan mikrobiyom taksonları yer alıyor.
Her katılımcı 626 gün boyunca ortalama 47 numune sunarken, en uzun süre devam eden katılımcı 367 numune sunmuş. Bu veri hazinesi, araştırmacıların sonrasında işleyip gerçekleşen değişimlerdeki örüntüleri aradığı 246 milyardan fazla veri noktasıyla sonuçlanmış.
Daha önce yürütülen bazı çalışmalarda, molekül miktarında gerçekleşen ve doğrusal olmayan değişimlerin farelerde ve insanlarda yaşlanmayla ilişkilendirilebileceği bulunmuş. Meyve sinekleri, fareler ve zebra balıkları üzerinde yürütülen çalışmalarda da bu türlerde kademeli bir yaşlanma sürecine işaret edilmiş.
Snyder ve meslektaşları, insan vücudundaki pek çok farklı molekül tipinin miktarında çok açık bir değişim gerçekleştiğini ve bunun iki ayrı aşamada meydana geldiğini fark etmiş.
İnceledikleri bütün moleküllerin yüzde 81 kadarı, bu aşamaların birinde ya da her ikisinde değişimler sergiliyormuş. Değişimler 40’lı yaşların ortalarında zirve yaparken, biraz daha farklı profillerle 60’lı yaşların başlarında yeniden zirve yapmış.
40’lı yaşların ortalarındaki zirvede lipid, kafein ve alkol metabolizmasının yanısıra kalp damar hastalığı ile cilt ve kaslardaki fonksiyon bozukluklarıyla ilişkili moleküllerde değişimler görülmüş.
60’lı yaşların başlarındaki zirve ise karbonhidrat ve kafein metabolizması, kalp damar hastalığı, cilt ve kas, bağışıklık düzenlemesi ve böbrek işleviyle ilişkilendirilmiş.
40’ların ortalarındaki ilk zirve, genelde kadınların menopoza veya perimenopoza girmeye başladığı zamanlara denk geliyor. Fakat araştırmacılar bunun temel bir etmen olmadığına karar vermiş çünkü aynı yaşta erkeklerde de önemli moleküler değişimler yaşanıyor.
Stanford Üniversitesinde çalışan makalenin birinci yazarı ve metabolomik bilimci Xiaotao Shen şöyle açıklıyor: “Bulgular menopoz ve perimenopozun, 40’lı yaşlarının ortalarındaki kadınlarda gözlemlenen değişimlere katkı yapabileceğini akla getirse de hem erkeklerde hem kadınlarda bu değişimleri etkileyen daha önemli başka etmenler var”
“Bu etmenlerin belirlenip incelenmesi, gelecekteki araştırmalar için bir öncelik olmalı.”
Araştırmacılar örnek boyutlarının oldukça ufak olduğunu ve yaşları 25 ile 70 arasında değişen insanlardan alınan sınırlı biyolojik örnekleri test ettiklerini belirtiyorlar.
Gelecekte yapılacak araştırmalarda, daha geniş bir denek aralığında daha ince detaylar saptanıp, insan vücudunun zamanla nasıl değiştiği daha iyi anlaşılarak bu olgunun daha derinden incelenmesine yardımcı olunabilir.
Genetik mühendislik sonucunda bir maymunun “floresan” parmakları oldu. için yorumlar kapalıBİLİM
Genetik mühendislik alanında ilerlemeler hızlanıyor. Çin’in gen mühendisliği yöntemi sonucunda ortaya oyduğu yavru maymunun yeşil gözleri ve floresan parmakları olduğu açıklandı.
Çinli araştırmacılardan oluşan bir ekip deneysel bir çalışmada bir maymunun, vücudunun büyük bir kısmı kök hücrelerden oluşan bir bebek dünyaya getirmesini sağladı. Araştırmacılar bunun önemli bir bilimsel dönüm noktası olduğunu, çünkü ilk kez bir maymunun vücudunun önemli bir bölümünün bu özel, çok yönlü hücreler kullanılarak inşa edildiğini belirttiler.
Maymunlarda ilk defa denendi
Tek bir kaynaktan türetilen ve laboratuvar ortamında kültürlenip çoğaltılabilen bir kök hücre popülasyonunu ifade eden kök hücre hattı sayesinde bu karma maymun, aynı türden ancak iki farklı maymun embriyosundan gelen hücrelerden oluşuyor. Geçmişte bilim insanları bunu sıçan ve fareler üzerinde de yapmıştı ancak şimdiye kadar maymun gibi diğer hayvanlarla yapamamışlardı.
Araştırmanın kıdemli azarı Zhen Liu, “Bu araştırma sadece insanlar da dahil olmak üzere diğer primatlardaki pluripotensi anlamak için değil, aynı zamanda genetik mühendisliği ve türlerin korunması için ilgili pratik çıkarımlara da sahip. Özellikle bu çalışma, nörolojik hastalıkların yanı sıra diğer biyotıp çalışmaları için daha hassas maymun modelleri oluşturmamıza yardımcı olabilir.” dedi.
Araştırmacılar, yavru maymunu anne maymunun rahminde dikkatlice büyütüp geliştirerek ‘kimerik‘ bir maymun elde ettiler. Bilim insanları kök hücrelerden gelen hücrelerin yavru maymunun vücudunun önemli bir bölümünü oluşturduğunu doğrulamak için genetik testler ve diğer teknikler kullandılar. Bununla birlikte bu kök hücrelerin yavru maymunların gelişimine katkıda bulunabilmesi için çok sayıda hücrenin en başından itibaren hayatta kalması ve büyümesi gerektiği düşünülüyor.
Yeşil floresan proteini
Bilim insanları kök hücre hattını yeşil floresan proteini ile işaretledikten sonra bu hücrelerin belirli bir grubunu çok genç maymun embriyolarına enjekte ettiler ve bu embriyolar daha sonra dişi maymunlara nakledildi. Bunun sonucunda 12 gebelik ve altı canlı doğum gerçekleştiği belirtiliyor. Araştırmada canlı doğan bir maymun ile ölen bir fetüsün, enjekte edilen kök hücreler ile maymunun hücrelerinin karışımından oluştuğunu, yani kimerik oldukları tespit edildi. Bilim insanları bunu yeşil floresan protein etiketine bakarak ve genetik testler kullanarak kontrol ettiler.
Yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi, yeşil floresan sinyalleri 3 günlük yavru maymunun parmak uçlarında ve gözlerinde görülebiliyor. Canlı maymunun çeşitli organlarında enjekte edilen kök hücrelerden %21 ile %92 arasında hücre bulunduğu da tespit edildi. Ayrıca bu kök hücre türevi hücrelerin testislerde ve sonunda sperm haline gelen hücrelerde de bulunduğu tespit edildi.
Araştırmacılar, anne maymunun embriyosunun sağlığı ve kök hücrelerin özellikleri gibi faktörlerin bu sürecin başarısını etkileyebileceğine inanıyor. Araştırmacılar, gelişimin farklı aşamalarında tek tek hücreleri incelemenin bu durumu daha iyi anlamalarına yardımcı olabileceğini öne sürüyorlar. Hakemli Cell dergisinde yayınlanan araştırmanın eş yazarı Miguel Esteban, bu keşfin kök hücrelerin maymunlarda nasıl çalıştığını ve insanları da içeren primatlarda gelişme potansiyellerini daha iyi anlamamıza yardımcı olduğunu söyledi.
Beyni vücuttan bağımsız olarak canlı tutacak bir sistem geliştirildi. için yorumlar kapalıBİLİM
Beynin, ana vücudundan ayrı bir ortamda canlı ve çalışır halde tutma kavramına bilimkurguda sıkça rastlıyoruz. Şimdi ise bilim insanları bunu gerçekten mümkün kılan bir cihaz geliştirdi.
Bilim insanları bir beyni canlı tutabilen ve vücudun geri kalanından bağımsız olarak çalışmasını sağlayan bir cihaz geliştidi. ABD’nin UT Southwestern Tıp Merkezi‘ndeki araştırmacılar, ketaminle uyutulan bir domuzun beynine giden kan akışını izole etmeyi başarırken, bilgisayarlı bir algoritma organın ihtiyaç duyduğu gerekli kan basıncını, hacmi, sıcaklığı ve besin maddelerini muhafaza ederek beyni ayrık olarak canlı tuttu.
Beyin, 5 saat boyunca vücuttan ayrı çalıştı
Nörologlardan oluşan ekip, vücudun geri kalanından hiçbir biyolojik girdi almamasına rağmen, beyin aktivitesinin beş saatlik bir süre boyunca minimum değişiklik gösterdiğini bildirdi. Bilim insanlarına göre deneyin başarısı, insan beynini diğer vücut fonksiyonlarından etkilenmeden incelemenin yeni yollarını açabilirken, teknoloji gelecekte beyin nakli gerçekleştirme potansiyelini de ortaya çıkarıyor.
UT Southwestern’de pediatri ve fizyoloji profesörü olan Juan Pascual, “Bu yeni yöntem, vücuttan bağımsız olarak beyne odaklanan araştırmalara olanak tanıyarak fizyolojik soruları daha önce hiç yapılmamış bir şekilde yanıtlamamızı sağlıyor” dedi.
Ekstrakorporeal pulsatil dolaşım kontrolü (EPCC-extracorporeal pulsatile circulatory control) olarak adlandırılan ve türünün ilk örneği olan sistem, dış faktörleri dikkate almak zorunda kalmadan hipogliseminin beyin üzerindeki etkilerini daha iyi anlamak için zaten kullanılıyor. Bu çalışmalar normalde bir hayvanın gıda alımını kısıtlamayı ya da insülin dozunu azaltmayı içeriyor ancak hayvan vücutlarının metabolizmayı değiştirerek bu faktörleri telafi etmek için kendi doğal yöntemleri bulunuyor.
Cihaz, araştırmacıların beyne pompalanan kan glikozunu doğrudan değiştirmelerine olanak sağlayabilir. Pascual, türünün ilk örneği olan bu sistemin, kalp baypas ameliyatları sırasında kullanılan ve beyne giden kan akışını kopyalayan makinelerde de iyileştirmelere yol açabileceğini söyledi. Bu sayede insan kalbindekine benzer doğal bir kan akışı sağlanarak beyinle ilgili yan etkilerin önüne geçilebilir.
İngiltere, ağır kan hastalıkları için Casgevy tedavisini onaylayan ilk ülke oldu. için yorumlar kapalıBİLİM
Birleşik Krallık, son derece ağır iki kan hastalığını tedavi etmek için CRISPR-Cas9 kullanılarak geliştirilmiş bir gen düzenleme tedavisi olan Casgevy’yi onaylayan ilk ülke oldu.
Son zamanlarda, semptomları hafifletmek ve muhtemelen genetik hastalıkları iyileştirmek için tek seferlik bir tedavi geliştirmeyi amaçlayan bilim insanları başarılı bir çözüm bulmuş durumda. Yeni bir çalışmada, orak hücre anemisi ve akdeniz anemisi (β-talasemi) gibi iki ciddi kan hastalığını tedavi etmek için CRISPR-Cas9 kullanılarak yapılan bir gen düzenleme aracı olan Casgevy‘nin geliştirildiği bildirildi.
Bir dönüm noktası
Casgevy ile süreç, kan üreten kök hücrelerde hemoglobin kodlayan genlerin düzenlenmesini içeriyor. Birleşik Krallık ilaç düzenleyicisi İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu (MHRA), klinik deneylerin başarısının ardından bu tedaviyi onaylayan ilk kurum oldu. Oxford Üniversitesi‘nde genetik uzmanı olan Kay Davies şunları söyledi: “Bu, birçok genetik hastalığın potansiyel tedavisi için gelecekte CRISPR tedavilerinin daha fazla uygulanmasına kapı açan bir dönüm noktası niteliğinde bir onaydır.”
Nature dergisine göre, tedavi damar yoluyla uygulanıyor. Öte yandan tedaviyi Vertex Pharmaceuticals ve CRISPR Therapeutics geliştirdi. Casgevy’nin başarısına atıfta bulunan bilim insanları, tedavinin orak hücre hastalığında hastaları zayıflatıcı ağrıdan kurtardığını ve akdeniz anemisinde (β-talasemi) düzenli kan nakli ihtiyacını azalttığını veya ortadan kaldırdığını ortaya koydu.
Sonuçla inanılmaz
Aktarılanlara göre orak hücre anemisi hastalığına yönelik yapılan denemede 45 katılımcıdan 29’unu ara sonuçların alınmasına yetecek kadar uzun süre takip edildi. Casgevy sayesinde bu kişilerden 28’ini tedaviden sonra en az bir yıl boyunca zayıflatıcı ağrı ataklarından tamamen kurtardığı tespit edildi.
Standart tedavinin aylık kan nakli gerektirdiği ağır akdeniz anemisi (β-talasemi) için yapılan denemelerde, Casgevy alan 54 kişiden 42’sinin ara sonuçların elde edilebileceği kadar uzun süre tedaviye katıldığı bildirildi. Bunlardan 39’u bir yıl boyunca kan nakline ihtiyaç duymazken, kalan üç kişinin kan nakli ihtiyacında yüzde 70’in üzerinde bir azalma görüldü.
Bu tedavinin devrim niteliğindeki yönü, kan üreten kök hücrelerdeki genleri hassas bir şekilde düzenlemek için 2020 yılında Nobel Kimya Ödülü’nü kazanan bir araç olan CRISPR-Cas9’u kullanması. Casgevy, BCL11A adlı belirli bir geni hedef alarak fetal hemoglobin üretimini tetikliyor ve bu da dokulara oksijen tedarikini iyileştirerek semptomları hafifletebiliyor.
Tedavi oldukça maliyetli
Bununla birlikte, klinik çalışmalarda katılımcılarda mide bulantısı ve ateş gibi bazı yan etkiler gözlendi, ancak büyük güvenlik endişeleri tespit edilmedi. Öte yandan bilim insanları, CRISPR-Cas9’un potansiyel istenmeyen genetik modifikasyonlarına ilişkin endişelerini de dile getirdiler. ABD ve Avrupa da dahil olmak üzere diğer ülkeler Casgevy’yi onay için inceliyor. Ancak, yüksek maliyet ve karmaşık teknoloji, özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde erişilebilirliği sınırlayabilir. Hesaplamalar, tedavinin hasta başına yaklaşık 2 milyon dolara mal olabileceğini gösteriyor.
Yaşam süresini yüzde 30 uzatan bir gen keşfedildi. için yorumlar kapalıBİLİM
Araştırmacılar yaşlanmayı etkileyen belirli bir hücresel protein tespit etti. Ayrıca bu gende değişiklik yaparak sineklerde yaşam süresini yüzde 30’a kadar uzatmayı başardılar.
Bilim dünyasında devrim niteliğinde bir buluş, yaşlanma sürecinin yavaşlatılabileceğine dair umutları artırıyor. Araştırmacılar, yaşlanmayı etkileyen bir genetik düzenleme yaparak, meyve sineklerinin ömrünü yüzde 30’a kadar uzatmayı başardı. Bu çarpıcı gelişme, insan ömrünü uzatma ve yaşa bağlı hastalıkları önleme çalışmalarında kritik bir adım olarak değerlendiriliyor.
Yaşlanmayı yavaşlatabilir.
Bu keşif, hücrelerin yapısal desteğini sağlayan ve hücre dışı zar üzerinde yer alan F-actin adı verilen bir proteinle bağlantılı. F-actin, hücrenin sertliğini, şeklini ve hareket kabiliyetini belirleyen ince ve esnek filamentlerden oluşuyor. Yaşlanma süreci bu proteinlerin işlevlerini bozarak hücre yapısında bozulmalara ve yaşa bağlı hastalıkların gelişmesine neden olabiliyor.
Nature Communications dergisinde yayımlanan çalışmada, yaşlanma ile birlikte F-actin proteininin beyinde birikmesi ve hücre seviyesinde temizlenme sürecini aksatarak beyin hücrelerinde atık birikimine yol açtığı keşfedildi. Bu birikim, yaşlanmanın zararlı etkilerini hızlandırarak hücre fonksiyonlarını olumsuz etkileyebiliyor. Araştırmacılar, genetik düzenlemelerle bu birikimi engelleyip yaşlanmanın etkilerini yavaşlatmayı hedefliyor.
Sineklerin ömrü yüzde 30 uzadı
Öte yandan yapılan deneyler oldukça umut verici görünüyor. Araştırmacılar bir dizi meyve sineğinin genetiğiyle oynayarak sineklerin sağlıklı yaşam süresini yüzde 30’akadar uzatabildiklerini gördüler. Araştırmacıların meyve sineğinde odaklanma nedeni ise bu canlının tüm genom haritasına sahip olmamız. Bu da araştırmacıların yaşla ilgili genleri spesifik olarak hedeflemelerine olanak sağladı. Bununla birlikte gen değişikliği sadece nöronları hedef aldı, ancak araştırmacılar bunun sineklerin genel sağlığını kapsamlı bir şekilde iyileştirdiğini ve hatta beyin fonksiyonu ve diğer organlarda iyileşme belirtileri gösterdiğini söylüyorlar.
Araştırma, F-aktin birikiminin yaşlanmaya bağlı bilişsel gerilemeye sebep olabileceğini ve bu proteinin araştırılmasıyla Alzheimer gibi yaşla ilişkili hastalıkların önlenebileceğine dair sinyaller de veriyor.
Felç tedavisinde çığır açan teknoloji: Elektrik şoku ile yürüme mucizesi. için yorumlar kapalıBİLİM
Geliştirilen yeni teknoloji Derin Beyin Stimülasyonu felçli hastalar için büyük bir umut kaynağı oldu. Yeni teknoloji omurilik yaralanması nedeniyle hareket kabiliyeti kısıtlanan hastaların yeniden yürümelerini sağladı. Bilim insanları, bu tedaviyi felç tedavisinde bir dönüm noktası olarak değerlendiriyor.
Geliştirilen yeni teknoloji sayesinde beyne uygulanan elektriksel uyarılar, kısmi felç nedeniyle hareket kabiliyeti kaybolan hastaların yeniden yürüyebilme yetisini geri kazandırdı.
Derin beyin stimülasyonu teknolojisi tekerlekli sandalye kullanan felçli hastalar için büyük bir umut kaynağı oldu.
*stimülasyon: Herhangi bir uyarana karşı organizmaların verdiği tepki yani uyarılma.
YENİ TEDAVİ YÖNTEMİ
Beyne yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla uygulanan elektriksel uyarılar, omurilik yaralanması nedeniyle felç yaşayan hastalarda hareket kabiliyetini artırmayı başardı.
Bu tedavi yöntemi, geleneksel olarak Parkinson gibi hareket bozuklukları tedavisinde kullanılan bir yöntemdi, ancak şimdi felçli hastaların tedavisinde de başarılı sonuçlar veriyor.
Beyne uygulanan elektrik şokları, felçli hastaların bacak kaslarını kontrol etmelerini ve bağımsız bir şekilde yürümelerini sağlıyor.
HAREKETİ KONTROL EDEN BÖLGE
Bu yeni tedavi yöntemi, beyindeki lateral hipotalamus bölgesini hedef alıyor. Genellikle beslenme, motivasyon ve uyarılma ile ilişkilendirilen bu bölgenin hareket kontrolüyle de ilgili olduğu keşfedildi.
Bu bölgeyi uyararak, felçli hastaların kaslarını yeniden kontrol etmeleri ve yürüyebilmeleri sağlandı.
GERÇEK BİR BAŞARI HİKAYESİ
2006 yılında kayak kazası sonucu omurilik yaralanması geçiren 54 yaşındaki Avusturyalı Wolfgang Jäger, yıllarca tekerlekli sandalye kullandı.
Ancak bu yeni tedaviye katıldıktan sonra büyük bir iyileşme gösterdi. Artık merdivenleri inip çıkabiliyor, mutfak dolaplarındaki eşyaları alabilmek için ayağa kalkabiliyor. Jäger, tedavinin kendisine yeni bir yaşam şansı sunduğunu belirtiyor.
“Bu tedavi beni tamamen iyileştirmedi, hâlâ düzenli olarak tekerlekli sandalye kullanıyorum, ancak yürüyebilmek ve bağımsız hareket edebilmek büyük bir fark yarattı” diyor.
Bu tedavi, beyindeki sinir liflerinin yeniden düzenlenmesini sağlayarak motor fonksiyonlarda büyük iyileşmelere yol açtı. Lozan Üniversitesi Hastanesi’nden Profesör Jocelyne Bloch, tedavi sırasında hastaların hemen yürüme isteği hissettiklerini ve bu uyarılarla başlayan rehabilitasyon sürecinin altı ay sonunda önemli bir ilerleme sağladığını belirtti.
UMUT VERİCİ BULGULAR
Bu tedavi, sadece felçli hastaların iyileşmesine yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda omurilik yaralanmalarının tedavisinde de önemli bir yenilik sunuyor.
Ekip, tedavinin sinir liflerini yeniden yapılandırarak uzun vadeli iyileşmeye katkı sağladığını ve gelecekte felçli hastalar için daha geniş bir tedavi seçeneği olabileceğini ifade etti.
Araştırma, Nature Medicine dergisinde yayımlandı ve tedavinin gelecekteki felç rehabilitasyonunda devrim niteliğinde olabileceği öngörülüyor.
Diyabet ve yaşlılıkta ortaya çıkan görme sorunları için umut verici çözüm: RNA terapisi. için yorumlar kapalıBİLİM
RNA düzenleme teknolojisi sayesinde geliştirilen yeni bir RNA terapisi, diyabet ve yaşlılıkta ortaya çıkan görme problemlerini çözebilir. İşte yeni tedavinin detayları:
Göz sağlığı için umut vaat eden yeni bir tedavi yöntemi ortaya çıktı. Diyabet ve yaşlılık gibi nedenlerle oluşan görme kayıplarının en büyük nedenlerinden biri olan damar hastalıklarına karşı geliştirilen RNA terapisi, geleneksel tedavi yöntemlerine göre daha etkili ve uzun süreli bir çözüm sunuyor.
RNA terapisi, göz hastalıklarında yeni bir çağ açıyor: İnvaziv enjeksiyonlara veda
Diyabetik retinopati, dünya çapında diyabetlilerin %22’sini etkileyen görmeyi tehdit eden bir komplikasyondur. Ancak tedavisi oldukça sınırlıdır ve en etkili tedavilerden biri, görmeyi stabilize etmek ve iyileştirmek için göze düzenli olarak ilaç enjeksiyonlarıdır. Yakın bir zamanda Avustralya Göz Araştırmaları Merkezi (CERA) ve Melbourne Üniversitesi liderliğinde gerçekleştirilen yeni bir araştırma ise milyonlarca insanı etkileyen bu göz hastalıklarının tedavisinde düzenli göz enjeksiyonlarının yerini alabilecek, bir kişinin RNA’sının düzenlenmesi olan yeni nesil bir gen terapisi geliştirdi.
RNA düzenleme teknolojisi sayesinde geliştirilen yeni bir gen terapisi, göz hastalıklarının tedavisinde çığır açıcı bir gelişme olarak değerlendiriliyor. VEGF proteinininaşırı üretimiyle ortaya çıkan diyabetik retinopati ve yaşa bağlı maküla dejenerasyonu gibi hastalıklarda, CRISPR-Cas13 gibi RNA düzenleme araçları kullanılarak VEGF üretimini bastırmak hedefleniyor. Bu sayede, hastalığın ilerlemesi yavaşlatılıyor ve görme kaybı önleniyor.
CERA’da doktora öğrencisi ve çalışmanın baş yazarı olan Satheesh Kumar, araştırma ile ilgili yaptığı açıklamalarda “RNA düzenlemesi, hücrelerin DNA’larını kalıcı olarak değiştirmeden, hücrelerin davranış biçimini etkileyen genetik talimatları değiştirmemizi sağlıyor.” ifadelerine yer verdi.