Avcı Toplayıcılarda Cinsiyetler Arası Fiziksel Aktivite Farkı Yoktu

Avcı-toplayıcı toplumlara yönelik yapılan bir meta-analiz, her iki cinsiyetin de dikkat çekici fiziksel yetenekleri olduğunu ortaya koyuyor.

Arkeologlar, avcı-toplayıcı toplumlara ilişkin araştırmaları ele alan yüzlerce makaleyi inceledikleri bir çalışma yürüttü. Bu çalışma, bu gruplardaki bireylerin çeşitli fiziksel aktivitelerle uğraştığını gösterdi.

Tarih boyunca, erkeklerin fiziksel ve atletik yetenekleri önemli olarak kabul edilirken, kadınların fiziksel yetenekleri genellikle göz ardı edildi. Bu yeni çalışmada araştırma ekibi, kadınların fiziksel yeteneklerinin avcı-toplayıcı bağlamında da göz ardı edilmiş olabileceğini düşünerek bunu incelemeye başladı.

Bu sorunun cevabını bulmak için, geçmişteki ve günümüzde hâlâ varlığını sürdüren avcı-toplayıcı toplumlara yönelik araştırmalara odaklanan bir çalışma yaptılar. Toplamda 900’den fazla makaleyi inceleyen ekip, özellikle her iki cinsiyetin fiziksel veya atletik faaliyetlerine yoğunlaştı.

Araştırma ekibi, tarih boyunca bu tür faaliyetlerde cinsiyetin önemli bir rol oynamadığını buldu—kadınlar da erkekler gibi koştu, yüzdü, ağaçlara tırmandı ve yiyecek için dalış yaptı. Bulabildikleri tek eğilim, kadınların uzun ağaçlara tırmanması konusundaydı ve bu durumlar bile nadirdi.

Araştırmacılar ayrıca avcı-toplayıcı toplumların fiziksel zindeliği vurguladığını, muhtemelen bunun hayatta kalmak için gerekli olmasından dolayı olduğunu belirtiyor. Bu nedenle, hayvan avlamanın veya diğer türde yiyecekler toplamanın yanı sıra, birçok toplum yarışmalara katılıyor veya flörtleşme gibi ritüellerin bir parçası olarak fiziksel aktiviteler gerçekleştiriyor. Bunun sonucu olarak, bu gruplarda yüksek bir fiziksel zindelik seviyesi gözlemleniyor.

Araştırmacılar, insan vücudunun milyonlarca yıllık evrimin bir sonucu olduğunu ve modern insanın büyük ölçüde dik yürümeye uyum sağlaması ve ardından avlanma, deniz kaynaklarına dalış yapma veya yemiş, meyve ve diğer yiyecek kaynaklarını aramak için saatlerce yürüme gibi hayatta kalma aktiviteleriyle geliştiğini ifade ediyor.

İnsan anatomisinin en çarpıcı özelliklerinden birinin hareket kabiliyeti olduğunu da belirten araştırmacılar, bu yeteneğin insanlara çayırlarda, ormanlarda, çöllerde ve kutup bölgelerinde—yani yeryüzündeki neredeyse her yerde—yaşamaya uyum sağlama imkânı verdiğini söylüyor.

Yazının Tamamı İçin Tıklayınız.

Genetik Yapı, Dil ve Müzikal Ritmin Birlikte Evrimleştiğini Gösteriyor

23andMe kullanıcılarının genomlarını inceleyen bilim insanları, insan dilinin ve müzikal ritmin “genetik yapıyı” paylaştığını gösterdi. Bu bulgu, bu iki yeteneğin birlikte evrimleşmiş olabileceğini düşündürüyor.

23andMe’deki insanların genomlarını inceleyen bilim insanları, insan dili ve müzikal ritmin “genetik mimariyi” paylaştığını göstererek, bu iki yeteneğin birlikte evrimleşmiş olabileceğini öne sürüyor.

Müzik, Charles Darwin’in kafasını karıştıran bir insan özelliğiydi. Ona göre, hayatta kalmamız için doğrudan bir avantaj sağlamıyordu, öyleyse ne anlamı vardı? Daha sonraki yıllarda şöyle yazmıştı: “Müzik notalarından ne zevk almak ne de nota üretme kapasitesi, insanın günlük yaşam alışkanlıklarına en ufak bir faydası olmayan yetiler olduğundan, bunlar insana bahşedilen en gizemli yetiler arasında yer almalıdır.”

Günümüz antropologları, insanların neden müzik yaratma ve müzikten zevk alma yeteneğini geliştirdiğine dair çeşitli açıklamalar sunuyor. Birçoğu müziğin, grup uyumunu ve bağını güçlendiren ortak duygusal deneyimler yaratarak sosyal bir işleve hizmet ettiğini öne sürüyor. Müzikal ritim ve melodik unsurların, çalışma veya ritüel gibi grup etkinliklerini senkronize ederek birlik ve kolektif eylemi güçlendirmede rol oynadığı düşünülüyor.

Darwin de dahil olmak üzere diğer düşünürler, müzikalitenin cinsel seçilimle bağlantılı olup olmadığını merak etmişlerdi. Tıpkı ötücü bir kuşun potansiyel bir eşe kur yapması gibi, bir melodi veya ritimde ustalaşarak diğerlerini etkileyebilenlerin üreme olasılığı daha yüksek olabilir.

Ancak müzikal yeteneklerin genetik temelleri bugüne kadar net değildi. Hollanda’daki Max Planck Psikodilbilim Enstitüsü’nden bilim insanları, 23andMe’nin geniş genetik veri havuzunu inceledikleri yeni bir çalışmada, ritim yetenekleri ile dil becerileri arasında potansiyel genetik bağlantılar buldu.

Ritim yeteneğine sahip kişilerin, belirli dilsel özelliklere karşı daha fazla farkındalığa sahip olduğu ve okulda matematikten çok dil becerilerinde daha başarılı olduğu tespit edildi.

Araştırmacılar ayrıca ritim ve dil özellikleri ile beynin beyaz madde yapıları, özellikle fiziksel hareketlerin düzenlenmesinde rol oynayan SLF-I gibi bölgeler arasında önemli bir genetik örtüşme buldu. Bu da, ritim ve dil için “paylaşılan genetik ve nöronal bir yapı” olabileceğini öne sürdü.

Çalışmada ilginç bir şekilde, ritim bozukluğu ile okuma, yazma ve heceleme ile ilgili sorunları içeren yaygın bir durum olan disleksi arasında genetik bir bağlantı olduğu vurgulandı. Özellikle, bu özellikler ile hücre büyümesi ve bölünmesi gibi süreçlerde rol oynayan PPP2R3A geni arasında anlamlı bir ilişki vardı.

Müziğin dilin evrimsel bir yan ürünü olduğu fikri yeni değil, ancak bu son çalışma, bu iki yeteneğin derin bir şekilde iç içe geçmiş olduğunu vurguluyor. Dilin gelişimi, insan evriminde sosyal karmaşıklığa doğru büyük bir sıçrama sağlayan temel bir kilometre taşıydı. Ancak bir davulun ritmik vuruşları ya da bir melodinin ıslıkla çalınması, insanların dünyayı nasıl bu kadar baskın bir şekilde şekillendirdiğini açıklamada hafife alınmamalı.

Yazının Tamamı İçin Tıklayınız.

Yeni Bir Büyük Kafalı İnsan Türü Keşfedildi: Homo juluensis Kim?

Araştırmacılar, Çin’de bulunan büyük bir kafatasından yola çıkarak Homo juluensis adını verdikleri yeni bir arkaik insan türünü tanımladı.

Bu bir stok fotoğraftır, Homo juluensis değil. C: Pixabay

Peki, bu yeni tür hakkında neler biliyoruz ve bu keşif, yaklaşık 300.000 ila 50.000 yıl önceki Orta Pleistosen dönemi hominin çeşitliliğini anlamamıza nasıl yardımcı oluyor?

Homo sapiens atalarımız yaklaşık 300.000 yıl önce evrimleşti ve hızla Afrika’dan Avrupa ve Asya’ya yayıldı. Ancak modern insanlardan önceki homininlerin nasıl evrimleştiği hâlâ çözülmeyi bekleyen bir gizem.

Özellikle 700.000 ila 300.000 yıl önce birden fazla erken insan türünün var olduğu bilinse de, bu fosiller Homo heidelbergensis ya da Homo longi gibi ayrı türler olarak mı sınıflandırılmalı yoksa daha geniş “arkaik Homo sapiens” kategorisine mi dahil edilmeli sorusu tartışmalıydı. Bu durum, bilim dünyasında “Orta’daki Karmaşa (the muddle in the Middle)” olarak adlandırılıyor.

2023 yılında The Innovation dergisinde yazan Hawaii Üniversitesi’nden antropolog Christopher Bae ve Çin Bilimler Akademisi’nden paleoantropolog Xiujie Wu, bu geniş tanımların, atalarımızın evrimsel ilişkilerini tam olarak anlamamızı zorlaştırdığını belirtiyor.

2024 yılının Mayıs ayında PaleoAnthropology dergisinde yayımlanan bir çalışmada Wu ve Bae, Çin’in kuzeyindeki Xujiayao bölgesinde on yıllar önce bulunan sıra dışı hominin fosillerini inceledi. Bu fosiller, modern insanlara ve Denisovalılara özgü özelliklerin yanı sıra Neandertal benzeri geniş ve kalın kafataslarına sahipti. Araştırmacılar, bu fosillerin Homo juluensis adını verdikleri yeni bir büyük beyinli hominin türünü temsil ettiğini öne sürüyor.

Araştırmacılar, “Toplu olarak, bu fosiller Geç Kuaterner’de [300.000 ila 50.000 yıl önce] doğu Asya’nın çoğunda yaygın olan büyük beyinli homininin (Juluren) yeni bir formunu temsil ediyor” diyor.

Şimdi ise Nature Communications dergisinde yayımlanan bir yorum makalesinde Bae ve Wu, Doğu Asya’daki büyüyen fosil kayıtlarının yeni bir terminoloji gerektirdiğini söylüyor. Bu bölgedeki “arkaik Homo”yu en az dört türe ayırmanın – Homo floresiensis, Homo luzonensis, Homo longi ve yeni adlandırılan Homo juluensis – araştırmacıların son insan evriminin karmaşıklığını daha iyi anlamalarına yardımcı olacağını savunuyorlar.

Bu diyagram, Orta Asya’daki hominin alanlarını ve orada keşfedilen fosilleri gösteriyor. C: C. Bae ve X. Wu

Homo juluensis: “Büyük Kafalı İnsanlar”

Homo juluensis, yaklaşık 220.000 ila 100.000 yıl öncesine tarihlenen Xujiayao ve Xuchang bölgelerindeki fosillere dayanıyor. Xujiayao’da 1974 yılında yapılan kazılarda 10.000’den fazla taş alet ve 10 bireye ait olduğu düşünülen 21 hominin fosil parçası bulundu. Bu bireylerin kafatasları büyük beyin hacimlerine ve kalın kemik yapılarına sahipti. Xuchang’dan gelen dört eski kafatası da Neandertallere benzer şekilde büyüktü.

Wu ve Bae, bu fosillerdeki farklı özellikleri analiz ettikten sonra, 2024 yılındaki makalelerinde bu popülasyonu “büyük kafalı insanlar” anlamına gelen “Juluren” olarak adlandırdı. Ancak bu yeni tür, genetik olarak tamamen izole bir grup anlamına gelmiyor. Araştırmacılar, bu bireylerin Orta Pleistosen dönemindeki farklı hominin türleri arasında çiftleşme sonucu ortaya çıkmış olabileceğini belirtiyor. Bu durum, Asya’daki insan evriminde hibridizasyonun önemli bir rol oynadığını destekliyor.

Yeni Tür İsmi Üzerine Tartışmalar

Homo juluensis henüz bilim dünyasında tam olarak kabul görmese de, isim birçok uzman tarafından gitgide yaygınlaşıyor. Wisconsin Üniversitesi’nden paleoantropolog John Hawks, bu ismin fosil kayıtlarını daha iyi sınıflandırmaya yardımcı olabileceğini belirtiyor: “Juluren adı, Denisovalılara alternatif bir isim olarak değil, belirli bir fosil grubunu ve bu grubun eski hominin ağındaki yerini ifade etmek için kullanılabilir.”

Londra’daki Doğa Tarihi Müzesi’nden Chris Stringer ise, Çin’deki meslektaşlarıyla yaptığı çalışmaların Homo juluensis’in aslında Homo longi ile daha iyi örtüşebileceğini öne sürüyor. “Büyük bir kafatasına sahip olmak tanımlayıcı bir özellik olmayabilir” diyen Stringer, Xuchang fosillerinin daha belirgin Neandertal benzeri özellikler taşıdığını ve bu nedenle sınıflandırılmalarının daha zor olduğunu ifade ediyor.

Bae ise, yeni bir tür adlandırmanın özellikle Asya’daki fosil kayıtlarını daha net hale getirdiğini ve bilimsel iletişimde büyük fayda sağladığını vurguluyor: “Bu tür adlandırmalar, bilimsel bulguların daha geniş bir kitle tarafından anlaşılmasını kolaylaştırıyor.”

Yazının Tamamı İçin Tıklayınız.

Fas’taki Mağarada 15.000 Yıllık Bitkisel İlaç Kanıtları Bulundu

Fas’taki eski bir mezar çukurunda bulunan Efedra tohumları, bu bitkilerin tıbbi kullanımına dair şimdiye kadarki en eski kanıt olabilir.

Grotte des Pigeons (Güvercinler Mağarası) olarak da bilinen Taforalt’ın girişi. C: Wikimedia Commons

Kuzey Afrika’daki mağarada yaklaşık 15.000 yıl önce bir insan, “alışılmadık ve özel” bir tıbbi bitki olan Efedra ile birlikte gömüldü. Geleneksel tıpta hala kullanılan bu mütevazı çalı, insanlığın bu bitkiyi kullandığına dair bilinen en eski kanıtı sunuyor ve cenaze ritüelleri ile tarih öncesi tıp uygulamaları hakkında ipuçları sağlama potansiyeline sahip.

Bu keşif, Fas’ın kuzeydoğusunda Berkane kenti yakınlarındaki La Grotte des Pigeons (Güvercinler Mağarası), yerel adıyla Taforalt’ta yapıldı. 2005 ile 2015 yılları arasında yapılan kazılarda, mağaranın en arkasında oturur ya da yatar pozisyonda yerleştirilmiş birçok yetişkin ve bebek iskeleti bulundu.

Bu iskeletlerden biri, 19-20 yaşlarındaki bir erkek olan “Birey 14” idi. Kemiklerinin ve mezar hediyelerinin yanında hayvan kemikleri, taşlar ve aşı boyasıyla boyanmış nesneler gibi nadir ve özel buluntular da ortaya çıkarıldı.

Şimdi ise, Las Palmas de Gran Canaria Üniversitesi öncülüğündeki bir ekip, bu bireyin kemiklerinin ve mezar hediyelerinin arasında yedi farklı bitki türüne ait yüzlerce yanmış kalıntıyı tanımladı.

En dikkat çekici olanı ise, Hindistan ve Çin’in geleneksel tıbbında binlerce yıldır kullanılan iyi bilinen bir tıbbi bitki olan Efedra‘nın keşfiydi.

Bitkinin birçok sağlık yararı olduğu iddia ediliyor – birçoğu bilimsel olarak kanıtlanmamış olsa da – soğuk algınlığı ve solunum yolu hastalıklarını tedavi etmekten enerji artırmaya ve kilo kaybına kadar geniş bir kullanım alanı bulunuyor.

Birey 14’ün (mavi renkte) Berberi koyunu boynuzu (gri renkte), aşı boyası ile taş (koyu gri ve kırmızı renkte), hayvan kemikleri (sarı renkte) ve Efedra bitkisi parçaları (kırmızı noktalar olarak) ile birlikte çizimi. C: J Morales et al, 2024.

Bitkinin ana aktif bileşenlerinden biri olan efedrin, genellikle anestezi sırasında düşük tansiyonu önlemek, astım, narkolepsi ve obeziteyi tedavi etmek için kullanılan bir uyarıcı.

Bitkinin çok yönlü potansiyel kullanımları göz önüne alındığında, araştırmacılar bu adamın neden yanmış bitki kalıntılarıyla birlikte gömüldüğünden tam olarak emin olmasalar da bazı fikirleri var.

Çalışmanın yazarları,, “Efedra, hem besleyici hem de terapötik özellikleriyle tüketilen bir ‘tıbbi gıda’ olabilir ve aynı anda açlığı hafifletmek ve sağlığı korumak gibi birçok fayda sağlamak için kullanılmış olabilir” diye yazıyor.

Araştırmacılar ayrıca, mağaranın Iberomaurusian sakinleri tarafından gerçekleştirilen diş çekimi ve kafatası delme gibi cerrahi operasyonların başarıyla iyileştiğine dair kanıtlara dikkat çekiyor. Efedra’nın damar daraltıcı bir etkisi olduğunu ve bu bitkinin bu tür cerrahi işlemler sırasında kan kaybını azaltmak ve iyileşmeye yardımcı olmak için kullanılmış olabileceğini öne sürüyorlar.

Araştırmacılar, 15.000 yıl önce yaşamış insanların niyetlerini tamamen anlamanın mümkün olmadığını kabul ediyor. Ancak, bu “alışılmadık ve özel” bitkinin cenaze bağlamında tüketildiğinin açık olduğunu, bunun da onların bitkinin önemini ve sıra dışı özelliklerini bildiğini gösterdiğini vurguluyorlar.

“Özel yiyeceklerin tüketilmesi ve yiyecek kalıntılarının mezarlık gibi son derece sembolik bağlamlarda yerleştirilmesi, diğer arkeolojik bağlamlarda genellikle ziyafetlerin ve yiyeceklerin ölülerle paylaşılmasının açık kanıtı olarak yorumlanıyor. Burada, Güvercinler Mağarası’nda insanların alışılmadık ve özel yiyecekleri bir mezar töreninin parçası olarak kullandıklarını ya da tükettiklerini ve Efedra’nın bu yiyecekler arasında önemli bir yere sahip olduğunu öneriyoruz”

Yazının Tamamı İçin Tıklayınız.