Elpistostege Fosili, Denizden Karaya Çıkıştaki Kayıp Halkayı Tamamlıyor…

Kanada’da bulunan bir fosil, balıkların denizden, karaya çıkışındaki eksik halkayı tamamlayabilir. Bu fosilin yüzgeçlerinde, kol, el ve parmaklara benzer kemikler var. Kanada’nın güneydoğusundaki Miguasha Ulusal Parkı’nda 10 yıl önce keşfedilen 157 cm uzunluğundaki fosil, 393 ila 359 milyon öncesine yani Geç Devonian dönemine tarihlenen ve sudan karaya çıkmayı deneyen önemli bir balık ailesine aittir. Bu maceracı canlıların sonuç olarak tetrapod ailesine yani tümüyle dört ayaklı omurgalılara evrildiği düşünülüyor. Bu aileye dinozorlar,sürüngenler,kuşlar,amfibiler,balinalar,yunuslar,foklar,deniz kaplumbağaları ve insanların da içinde olduğu memeliler giriyor. Gerçekten bir efsane gibi…

Sudan karaya çıkmak en büyük ve gizemli evrimsel basamaklardan biri olmasının yanında , kuru oksijenle nefes almayı geliştirmesi gerekiyor. Ayrıca bu balıkların kendi ağırlığını destekleyerek karada yürümesi gerekiyor. Fakat bu balıkların kendi ağırlığını destekleyerek karada yürümesi oldukça zor gözüküyor. İşte bu nedenle bazıları ilkel kollar geliştirmeye başlamıştı. Bilekteki humerus, radius, ulna, carpus kemikleri ile falanksların dizilimi hepsi bu zamanda oldu. Eğer balık gerçekten şanslı ise, bu mutasyonlar ona suyun kaldırma kuvveti olmadan gezinme şansı vermiş olabilir.

Bilekteki humerus, radius, ulna, carpus kemikleri ile falanksların dizilimi hepsi bu zamanda oldu. Eğer balık gerçekten şanslı ise, bu mutasyonlar ona suyun kaldırma kuvveti olmadan gezinme şansı vermiş olabilir. İşte bu yeni Elpistostege fosilinde biz bunlara bakıyoruz. “Bugüne kadar bilinen hiçbir balıkta yüzgeç kemikleri içinde hapsolmuş parmaklar bu denli açık bir şekilde görülmemişti.  Yüzgeçte bulunan bu kemikler çoğu hayvanda bulunan el kemiklerine benziyor. Bu bulgular bizi omurgalıların balık kökenlerine götürerek, balıkların sudan çıkmadan önceki, ilk gelişen evrimsel omurgalı eli oluşumunu ifade ediyor” diyor Flinder Üniversitesi Paleontoloji’nde Profesör John Long

Geç Devonian Dönemi Evrimsel Biyoloji İçin Önemlidir Geç Devonian dönemi evrimsel biyologlar için çok önemlidir, çünkü insan vücudundaki çoğu sistem ilk bu dönemde göründü. Son on yılda bu alanda elde edilen bulgular bilim insanlarına solunum, işitme ve sindirim sistemlerinin erken dönem gelişimine ilişkin çok şey ifade etmektedir. Elpistostege aile ağacımızdaki en önemli boşluğu dolduran, en gelişmiş balık oluyor. Bir sürü dişi olan bu balık, bölgenin en büyük yırtıcısıydı. “Elpistostege’nin bizim atamız olmasına gerek yok. Fakat balıklar ve tetrapodlar arasındaki en yakın ve gerçek geçiş fosilidir.” diyor Universite du Quebec a Rimouski’den Richard Cloutier.

Kaynak ve devamını okuman için : Elpistostege Fosili, Denizden Karaya Çıkıştaki Kayıp Halkayı Tamamlıyor (gercekbilim.com)

Uzayda Bitki Yetiştirildi

Uluslararası Uzay İstasyonu’nda (ISS) yetiştirilen ilk çiçek olan zinya, uzayda bitki yetiştirme konusunda önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu deney, astronotların uzun süreli uzay görevlerinde kendi yiyeceklerini yetiştirme yeteneklerini artırmak için gerçekleştirilen bir dizi denemenin parçasıydı. Zinya çiçeği yetiştirme deneyinin amacı, bitkilerin mikrogravitede nasıl büyüdüğünü ve geliştiğini anlamaktı.

Deneyin Başlangıcı ve Amaçları

Zinya bitkisinin ISS’de yetiştirilmesi, NASA’nın Veggie (Vegetable Production System) adlı bir projesi kapsamında yapıldı. Veggie, ISS’de taze sebzeler ve bitkiler yetiştirmek için tasarlanmış bir sistemdir. 2014 yılında başlatılan bu proje, astronotlara uzun süreli uzay yolculuklarında taze yiyecek sağlayabilmeyi amaçlamaktadır. Zinya, bu sistemde yetiştirilen ilk çiçekli bitki oldu.

Zinya’nın seçilme nedeni, bitkinin uzayda yetiştirilmesi beklenen diğer bitkilere (örneğin, domates) benzer özelliklere sahip olmasıydı. Bu bitkinin büyümesi sırasında ortaya çıkan zorluklar, gelecekteki daha karmaşık bitkiler için yol gösterici olabilirdi.

Zinya Çiçeğinin Yetiştirilmesi

Zinya bitkileri, ISS’de Veggie sistemi içinde 2015 yılında ekildi. Ancak, bitkilerin büyümesi beklenenden daha zor oldu. ISS’deki mikrogravitasyon ortamı, suyun ve besin maddelerinin bitkilere eşit şekilde dağılmasını zorlaştırdı. Ayrıca, bitkilerin büyümesi sırasında mantar sorunları da ortaya çıktı. Bu sorunlar, bitkilerin gelişimini olumsuz etkiledi ve bazı bitkilerin çürümesine neden oldu.

Bu sorunlarla başa çıkabilmek için NASA, ISS’deki astronotların daha fazla özerklik kazanmasını sağladı. Astronotlar, bitkilerin bakımı konusunda daha fazla karar verme yetkisine sahip oldu. Bu süreçte, astronotlar bitkilere daha fazla su vermek, ışık seviyelerini ayarlamak ve gerektiğinde havalandırmayı artırmak gibi kararlar aldı. Bu müdahaleler sonucunda zinya bitkileri yeniden canlandı ve sonunda çiçek açmayı başardı.

İlk Çiçek Açılması ve Önemi

Zinya bitkisi, 16 Ocak 2016’da uzayda ilk kez çiçek açtı. Bu olay, uzayda bitki yetiştirmenin zorluklarına rağmen başarılı olabileceğini gösterdi ve uzayda uzun süreli yaşamın mümkün olabilmesi için kritik bir adım olarak değerlendirildi. Zinya’nın çiçek açması, astronotlar için bir moral kaynağı oldu ve gelecekteki Mars görevleri gibi uzun süreli uzay yolculuklarında taze yiyecek yetiştirmenin mümkün olabileceğine dair umut verdi.

Bilimsel Kazanımlar

Zinya çiçeğinin uzayda yetiştirilmesi, bitki biyolojisi ve mikrogravitede bitki yetiştirme hakkında önemli veriler sağladı. Bu deneyler sayesinde bitkilerin büyüme koşullarının nasıl optimize edilebileceği, su ve besin yönetiminin nasıl iyileştirilebileceği ve mikrogravitasyonun bitkiler üzerindeki etkileri hakkında daha fazla bilgi edinildi. Bu bilgiler, gelecekte uzayda daha karmaşık bitkilerin yetiştirilmesi ve uzun süreli uzay görevlerinde kendi yiyeceklerini yetiştirme gereksinimi olan astronotlar için kritik öneme sahiptir.

Sonuç

Zinya çiçeği, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yetiştirilen ilk çiçekli bitki olarak tarihe geçti. Bu deney, uzayda bitki yetiştirmenin mümkün olduğunu ve bu süreçte karşılaşılan zorlukların aşılabileceğini gösterdi. Zinya’nın başarısı, gelecekteki uzun süreli uzay görevleri için taze yiyecek yetiştirme olanaklarını araştırmaya devam eden bilimsel çabaların önemli bir parçası olarak kabul edilir.

Yazar: Kifayet Beşirik

Kaynak: Sıradışı Bilim

Kaktüsler Gerçekten Radyasyonu Emer/Engeller Mi?

İddia: Kaktüsler her türlü cihazdan, özellikle de bilgisayardan yayılan radyasyonu önlerler. Dolayısıyla herkesin bilgisayar odasında kaktüs bulunmalıdır. Gerçek Mi? Sahte. Gerçek Ne?Kaktüslerin diğer herhangi bir cisimden daha fazla radyasyon soğurduğunu gösteren hiçbir bilimsel veri bulunmamaktadır.

Kaktüslerin radyasyonu emdiği veya engellediği iddiası, özellikle bilgisayar ve diğer elektronik cihazlardan yayılan radyasyonu önlemek için kaktüslerin ofislerde ve bilgisayar odalarında bulundurulması gerektiği yönünde popüler bir efsanedir. Ancak bu iddia, bilimsel bir temele dayanmamaktadır ve gerçeği yansıtmamaktadır.

İddianın Kökeni ve Yayılma Nedenleri

Bu iddia, muhtemelen kaktüslerin fiziksel yapısı ve dikenli görünümü nedeniyle ortaya çıkmış olabilir. Kaktüsler sert, dikenli bir dış yapıya sahiptir ve bu nedenle bazı insanlar, onların zararlı maddeleri veya enerjileri engelleyebileceği yanılgısına kapılmış olabilirler. Ayrıca, kaktüslerin radyasyonu emdiğine dair iddialar, bitkilerin genel olarak çevreye faydalı oldukları gerçeğiyle karıştırılabilir. Bitkilerin hava temizleme özellikleri vardır, ancak bu özellik radyasyonla ilgili değildir.

Bilimsel Gerçekler

Kaktüslerin, diğer bitkiler ya da cansız nesnelerden daha fazla radyasyon soğurduğunu gösteren hiçbir bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Radyasyon, elektromanyetik dalgalar şeklinde yayılan enerjidir ve bu enerji, genellikle iyonlaştırıcı (X-ışınları, gama ışınları gibi) ve iyonlaştırıcı olmayan (radyo dalgaları, mikrodalgalar gibi) olarak ikiye ayrılır. Bilgisayarlar ve diğer elektronik cihazlar, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon yayarlar. Bu tür radyasyon, düşük enerji seviyelerine sahiptir ve sağlığımıza zarar verme potansiyeli çok düşüktür.

Bitkiler, genel olarak radyasyonu emme özelliklerine sahip değildir. Kaktüsler de dahil olmak üzere, bitkilerin radyasyonu özel olarak engelleme veya emme gibi bir yeteneği yoktur. Kaktüslerin bu iddiada belirtilen şekilde bir işlev görmesi için belirli bir mekanizma olması gerekir, ancak böyle bir mekanizma bilimsel olarak tanımlanmamıştır.

Sonuç

Kaktüslerin radyasyonu emdiği veya engellediği iddiası tamamen bir şehir efsanesidir. Bilgisayar odasında bir kaktüs bulundurmanın radyasyonu önlemek gibi bir etkisi yoktur. Ancak kaktüslerin estetik bir değer kattığı ve ortama hoş bir atmosfer sağladığı inkar edilemez. Bilimsel olarak radyasyondan korunmanın en etkili yolu, cihazların uygun şekilde kullanılması, koruyucu ekipmanların kullanılması ve düzenli aralıklarla mola vermektir. Kaktüsler bu süreçte herhangi bir rol oynamaz.

Yazar; kifayet Beşirik

Kaynak ; Sıradışı bilim

Ksilem ve Floem: Bitkilerde Besinlerin, Suyun ve Minerallerin Taşınması

Bitkilerde madde taşınımı, ksilem ve floemFuseSchool – Global EducationKsilem ve Floem: Bitkilerde Besinlerin, Suyun ve Minerallerin Taşınması İlk bakışta sadece suyun, minerallerin, glikozun ve amino asitlerin hareketi diyebiliriz. Ama bu bilimdir ve bu süreci betimlemek için özel terimlere ihtiyaç…

Ksilem (Xylem)

Ksilem, bitkinin su ve mineral taşınımını sağlayan dokudur. Su ve mineraller, topraktan kökler aracılığıyla emilir ve ksilem hücreleri aracılığıyla bitkinin yapraklarına ve diğer kısımlarına taşınır. Ksilem, genellikle uzun, boru şeklinde hücrelerden oluşur ve bu hücrelerin duvarları odunlu maddelerle kaplıdır, bu da bitkiye destek sağlar. Ksilem hücreleri ölüdür ve boşluklu yapıları suyun ve minerallerin hızlı bir şekilde taşınmasını mümkün kılar.

Su taşınımı nasıl gerçekleşir?
Su, köklerden emildikten sonra, ksilem hücreleri boyunca yapraklara doğru çekilir. Bu taşınım, kök basıncı, kılcal hareket ve transpirasyon (terleme) gibi mekanizmalarla desteklenir. Transpirasyon, yapraklardan su buharı olarak kaybedilen suyun yarattığı çekim kuvvetiyle suyu yukarıya doğru taşır.

Floem (Phloem)

Floem, bitkinin fotosentez sonucu üretilen besinleri (özellikle şekerleri) bitkinin diğer kısımlarına taşımakla görevli dokudur. Bu dokular, canlı hücrelerden oluşur ve iki yönlü taşınma sağlayabilir, yani besinler bitkinin ihtiyaç duyduğu her yere, hem yukarı hem de aşağı yönlü olarak taşınabilir.

Besin taşınımı nasıl gerçekleşir?
Floem aracılığıyla taşınan şekerler, kaynak bölgelerinden (genellikle yapraklar) sink bölgelerine (büyüyen kökler, meyveler, tohumlar) doğru hareket eder. Bu taşınım, suyun osmotik basıncı ile gerçekleşir. Şekerler, floem tüplerinde yoğunlaşır ve bu yoğunluk farkı suyun tüplere girmesine neden olur, böylece basınç artar ve besinler bitki boyunca hareket eder.

Yazar: Kifayet Beşirik

Kaynak: Sıradışı bilim

Nöroferritinopati: Vücutlarına hapsolan kız kardeşler için tedavi umudu

Liz Taylor, yürüme, konuşma ve hatta yemek yiyebilme kabiliyetlerini kaybedeceğini öğrendiğinde, 38 yaşında sağlıklı bir kadındı.

Ellerindeki ağrılar nedeniyle doktora gitti ve haftalar süren testlerin ardından Newcastle kentindeki uzmanlar nörolojik bir hastalığı olduğunu ve tedavisi bulunmadığını söylediler.

Şu anda kendisi de 38 yaşında olan kızı Penny “Ağlayarak evin üst katına koştuğunu hatırlıyorum” diyor.

Liz’in bugün 62 yaşında olan eşi James de, eşinin sağlığının giderek kötüleşmesini çaresizce izlemek zorunda kaldı.

59 yaşındaki Liz, kendi vücudunda hapsolmuş durumda.

Beyni tamamen normal çalışıyor, ancak James eşiyle sadece gözlerindeki ifadeyi okuyarak iletişim kurabiliyor.

Liz’in teşhisinden sonraki yıllarda, aile aynı şekilde yıkıcı haberlerle sarsıldı. Çünkü Liz’in üç kız kardeşine de aynı teşhis konuldu.

Manchester yakınlarındaki Rochdale’de yaşayan ailede kimsenin, bu genetik hastalık hakkında bir fikri yoktu.

Bilim insanları, dünyada bu hastalığı taşıyan 100 kadar kişinin bulunduğuna inanıyor ve bu kişilerin çoğunluğu İngiltere’nin kuzeybatısındaki Cumbria bölgesinde yaşayan bir aileden geliyor.

Uzmanlar, sıklıkla Parkinson’s ya da Huntington’s hastalıklarıyla karıştırılan Nöroferritinopati’nin aslında başka bir hastalık olduğunu tespit etti ve beyinde demir birikmesiyle ortaya çıktığını buldular.

Genetik bir kusur sonucu beyne giren demirin, dışarı çıkmadığını keşfettiler.

James ve Liz Taylor, gençlik yıllarında.
Fotoğraf altı yazısı,James ve Liz Taylor, gençlik yıllarında.

‘Bir kabuğun içinde yaşamak’

Cambridge Üniversitesi’ndeki bir araştırmada, bilinen bir ilacın farklı bir şekilde kullanılmasıyla, beyinde demir birikmesiyle ortaya çıkan bu hastalığın ilerleyişini durdurmak, geriye çevirmek ve hatta bazı hastaları tamamen tedavi etmek amaçlanıyor.

Çalışma, Liz ve kız kardeşleri için bir umut ışığı sunuyor. Bu kız kardeşlerden biri de 61 yaşındaki Heather Gartside.

Stephen ve Heather Gartside'ın önceki yıllarda çekilmiş bir fotoğrafı.
Fotoğraf altı yazısı,Stephen ve Heather Gartside’ın önceki yıllarda çekilmiş bir fotoğrafı.

59 yaşındaki Stephen da, eşinin etrafında olup biten her şeyi anlayabildiğini, ancak iletişim kuramadığını söylüyor.

Artık çok az hareket edebiliyor ve konuşamıyor.

Eşinin bakımını üstlenen Stephen “Liz’in durumunun kötüleşmesini görmüştük ve tüm yaşamını değiştireceğini biliyorduk” diyor.

A woman in a green hoodie smiles at the camera
Fotoğraf altı yazısı,Heather’a da nöroferritinopati teşhisi konuldu.

James eşine, yaşadıklarının ne kadar zor olduğunu tanımlayabilecek sözleri bulup bulamayacağını soruyor, ama Liz yanıt veremiyor.

James, Liz’e bakıp “Bu kabuğun içinde yaşamak sinir bozucu olmalı” diyor.

A painting depicting the mutiny on the Bounty
Fotoğraf altı yazısı,Hastalığa sahip olanların atalarından biri, 1789’da Bounty adlı İngiliz donanma gemisinde çıkan isyanın lideri Fletcher Christian olabilir.

Nöroferritinopati hastalığı, Newcastle kentindeki doktorların Cumbria bölgesinden gelen hastaların sayısındaki artışı fark etmesiyle bulundu.

Hastalığa adını veren Newcastle Üniversitesi’nden Profesör John Burn, bilinen neredeyse bütün vakaların büyük olasılıkla aynı soydan geldiğini buldu.

Hastalığın izini 18. yüzyılda Cumbria’daki Cockermouth bölgesinde yaşayan Fletcher soyadlı ailelere kadar sürdü.

Hatta hastalığın, Nisan 1789’da Bounty adlı donanma gemisindeki isyana liderlik eden Fletcher Christian ile ilgisi olup olmadığı da araştırıldı, ancak net bir kanıt bulunamadı.

“Olası tedavi”

Hastalığın tanımlanmasından yaklaşık 25 yıl sonra, Cambridge Üniversitesi’nden nöroloji profesörü Patrick Chinerry, deferiprone adlı onaylı ilaçla, “beyinde biriken demiri temizleyip temizleyemeyeceğini” görmeyi umuyor.

Chinerry, bir yıllık deney sonunda hastalığı durdurmayı amaçlıyor:

“Beyin taramaları, demirin beynin neresinde toplandığını gösteriyor. Bu genetik mirasa sahip insanlarda bu yer belli. Belirtilerin kendini göstermesi 40 yıl sürebiliyor.”

Two women, one of whom is holding a baby, old photo
Fotoğraf altı yazısı,Liz ve Heather’a aynı teşhis konuldu.

Chinnery, “Belirtilerin 10 yıl boyunca görülmesinden sonra, aşırı demir, beynin kendisine zarar vermeye başlıyor ve destekleyici dokular yok oluyor. İlk amacımız hastalığı durdurmak ve bu bazı sorunların geriye çevrilmesini beraberinde getirebilir” diyor.

Deneme, İlaç ve Sağlık Bakım Ürünleri Düzenleme Kurumu (MHRA) tarafından Şubat’ta onaylandı.

Bir yardım kuruluşu da, 750 bin sterlinlik bütçe desteği verdi.

Prof. Chinnery deneme başarılı olursa, doktorların bu ilacı belirtiler iyice gelişmeden kullanmaya başlayabileceğini ve bu hastalar için “potansiyel bir tedavi” olabileceğini vurguluyor.

Two women and two men sat around a table
Fotoğraf altı yazısı,Kız kardeşlerin bakımını aileleri üstleniyor.

Chinerry, beyinde demir birikmesiyle ortaya çıkan diğer hastalıkların tedavi edilmesinin de yolunu açabileceğini vurguluyor.

“Bu hastalıkta, demir birikiminin sinir hücrelerine verdiği hasarı azaltabilirsek, benzer bir yaklaşımın Parkinson’s ya da Alzheimer hastalıklarının tedavisinde önermek, çok aşırı bir şey olmaz.”

İnflamatuar bağırsak hastalığı: İngiliz araştırmacılar hastalığın başlıca nedenlerinden birini buldu

İngiliz bilim insanları İnflamatuar bağırsak hastalığının (İBH) başlıca nedenlerinden birini buldu.

Uzmanlar, İBH hastalarının % 95’inin DNA’sında zayıf bir nokta tespit etti.

Bu zayıf nokta bazı bağışıklık hücrelerinin kontrolden çıkmasına ve bağırsaklarda aşırı enflamasyon (iltihaplanma) olmasına yol açıyor.

Araştırma ekibi, mevcut ilaçların laboratuvar denemelerinde hastalığı gerilettiğini gördü ve şimdi insanlar üzerinde denemeler yapılması amaçlanıyor.

Crohn hastalığı ve ülseratif kolit (enflamasyona bağlı olarak kolon mukozasında ülser oluşması) İBH’nin en sık görülen türlerinden.

Hastalık sıklıkla genç yaşlarda başlıyor.

27 yaşındaki Lauren Golightly, ilk belirtileri 16 yaşındayken gördü. Mide krampları çekiyordu ve dışkısında kan vardı.

Ancak belirtilerin yoğun geçen gece yaşamından kaynaklandığını düşündü ve 21 yaşındayken apandisit ameliyatı olduğunda, doktorlar Crohn hastalığını teşhis ettiler.

Üç yıl önce, bağırsaklarının bir kısmının “çalışmasının durması” üzerine, acil bir ostomi işlemi (vücudun belirli bir organının veya bölümünün dış yüzeye açıldığı, cerrahi ile oluşturulan yapay bir deliktir) olması gerekti.

Golightly’nin geçirdiği ameliyatlar nedeniyle hala “çok miktarda ağrı kesici” alması gerekiyor, “Yaşamayı arzuladığım hayat bu değildi” diyor.

Ters giden ne?

Bağışıklık sisteminin İBH’de büyük rol oynayan kısmı makrofaj adı verilen akyuvar hücreleri.

Bu hücreler, bağırsakların dış yüzeyine saldırıp, sitokin adlı bir kimyasal salgılıyor ve bu da büyük bir enflamasyona yol açıyor.

Enflamasyon, vücudun enfeksiyonlara karşı gösterdiği doğal bir tepki. Ancak çok fazlası sağlık açısından yıkıcı sonuçlara yol açabiliyor.

Francis Crick Enstitüsü ve University College London’dan bir grup araştırmacı, İBH’nin nedenini bulabilmek için derin bir genetik analiz gerçekleştirdi.

DNA’nın bir kısmının makrofajın yol açtığı enflamasyonun “başlıca düzenleyicisi” olduğunu keşfettiler.

Francis Crick Enstitüsü’nden Dr. James Lee “Piramidin tam tepesinde oturuyor” diyor.

Makrofajın saldığı enflamatuar kimyasalların mahiyetini bu gen kontrol ediyor ve bazı insanlar, aşırı tepki göstermesine yol açan versiyonuyla dünyaya geliyor.

Hastalık ortadan kaldırılabilir mi?

Bilim dergisi Nature’da yayımlanan araştırmada yapılan deneyler, kanser gibi başka hastalıklar için onaylanmış mevcut ilaçların bu aşırı enflamasyonu azaltabileceğini gösterdi.

Deneyler İBH hastalarından alınan örnekler üzerinde yapıldı.

Dr. Lee “Neyin, neden ters gittiğini bulmakla kalmadık, bu hastalıkları tedavi etmenin potansiyel yeni yöntemlerini bulduk” diyor.

Ancak derhal yeni bir İBH tedavisi olmayacak.

İlaçlar zaten onaylanmış olduğundan araştırmacılar bir adım önde. Ancak vücutta başka yan etkilere yol açmamak için sadece makrofajları hedef almanın bir yöntemini bulmaları gerekiyor.

Ayrıca bu ilaçların tam olarak İBH’yi sakinleştirmek için ayarlanması gerekiyor. Böylece, hastalıkla savaşan iyi enflamasyonu engelleyerek hastanın enfeksiyonlara açık hale gelmesini engellemeyi amaçlıyorlar.

Klinik deneylere beş yıl içinde başlanması bekleniyor.

Ancak genetik yatkınlık sorunun bir kısmı. İBH’nin tetiklenmesinde beslenmenin ve antibiyotik kullanımının da rol oynadığı düşünülüyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c6ppz9dw2ewo

Hangi içki ruh halini nasıl etkiliyor?

Bu haber BBC Türkçe’de ilk kez Kasım 2017’de yayımlandı.

Araştırmalar farklı içki türlerinin insanların ruh hallerini farklı şekillerde etkilediğine işaret ediyor.

Tıp dergisi BMJ Open’da yayımlanan ve 21 ülkeden 30 bin katılımcıyla yapılan araştırmaya göre yüksek alkollü içkiler insanı öfkeli ve ağlamaklı yapabiliyor.

Sert içkiler, insanların kendilerini daha çekici hissetmelerine yardımcı oluyor.

Kırmızı şarap ve bira ise bazı insanları rahatlatıyor.

Araştırma kapsamında 18-34 yaş aralığındaki katılımcılara bira, şarap ve sert içkiler verildi ve ne hissettikleri soruldu.

Araştırmada öne çıkan bulgular şöyle:

  • Kırmızı şarap, beyaz şaraba göre daha fazla uyku getiriyor.
  • Katılımcılar kırmızı şarap ve bira içerken kendilerini rahat hissettiklerini söyledi.
  • Araştırmaya katılanların yüzde 40’ı sert içki içtiklerinde kendilerini daha çekici bulduklarını belirtti.
  • Katılımcıların yüzde 50’den fazlası sert içkinin kendilerine enerji ve güven verdiği ifade etti.
  • Ancak çalışmaya katılan her üç kişiden biri yüksek alkollü içki içtiklerinde kendilerini “daha agresif” hissettiklerini söyledi.
  • Sert içki tüketimi, diğer tüm içki türlerine kıyasla, daha fazla agresiflik, rahatsızlık ve ağlamaklı olma haliyle ilişkilendiriliyor.
  • Tüm alkollü içkiler, erkeklerde kadınlara kıyasla saldırganlık duygusunu daha fazla ortaya çıkarıyor.

Kaynak ve yazının devamı için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c1w75ewl5ryo

Beyninizi güçlendirmenin sekiz yolu

Birinin ismi dilinizin ucuna geliyor ama hatırlayamıyorsunuz…

Mutfaktasınız ama neden orada olduğunuz hakkında hiçbir fikriniz yok…

Siz de böyle anları eskisinden daha mı sık yaşıyorsunuz?

Yıllar geçtikçe hafızanın zayıfladığını biliyoruz.

Ama çeşitli egzersizlerle bunu yavaşlatmak mümkün.

İşte beyninizi güçlendirmek için öneriler:

1. Egzersiz beyni büyütür

Egzersiz yapmak sinir kavşaklarının sayısını artırır, böylece beyinde daha fazla irtibat noktası kurulmasını sağlar ve yeni hücreler oluşmasına katkıda bulunur.

Ayrıca kalp-damar sağlığının iyi olması beyninize daha fazla oksijen gitmesi ve zararlı toksinlerin daha hızlı atılması anlamına gelir.

Bu arada egzersizi açık havada yapmak daha faydalı çünkü böylelikle D vitamini de almış olursunuz.

Tavsiye: Yeni bir yeri görerek ya da bir başkasıyla fikir alış verişinde bulunarak egzersiz yapmak beyninizde oluşan yeni hücrelerin sağlam devreler kurması olasılığınıartırır.

Diyelim bahçe işleri yapmayı seviyorsunuz. Bunu mümkünse komşularınızla, ailenizden biri ya da arkadaşlarınızla yapmayı deneyin.

Yürüyüşe yalnız çıkmak yerine mümkünse grup olarak ya da ikili yürüyün.

En önemlisi egzersizi zevk alacağınız şekilde yapmaya dikkat edin.

2. Hareket halindeyken ezberleme tekniği

Bu, araştırmalarla kanıtlanmış ve aktörlerin uzun yıllardır kullandığı bir teknik.

Bir metni hareket halindeyken ezberlemeye çalışırsanız, bilgi zihninizde çok daha kalıcı olabiliyor.

Tavsiye: Diyelim bir sunum yapmanız, bir sınava hazırlanmanız ya da yapacağınız işi zihninizde iyice yerine oturtmanız gerekiyor.

Bunu, yürürken ya da dans ederken düşünmeyi deneyin.

Ormanda yürüyen bir kadın

3. Yağ tüketmek önemli

Yediklerimizin ortalama beşte birini şeker oluşturuyor.

Gıdalardan gelen enerji doğrudan beyne gittiği için glikoz beynin işleyişinde önemli bir rol oynuyor.

Ayrıca sevdiğiniz şeyleri yediğinizde beynin ödül bölgesi zevk almanızı sağlayan dopamin adlı bir kimyasal madde salgılıyor.

Tabii bir yandan beynin ödül bölgelerini memnun edecek şeyleri yerken bir yandan da bağırsaklarınızı sağlıklı tutacak gıdalar almalısınız.

İnsanın bağırsaklarında beyinle bağlantılı ortalama yüz trilyonu aşkın mikrop bulunuyor. Bunların dengesi beynin sağlığı için hayati önem taşıyor.

Bağırsaklara bu yüzden sık sık “ikinci beyin” denir. Çeşitli ve sağlıklı yiyeceklerle beslendiğinizde bu mikroplar dengelenir ve beyniniz de sağlıklı olur.

Tavsiye: Beyin hücrelerinin yapı maddesi yağdır. O yüzden yediklerinizin bir miktar yağ da içermesi beslenme için çok önemli.

Fındık, fıstık, çekirdekler, avokado ve balıktaki yağ sağlıklı yağlardır.

Ayrıca biberiye ve zerdeçalın da beyin sağlığı için faydalı olduğu biliniyor.

Yemekten zevk almak, sosyal ortamlarda yemek zevkini paylaşmak da yediğiniz şeylerin beyne faydasını artırır.

4. Şalteri indirin

Biraz stres, insanın acil durumlara tepki gösterme refleksini koruması açısından gerekli.

Stres ayrıca kortizol adlı hormonun salgılanmasını tetikler. Fazla olmamak kaydıyla kortizol bize enerji verir, dikkatimizi toplamamıza yardımcı olur.

Fakat uzun süren endişe ve yüksek düzeyde stres, beyinde tam tersine zehir etkisi yapar.

Bu nedenle zaman zaman, deyim yerindeyse şalteri indirip beynin bu kısmını dinlendirmek çok önemli.

Bunu yaptığınızda aslında beynin farklı bir bölgesini çalıştırmış oluyorsunuz.

Beynimizde “kendi halinde çalışma ağları” diyebileceğimiz bir ağ var.

Bu fonksiyon sayesinde gündüz vakti hayallere dalabiliyoruz.

Dış dünyayla zihinsel ilişkimizi kestiğimizde beynin bu fonksiyonunun işleri devralıp yürütmesini sağlamış oluyoruz bu da hafızayı güçlendiriyor.

Öyleyse bir daha işyerinde hayallere dalmış olarak yakalanırsanız, beyninizin çok hayati bazı bölgelerini çalıştırdığınızı söyleyerek kendinizi savunabilirsiniz!

Tavsiye: Eğer gevşemek ve şalteri indirmekte zorlanıyorsanız, meditasyon veya farkındalık temelli teknikler deneyerek stres düzeyinizi azaltmayı deneyebilirsiniz.

Havuz kenarında müzik dinleyen bir kadın

5. Yeni şeyler deneyin

Beyninizi yeni şeyler yapmaya ya da öğrenmeye yönelterek geliştirebilirsiniz.

Bir sanat dalında kursa yazılmak ya da yeni bir dil öğrenmek beyninizin esnekliğini artıracaktır.

Tavsiye: Arkadaşlarınız ya da ailenizle yarışacağınız bir oyun bulun.

Bu hem beyninize fayda sağlayacak hem de başkalarıyla yarışmak beynin gelişimine katkı sağlayacak.

6. Müzik beynin gıdasıdır

Müziğin beyne çok özel bir etkisi olduğuna işaret eden bulgular var.

Müzik dinleyen ya da müzik yapan birinin beynine baktığınızda beynin neredeyse tamamının aktif olduğunu görüyorsunuz.

Müzik genel olarak kavrayışı artırıcı etki yapabiliyor.

Ayrıca müzik, demans gibi beyin hastalıklarında genellikle en son kaybedilen bilgi oluyor.

Tavsiye: Bir koroya katılın ya da hemen en sevdiğiniz grubun konserine bir bilet alın.

7. Yatmadan önce kritik anlar

Gündüz saatlerinde yeni bir şey öğrendiğinizde beyninizdeki sinir hücreleri arasında bağlantı kuruluyor.

Uyuduğunuz zaman bu bağlantı kuvvetleniyor ve öğrendiğiniz şey hafızanın bir parçası haline geliyor.

Bu nedenle uyku hafızanın devamı bakımından gerçekten çok önemli.

Örneğin bir kişiye sabahtan, bir kişiye de uyumadan hemen önce ezberlemesi için birer liste verin.

Ertesi gün sorduğunuzda, uyumadan hemen önce ezber yapan kişi bilgileri çok daha iyi hatırlayacaktır.

Tavsiye: İmtihana hazırlanıyorsanız, muhtemel soruların cevaplarını uyumadan önce son bir kez daha çalışın, üzerine uyuyun.

Eğer bir travma geçirdiyseniz ya da kötü bir anınız varsa bunu uyumadan hemen önce düşünmemeye çalışın. Düşünürseniz bu kötü olayın anısı ve onun yol açtığı olumsuz duygular, hafızanıza daha derin bir şekilde iz bırakacaktır.

Aynı sebeple geceleri korku filmi seyretmekten de kaçının!

Onun yerine o gün öğrendiğiniz ya da yaşadığınız olumlu şeyleri düşünerek uyumaya çalışın.

Yatakta gözlerini ovuşturan bir adam

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/cy0r9lpxlz4o

İnsan Vücudu ve Elementler

İnsan vücudu çok sayıda elementten oluşuyor.

Vücudumuz en az 25 elementten oluşuyor. Ancak vücut kütlemizin yüzde 99’a yakınını 6 element oluşturuyor.

Bunlar:

Oksijen %65
Karbon %18
Hidrojen %10
Nitrojen %3
Kalsiyum %1,4
Fosfor %1,1

Geri kalan yüzde 1’5 kısmı ise Potasyum, Sülfür, Sodyum, Klor, Magnezyum ve eser miktarda Bor, Krom, Kobalt, Bakır, Flor, İyot, Demir, Manganez, Molibden, Selenyum, Silikon, Kalay, Vanadyum ve Çinkodan oluşur.

Bu elementler, vücudumuzu oluşturan 37 trilyon kadar hücrenin yanı sıra, hücre zarının dışında kalan hücre dışı yapılarda da bulunur.

Ortalama bir erkek vücudunun yüzde 60’ı sudur. Bu 42 litreye tekabül eder. Bunun 23 litresi hücrelerin içinde, 19 litresi ise hücre dışında yer alır. Hücre dışı suyun 8,4 litresini dokular arası sıvı, 3,2 litresini ise kan plazma sıvısı oluşturur.

Kaynak: bilimsel paylaşımlar