5 soruda zatürre: Belirtileri, bulaşma yolları, korunma yöntemleri

Dünya genelinde zatürre vakalarında olağandışı bir artış yaşanıyor.

Tıbbi terimle “pnömoni” olarak adlandırılan zatürre, kısaca akciğer dokusunun iltihaplanması demek. Zatürreye çeşitli virüsler ve bakteriler yol açabiliyor.

Bu hastalığa yakalanan bir hasta göğsünde rahatsızlık, ağrı, nefes alma ve solunum güçlükleri hissediyor. Kandaki oksijen seviyesinin düşmesiyle hastalık daha ağır bir tabloya neden olabiliyor.

Kasım 2023’te Çin’de sağlık yetkilileri influenza, Covid ve bakteriyel rahatsızlıklar dahil bazı hastalıklarda artış yaşandığını bildirdi. Çin medyasına göre, çocukları etkileyen zatürre vakalarında da artış görüldü.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), vakaların incelenmesi sonucu, olağan dışı bir mikrobun ya da hastalık nedeninin saptanmadığını kaydetti.

İçerisinde bulunduğumuz kış ayları, Çin’de katı Covid sınırlamaları sonrası geçirilen ilk kış. Covid önlemleri sırasında toplumun bağışıklığının düşmüş olabileceği değerlendiriliyor.

WHO da özellikle çocuklarda, Covid sınırlamaları döneminde bağışıklık eksikliği yaşanabildiği değerlendirmesini yapıyor.

İngiltere, Fransa, Danimarka ve ABD gibi ülkelerde de pandemi yasaklarının kalkmasıyla grip ve benzeri hastalıklarda kayda değer artışlar görüldü.

Türkiye’de de salgın hastalıkların hastanelerde ciddi bir yoğunluğa neden olduğu biliniyor.

Bu hastalıkların ve patojenlerin yayılması sonucu, zatürre vakalarının da görülme sıklığında artış yaşanıyor.

WHO verilerine göre zatürre tüm dünyada çocuk ölüm nedenlerinde ilk sırada.

2019’da 5 yaş altı çocuklarda görülen ölümlerin yüzde 14’ü zatürreden kaynaklandı. Verilere göre 740 binden fazla çocuk 2019’de zatürre sonucu hayatını kaybetti.

Zatürre nedir?

Türk Toraks Derneği’ne göre zatürre, tıbbi adıyla pnömoni, akciğer dokusunun iltihaplanmasıdır. Bakteriler başta olmak üzere virüsler ve mantarlar gibi çeşitli mikroplara bağlı olarak gelişmektedir.

Zatürre herkeste görülebilir ancak hastalık bazı kişiler için daha büyük tehlike arz eder.

Küçük çocuklarda, yaşlılarda, kronik sağlık sorunları olan kişiler, zatürreye karşı daha savunmasız olabilirler. Örneğin kalp hastalıkları, diyabet ve akciğer sorunları olanlar, bağışıklık sistemi düşük olan kişiler ve bazı kanser hastaları.

Zatürre belirtileri nelerdir?

Zatürre belirtileri arasında yüksek ateş, titreme, öksürük, iltihaplı balgam, nefes darlığı ve güçsüzlük sayılabilir.

Belirtiler aniden ortaya çıkabildiği gibi, bazı durumlarda hastalığın ‘daha sinsi’ bir seyir izleyebildiği de belirtiliyor. Birkaç gün devam eden halsizlik, iştahsızlık ve ardından başlayan nefes darlığı, yine zatürre kaynaklı olabilir.

Çocuklarda zatürre belirtileri çocuğun yaşına ve zatürreye yol açan etkene göre değişim gösterebilir. En sık bulgu ateş, öksürük ve hızlı solunumdur.

Kesin tanı için mutlaka doktora ve sağlık kuruluşlarına başvurulmalıdır.

Hastalığın erken teşhisi ve tedavi, daha ciddi ve hayati komplikasyonlardan korunmak için kritik önemdedir.

Zatürre nasıl bulaşır?

Zatürre birkaç yolla bulaşabilir. Çocuk ve yetişkinlerde, solunum yoluyla vücuda giren virüsler ve bazı bakteriler akciğerlere ulaşarak hastalığa neden olabilir.

Hasta bireylerin öksürmesi ve hapşırmasıyla havaya yayılan damlacıkların solunması ya da bu patojenlerin bulunduğu cisimlerle temas, hastalıkların yayılmasında başlıca etkenlerdir.

Türk Toraks Derneği’ne göre örneğin grip virüsü, bizzat kendisi zatürreye yol açabildiği gibi, solunum yollarında oluşturduğu hasar sonucu, diğer mikroplara bağlı zatürre türlerinin ortaya çıkmasını da kolaylaştırabilir. Covid ve influenza gibi solunum yoluyla bulaşan virüsler için de bu geçerlidir.

Zatürre nasıl tedavi edilir?

Enfeksiyonun antibiyotikle tedavisi mümkünse, hekimler hastalar için antibiyotik tedavisine karar verebilir. Bazı hastalarda bu gerekli değil.

Bol sıvı alımı, dinlenme, ağrı kesiciler ve ateş düşürücüler gibi tedaviler de kullanılır. Bazı hastaların sağlık durumuna göre hastaneye yatış gerekebilir.

Solunumu kolaylaştırmak için oksijen desteğine de ihtiyaç duyulabilir.

Hastaların iyileşmesi genellikle 2-4 hafta sürüyor.

Doktorlar akciğer filmleri ve kan testleri yardımıyla hastanın durumunu gözlemleyebilir.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/c4njwpk2428o

Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyon ne demek, bu hastalıklardan nasıl korunabilirsiniz?

Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyon (CYBE), cinsel ilişki veya cinsel temas yoluyla bir kişiden diğerine geçen enfeksiyonlara verilen genel ad.

Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, dünya çapında her gün bir milyondan fazla kişi cinsel ilişki kaynaklı enfeksiyon kapıyor.

Bu enfeksiyonların çoğu bir semptom göstermiyor ve zor tespit ediliyor.

Bir hastalık olarak ortaya çıktıklarında veya semptom gösterdiklerinde ise buna Cinsel Yolla Bulaşan Hastalık (CYBH) adı veriliyor.

CYBE’ler genellikle cinsel ilişkiyle bulaşıyor, ancak bazı özel durumlarda tensel cinsel temas ile de bulaş gerçekleşebiliyor.

Bazı CYBE’ler ise hamilelik, doğum veya emzirme sırasında anneden çocuğa geçebiliyor. Kan nakli veya iğne paylaşımı ile de bulaşabiliyor.

CYBE’ler kanser, kronik pelvik ağrı, dış gebelik ve kısırlık gibi ciddi sonuçlar doğurabiliyor.

CYBE türleri nelerdir?

Cinsel temas yoluyla bulaşabilen 30’dan fazla farklı bakteri, virüs ve parazit bulunuyor.

Bireyler aynı anda birden fazla cinsel hastalık da taşıyabiliyor.

En yaygın CYBE’ler frengi, bel soğukluğu, klamidya ve trikomoniyazdır. Ve bu enfeksiyonların hepsi tedavi edilebilir.

Frengi hastalığı genital bölgede lezyonlar olarak ortaya çıkabilir

Semptomları neler?

Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar genellikle asemptomatiktir yani semptom göstermezler. Veya yalnızca hafif semptomlara neden olurlar.

Farkında olmadan da bu enfeksiyonları kapmak mümkündür.

Ancak semptom göstermeseler de bu enfeksiyonlar cinsel yolla bulaşabilir ve tehlikeli olabilir.

Olası cinsel hastalık semptomları:

·      Penisten veya vajinadan olağandışı akıntı

·      Genital bölgede yaralar veya siğiller

·      Ağrılı veya sık idrara çıkma

·      Genital bölgede kaşıntı ve kızarıklık

·      Ağız içinde veya çevresinde kabarcıklar veya yaralar

·      Anormal vajinal koku

·      Anal kaşıntı, ağrı veya kanama

· Karın ağrısı

CYBE’ler neden bu kadar yaygın?

WHO, 2020 yılında en yaygın dört CYBE türünden en az biri kaynaklı olarak 374 milyon yeni enfeksiyon tespit edildiğini açıkladı.

Bunlar arasında 156 milyon ile Trikomoniyaz başı çekiyor.

Klamidya 129 milyon ile ikinci, bel soğukluğu 82 milyonla üçüncü ve frengi yedi milyon ile dördüncü en yaygın CYBE olarak tespit edildi.

2016 yılında yapılan araştırmalar, 490 milyondan fazla insanın genital herpes ile yaşadığı tahminini açıkladı. Dünya genelinde 300 milyon kişinin de HPV enfeksiyonu ile yaşadığı düşünülüyor.

WHO istatistikleri, HPV enfeksiyonunun kadınlarda rahim ağzı kanserinin ve eşcinsel erkeklerde de anal kanserin birincil nedeni konumunda olduğunu gösteriyor.

WHO Küresel HIV, Hepatit ve CYBE Program Direktörü Dr. Teodora Elvira C. Wi, verilerin bu kadar yüksek olmasını, “Seks biyolojik bir ihtiyaçtır. Bu, yemek içmek gibi, insan doğasının bir parçası. Ve seks yapıyorsanız CYBE kapabilirsiniz” diyerek açıklıyor.

Doktor Wi ayrıca CYBE’lerin çoğunlukla asemptomatik olması nedeniyle insanların bu enfeksiyonları bilmeden başkalarına aktarabildiğine dikkat çekiyor.

Wi, kültürel dönüşüm içinde insanların daha sık ve daha fazla partnerle cinsel ilişki kurmaya başlamasının CYBE’lere yakalanma riskini artırdığını söylüyor ve flört uygulamalarının artan kullanımının da altını çiziyor.

Ancak son araştırmalar, gelişigüzel cinsel ilişki kuran bekar genç yetişkinlerin sayısının azaldığına işaret etse de, prezervatif kullanımında da bir azalma olduğu görülüyor.

Doktor Wi, HIV tedavisinin bulunmadığı dönemde cinsel olarak aktif kişilerin, prezervatif olmadan gelişigüzel cinsel ilişki kurma konusunda dikkatli olduklarını vurguluyor.

Wi, dünyanın birçok yerinde insanların HIV testi yaptırıp ilaçlarını aldıktan sonra iyileşebileceklerine inanmaya başlamalarının “prezervatif kullanımını azalttığını” söylüyor.

WHO verilerine göre 2022 yılında 1,3 milyon kişiye HIV virüsü bulaştı.

Kuruluş, her yıl 600 binden fazla kişinin HIV taşıdıklarının farkında olmama, tedavi görmeme veya tedaviye çok geç başlama gibi sebeplerle bu virüsten öldüğünü açıklıyor.

Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyon

Kendinizi CYBE’den nasıl koruyabilirsiniz?

WHO CYBE Program Direktörü Dr. Teodora Elvira C. Wi bu soruya, “Lütfen prezervatif kullanın. Sizi bir CYBE’ye yakalanmaktan koruyacak olan tek şey budur” yanıtını veriyor:

“Çok iyi tanımadığın biriyle seks yapacaksan ya da bu gelişigüzel bir cinsel ilişkiyse bu noktada sorumluluk sahibi olman gerekiyor. Prezervatif kullanmayı ve prezervatifli ilişkiden zevk almayı öğrensen iyi olur.”

Uzmanlara göre prezervatiflerin doğru kullanımı CYBE’lere yakalanma ve bulaştırma riskini büyük ölçüde azaltıyor, ancak tamamen ortadan kaldırmıyor.

Latekse alerjisi olan kişilereyse, poliüretan prezervatif kullanmaları tavsiye ediliyor.

CYBE belirtileri gösteren kişilere de, derhal bir sağlık kuruluşuna giderek test yaptırması öneriliyor.

Dr. Wi, “Eczaneye gitmek çözüm değil çünkü bunun bir faydası olmayacak. Eğer doğru tedavi edilmezseniz, bunun kısırlık gibi ciddi sonuçları olabilir” uyarısını yapıyor:

“CYBE’leri ihmal etmek pelvik inflamatuar ve sorunlu hamilelik gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Bel soğukluğu ve Klamidya nedeniyle her yıl bir ila iki milyon kısırlık vakası ile karşılaşılıyor.”

Hamilelik sırasında frenginin her yıl 143 ölü doğum ve 61 bin neonatal ölüme neden olduğu söyleyen Wi, 355 bin civarında sorunlu doğumun nedeni olarak bu hastalığı gösteriyor.

HPV’nin de yılda yaklaşık 342 bin rahim ağzı kanseri ölümüne neden olduğunu kaydediyor.

CYBE’lerin tedavileri nelerdir?

Bakteri veya parazitlerin neden olduğu cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar antibiyotiklerle tedavi edilebilir ancak herpes veya HPV gibi virüslerin neden olduğu CYBE’lerin tedavisi bulunmuyor.

Ancak ilaçlar semptomları hafifletebiliyor ve enfeksiyonun yayılma riskini azaltabiliyor.

HPV ve hepatit B’yi önleyen aşılar da bulunuyor.

Dr Wi, DSÖ’nün bel soğukluğu aşısı ile ilgili araştırmalarını sürdürdüğünü, genital herpes için tedavi edici bir aşının da benzer şekilde geliştirilme aşamasında olduğunu söylüyor.

Klamidya aşı ile ilgili çalışmalar henüz başlangıç aşamada bulunuyor. Dr Wi, frengi aşısının geliştirilmesine yönelik de çalışmalar olduğunu anlatıyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/cv2exdy1e15o

Kars’taki mahkeme kararı ile gündeme gelen topuk kanı uygulaması nedir, neden önemli?

  • Hilken Doğaç Boran ,İstanbul, BBC Türkçe

Kars’ta bir mahkeme geçen hafta, bebeklerinden topuk kanı alınmasına karşı çıkan aile lehinde hüküm verdi. Hakimin kararın gerekçesinde alternatif tıbba ithafta bulunması tıp camiası tarafından eleştirildi. BBC Türkçe’ye konuşan uzmanlar ise topuk kanının tedavi edilebilir kalıtsal hastalıkların teşhisinde kilit rol oynadığını söyledi.

Ebeveynlerin topuk kanı alınmasını reddetmesinin üzerine Kars İl Sağlık Müdürlüğü, konuyu yargıya taşıdı.

Ancak Kars Aile Mahkemesi 20 Ağustos’ta, “Topuk kanı almanın çocuğun Anayasa ile korunan yaşam ve sağlık hakkı üzerinde yapacağı olumlu sonuçlarının tıbbi otoritelerce ispatlanmamış olması ve olası bir teşhis ve tedavinin de tıp otoritelerince hala tartışmalı olması” gerekçesiyle aile lehinde hüküm verdi.

Hakim, kararında “alternatif tıp uzmanı” olarak adlandırdığı bir yazarın topuk kanı almanın “çocuğa yapılacak en büyük kötülüklerden olduğunu” ifade etti.

Bunun üzerine Sağlık Bakanlığı karara itiraz etti. Bakanlıktan yapılan açıklamada, “Kesin hüküm niteliği taşımayan mezkur kararın hatalı olduğunu değerlendirdiğimizden, bu karara karşı Bakanlığımızca istinaf yoluna başvuru süreci ivedilikle başlatılmıştır” denildi.

Açıklamada ayrıca “Hukukun, adalet ve doğruluk temelinde vereceği karara olan inancımız tam olduğundan, yargı süreci sonuçlanıncaya kadar Yenidoğan Tarama Programı aynı şekilde devam edecektir” ifadeleri yer aldı.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) de konuyla ilgili yazılı açıklama yaptı.

Açıklamada, “Bu karar sadece çocuklarımızda engellenebilir zekâ geriliklerinin artışına neden olmayacaktır; bu yolun açılması zincirleme olarak birçok hastalık durumunda kendi kararını veremeyecek çocuklar hakkında ailelerin keyfi kararlar alarak çocukların tanı ve tedavilerini reddetmelerine zemin hazırlayacaktır” denildi.

Topuktan kan alınması zararlı mı?

BBC Türkçe‘ye konuşan Hacettepe Üniversitesi Çocuk Hastanesi Beslenme ve Metabolizma Bölümü Başkanı Profesör Doktor Ayşegül Tokatlı, topuktan kan alma işleminin bebeklere zarar vermediğini söyledi.

Tokatlı, “Çocuk ve yetişkinden kapiller kan parmaktan alınır, ilk ayda bebeğin parmağından kan alınması zordur, hatta imkansızdır, bu nedenle topuktan alınır. Bunun zararlı olduğunu ifade etmek mantığın alacağı bir şey değildir” dedi ve ekledi:

“Anne babalar bebeklerinden kan aldırmazsa her yıl bu hastalıklarla yüzlerce, belki binlerce bebek geriye dönüşü olmayan olumsuzluklar yaşadıktan sonra tanı alacaklardır. Hatta bunların bir kısmı ölüme yol açabilen hastalıklardır ve bebekler erken tanım durumunda tedavi edilebilecek hastalıklar yüzünden ölebilir, hayatta kalanlar da engelli kalabilir.”

TTB Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap da topuk kanı uygulamasıyla ilgili “Bebeğin yalnızca canı yanabilir, bunun dışında hiçbir zararı yok. Ama karşılığında paha biçilmez bilgilere ulaştığımız, bebekleri ciddi hastalıktan, ölümden koruyabileceğimiz bir işlem” ifadelerini kullandı.

Topuk kanı nasıl fark yaratıyor?

Türkiye’de “Ulusal Tarama Programı” kapsamında uygulanan yenidoğan tarama testleri ile Fenilketonüri (PKU), Konjenital Hipotiroidi, Biyotinidaz Enzim Eksikliği, Konjenital Adrenal Hiperplazi, Kistik Fibrosis ve Spinal Musküler Atrofi (SMA) gibi kalıtımsal hastalıkların varlığı tespit edilebiliyor.

BBC Türkçe‘ye konuşan Prof. Dr. Alpay Azap, erken teşhisin özellikle PKU hastaları için büyük öneme sahip olduğunu şu sözlerle vurguladı:

“Bu hastalığa sahip bebekler bir proteini kullanamıyor, o da beyin ve sinir dokusunda birikiyor. Zamanla zeka geriliği ve sinir sistemi sorununa yol açıyor. Ama kişi bu proteini içermeyen bir diyetle beslenirse sağlıklı bir insan olarak hayatını sürebiliyor.”

PKU Aile Derneği Başkanı Deniz Yılmaz Atakay, erken tanının kızının hayatını kurtardığını söyledi.

Atakay, BBC Türkçe‘ye verdiği demeçte “PKU Aile Derneği hikayesi Kızım Lâl ile başladı. 2001’de PKU tanısı aldı. Tanı aşamasında engelli olma durumundan bahsediliyordu. Doğru tedavi ve diyet uygulanmazsa zihinsel engelli olacağı söylendi. Kızımın topuk kanı sayesinde erken tanı alması hayat kurtarıcı oldu” dedi ve ekledi:

“PKU’lu birine maksimum 5-10 gün içinde tanı konulduğu takdirde, ki Türkiye ortalaması 20 gündür, hayat boyu tedaviyle ve özel, düşük proteinli beslenmeyle gayet sağlıklı, hatta ve hatta toplumda örnek alınabilecek düzeyde yetkin bir birey olabilir. Bunu çocuklarımızdan gayet iyi biliyoruz.”

Kaynak ve haberin devamını okumak için tıklatınız: https://www.bbc.com/turkce/articles/c2078xl5ny2o

Beynin her anıyı 3 kere kopyaladığı ortaya çıktı.

Araştırmacılar, beynin her bir anıyı üç kez kopyaladığına dair önemli bir bulguya ulaştılar. Bu keşif, hafızanın nasıl çalıştığını daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Beynin anıları üç kez kopyalama süreci, anıların daha kalıcı ve sağlam bir şekilde depolanmasına katkıda bulunuyor. Peki bu süreç nasıl işliyor ve neden önemli?

1. Anıların Depolanması ve Hatırlanması

Beyin, yaşadığımız olayları ve edindiğimiz bilgileri anılara dönüştürerek depolar. Ancak bu süreç, sanıldığından daha karmaşıktır. Beyin, bir anıyı oluşturduktan sonra, bu anıyı farklı zamanlarda tekrar tekrar işleyerek üç ayrı kopya oluşturur. Bu kopyalar, aynı anının farklı versiyonları gibi düşünülebilir, ancak hepsi aynı olayın hatırlanmasını sağlar.

2. Beynin Kopyalama Süreci

Beynin bu kopyalama süreci, anıların daha uzun süre hatırlanmasına yardımcı olur. İlk kopya, anının taze olduğu, yani olayın hemen ardından oluşturulur. İkinci ve üçüncü kopyalar ise, anının üzerinden biraz zaman geçtikten sonra beyinde yeniden işlenir. Bu kopyalama işlemi, anıyı pekiştirir ve daha sonra hatırlanmasını kolaylaştırır.

3. Unutmayı Önleme ve Anıları Pekiştirme

Bu üç kez kopyalama mekanizması, beynin anıları unutmasını önler. Beyin, zaman içinde bir anıyı unutmamak için bu kopyaları kullanır. Örneğin, önemli bir olay yaşadığınızda, beyniniz bu olayı farklı zamanlarda tekrar hatırlayarak kopyalar. Bu sayede, anı daha kalıcı hale gelir ve unutulma olasılığı azalır.

4. Bilimsel Önemi

Bu bulgu, hafıza ile ilgili birçok bilimsel araştırmanın temelini oluşturabilir. Özellikle, hafıza bozuklukları ve Alzheimer gibi hastalıkların tedavisi için yeni yöntemler geliştirilmesinde kullanılabilir. Anıların nasıl kopyalandığını ve pekiştirildiğini anlamak, hafızanın güçlendirilmesi ve unutkanlığın önlenmesi için de yeni stratejilerin önünü açabilir.

Bu araştırma, beynin anıları nasıl işlediğine dair yeni ve heyecan verici bir bakış açısı sunuyor. Beynin bu çoklu kopyalama mekanizması, hafızanın gücünü ve dayanıklılığını artırıyor, bu da hem bireysel hatıralarımızı hem de genel öğrenme yeteneğimizi etkiliyor.

Kaynak: Bilimsel paylaşımlar sitesi

NASA, Chandra X-Işını Teleskobu’nun 25. Yaşını 25 Harika Görüntüyle Kutluyor

NASA, Chandra’nın 25’nci yıldönümü kutlamak için 25 inanılmaz görüntü yayımladı.

Chandra 23 Temmuz 2024 günü uzay gözlemlerinin 25. yılına girdi.

Chandra X-Işını uzay teleskobu, 23 Temmuz 1999 günü yolculuğuna başladı. Yörüngede gezen ve Columbia Uzay Mekiği’yle fırlatılan teleskop, astrofizikçi Subrahmanyan Chandrasekhar’ın ismini taşıyor. Aslında sadece beş yıl çalışması beklenen Chandra, uzayda süzülerek ve faydalı bilimsel bilgiler göndererek geçirdiği 25. seneyi tamamladı. Teleskop, gökbilim araştırmalarında sağlam bir kaynak haline geldi.

NASA ise Chandra’nın çeyrek asrı deviren yaşını kutlamak için bu X-Işını Rasathanesi’nden gelen verilerle oluşturulmuş 25 yeni görüntü yayımladı. Uzay ajansı ayrıca Chandra’nın uzayın derinliklerine dair yaptığı sıradışı gözlemlerin boyutunu anlayabilmeniz amacıyla görüntüleri ayrıntılı bir şekilde açıklıyor.

Jüpiter’in bu bileşik görüntüsü, Güneş’e en yakın bu beşinci gezegeni mor neon lekelerin eşlik ettiği uzayın siyahlığına karşı gösteriyor. Jüpiter burada sıradışı derecede net bir odakla temsil ediliyor. Girdap gibi dönen bir düzineden fazla gaz şeridi yüzeye çarpıyor. Her biri farklı bir doku ve grinin farklı bir tonuna sahip. Gaz devi, alt sağ kısımda görülen ve yüzeyde girdap oluşturan büyük fırtınayla aynı renkteki ince, gök mavisi bir halkayla çevrili. Jüpiter’in merkezin hemen sağ tarafına doğru eğilmiş üst kenarı, mor neon renkli bir şerit. Gezegenin alt kısmında da ona benzeyen ve daha ufak olan mor neon renkli bir çizgi bulunuyor. Gezegenin manyetik kutuplarını kaplayan bu mor şeritler, yüksek enerjili parçacıkların gezegenin atmosferindeki gaz ile çarpışmasıyla oluşan X-Işını auroraları temsil ediyor. Sağ ve sol tarafta, bazıları gaz devinin kendisinden bile büyük olan neon mor renkli puslu lekeler Jüpiter’i çevreliyor. Auroralar gibi bu mor bulutlar da Chandra’nın gözlemlediği X-Işınlarını temsil ediyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major, S. Wolk

Bu bileşik görüntüde, renkli bir damar ve filament ağının merkezinde mor neon renkli bir mantarı andıran süpernova patlamasının kalıntısı yer alıyor. Yengeç Bulutsusu (Nebula) olarak bilinen bu çok damarlı, mavi ve kırmızı gaz bulutu sırtını uzayın karanlığına vermiş. Bulutsunun merkezinde dönen ve elektromanyetik radyasyon yayan bir nötron yıldızı bulunuyor. Burada pulsar (atarca yıldız), neon mor renkli bir bulutta duran parlak beyaz bir nokta şeklinde görünüyor. Noktayı beyaz halkalar çevreliyor. Bunlar, atarca yıldızdan savurduğu ve bulutsudaki gazla çarpışıp X-Işınları meydana getiren parçacıklarla oluşmuş. Halkalar ve mor bulut, bu açıdan birleşerek bir mantarın şapkasını andırıyor. Mantarın görüntüsünü ise beyaz noktadan çıkan ince bir mantar kökü tamamlıyor. Bu kök, atarca yıldızın savurduğu ince bir parçacık ışını. Görüntü: X-Işını: (Chandra) NASA/CXC/SAO, (IXPE) NASA/MSFC; Optik: NASA/ESA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/K. Arcand ve L. Frattare

Bu bileşik görüntü, Yaratılış Sütunları olarak bilinen bir yıldız oluşum bölgesini gösteriyor. Görüntünün en altından çıkan uzun, gri renkli gaz ve toz sütunları sağ üste doğru uzanıyor. Arkasında koyu turuncu ve pembe renkli bir sis yer alan bulutsu gri sütunları beyaz, kırmızı, mavi, sarı ve mor renklerde parlayan, çok sayıda yumuşak nokta çevreliyor. Bu noktalar, X-ışını ve kızılötesi ışın yayan genç yıldızlar. Türbülanslı gaz ve tozla çalkalanan sütunlar, sağa doğru bakan ufak dallarla beraber aynı yöne doğru eğiliyor. Puslu parıltı, renkli yıldızlar ve canlı gri toz oluşumları birleşerek, akşam üstü karenin tam dışındaki bir şeye ulaşmak için can atan buluttan yaratıkların görüntüsünü meydana getiriyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/L. Frattare
Bu bileşik görüntüde pembe ve beyaz renkli birkaç yıldız, loş bulut oluşumlarının arkasından parıldıyor. Bunlar Chandra’nın tespit ettiği genç yıldızlar. Sağ alt kısımda, kahverengi bulanık bir pustan damarlı bir sümüklüböceği andıran opak bir bulut yükseliyor. Sol alttan sağ üste kahverengi dokunuşlarla mavi ve gri renkli bulutlar uzanıyor. Merkezdeki parıldayan bir yıldızdan, sağ üst köşenin yakınında iki uzun siyah üçgen çıkıyor gibi görünüyor. Bu üçgenler aslında genç yıldızın uzaktaki mavi ve gri bulutlara düşen gölgeleri. Gotham’ın bulutlu gökyüzüne yansıtılan Batman çağırma işaretini anımsatan bu tuhaf şekle Yarasa Gölgesi lâkabı takılmış. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: NASA/ESA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major
Bu bileşik görüntüde Centaurus A galaksisinin merkezindeki süperkütleli bir kara delik, yıldızlarla bezeli gökyüzüne dev bir parçacık jeti fırlatıyor. Burada Centaurus A, yarı saydam kızıl bir bulutun üzerinde duran zifiri mor bir buluta benziyor. Birleştirilmiş bulut yapısının merkezinde, bulutları içeriden aydınlatan parlak beyaz renkli nokta kara delik. Bu noktadan sol üste doğru fırlayan beyaz ve mor renkte benekli bir ışın olan jet çıkıyor. En çok sağ alt kısımda belirgin olan yarı saydam mavi renkli bir baloncuk şekli, bütün galaksiyi çevreliyor. Bu baloncuk, kara delikten çıkan jetlerle oluşmuş. Chandra hem jetleri hem de baloncuğu tespit etmiş. Görüntü: X-Işını: (Chandra) NASA/CXC/SAO, (IXPE) NASA/MSFC; Optik: ESO; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/K. Arcand, J. Major
Bu bileşik görüntüde büyük bir sarmal galaksi, süper ısınmış gazının bir kısmını yakındaki daha ufak boyutlu komşusuna çaldırıyor. Karenin merkezindeki NGC 6872, sağ üste ve sol alta doğru uzanan iki uzun koluyla büyük bir sarmal galaksi. Galaksinin merkezindeki beyaz noktanın yanında ise kolları, uçlarda çelik mavi renkte görünen mor neon renkli bir bulut boyuyor. Mor renk, Chandra’nın tespit ettiği sıcak gazı temsil ediyor. NGC 6872’nin hemen sol üstüne doğru ikinci bir sarmal galaksi var. Sarmal şekle sahip kolları çok daha ufak ancak merkezindeki parlak beyaz nokta oldukça büyük; akla süperkütleli bir kara deliği getiriyor. NGC 6872’nin alt kolundan gelen çelik mavi renkteki madde ve gazın bir kısmı, o daha ufak galaksiye doğru süzülüyor gibi duruyor. Muhtemelen süperkütleli kara deliğe doğru çekiliyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: NASA/ESA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Schmidt, L. Frattare, and J. Major
Bu bileşik görüntü ikili bir yıldız kümesini, mavi tonlu bir bulutu ve birkaç mor neon noktayı gösteriyor. Bu ikili küme, Samanyolu’na eşlik eden bir galaksi olan Büyük Macellan Bulutu’nun parçası. Daha büyük kümedeki parlak, altın renkli yıldızlar, görüntünün üst orta kısmını dolduruyor. Diğer küme ise çok daha ufak olup biraz yukarıda ve orta sağ kısma yakın duran mor neon halkalardan biriyle örtüşüyor. Bu ve diğer mor halkalar, Chandra’nın tespit ettiği X-ışını kaynakları. Birleşik kümenin soluna doğru ise mavi tonlu dikey bir bulut çizgisi görünüyor. Görüntünün üst ve alt kenarlarının ötesine uzanan bulutun bu kısmı, bir sigaradan yayılan dumanı andırıyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: NASA/ESA/STScI; Kızılötesi: NASA/JPL/CalTech/Spitzer; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major, K. Arcand
Kedi Patisi bulutsusunun bu bileşik görüntüsünde, yıldızlarla dolu karanlık gökyüzünü parlak kırmızı ve mor bulutlar örtüyor. Samanyolu’nun yıldızların oluştuğu bu bölgesi boyunca yer alan parıltılı, tuğla kırmızısı renkli ayrık bulutlar mor demetlerle birbirine bağlı. Bulutsunun merkezinde, görüntüdeki en parlak yıldızların bulunduğu bir küme yer alıyor. Pek çoğunun merkezlerinde parlayan beyaz noktaların olduğu mor neon renkli yapılar, Chandra’nın gözlemlediği genç yıldızları temsil ediyor. Görüntü: X-Işını: NASA/SAO/CXC; Optik ve H-alfa: ESO/MPG; Kızılötesi: NASA/JPL-CalTech/Spitzer; Görüntü İşleme: Jason Major
Bu bileşik görüntüde bir atarca yıldız, bir atarca yıldız rüzgarı bulutsusu ve düşük enerjili bir X-ışını bir aışınıa gelerek, parlayan bir közü tutmaya hazırlanan iskelet bir eli andıran tekinsiz bir sahne meydana getiriyor. El görüntünün altından doğru uzanırken, atarca yıldızı bulutsusunun X-ışınlarını temsil eden hayaletimsi mavi et ve beyaz kemikleri Chandra gözlemlemiş. Bilekteki parlak beyaz bir bölge ise atarca yıldızın kendisi. Elin parmak uçlarının hemen ötesinde, sağ üst kısmın yakınında, içeriden parlıyor gibi görünen ve sarı ile turuncunun farklı tonlarında olan şekil yer alıyor. Bu yapı, Chandra’nın gözlemlediği düşük enerjili X-ışını bulutu. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: NASA/JPL-Caltech/DECaPS; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Schmidt
Gökbilimciler, yakındaki Carina Bulutsusu’nda yer alan bu yıldız oluşum bölgesine “Kozmik Uçurumlar” lakabını takmış. Bu bileşik görüntüde, altın renkli bulutların türbülanslı tünelinden görünen iki yıldız kümesi yer alıyor. Bulut bütün görüntünün etrafında, dönen bir kalın duman halkasına benzeyen bir sınır meydana getiriyor. Halkanın ötesinde, merkezdeki açıklıkta, mor neon lekelerin yer aldığı geniş bir alan bulunuyor. Bu lekeler, Chandra’nın gözlemlediği genç yıldızlar. Soluk çelik mavi sisten meydana gelen ayrık girdaplar, merkezi alanın içerisinde gruplanan iki küme olduğunu düşündürüyor. Altın sarısı bulut halkasının kısmen örttüğü diğer bulut, sol alt kısmın yakınlarında bulunuyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/Ludwig Maximilian Üniv./T. Preibisch vd.; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/N. Wolk
Güneş’e benzeyen bir yıldızın son aşaması olan gezegensel HB 5 bulutsusunu ünlü gökbilimci Edwin Hubble keşfetmiş. Gezegensel HB 5 bulutsusunun bu bileşik görüntüsü, morun değişik tonlarındaki bombeli bir papyonu andırıyor. Bulutsunun merkezinde veya papyonun düğüm kısmında, altın beyaz renkli parlak bir patlama görülüyor. Bu yapı, ömrünün sonuna yaklaşan Güneş benzeri bir yıldız. Sağ ve sol kısmına doğru çalkalanan, uyuşumlu ve bombeli mor gaz küreleri var. Her bir gaz küresi, aralarındaki patlayan düğümden birkaç kat daha büyük. Bulutsuda ayrıca neon mavisi ve hardal sarısı renkte soluk bulutlar var. En çok üst solda belirgin olan mavi bulut, Chandra’nın gözlemlediği X-Işınlarını temsil ediyor. Patlayan yıldızı çevreleyen hardal sarısı bulut, ALMA teleskobunun gözlemlediği radyo dalgalarını temsil ediyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: NASA/ESA/STScI; Radyo: NSF/ESO/NRAO/ALMA; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/K. Arcand, J. Major
Dünya’ya en yakın yıldız oluşum bölgelerinden biri olan Orion Bulutsusu’ndaki yeni oluşmuş yıldızlar Chandra tarafından tespit edilmiş. Bu bileşik görüntüde, neon pembe ve beyaz yıldızlardan oluşan bir koleksiyon belirsiz bir bulut sisinin ardından ışıldıyor. Genç yıldızların boyutları küçük noktalardan tombul halkalara kadar değişiklik gösteriyor. Pek çoğunun beyaz çekirdekleri var ve neon pembesi halkalarla çevrililer. Bunlar Chandra’nın gözlemlediği yıldızlar. Bazıları uzun, cetvel düzlüğünde kırılma dikenleri sergiliyor. Görüntünün sağ üst kısmı civarında kalın bir saç tutamını andıran kırmızı bir bulut patlak vermiş. Hem bu kırmızı infilak hem de yıldız koleksiyonu, sanki bir kamp ateşinden yükselen dumanın ardından görülüyormuş gibi puslu bulutlarla sessizliğe bürünmüş. Görüntü: X-Işını: (Chandra) NASA/CXC/SAO, (IXPE) NASA/MSFC; Optik: NASA/ESA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/K. Arcand ve L. Frattare
Bu bileşik görüntü, her biri parlak beyaz bir noktayı andıran ve çifte ‘Gözler’ lakabını kazandıran, birleşen bir galaksi çiftini gösteriyor. Sol altta NGC 4438 galaksisi var. Bu parlak beyaz nokta, Chandra’nın gördüğü neon mor renkli sıcak bir gaz bulutuyla çevrili. Dikey bir pus şeridine saklanmış siyah renkli mürekkebimsi bir bulut, süper ısınmış neon mor renkli gazı görmemizi engelliyor. Sağ üstümüzde ise ikinci galaksi olan NGC 4435 var. Bu beyaz mavi nokta ise ince, neon mor bir halkayla çevrili. Bu galaksi, puslu beyaz bir havuzun kalbinde, parlayan beyaz bir çizginin merkezinde yer alıyor. Beyaz ve neon mor renkli benekler, görüntüyü uzayın siyahlığına karşı bezemiş. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: ESO; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major
Gaz ve tozlar, Samanyolu galaksimizin merkezine pek çok ışık tipinde engel çekiyor fakat X-ışınları bunların içerisinden geçip, galaksimizin süperkütleli kara deliğinden gelen süper ısınmış gaz ve infilak silsilelerini ortaya çıkarıyor. Bu bileşik görüntü, arkadaki mor ve kırmızı bulutlar ile yıldızlara karşı parlak noktalar ve yarı şeffaf girdaplardan meydana gelen bir sıışınıı gösteriyor. Bulutlar Chandra’nın gördüğü sıcak gazı gösteriyor. Gizemli radyo dalgası kaynakları olan yarı şeffaf sicimler ise kümeler, şeritler ve kurdeleler meydana getiriyor. Bu özgün şekillerin birkaç tanesi, videoya alınan duman izlerini andırıyor. Bu özgün girdap ve parlak noktaların çoğu görüntünün orta kısmı boyunca düzenli bir sırada dururken, alt sağ köşede çok parlak bir nokta görülüyor. Bu alan, görüntüde yeşil tonlu halkalarla bezenmiş altın beyaz bir küreyi andıran ve parlak bir yıldız oluşum bölgesi olan Sagittarius C’nin etrafında yer alıyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/UMass/Q.D. Wang; Radyo: NRF/SARAO/MeerKAT; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/N. Wolk
Bu bileşik görüntü, bize doğru bakan sarmal bir galaksi içeriyor. Burada mavi ve kırmızı benekli iki kol, NGC 7469 olarak bilinen bu galaksinin merkezindeki bir kara deliğin etrafında sarmal şekli oluşturmuş. Benekli kolların hatlarını soluk mavi pus bulutları takip ediyor ve görüntüdeki renkleri örtüyor. Galaksinin merkezindeki kara delik, neon mor renkli alacalı bir halkanın çevrelediği parlak beyaz bir noktayla temsil ediliyor. Bu nokta ve halka, kara delik etrafındaki sıcak gazdan yayılan X-Işınlarını temsil ediyor. Bize doğru mükemmel bir açıdan baktığından, parlayan kara delikten lazer ışınları gibi altı tane kırmızı kırılma dikeni saçılıyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/Xiamen Üniv./X. Xu; Optik/Kızılötesi: NASA/ESA/UVA, NRAO, Stony Brook’taki SUNY/A. S. Evans, Hubble Miras–ESA/Hubble Ortaklığı; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/L. Armus, A. S. Evans; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major
Bu bileşik görüntünün merkezinde, parlayan pembe bir simiti andıran küçük bir cisim yer alıyor. Bu cisim, çekirdek çöküşü patlamasının Dünya’da ilk kez 1987’de gözlemlenmesi sebebiyle SN 1987A adı verilen süpernova. Yakınımızdaki ufak bir galaksi olan Büyük Macellan Bulutu’nda yer alıyor. Bu pembe simit veya ekvatoral halka, süpernova patlamasından on binlerce yıl önce çıkan maddeleri temsil ediyor. Süpernovadan çıkan patlama dalgası halkaya bu çarpıp, Chandra’nın tespit ettiği X-ışınlarını oluşturmasına sebebiyet vermiş. Bu halkanın içerisinde, patlayan yıldızın enkazını içeren soluk, çelik mavisi bir nokta bulunuyor. Halka, tuğla kırmızısı rengiyle belli olan hayaletimsi bir 8 şeklinin merkezinde duruyor. Tüm bu yapı beyaz, mavi ve turuncu renklerdeki yıldızlar, lekeler ve noktalardan oluşan hıncahınç dolu bir alanla çevrili. Görüntünün sol köşesine doğru tuğla turuncusu, uzun bir bulut görülüyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik/Kızılötesi: NASA/ESA/STScI; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major
Bu bileşik görüntü, ufak ışık noktalarıyla bezeli karanlık bir arka planda yaklaşık bir düzine galaksiyi gösteriyor. Galaksilerden bazıları parlayan beyaz noktaları andırıyor. Diğer galaksiler ise diskleri veya parlayan dış halkaları andırıyor. Bu galaksiler, bini aşkın galaksi içeren bir galaksi kümesinin parçası. Sağ merkeze doğru neon mor bir çizgiyle çevrili beyaz ve pembe renkli büyük bir nokta var. Bu yapı, kümede saatte yaklaşık 5 milyon km hızla seyahat eden M86 galaksisi. Neon mor çizgi ise Chandra’nın tespit ettiği sıcak gazı simgeliyor. Bu sıcak gaz, seyahat eden galaksi kümedeki sıcak gazla çarpıştıkça çıkan sıcak gaz. Görüntü: X-Işını: (Chandra) NASA/CXC/SAO; (XMM) ESA; H-alfa: NoirLab/NSF/KPNO; Optik: SDSS; CalTech/Palomar; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major and K. Arcand
Bu bileşik görüntü, yumuşak ve gül pembesi bir X-Işını gaz bulutuyla çevrili, ultra-parlak bir kızılötesi galaksiyi temsil ediyor. Arp 220 adı verilen bu galaksi, her biri yaklaşık Samanyolu galaksimiz boyutunda olan iki galaksi arasındaki çarpışmanın bir sonucu. Burada parlak ve altın beyazı tek bir nokta görüntünün merkezinde oturuyor. NOktayı çevreleyen gül pembesi bulut, pamuk şekeri gibi yumuşak ve hava dolu görünüyor. Yakından bakıldığında, Chandra’nın gördüğü X-Işını gaz bulutunda mermer gibi bir yapı oluşturan hafif turuncu damarlar ayırt edilebiliyor. Gaz bulutunun etrafında, uzayın siyahlığına karşı duran diğer uzak galaksi ve yıldızlar var. Çoğu turuncu ve beyaz olan bu cisimler, ufak lekelerden parlayan küçük ovallere kadar değişiklik gösteriyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: NASA/ESA/STScI; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/L. Frattare, J. Major
Bu birleşik görüntüde parlak ve dev yıldız WR 124, etrafında kırmızı ve mor renklerde çalkalanan bir rüzgar bulutunun yer aldığı kırılma dikenleriyle parıldıyor. Tozlu gül rengi ve çekirdeğinde parlak, ışıltılı yıldızıyla birlikte bu rüzgar bulutu, açan taç yapraklarıyla narin bir yıldızın içerisini andırıyor. WR 124’ü çevreleyen başka çok sayıda parlak yıldız var. Bunların arasında kenarları neon mor renkli beyaz noktalar ve soğuk mavi kırılma dikenleriyle parıldayan beyaz noktalar da var. Mor noktalar ise Chandra’nın tespit ettiği yıldızlar. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Kızılötesi: (Herschel) ESA/NASA/Caltech, (Spitzer) NASA/JPL/Caltech, (WISE) NASA/JPL/Caltech; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI/Webb ERO Yapım Ekibi; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major
Bu bileşik görüntü, çekirdeğinde parlak bir bulutsunun yer aldığı ve Chandra’nın tespit ettiği bir X-Işını bulutuyla çevrelenmiş süpernova kalıntısını tasvir ediyor. Burada bulutsu, görüntünün merkezindeki altın sarısı ufak bir noktayla temsil ediliyor. Nokta, bir yıldırım kümesini andıran ve açık mavi damarlardan oluşan bir kördüğümün içerisinde duruyor gibi görünüyor. Bulutsuyu, görüntünün çoğunu kaplayan devasa bir x-ışını bulutu çevreliyor. Şekli yuvarlak olan bu yayılmış X-ışını bulutu, alacalı neon mor renkte gösteriliyor. Süpernova patlamasında yok olan yıldızın enkazını temsil ediyor. Görüntüs: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Kızılötesi: NASA/JPL/CalTech/Spitzer; Radyo: NSF/NRAO/VLA; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/L. Frattare
Bu görüntüde, patlayan bir yıldızdan çıkan ve genişleyen bir madde ve enerji topu olan Cassiopeia A süpernovası yer alıyor. Burada neon mavi ve parlak beyaz halkalardan perdahlı altın damarları yayılıyor. Bu halkalar ve kemer şeklini altın damarları, süpernova kalıntısının nispeten sakin olan merkezinde nispeten sakin bir yeri çevreliyor. Halkanın merkezindeki bu delik ve halkalar ile kemer şeklini alan damarların meydana getirdiği üç boyutluluk, Cassiopeia A’nın bu görüntüsüne dev, çatlayan, elektrik mavisi renkli bir lokma görünümü veriyor. Chandra’nın tespit ettiği X-ışınları, yok olan yıldızdan gelen enkazı ve patlamadan çıkan şok dalgasını gösteriyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI/D. Milisavljevic (Purdue Üni.), I. De Looze (UGent), T. Temim (Princeton Üni.); Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major, J. Schmidt and K. Arcand

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayınız : https://popsci.com.tr/nasa-chandra-x-isini-teleskobunun-25-yasini-25-harika-goruntuyle-kutluyor/

Sivrisinekler Vücut Isımızı Algılayabiliyor

Bazı sivrisinekler vücutlarımızın meydana getirdiği ısıyı, karbondioksidi ve vücut kokusunu algılayarak avlarını buluyor gibi görünüyor. Görüntü: Deposit Photos

Bu böceklerin gözleri iyi görmediğinden, konaklarını koklamak için başka bir ipucu kombinasyonuna bel bağlıyorlar.

Sivrisinekler, emecek kan bularak hastalık yayabilme konusundaki inanılmaz kabiliyetleri yüzünden dünyanın en ölümcül hayvanları arasında. Bilim insanlarından oluşan bir araştırma takımı ise sivrisineklerin, kızılötesi tespit kabiliyetleriyle ısımızı algılayabiliyor olabileceklerini keşfetmiş. İnsan cildiyle hemen hemen aynı sıcaklıktaki bir kaynaktan çıkan kızılötesi ışınım, sivrisineklerin arayabileceği konak sayısını iki katına çıkarabilir. Araştırmacıların deneylerinde kullandıkları sivrisinekler, sadece vücut kokusu ve karbondioksit (CO2) bulunan kaynaklardan ziyade çoğunlukla vücut ısısının bulunduğu kaynağa gitmiş. Nefesimizle verdiğimiz karbondioksidi koklayabildiklerini zaten biliyorduk. Fakat yeni araştırmada elde edilen bulgular, sivrisineklerin insan avlarını takip etmelerine yardımcı olan bir diğer aracı ortaya çıkarıyor. Keşif, Çarşamba günü Nature bülteninde yayımlanan bir çalışmada anlatılıyor.

Santa Barbara – California Üniversitesinde (UCSB) çalışan makale eş yazarı ve moleküler biyolog Nicolas DeBeaubien, “İncelediğimiz sivrisinek Aedes aegypti, insan konaklarını bulmada sıra dışı bir beceriye sahip” diyor bir açıklamada. “Son bulgular, bunu nasıl başardıklarına yeni bir ışık tutuyor.”

Kanı koklamak

Aedes aegypti sivrisinek türünün her yıl 100.000’ü aşkın Zika, sarı humma, dang humması ve daha fazla hastalığa yol açan virüsleri yaydığı biliniyor. Anopheles gambiae, sıtmaya sebep olan paraziti yayıyor. Dünya Sağlık Örgütünden yapılan tahminlere göre sadece sıtma, her yıl 400.000’den fazla ölüme sebep oluyor.

Erkek sivrisinekler zararsızken, dişiler yumurtalarının gelişimi için kana ihtiyaç duyuyor. Bilim insanları zaman ve emeklerini 100 yıldır sivrisineklerin konaklarını nasıl bulduklarını belirlemeye ayırıyor. Görünüşe göre bu böceklerin bel bağladığı tek bir ipucu yok. Aslında farklı duyularıyla çeşitli uzaklıklardan topladıkları çevresel bilgiyi birleştiriyorlar.

UCSB’de doktora sonrası öğrenci olan makale eş yazarı Avinash Chandel, “Bunlar arasında verdiğimiz nefesten gelen CO2, kokular, görme kabiliyeti, cildimizden yayılan ısı [ısıyayım] ve vücutlarımızdan çıkan nem de var” diyor bir açıklamada. “Fakat bu ipuçlarının her birinde kısıtlamalar var.”

Sivrisineklerin gözleri iyi görmüyor. Ayrıca insan konaklarının hızlı hareket etmesi ve hatta kuvvetli bir rüzgar, yaptıkları takibe sekte vurabiliyor. Yeni çalışmayı yürüten ekip, sivrisineklerin aslında daha güvenilir yönsel bir ipucu belirleyip belirleyemediklerini merak etmiş.

Biraz ısı eklemek

Sivrisinekler yaklaşık 10 cm’lik mesafeden cildimizden yükselen ısıyı tespit edebilirken, kondukları zaman da cilt sıcaklığımızı doğrudan algılayabiliyorlar. Bu iki duyu, üç tip ısı aktarımının ikisine karşılık geliyor. Bunlardan biri ısının hava gibi bir ortamla taşındığı ısıyayım (konveksiyon) iken, diğeri de kondüksiyon veya doğrudan dokunma yoluyla ısı.

Isıdan çıkan enerji, elektromanyetik dalgalara dönüştürüldüğünde daha uzun mesafeler de kat edebiliyor. Bu ısı genellikle ışık tayfının kızılötesi (IR) tayfında duran dalgalara dönüştürülüyor. Bu IR dalgaları sonrasında üzerine kondukları şeyi ısıtabiliyorlar. Çıngıraklı yılanların da içinde bulunduğu bazı hayvanlar, sıcak avlardan çıkan ısıl IR’yi algılayabiliyor.

Araştırma takımı Aedes aegypti‘nin de IR tespit kabiliyeti olup olmadığını test etmek üzere dişi sivrisinekleri bir kafese koymuş ve iki ayrı bölgedeki konak arama faaliyetlerini ölçmüşler. Her bir bölgede insan kokuları ve insanların nefesle verdiği yoğunluğa denk ölçüde CO2 varmış. Bu bölgelerden birinde ayrıca cilt sıcaklığındaki bir kaynaktan çıkan IR de varmış. Kondüksiyon ve konveksiyon yoluyla ısı alışverişinin önlenmesi için kaynak, bir bariyer yoluyla odadan ayrılmış. Araştırma takımı sonrasında kaç sivrisineğin kafeslerin etrafında sanki bir damar arıyorlarmış gibi yoklama yaptığını saymış.

İnsan cildiyle hemen hemen aynı sıcaklıkta olan bir kaynaktan ısıl IR ilave edilmesi (33,8 derece Celsius), böceklerin konak arama faaliyetini iki katına çıkarmış. Araştırma takımı, IR’nin yaklaşık 76 cm mesafeye kadar etkili kaldığını keşfetmiş.

“Bu çalışmada beni en çok şaşırtan şey, IR’nin ne kadar güçlü bir ipucu haline geldiğiydi” diyor DeBeaubien. “Tüm parametleri doğru ayarladıktan sonra, sonuçlar inkar edilemeyecek derecede netti.”

TRPA1, sivrisineğin IR algılama mesafesini etkili bir şekilde 76 cm’ye kadar çıkarıyor.

Araştırma takımı sivrisineklerin bu ısıyı algılayabildiklerini belirlemenin yanında, sivrisineklerin bunu yaparken vücutlarının hangi bölümünü ve hangi biyokimyasalları kullandığını da bulmuş. Her bir sivrisinek anteninin ucunda, ışınımı algılamaya güzel uyum sağlamış ‘çukurdaki çivi’ yapıları var. Çukur, çiviyi kondüktif ve konvektif ısıdan koruyarak çalışıyor. Böylelikle büyük oranda yönsel olan IR ışınımı yapıya girip onu ısıtabiliyor. Sivrisinek daha sonra ısıya karşı hassas olan TRPA1 proteinini kullanıyor. Bu protein, kızılötesi ışınımı tespit etmede bir sıcaklık algılayıcısı gibi çalışıyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın : https://popsci.com.tr/sivrisinekler-vucut-isimizi-algilayabiliyor/

Nanoteknoloji Nedir?

Geçmişten günümüze gittikçe popülerleşen ve artık bilim dalı olarak gündemde olan bir kavramdan bahsedeceğiz: Nanoteknoloji.

Peki nedir bu nanoteknoloji? Gelin sözlük anlamına bakalım.

“Maddenin atomik veya moleküler boyutta işlenerek mikroskobik boyutta ürünlerin üretilmesi yöntemi.” olarak karşımıza çıkıyor.

Nano kelimesi Yunan kökenli olup küçük, minik anlamlarına gelir. Nanoteknoloji ise maddenin atomik, moleküler ayrıca supramoleküler seviyede kontrolüdür. Aynı zamanda nanoteknoloji 1 ile 100 nanometre boyutlarındaki yapıların herhangi bir amaç için kullanılmasıdır. Peki 1 nanometre size ne ifade ediyor? Ne kadar küçük olduğunu hayal edebilir misiniz? Size bir örnekle anlatabilirim. Dünya’yı düşünün ve boyutunun 1 metre olduğunu varsayalım. Bu durumda bir futbol topu da 1 nanometreyi temsil eder. 1 nanometre metrenin milyarda biri olarak ölçülüyor.

Geçmişten Günümüze

Peki hayatımızda ne zamandan beri var bu kavram? Hangi süreçlerden geçti? Ne kadar gelişti?

Nanoteknolojiyi besleyen ilk kavramlar ünlü fizikçi Richard Feynman tarafından ortaya konmuştur. Richard Feynman 1959’da atomların kontrolü ile sentezin olasılığından bahsettiği konuşma “There’s plenty of Room at the Bottom” sayesinde bu alana dikkat çekmiştir. Her bir atom ve molekülü ayrı ayrı kontrol edebilecek bir sürecin varlığından bahsetti ve bilim dünyasına yeni bir kavram ekledi diyebiliriz.

1960’ların başında mikroçipler geliştirildiğinde doğal olarak nanoteknolojiye olan ilgi de artıyor. Nanoteknoloji, bilimsel terim olarak ilk kez 1974 tarihinde Norio Taniguchi tarafından kullanılıyor.

(Daha önce de sürekli nanoteknoloji demiştik fakat Norio’dan öncesi nanoteknoloji için bir temeldi.)

1980’lere baktığımız zaman nanoteknoloji artık bir bilim dalı olarak ele alınıyordu. K. Drexler, Feynman’dan etkilenerek 1986 tarihinde yazdığı “Engines of Creation: The Coming Era of Nanotech” kitabında bu terimi kullanıyor. Drexler aynı zamanda nanoteknoloji kavramları ve sonuçları hakkında toplum bilinci oluşturmak için The Foresight Institute (Öngörü Enstitüsü) ‘nü kurmuştur.

Başlangıcı 1970’lere kadar dayanan bu bilim hala gelişmekte ve sonsuz bir gelişim potansiyeli taşımakta diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz.

Kullanım Alanları

Hayatımızın her alanında karşımıza çıkan bu teknolojiyi başlıklar altında bakalım isterseniz. Hangi alanda hangi çalışmalar yapılmış ya da hangi çalışmaları yapmak mümkündür bunlardan bahsedelim.

Tıp:

Gen uygulamaları, diş tedavileri, ortopedi, salgın hastalıklar ve en önemlileri kanser ile nörodejeneratif hastalıklar için nanoteknoloji kullanılabilmektedir. Kanserin erken teşhisinde ve hatta kanser hücrelerine direkt olarak müdahale edilmesinde büyük rol oynar.

Vücuda alınan ilaçlar, normalde vücudun her yerine dağılmakta ve gerçek hedefe gitme olasılığı azalmaktadır. Nanopartiküler ilaçların üretimiyle kanser hücrelerine ya da herhangi hasta hücreye direkt yönelen ilaçların yapılması mümkündür. Bu sayede aldığımız ilaçlar bütün vücudumuza yayılmak yerine direkt gitmesi gereken bölgeye gidecektir. Böylelikle vücudun küçük bir bölgesini tedavi etmek için vücudun başka bir yerini zehirleme riski ortadan kalkmaktadır.

https://ansiklopedia.com.tr/

İlerleyen zamanlarda nanoteknoloji sayesinde hangi gelişmeler bizi bekliyor dersiniz? Birkaçından bahsedeyim:

· Çok küçük boyutlarda üretilen robotlar ile hasarlı organların iyileştirilmesi.

· Tıkanan beyin damarlarının nano tüplerle tıkanmalar giderilebilmesi.

· Sinirsel iletişim eksikliğinden kaynaklanan ve genel adı felç olan hastalığa, nano teknolojiyle üretilen yapay kılcal damarlar ile çare bulunması.

· Süper bilgisayar tarafından kontrol edilen ve vücudumuzun yapay bağışıklık sistemini oluşturacak nano robot ordularının üretilmesi.

· Gelecekte nano biyolojik ürünler gündeme gelecek, suni organ yapımında nano parçalar kullanılacak, anında teşhis koyabilen sağlık tarama araçları yapılabilecektir.

Pek yakın gelecekte, medikal nanoteknoloji alanında bir devrim yaşanacak diyebiliriz. Örneğin sanal olarak hastalıkların önüne geçilebilecek, moleküler seviyede hücreleriniz tamir edilecek ve yaşlanma yavaşlatılacak.

Peki sağlık alanında herhangi bir tehlike oluşturuyor mu sizce? Nanofiberler; uçak kanadından tenis raketine kadar değişik ürünlerde ve bazı alanlarda kullanılmaktadır. Uçuşan nanoparçacıkları ve nanofiberleri içine çekmek fibröz gibi birçok akciğer hastalığına sebep olabilir. Araştırmacılar; deney fareleri nanoparçacıkları içine soluduğunda bu parçacıkların beyine ve akciğere yerleştiğini ve bunun da stres tepkisi ve iltihaplanma için biyo-işaretlerde önemli artışa sebep olduğunu bulmuşlardır. Ayrıca nanoparçacıklar tüysüz farelerde oksidatif stres yoluyla cilt yaşlanmasını tetikler. Bir gazete makalesi boya fabrikasındaki işçilerin ciddi akciğer kanserine yakalandıklarını ve akciğerlerinde nanoparçacıkların bulunduğunu bildirmiştir. Evet nanoteknolojinin yararları saymakla bitmez fakat sizce bu tür zararlar ihmal edilmeli mi? Yoksa nanoteknolojinin sebep olduğu hastalıklara nanoteknolojiyle çözüm getirilebilinir mi?

Enerji:

https://www.kuark.org/

Nanoteknoloji, daha iyi kataliz kullanarak yakıt üretiminin verimliliğini artırmak, yeni tür piller oluşturmak, daha iyi aydınlatma sistemleri oluşturmak, güneş panellerinin verimliliğini ve maliyet etkinliğini artırmak için çeşitli enerji alanlarında kullanılmaktadır.

Son yıllarda ilgi odağı olan nanomalzemelerden biri Karbon Nanotüp (CNT) tür. Karbon Nanotüp, Japon bilim adamı Sumio Iijima tarafından 1991 yılında keşfedilmiştir. CNTler olağanüstü dayanım, esneklik, elektrik ve ısıl iletkenlik gibi özelliklere sahiptirler. Bu özellikleri sayesinde, enerji alanlarında kullanımları ile ucuz, kolay ve daha etkili enerji üretim, taşıma ve tüketim metotlarına ulaşılabilmektedir. 2004 yılında keşfedilmiş diğer bir yeni nanomalzeme ise Grafen’dir. Grafenin enerji sektöründe kullanılması üzerine yapılan çalışmaların bir kısmı elektrik enerjisinin etkili bir şekilde taşınması ve depolanması üzerinde yoğunlaşmaktadır. Karbon Nanotüp ve Grafene yanı sıra çeşitli nanoparçacıklar vardır. Mükemmel optik ve iletkenlik özelliklerine sahip olduklarından güneş enerjisi gibi yenilenebilir kaynaklardan enerji toplanması, nanoparçacıkların yoğun olarak kullanıldığı ana uygulamalardan biridir. Nanomalzemelerin enerji alanında hangi dallarda kullanıldığını şu şekilde özetleyebiliriz; güneş enerjisi, hidrojen teknolojisi, enerji depolama, yakıt hücreleri, enerji taşımacılığı ve enerji tüketimi.

Otomotiv:

Otomotiv sektörü son derece rekabetçi bir sektördür. Nano teknoloji çalışmaları, otomotiv sektöründe rekabet açısından önemli alanlara katkıda bulunmaktadır. Her alanda olduğu gibi maliyetin azaltılması, kalitenin artırılması, iyileştirilmiş teknik özellikler için nanoteknoloji otomotiv sektöründe de önemli bir yer kaplıyor. Bunun dışında ağırlığın azaltılması, yakıt tüketiminin iyileştirilmesi, çevreci araçlar üretmeyi kolaylaştıran ve amaçlayan uygulamalar da nanoteknoloji altında yapılmaktadır.

https://www.otoexperim.com/

Kaynak ve devamını okuman için: Nanoteknoloji nedir? Nanoteknoloji kullanım alanları… Nanoteknoloji hakkında herşey | Pubso Yayın Topluluğu (medium.com)

Türk bilim adamları geliştirdi! Kalp krizi riskiniz nefesinize bakarak ölçülebilecek.

Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) ile Çorum Hitit Üniversitesi’nde bilim insanları çalışmalarında, insan nefesindeki molekülleri analiz edip, kalp krizi riskini yapay zeka teknolojisiyle önceden teşhis edebilen cihaz geliştirdi. Sinyale dönüştürülen nefes bilgilerinin aktarıldığı bilgisayar ortamında analiz eden, ulusal patent alıp, bilimsel dergide makalesi yayınlanan tasarımla; bir kişinin kalp krizi riski taşıyıp taşımadığı 30 saniyede öğreniliyor. 

Doç. Dr. Önder Aydemir, “Yapay zeka algoritmalarıyla insanların ‘miyokard enfarktüsü’ olup olmadığını nefes bilgilerinden otomatik olarak tespit etmeye çalıştık. Bulgular umut verici ve çarpıcı” dedi. Sağlık teknolojisi ve biomedikal üzerine çalışmalar yürüten KTÜ Mühendislik Fakültesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Önder Aydemir, Çorum Hitit Üniversitesi’nden Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Bilge Han Tozlu ile Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Yusuf Karavelioğlu ve Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi’nden Dr. Öğretim üyesi Cemaleddin Şimşek, çalışmalarında; insan nefesindeki molekülleri analiz edip kalp krizi riskini yapay zeka teknolojisiyle önceden teşhis edebilen cihaz geliştirdi. 

‘Biomedical Signal Processing and Control’ dergisinde makalesi yayınlanan cihazla; naylon poşet ya da balona doldurulan nefes, moleküllere dönüştürülüp, aktarıldığı bilgisayar ortamında inceleniyor. 

Tasarımla, bir kişinin kalp krizi riski taşıyıp taşımadığı 30 saniyede teşhis ediliyor. Sağlıklı ve kalp rahatsızlığı bulunan bireylerde yapılan deneyler sonucunda, kalp krizi riskini erken teşhis etmeyi başaran bilim adamları, Türk Patent ve Marka Kurumu’nca ulusal patent de aldıkları cihazı daha da geliştirerek cep telefonlarına entegre etmeyi, kalp krizi kaynaklı ani ölümleri de önlemeyi hedefliyor.

‘SANİYELER İÇERİSİNDE SONUCU ÇIKARTIYORUZ’

Biyomedikal mühendisliği alanında çalışmalar yapan KTÜ Mühendislik Fakültesi’nden Doç. Dr. Önder Aydemir, “Sağlıklı bireyler, kalp krizi ve kalp hastalığı riski olan insanların nefes bilgilerini elektronik burun teknolojisiyle sinyale dönüştürüp, bunu elektronik burunla bilgisayar ortamına kaydettik. 

Yapay zeka algoritmalarıyla birlikte insanların ‘miyokard enfarktüsü’ olup olmadığını nefes bilgilerinden otomatik olarak tespit etmeye çalıştık. Elde ettiğimiz sonuçlar gayet umut verici ve gelecek için de çarpıcı. Çalışmamız tescillendi.

Kaynak ve devamını okuman için : Türk bilim adamları geliştirdi! Kalp krizi riskiniz nefesinize bakarak ölçülebilecek – Resim 7 (haber7.com)

Kanadalı bilim insanları felç tedavisinde umut olacak çalışmayı duyurdu!

Nöroloji Profesörü Martinez önderliğindeki Kanadalı araştırmacılar, omurilik yaralanmaları sonrası ortaya çıkan felcin tedavisinde klinik deneylere hazır olduklarını duyurdu.

Kanada’nın Montreal kentindeki bilim insanları, felç hastaları için umut olacak bir çalışmada önemli gelişme sağladı.

Montreal Üniversitesine bağlı Montreal Sacred Heart Hastanesi’nden Nöroloji Profesörü Marina Martinez önderliğindeki araştırmacılar, omurilik yaralanmaları sonrası ortaya çıkan felcin tedavisinde klinik deneylere hazır olduklarını duyurdu.

GELİŞTİRİLEN ARAYÜZ BEYNİN İKİ YARIM KÜRESİNİ DÖNÜŞÜMLÜ UYARIYOR

Canadian Press’in haberine göre araştırmacılar, arka ayakları felçli olan bir hayvanın beyninin iki yarım küresini dönüşümlü olarak uyararak tekrar yürümesini sağlayan bir arayüz geliştirdi.

Araştırmacıların “büyük hayvan modeli” olarak adlandırdığı klinik deneyler öncesi çalışma, insanlardakine benzer belden aşağısı felç olan daha büyük hayvan modelleri üzerinde de yürütüldü.

FELÇLİ HASTALAR İÇİN UMUT VERİCİ GELİŞME

Martinez, “Sonuçlar o kadar kesin ki birkaç yıl içinde klinik deneylere geçmeye hazırız. Her iki bacaktaki hareketi geri kazanmak için, dönüşümlü olarak beynin sol ve sağ korteksini uyaracağız. Beyinde dönüşümlü stimülasyon başlar başlamaz, hayvan hemen tekrar yürümeye başlayacak.” dedi.

Kendisinin ve meslektaşlarının üzerinde çalıştığı teknolojinin, omuriliğin tam olarak hasara uğramadığı yaralanmalar için geçerli olduğunun altını çizen Martinez, “Bu teknoloji hiçbir zaman tam omurilik yaralanmalarına uygulanamayacak olsa da her adım bize insanların sorunlarını çözmeye biraz daha yaklaşma fırsatı veriyor.’’ diye konuştu.

Martinez ve ekibinin çalışmaları, “ScienceDirect” isimli bilimsel dergide de yayımlandı.

Kaynak ve devamını okuman için : Kanadalı bilim insanları felç tedavisinde umut olacak çalışmayı duyurdu! – Haber 7 Bilim