Y kromozomu yavaş yavaş azalıyor: Erkek cinsiyeti yok mu oluyor?

Yeni yapılan bir araştırma göre, memelilerde cinsiyet belirleyici rol oynayan Y kromozomu birkaç milyon yıl içinde tamamen yok olabilir.

Y kromozomu, insanlarda ve birçok diğer canlıda erkek cinsiyetinin belirlenmesinde rol oynayan bir kromozom türüdür. İnsanlarda cinsiyet, XX (dişi) ve XY (erkek) kromozom çiftleri ile belirlenir. Y kromozomu, erkeklerde tek bir X kromozomuna karşılık gelen bir X ve bir Y kromozomunun bulunmasını sağlar.

İnsan ve diğer memelilerin cinsiyeti, kromozomlardaki Y geni tarafından belirlenir. Ancak yapılan son araştırmalar Y kromozomunun dejenerasyona uğradığını ve birkaç milyon yıl içinde yok olabileceğini ortaya koydu. Bu da yeni bir cinsiyet geni gelişmediği takdirde erkeklerin ve daha sonra insanlığın yok olmasına yol açabilir.

Y KROMOZOMU OLMADAN YAŞIYORLAR

Ancak bilimsel araştırmalar Y kromozomunu kaybettikten sonra da hayatta kalmayı başaran türler olduğunu gösteriyor.

Örneğin dikenli fareler, Y kromozomunu kaybettikten sonra yeni bir erkek belirleyici gen geliştirerek türlerin devam ettirmeyi başardı. 2022 yılında Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan araştırma, bu türlerde yeni bir cinsiyet geninin evrimleştiğini göstermiştir. Bu bulgular, Y kromozomunun kaybı durumunda insanlık için olası bir çözüm sunabilir.

Araştırmacılara göre, Y kromozomunun gelecekteki yokluğu, insan türü için çeşitli senaryoları beraberinde getirebilir. Yeni bir cinsiyet belirleyici gen evrimleşirse, insan türünün devamı mümkün olabilir. Ancak bu süreç çeşitli riskler taşıyor ve farklı bölgelerde farklı genetik sistemlerin gelişmesi olası.

Bu durum, gelecekte farklı insan türlerinin ortaya çıkmasına neden olabilir. 11 milyon yıl sonra, Dünya’da farklı insan türleri görmek ya da belki de hiç insan türü bulamamak mümkün olabilir.

Kaynak ve devamını incelemen için : Y kromozomu yavaş yavaş azalıyor: Erkek cinsiyeti yok mu oluyor? – Son Dakika Teknoloji Haberleri | NTV Haber

Bilim insanlarından prostat kanserine 15 dakikada teşhis!

İngiltere Birmingham Aston Üniversitesi’nden bilim insanları,  prostat kanserini 15 dakikada teşhis edecek yeni bir test yöntemi geliştirdi. Test, yüzde 90 doğruluk oranıyla çalışıyor.

İngiltere‘de bilim insanları prostat kanserini 15 dakikada teşhis edecek yeni bir test yöntemi geliştirdi.

Çalışma, Birmingham Aston Üniversitesi’nden bilim insanları tarafından yapıldı.

Scientific Reports dergisinde yayımlanan çalışmada testin yüzde 90 oranında doğru çalıştığı aktarıldı. Umutlandıran buluş için yakın zamanda klinik deneylerin başlayacağı söylendi. 

Mevcut durumda yapılan testlerde vakalardan önce kan testleri alınıyor, eğer burada değerler yüksek çıkmışsa hasta kanser testi için biyopsi gibi ileri düzey tekniklere yönlendiriliyor. Ancak burada hastaların yaklaşık yüzde 25’i pozitif çıkıyor. Geri kalan yüzde 75’lik kesime gereksiz işlem uygulanmış oluyor. 

YÜZDE 90 ORANINDA DOĞRULUK SAĞLIYOR

Yeni yöntem ile kandaki protein yapıları test ediliyor. 15 dakikada sonuçlanan testin yüzde 90 oranında başarı sağladığı görüldü. 

Çalışmalarda, yeni bulunan teknikle, 10 hastanın 9’unda doğru sonuç alındı.  Araştırma ekibinden Profesör Igor Meglinski, bu buluşun kanser teşhisi ve izlemesi bakımından ileriye doğru önemli bir adım olduğunu ifade etti. 

Uzmanlar, çalışma sonuçlarının henüz ön hazırlık niteliğinde olduğunu ve daha fazla klinik deneye ihtiyaç olduğunu belirtti.

Prostat kanseri, erkeklerde kanser ölümlerinin yüzde 10’unu oluşturuyor. 

PROSTAT KANSERİ NEDEN OLUR?

Prostat kanserinde en önemli risk faktörleri yaş ve aile öyküsüdür. 

Yaş

Prostat kanserinin yaş ile görülme sıklığı artar. 70 yaş üzeri erkeklerin yüzde 50’sinde, 90 yaş üzerindekilerin de hemen hemen hepsinde mikroskobik düzeyde prostat kanseri tespit edilmektedir. Hastalığa 50 yaşından genç bireylerde sık rastlanmıyor.

Bu nedenle, erken teşhis için 50 yaşın üstündeki erkeklere prostat kanseri taraması öneriliyor.

Aile Öyküsü

Yapılan çalışmalar hastaların yaklaşık yüzde 15’lik bir bölümünde diğer aile üyelerinin de prostat kanseri öyküsü olduğunu ortaya koymuştur. Prostat kanserinin oluşmasından sorumlu kimi gen grupları tanımlanmıştır.

Bunların yanı sıra, obezite ve sigara kullanımı da prostat kanseri için tanımlanan risk faktörleri arasındadır.

PROSTAT KANSERİ BELİRTİLERİ NELERDİR?

Prostat kanserinin belirtileri, hastalığın ilerlemesine bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bu bakımdan sinsi karaktere sahip bir hastalıktır. Özellikle erken dönemlerinde hiç belirti ve şikayet görülmeyebilir. 

Prostat kanseri belirtileri ortaya çıktığında, hasta bazı tedavi şanslarını kaybedebileceğinden, düzenli doktor kontrollerinin tedavi başarısında önemi büyüktür.

Prostat kanseri belirtileri şöyle sıralanabilir:

– İdrar yapma güçlüğü
– İdrar akışında kuvvet azalması
– Menide ya da idrarda kan görülmesi
– Boşalma esnasında ağrı
– Kasık bölgesinde rahatsızlık hissi
– Kemik ağrıları
– Sertleşme bozukluğu.

Prostat kanserini haber veren bu belirtiler bazen iyi huylu prostat büyümesinin bir göstergesi de olabilir.  

Prostat bezinin büyümesine bağlı olarak gelişen benign prostatik hiperplazinde (prostatın iyi huylu büyümesi) de benzer belirti ve şikayetler görülebilir.

Eğer prostat kanseri vücudun başka bölgelerine ve organlarına yayıldıysa, o alanla ilgili belirtiler de verebilir. 

Kaynak ve devamını okuman için : Bilim insanlarından prostat kanserine 15 dakikada teşhis! – Son Dakika Dünya Haberleri | NTV Haber

Bilim insanlarından yeni keşif: Bu gen ömrünüzü uzatıyor!

Bilim insanlarının yaptığı yeni bir araştırmaya göre, yaşam süresini uzatma etkisi olan yeni gen tespit edildi. OSER1 adlı genin, yaşlanma ve uzun ömür üzerindeki düzenleyici rolü, sağlık ve hastalık araştırmalarında önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor.


Bilim
 insanları, yaşam süresiyle ilişkili yeni bir gen keşfetti.

Sağlıklı beslenme, egzersiz yapma, sigara içmeme ve güçlü sosyal bağlar kurmanın, ömrü uzatan etkenler arasında yer aldığı geniş çapta kabul ediliyor.

Uzmanlar aynı zamanda genetiğin de canlıların yaşam süresi üzerinde kayda değer bir rolü olduğunu biliyor. ÖMÜR UZATAN 10 GEN

Kopenhag Üniversitesi’nden araştırmacılar, FOXO transkripsiyon faktörleri adı verilen bir protein grubunu inceledi ve ömrü uzatıcı etkileri olan 10 gen tespit etti.

Bu genlerden OSER1’in en büyük etkiyi yarattığı belirlendi. OSER1’in meyve sineği, yuvarlak solucan, ipek böceği ve insanlar dahil birçok canlıda bulunduğu belirtildi.

İNSANLARDA OLMASI AVANTAJ 

Nature Communications dergisinde yayımlanan çalışmanın başyazarı Zhiquan Li, OSER1’in yaşlanma ve uzun ömür üzerindeki düzenleyici etkisini gösteren ilk çalışma olduklarını vurguladı.

Li, “Bu gen sadece hayvanlarda olsaydı, insan sağlığına uyarlanması zorluk yaratabilirdi” dedi. Araştırmacılar, OSER1’in yaşa bağlı hastalıklarla ilişkisini anlamak ve bu genin etkilerini daha iyi belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Bu bulgular, sağlıklı ve uzun bir yaşam süresine yönelik gelişmiş tedavi ve ilaçların üretiminde önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.

Kaynak ve devamını incelemen için : Bilim insanlarından yeni keşif: Bu gen ömrünüzü uzatıyor! – Son Dakika Teknoloji Haberleri | NTV Haber

Bakterilerle ilgili ilginç keşif: Kışa hazırlık yapıyorlar!

Bilim dünyası yeni bir araştırma sonucu, bakterilerin mevsimlerin değişimini önceden sezme yeteneğine sahip olduğunu keşfetti. Uzun zamandır bitki ve hayvanların gün uzunluğuna bakarak çevresel değişiklikleri fark edebildikleri biliniyordu ancak, bakterilerde bu tür bir fotoperiyodik algının varlığı bugüne kadar gözlemlenmemişti.

Yeni yapılan bir araştırma, bakterilerin mevsimlerin değiştiğini önceden sezerek hazırlık yaptığını ortaya çıkardı.

Hakemli dergi Science’ta yayımlanan çalışmada, mavi-yeşil algler (siyanobakteriler) üzerinde yapılan deneyler dikkat çekti.

Synechococcus elongatus türündeki bakterilere farklı ışık süreleri uygulanarak, kısa ve uzun günler deneyimlemeleri sağlandı. Bakterilere ayrıca iki saat boyunca buza maruz bırakıldı ve hayatta kalma oranları takip edildi.

YÜZDE 75 HAYATTA KALDILAR 

Sonuçlar, 8 saat aydınlık ve 16 saat karanlıkta tutulan bakterilerin hayatta kalma oranının yüzde 75 olduğunu gösterdi. Bu oran, diğer grupların yaklaşık üç katıydı. Bilim insanları bakterilerin kendini soğuğa hazırlaması için bir günün yeterli olmadığını da gözlemledi. Bakterilerin hayatta kalma oranı 6 ila 8 kısa günün ardından kayda değer derecede artıyordu.

BİYOLOJİK SAATİN ROLÜ 

Araştırmacılar, bakterilerin biyolojik saatini düzenleyen genleri devre dışı bıraktıklarında, gün uzunluklarının hayatta kalma oranı üzerinde herhangi bir fark yaratmadığını belirledi. Dr. Luísa Jabbur, bakterilerin gün uzunluğunu ölçerek yaklaşan mevsimsel değişikliklere uygun bir fizyolojiye geçiş yaptığını ifade etti.

Bu bulgular, bakterilerin daha önce keşfedilen biyolojik saatlerinin mevsimsel değişimleri öngörme ve buna göre hazırlık yapma işlevi gördüğünü ortaya koydu.

NESİLDEN NESİLE AKTARIYORLAR

Bu araştırma, bakterilerin fotoperiyodizme sahip olmasının, bu özelliğin evrimsel olarak çok daha erken bir dönemde gelişmiş olabileceğini düşündürüyor. Fotosentez yapan siyanobakterilerin en az 2 milyar yıldır var olduğu göz önüne alındığında, fotoperiyodizmin bu kadar eski ve basit organizmalarda evrimleşmiş olması, bu özelliğin sirkadiyen saatlerden önce evrimleştiğini düşündürüyor.

Prof. Carl Johnson, fotoperiyodizmin evrimi hakkında önemli ipuçları sunduğunu belirtiyor. Sirkadiyen ritimler, uyku düzeni ve hormon üretimi gibi süreçleri düzenleyen biyolojik saatlerdir. Johnson, bu bulguların, sirkadiyen ritimlerin evrimsel kökenlerine dair yeni bilgiler sunduğunu ifade etti.

Araştırmacılar, bakterilerin bu bilgiyi nasıl “nesillerine” aktardığını anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtti. Bu keşif, biyolojik saatler ve mevsimsel uyumun evrimsel gelişimi hakkında yeni bir bakış açısı sunuyor.

Fotoperiyodizm* bitkilerin gün ve gece uzunluğuna verdikleri biyolojik yanıta verilen isim.

Sirkadiyen saat* bitkilerin, hayvanların, mantarların ve siyanobakterilerin 24 saatlik zaman içerisindeki biyokimyasal ve psikolojik davranışlarının bütünüdür.

Kaynak ve devamını incelemen için : Bakterilerle ilgili ilginç keşif: Kışa hazırlık yapıyorlar! | NTV

Araştırma: Otoimmün hastalıkların kadınlarda daha sık görülmesinin nedeni ‘Xist’ olabilir.

Bilim insanları, bağışıklık sisteminin kendi hücre, doku veya organlarına saldırdığı otoimmün hastalıkların kadınlarda daha sık görülmesinin nedeninin X kromozomunu baskılayan “Xist” RNA’sı olabileceğini tespit etti.

The New York Times’ın haberine göre, bilim insanları ABD merkezli çok uluslu bir araştırmada otoimmün hastalıkların genetik nedenlerini araştırdı.

Araştırmacılar, vücuttaki çoğu proteinin üretimine dair bilgiyi taşıyan X eşey kromozomunun kadınlarda 2 tane bulunması gerekçesiyle, X çiftinden birindeki bilginin “Xist” adındaki RNA ipliği sayesinde baskılandığını belirtti.

Otoimmün hastalıklarda etkili olan birçok proteinin ayrıca “Xist”in söz konusu işlevleri baskılamasına yardımcı olduğunu belirleyen araştırmacılar, proteinin işleyişini laboratuvarda mercek altına aldı.

Bilim insanları, erkek farelerin genetiğini değiştirerek dişi fareler gibi Xist sentezlemesini sağladıklarında, erkeklerin dişilerden daha fazla otoimmün hastalığa sahip olduğunu aktardı.

Farelerden elde edilen verileri insanlara uyarlamak için 17 kişilik kontrol grubuna ek olarak 100’ün üzerinde dermatomiyozit, sistemik skleroz ve lupus hastası donörden alınan kan numunesini inceleyen araştırmacılar, lupus ve diğer otoimmün bozukluklara sahip kişilerin Xist ile ilişkili antikor seviyesinin yüksek olduğunu belirledi.

Araştırma yazarlarından Howard Chang, vücutta her gün gerçekleşen normal hücre ölümü sırasında kan dolaşımına birçok bileşiğin salındığını ve bu “hücresel artığın” kadınlarda çok daha fazla Xist ve ilgili proteinleri barındırdığını vurguladı.

Chang, bağışıklık hücrelerinin, Xist molekülü ve bağlı olduğu proteinleri vücuda zararlı olarak işaretlediği durumlarda otoimmün hastalıkların ortaya çıktığını kaydetti.

Araştırmanın sonuçları, “Cell” dergisinde yayımlandı.

Kaynak ve devamını incelemen için : Araştırma: Otoimmün hastalıkların kadınlarda daha sık görülmesinin nedeni ‘Xist’ olabilir – 04.02.2024, Sputnik Türkiye (anlatilaninotesi.com.tr)

Yapay zeka 30’dan fazla kanser ilacı geliştirdi: İşte detaylar >

Yapay zekanın kanser tedavisinde umut ışığı olabileceğini gösteren bir çalışmaya imza atıldı. Bilim insanları yeni bir yapay zeka algoritmasıyla 32 potansiyel çok hedefli kanser ilacı sentezledi.

Bilim insanları, kanserle mücadelede önemli bir adım attı. Araştırmacılar ilaç geliştirmenin ilk aşamalarındaki en karmaşık kimyasal süreçleri modelleyebilen bir yapay zeka algoritması geliştirdi. Söz konusu süreç normalde binlerce ayrı deney içeriyor, ancak artık araştırmacıların elinde bu çalışmaları optimize edecek yeni bir araç var.

Yeni teknoloji, bilim insanlarının ilaç bulmak, geliştirmek ve iyileştirmek için yapay zekayı kullanmaya yönelik aktif araştırma çalışmalarının bir parçası olarak tanımlanıyor. POLYGON adı verilen bu yapay zeka algoritması, San Diego’daki Kaliforniya Üniversitesi araştırmacıları tarafından geliştirildi.

POLYGON platformunun en benzersiz özelliği birden fazla hedefe sahip molekülleri tanımlayabilmesi. Mevcut yöntemler tek hedef üzerine odaklanırken, doktorlar ve bilim insanları çok hedefli ilaçlara daha büyük ilgi duyuyor. Çünkü bunlar kanser tedavisinde birkaç farklı ilacın birlikte kullanıldığı kombine tedaviyle aynı faydaları sağlama potansiyeline sahip ve daha az yan etki gösteriyor.

32 potansiyel çok hedefli kanser ilacı sentezlendi

Çalışmanın yazarı Trey Ideker konuyu şöyle açıklıyor: “Yeni bir ilaç bulmak ve geliştirmek için uzun yıllar ve milyonlarca dolar gerekir, özellikle de birden fazla hedefi olan bir ilaçtan bahsediyorsak. Elimizdeki nadir birkaç çok hedefli ilaç büyük ölçüde şans eseri keşfedildi, ancak bu yeni teknoloji tesadüfleri denklemden çıkarmaya ve yeni nesil hassas tıbbı başlatmaya yardımcı olabilir.”

POLYGON, milyonlarca biyoaktif molekülün kimyasal özellikleri ve hedef proteinlerle etkileşimleri hakkında bilgi içeren bir veri kümesi üzerinde eğitildi. Bu sayede yeni aday ilaçlar için orijinal kimyasal formüller üretebiliyor. Bunu yapmak için, bilim insanlarının yapay zekaya gelecekteki ilacın hedef proteinlerle nasıl etkileşime girmesi gerektiğini söylemeleri yeterli.

Sonuç olarak, MEK1 ve mTOR hücresel sinyal proteinleriyle mükemmel etkileşim gösteren 32 aday kanser ilacı oluşturuldu. Bu da tek başına her birini baskılamak yeterli olmasa bile ikisini birlikte baskılamanın kanser hücrelerini öldürmek için yeterli olduğu anlamına geliyor. Şu anda bilim insanları aday ilaçların özelliklerini test etmeye devam ediyor ve yenilerini arıyor.

Görünüşe bakılırsa artık hayatımızın her alanına dahil olmaya başlayan yapay zeka özellikle tıp dünyasında çığır açabilecek ilerlemelere ön ayak olacak. Kaliforniya Üniversitesi tarafından kaydedilen bu ilerleme, ilaç geliştirme sürecini hızlandırarak kanser ve diğer amansız hastalıklarla savaşta daha etkili tedaviler geliştirilmesine yardımcı olabilir.

Kaynak ve devamını incelemen için : Yapay zeka 30’dan fazla kanser ilacı geliştirdi: İşte detaylar | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Bağırsaklara zarar vermeyen akıllı antibiyotik geliştirildi.

Bilim insanları bağırsak mikrobiyomunu bozmadan sadece patojenik gram-negatif bakterileri öldüren bir antibiyotik geliştirdi. Lolamicin adlı bileşik 130’dan fazla bakteri türüne karşı etki gösteriyor.

İsviçre’deki Basel Üniversitesi’nden araştırmacılar, dirençli bakteriler de dahil olmak üzere sadece patojenik bakterileri hedef alabilen bir antibiyotik geliştirdi. Bağırsak mikrobiyotasına zarar vermeyen bu antibiyotik, tüm bakteriyi yok etmek yerine yalnızca belirli bir protein grubuna etki ediyor.

Bilim insanları yeni ilacı sepsis vakasında kullandı. Tedavi edilen farelerde %100 hayatta kalma oranı sağlandığı belirtiliyor. Lolamicin olarak adlandırılan bu antibiyotiğin benzersiz özelliği, yalnızca Gram-negatif bakterileri öldürmesi. Bildiğiniz üzere bu zararlı bakteriler salmonella, kolera ve sepsis gibi birçok ciddi hastalığa neden oluyor.

Günümüzde kullanılan mevcut tedavi seçenekleri, Gram-negatif bakterilere karşı etkili olsa da bu ilaçlar aynı zamanda yararlı bakteri popülasyonlarını da yok etmekte. Bu da Clostridioides difficile gibi potansiyel olarak ölümcül patojenlerin bağırsakta kolonize olmasına neden olabiliyor. Akıllı antibiyotiğin ayırt edici yanı bağırsak florasını koruma yeteneği.

Lol protein grubunu hedefliyor

Bilim insanları, bakterilerin savunma mekanizmalarını aşmak için sadece Gram-negatif bakterilerde bulunan Lol protein grubunu yok edebilecek bileşikler aramaya başladı. Bunun sonucunda geliştirilen Lolamicin, çoklu ilaç direncine sahip 130’dan fazla bakteri türüne karşı antimikrobiyal etki gösterdi.

Klinik öncesi çalışmaların büyük bir aşaması halen devam ederken, ilacın insanlarda da aynı derecede etkili olup olmadığını belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. Son on yılda, Gram-negatif bakterilere karşı on ila yirmi antibiyotik geliştirildi. Ancak bunların hiçbiri klinik uygulamada kullanılmak üzere ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nden (FDA) onay alamadı.

Kaynak ve devamını incelemen için : Bağırsaklara zarar vermeyen akıllı antibiyotik geliştirildi | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Türlerin yok olmaması için Ay’da “gen bankası” kurulabilir..


Uzmanlar, biyolojik çeşitliliğin korunması için iklim çöküşü ve diğer karasal olayların erişemeyeceği tesislere ihtiyaç olduğunu söylüyor. Bunun için Ay’da “gen bankası” kurulabilir.

Bildiğimiz anlamdaki tek yaşam üzerinde yaşadığımız Dünya’da bulunuyor. Buna rağmen insan kaynaklı iklim değişikliği ve yaşam alanı tahribatı nedeniyle sayısız tür yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Kritik türlerin yok oluşu insanlığın da yok oluşuna neden olabilir. Öte yandan uzaydan gelebilecek yeterli büyüklükteki bir kaya parçası da bildiğimiz yaşamı yok edebilir. Peki ya Dünya’nın dışında hayatın pasif de olsa binlerce yıl devam edebileceği bir sığınak inşa edebilseydik? Bilim insanları tam da bunu önererek Ay’da bir “gen bankası” kurulmasını öneriyor.

Binlerce türün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir dönemde bilim insanları radikal bir plan geliştirdi: Ay’da gezegenimizin en önemli ve risk altındaki canlılarının korunmuş örnekleriyle dolu bir kasa. Uzmanlardan oluşan uluslararası bir ekip, iklim değişikliği ve habitat kaybından kaynaklanan tehditlerin önüne geçemediğimizi ve acil eylem planına ihtiyaç duyulduğunu söylüyor.

Yaşam için Ay’da “biyodepo” önerisi

Korunmuş hücrelerden ve bunların içindeki önemli DNA’lardan oluşan bir “biyodepo”, tehlike altındaki türlerin küçük popülasyonlarındaki genetik çeşitliliği artırmak ya da en kötü senaryo olan yok olma durumunda klonlama için kullanılabilir.

Öte yandan biyolojik örnekleri felaketten korumak için bir depo yeni bir fikir değil. Bugün Dünya’da buna benzer bir şey zaten yapılıyor. Norveç’in kutba yakın bir adasında bulunan Svalbard küresel tohum deposu, hastalık veya kuraklık nedeniyle yok olması halinde kritik tohumları dondurulmuş olarak saklıyor. Ancak bu tesis bile tam koruma sağlamıyor. Bir süre öne sıcak hava dalgasının bir sonucu olarak yaşanan sel felaketi buna örnek olarak gösteriliyor. Bu tip depolar sadece doğal değil, beşerî etkiler nedeniyle de tehlike altında. Hatırlanacağı üzere 2022’de Ukrayna’nın tohum bankası Rusya tarafından yok edilmişti.

Bilim insanları tam da bu nedenlerden dolayı Ay biyodeposunu öneriyor; iklim bozulması, jeopolitik olaylar veya diğer Dünya merkezli felaketlerin erişemeyeceği bir yer. Ay’ın güneş ışığına hiçbir zaman maruz kalmayan bölgeleri bulunuyor. Bu bölgelerdeki kraterlerden yararlanarak biyolojik materyalleri ekstra çaba gerekmeden -196 derecede yani mutlak sıfırda muhafaza etmek mümkün.

Önerilen plana göre numuneler üç günlük Ay yolculuğu boyunca radyasyondan korunan bir kapta saklanmadan önce Dünya’da kriyojenik olarak depolanacak. Ardından Ay’a ulaşıldığında bunlar maksimum radyasyon koruması sağlamak için iki metre derinliğe gömülecekler. Her konteyner kolay takip için bir radyo çipine de sahip olacak.

Bilim insanları ayrıca yıldızlı kaya balığından alınan canlı hücreleri başarılı bir şekilde muhafaza etmek için, hücrelerin tüm biyolojik faaliyetlerin duracağı kadar soğuk sıcaklıklarda saklandığı bir teknik olan kriyoprezervasyonu uygulamış durumda. Yıldızlı kaya balığının nesli tehlike altında değil, ancak mercan resifi ekosistemlerinin sağlığının korunmasında önemli bir rol oynuyor. Bu balık türünden 100’den fazla birey, ay biyodeposu için kriyoprezervasyon protokollerinin oluşturulmasına katkıda bulunacak. Bundan sonra ekip, odak noktasını diğer türlere doğru genişletecek.

Fikrin gerçeğe dönüşmesi için kritik canlı ve türün stabil ve sağlıklı bir şekilde kriyoprezerve şekilde depolanabildiğini göstermek gerekiyor. Bununla birlikte numunelerin sağlıklı bir şekilde Ay’a götürmek gerekiyor. Ayrıca Ay’ın en soğuk bölgelerinde -robotlar için bile uygun olmayan yerler- bunların gömülmesi gerekiyor. Maliyetler ve karşılaşılan zorluklar göz önüne alındığında önerilen Ay biyodeposu fikri şimdilik bilim kurguya daha yakın konumlanıyor. Projenin ve çalışmanın başındaki Mary Hagedorn“Bunu nasıl yapacağımızı biliyoruz, yapabiliriz ve yapacağız da, ama bunu başarmak onlarca yıl alabilir” diyor. Ancak kendisi bir noktada bunun olacağından emin.

Kaynak ve devamını incelemen için : Türlerin yok olmaması için Ay’da “gen bankası” kurulabilir | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Bilim insanları istenmeyen mutasyonları yüzde 70’e kadar azaltmayı başardı.

Araştırmacılar, bir gen düzenleme aracı olan CRISPR kullanılırken ortaya çıkan istenmeyen mutasyonları yüzde 70’e kadar azaltan yeni bir araç geliştirdi. İştre detaylar:

Araştırmacılar, geleneksel CRISPR teknolojisinde kullanılan gen editörünün bölünmesinin, istenmeyen genom mutasyonlarına neden olma şansı önemli ölçüde daha az olan, açılıp kapatılabilen daha hassas bir araç oluşturduğunu keşfettiler. Yeni araçlarının, hastalığa neden olan mutasyonların yaklaşık yarısını potansiyel olarak düzeltebileceği düşünülüyor.

Yeni yöntem ile hedef dışı düzenlemeleri yüzde 70’in üzerinde azaltıyor

Çalışmanın başyazarı Hongzhi Zeng, konuyla ilgili yaptığı açıklamada “Ekibimiz, gerektiğinde açılıp kapatılabilen, benzersiz bir güvenlik ve doğruluk düzeyi sağlayan çok daha gelişmiş bir versiyon oluşturmak için yola çıktı. Bu araç, genomumuzdaki hastalığa neden olan nokta mutasyonlarının neredeyse yarısını düzeltme potansiyeline sahip.” ifadelerine yer verdi.

Bir gen düzenleme yöntemi olan geleneksel CRISPR teknolojisi, kullanılırken hedef dışı istenmeyen bazı gen düzenlemelerine sebep olmakta. Geleneksel CRISPR, istenen bölgelerde nokta mutasyonları oluşturmak için ya bir adenin baz düzenleyici (ABE) ya da sitozin baz düzenleyici (CBE) kullanır. Araştırmacılar ABE’yi, iki ayrı proteine bölerek yeni bir araç geliştirdi. Böylece yeni bölünmüş gen düzenleme araçlarının, orijinal, bozulmamış ABE’den daha kısa bir süre aktif kalmanın yanı sıra faydaları olduğu tespit edildi.

Fareler üzerinde başarıyla test edilen araştırma ile ilgili Zeng, “Sağlam bir baz düzenleyici ile karşılaştırıldığında, bizim versiyonumuz hedef dışı düzenlemeleri yüzde 70’in üzerinde azaltıyor ve hedefe yönelik düzenlemelerin doğruluğunu artırıyor.” dedi.

Kaynak ve devamını incelemen için : İstenmeyen mutasyonlar yüzde 70’e kadar azaltıldı | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Araştırmacılar DNA tabanlı bir işlemci geliştirdi.

Araştırmacılar, sinir ağı ve yeniden yazılabilir depolama özelliklerine sahip mikroakışkan bir DNA işlemcisini başarıyla inşa etti. DNA tabanlı hesaplamanın ciddi bir potansiyeli olduğu belirtiliyor.

RIT araştırmacıları tarafından sadece hesaplama değil aynı zamanda DNA içinde depolanan verileri okuma ve yazma yeteneğine sahip “çip üzeri laboratuvar” olarak adlandırılan bir mikroakışkan DNA işlemcisi geliştirildi. Prototip cihaz, DNA içinde depolanan veriler üzerinde yapay sinir ağı hesaplamalarını, özellikle de değiştirilmiş DNA moleküllerinin mikroakışkan çözümlerini destekliyor. Ayrıca DNA CPU’nun yetenekleri, bir CPU’dan görmek istediğiniz beklenen matematiksel ve doğrusal olmayan hesaplamaları da kapsıyor.

DNA tabanlı işlemci geliştirildi

Araştırmacıların DNA hesaplama ve depolamadaki amaçlarından biri, günümüzün büyük veri teknolojilerine daha sürdürülebilir bir alternatif bulmak. Rochester Teknoloji Enstitüsü Kate Gleason Mühendislik Fakültesi’nde bilgisayar mühendisliği bölüm başkanı olan Amlan Ganguly, DNA tabanlı işlem için “Bu, depolamadan hesaplamaya ve hesaplamayı yapmak için DNA’yı bir araç olarak kullanmaya uzanan bir köprü anlamına geliyor” diyor.

Araştırmacıların DNA tabanlı işlemci gösterimi oldukça etkileyici olsa da bunun uygulanabilir bir DNA hesaplama geleceğine doğru atılan adımlardan yalnızca biri olduğu gerçeğini de unutmamak gerek. Yani bu araştırma, kısa bir süre içinde ürün olarak karşımıza çıkmayacak. Öte yandan bu alandaki çalışmaların sayısının arttığını da belirtmek gerek. Yaklaşık iki hafta önce oldukça pahalı olsa da veri depolamada DNA döneminin başladığını sizlere aktardı. Biomemory adlı girişim 1KB DNA depolama kartlarını 2026’da piyasaya süreceğini açıklamıştı.

Tüm bunlar ilk duyulduğunda “İsviçreli bilim insanları” ve benzeri bilim kurgu saçmalığı gibi geliyor olsa da DNA hesaplama ve DNA depolamanın ayakları yere basan olgular olduğunu belirtelim. Çok daha çevre dostu bir alternatif olmasının yanı sıra DNA depolama, SSD’lerden 3 ila 6 kat daha fazla olmak üzere çok daha yoğun bir kapasite vaat ediyor.

Öte yandan DNA’nın bir depolama ortamı ve hatta hesaplama kaynağı olarak potansiyeli, doğal yapısına ve özelliklerine dayanıyor. Bilindiği üzere DNA doğal olarak dört baz ATGC molekülünden (adenin, timin, guanin ve sitozin) oluşuyor. DNA’nın bu yapısı, özellikle mikroskobik ölçeği ile birleştiğinde, ikili sistemde gerekli olan 0/1 baz sayılarından daha verimli veri depolamaya olanak verebilir.

Ganguly’nin ekibi bu mikroakışkan DNA depolama/bilgi işlem cihazını DNA depolama ve bilgi işlemin geleceğini daha da ileriye taşımak için tasarladıklarını söylüyor. Araştırmada sergilenen DNA hesaplama, ticari uygulamalarda (veri merkezleri gibi) ve tıbbi uygulamalarda (biyomedikal cihazlar veya adli tıp gibi) kullanılmak üzere konumlandırılıyor. Tüm bunlara ek olarak DNA hesaplama ve depolamanın da kendine has sorunları var. Bunlardan en önemlisi çok yavaş çalışma ve yüksek gecikme sorunu.

Kaynak ve devamını incelemen için : Araştırmacılar DNA tabanlı bir işlemci geliştirdi | DonanımHaber (donanimhaber.com)