Yapay Zeka Neden İnsanlığı Yok Etmeyecek?

geçenSpaceX ve Tesla Motor’un kurucusu olan Elon Musk yapay zekadan korkmuş görünüyor. Onlar için “atom bombasından daha tehlikeliler” ifadelerini kullanmış ve yapay zekayı yararlı şeyler için kullanılmasına yardımcı olacak araştırmalara 10 milyon dolar bağışlamış. Aynı şekilde Stephan Hawking’de yapay zekanın geliştirilmesinin insanlığın sonunu getirebileceğinden endişeli.

Fakat Musk ve Hawking akıllı telefonlardan korkmuyorlar. Köleleştiren ve katliam yapan insanlardan daha zeki davranabilecek yapay zekadan, süper zekadan korkuyorlar.

Eğer ki yapay zeka savaşı varsa, Silikon Vadisi kararlı bir şekilde bunu sürdürüyor. Ocak ayından bu yana yaklaşık 170 tane sistem açılışı yapay zeka tarafından kontrol ediliyor. Facebook bu tarz bilgisayarlar üreten yapay zeka laboratuvarlarına bağışta bulunuyor. Hatta Google ileri giderek geçen yıl bir yapay zeka firmasına tam tamına 400 milyon dolar bağışta bulundu. Soru şu: Bu yapay zekaların geliştirilmesine yardımcı olan girişim kapitalistleri bir faciaya yol açacak mı? Yoksa bu da insanoğlunun uydurduğu “sahte peygamber” safsatalarının uygarlığın sonuna uyarlanmış bir hali mi?

Kendi kendine hareket eden arabaların üreticilerine göre gelişmekte olan bu sektör büyük bir öneme sahip ve aslında yapay zeka geliştirmek müthiş derece karışık bir iş. Musk ve Hawking gibi zekalar buna karşı somut bir anlayışa sahip olmak zorunda değiller. Bilim kurgularda çizilen fizik kurallarına gerçek dünyadaki kurallara nazaran daha fazla odaklanmaları gibi.

Aslında yapay zeka çalışanları da bazı kaçak süper zeka üretimlerinden tedirginler. “Halk için tehlike yaratacak şeyleri oluşturan yapay zeka komitelerini oluşturmaktan henüz çok uzağız” diyor Dileep George, kendisi bir yapay zeka firması olan Vicarious’un kurucularından birisi. Facebook’un yapay zeka araştırmacısı olan Yann LeCun ise insan seviyesindeki yapay zeka hedefinin öngörülebilecek bir gelecek için imkansız olduğunu düşünüyor.

Tabii ki bütün araştırmacılar her konuda endişeye sahip olmakta serbest. Montreal Üniversitesi’nde Makina Öğrenme Laboratuvarı’nın başı Yoshua Bengio “Benim çalışmalarımın içerisinde yer alan kişilerin gelişmeler hakkında endişeli olması bir tür korku tüccarlığı olur” diyor ve ekliyor “dışarıda bunların insanlığın sonunu getireceğine inanan insanlar var. Korku tüccarlığı da, böyle düşünen insanları hedef almak olur.” Başka bir değişle, yapay zekanın oluşturduğu tehdit ne yapaylıktan ne de zekadan kaynaklanıyor. Yapay zeka topluluklarının en kaçınılmaz gelişimi teknolojik değil, marka değeri. “Araştırmacılar gibi, bizlerin görevi de insalara Hollywood ve gerçek hayat arasındaki farkı öğretmek olmalı” diyor George.

Kaynak: Ana kaynak

Bilim uğruna penguen casusluğu

Bilim insanları penguenlerin arasına yavru penguen kılığındaki uzaktan kumandalı robotlarla sızıyor

Fotoğrafta gördüğünüz tekerlekli yavru penguen aslında uzaktan kumandalı bir RFID okuyucu. Avrupa ve Avustralya’dan bir araştırmacı ekibi bu makineyi, inceledikleri kuşların kaydını tutabilmek için geliştirmiş. Penguenlerde tıpkı evcil hayvanların deri altına yerleştirilen türden radyo frekanslı kimlik (RFID) yongası bulunuyor. Antartika’daki araştırmacılar gözlemledikleri gruptaki yonga takılı kuşları ayırt etmek istediklerinde, kamuflajlı etiket okuyucuyu kuşların yanına yaklaştırıyor.

Nature Methods dergisinde yayınlanan makaleye göre araştırmacılar eskiden penguenlerin yanına elde taşınan RFID okuyucularla yaklaşıyordu. Ancak insanların varlığı penguen sürülerini rahatsız ediyor, hayvanların stres hormonu düzeyinde artışa yol açıyordu. Araştırmacılar bunun penguenlerin sağlığını olumsuz etkilediğinden şüphelenmekteydi. Bunun üzerine önce etiketleri okumak için uzaktan kumandalı bir araba kullanmaya karar verdiler. Arabanın üzerine tüylü bir yavru penguen kamuflajı yerleştirdiklerinde imparator penguenlerinin yetişkinleri de, yavruları da arabaya olumsuz tepki vermedi. Hatta araba, “kreş” tabir edilen penguen yavrusu grubuna da kabul edildi.

Araç bir saniyede her yönden üç adet etiket okuyabiliyor ve etiketlerin kimlik numarasını GPS koordinatıyla birlikte kaydediyor. Uzaktan kumandalı arabanın kullanımı penguenlerle sınırlı değil. Geliştiriciler arabayı test ettiklerinde deniz fillerinin de bundan rahatsız olmadığını ve başlarındaki ya da kuyruklarındaki yongaların okunmasına izin verdiklerini gördü.

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Yaşına göre hiç fena görünmüyor!

Bilim insanları 9.300 yıllık bizon mumyasına nekropsi uyguladı

Araştırmacılar bu neredeyse eksiksiz Sibirya step bizonuna uyguladıkları nekropsiyi bitirdiler. Bu tür (Bison priscus), son Buzul Çağı’nın sonunda soyu tükenen bir grup büyük memeliden (tüylü mamut dâhil) biriydi. Fotoğraftaki bizon doğu Sibirya’da düştüğü yerde donmuş olarak 9.300 yıl kaldı ve Yukagir köylüleri tarafından 2011’de keşfedildi. Hayvan, şu ana kadar en iyi korunmuş örneklerden biri sayılıyor. Basın bülteni şöyle diyor:

Yukagir bizon mumyası adı verilen hayvanın beyni, kalbi, kan damarları ve sindirim sistemi eksiksiz. Fakat bazı organlar zamanla ciddi derecede büzüşmüş. Nekropsi sırasında anatomisinin nispeten normal olduğu görüldü. Bariz bir ölüm sebebi yoktu. Ne var ki karın bölgesinde yağ bulunmaması, araştırmacılara hayvanın açlıktan ölmüş olabileceğini düşündürüyor.

Araştırmacılar bu bizonu inceleyerek türüne ve nasıl ortadan kalktığına dair bilgi edinmeyi umuyor.

Kaynak: Ana kaynak

Yaşayan En Eski Mikroplar 2 Milyar Yıllık Kayada Bulundu.

Bu organizmalar, bilinen önceki rekor sahiplerinden 1,9 milyar yıl daha eski.

Zeminin yaklaşık 15 metre altındaki mühürlü bir kaya çatlağı, son 2 milyar yıldır mikropların evi olmuş; yani böyle koşullarda keşfedilen en eski yaşama. Yaklaşık 30 santimetre boyutunda olan ve Güney Afrika’daki Bushveld Volkanik Kompleksi’nin altından çıkarılan örnek, önceki mikrobiyal rekor sahiplerinden 1,9 milyar yıl kadar eskiye uzanıyor. Bulgular, araştırmacıların yalnızca Dünya üzerindeki değil, (eğer varsa) Mars üzerindeki evrimsel yaşamın da ilk aşamalarını daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.

Üç gün önce Microbial Ecology bülteninde yayımlanan bulgular, Tokyo Üniversitesi Dünya ve Gezegen Bilimleri Bölümünde çalışan ve önceki en eski yaşam biçimlerini 2020 yılında doğrulayan bir araştırma takımından geliyor.

Tokyo Üniversitesi Lisans Üstü Fen Bilimleri Fakültesinde çalışan makale baş yazarı ve yardımcı profesör Yohey Suzuki, Perşembe günü yapılan bir açıklamada “2 milyar yıllık kayaların yaşam barındırabileceğini bilmiyorduk” diyor. “Bu yüzden çok heyecan verici bir keşif oldu.”

Çağlar boyunca yüzeyden gizli kalmış mikropların ortaya çıkarılması için araştırmacıların bir canlının yaş ve kökenini belirlemede kullandığı önceki metodolojileri temel alması gerekmiş. Bunu yaparken de üç tip görüntüleme yaklaşımı (elektron mikroskobisi, floroışıl mikroskobi ve kızılötesi tayfölçümü) birleştirilerek mikrobiyal yaşamın gerçekten bu kadar eski mi olduğu yoksa kazı ve analiz esnasında kazara gerçekleşen bir bulaştan mı geldiği belirlenmeye çalışılmış. Araştırmacılar hücrelerin DNA’sını boyadıktan sonra mikropların proteinlerinin yanısıra etraflarındaki kilden yaşam alanlarına da bakarak, mikropların hem canlı olduklarını hem de çatlaktaki numuneye özgü olduklarını belirlemişler.

Mikropların Dünya üzerindeki neredeyse tüm diğer yaşam biçimlerinden daha uzun süre var olmaya devam edebilmesi, büyük ölçüde yaşam alanlarından kaynaklanıyor olabilir. Güney Afrika’nın kuzeydoğusunda yer alan Bushveld Volkanik Kompleksi, zengin maden yataklarıyla bilinen ve çıkarılan tüm platinin tahmini olarak yüzde 70’ini barındıran, yaklaşık 106.000 kilometre karelik bir bölge. Milyarlarca yıl önce volkanik magma, Dünya’nın yüzeyinin altında 9 km kadar kalın bölgelerde aşamalı biçimde soğumuş.

O zamandan beri çoğunlukla değişmeden kalan bu oluşumlar, mikrobiyal yaşamın yoğun şekilde bulunduğu ufak çatlaklar da barındırıyor. Bununla birlikte kil tortusu, söz konusu çatlakların yakınlarındaki boşlukları kaplamış ve başka hiçbir şeyin girmesine izin vermezken bu küçük canlıları içeride hapsetmiş. Uzmanlar bu durumun, mikrobiyal yaşamın neredeyse hiç evrimsel değişim geçirmeden son derece yavaş bir hızda devam etmesi yönünden istikrar olanağı sağladığını düşünüyor. Araştırma takımı daha fazla keşif yaparak, insanların gelişinden milyarlarca yıl önce gezegenin en eski yaşam formlarından bazılarının neye benzediğini detaylı şekilde öğrenmeyi ümit ediyor.

Gelecekteki çalışmalar Dünya üzerindeki canlıların zamanla nasıl evrimleştiğini daha iyi anlamamızla sınırlı kalmayabilir. Araştırma takımı, ilave keşiflerin günün birinde Mars’ta yaşam bulgusu arayışına da yardımcı olabilmesini umuyor.

Suzuki şöyle açıklıyor: “NASA’nın Perseverance uzay aracı şu an bu çalışmada kullandığımız kayalara benzer bir yaştaki kayaları geri getirmek üzere. Dünya’daki örneklerden mikrobiyal yaşam bulmak… şimdi Mars’taki örneklerde neler bulabileceğimiz bakımından beni heyecanlandırıyor.”

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Kars’taki mahkeme kararı ile gündeme gelen topuk kanı uygulaması nedir, neden önemli?

Kars’ta bir mahkeme geçen hafta, bebeklerinden topuk kanı alınmasına karşı çıkan aile lehinde hüküm verdi. Hakimin kararın gerekçesinde alternatif tıbba ithafta bulunması tıp camiası tarafından eleştirildi. BBC Türkçe’ye konuşan uzmanlar ise topuk kanının tedavi edilebilir kalıtsal hastalıkların teşhisinde kilit rol oynadığını söyledi.

Ebeveynlerin topuk kanı alınmasını reddetmesinin üzerine Kars İl Sağlık Müdürlüğü, konuyu yargıya taşıdı.

Ancak Kars Aile Mahkemesi 20 Ağustos’ta, “Topuk kanı almanın çocuğun Anayasa ile korunan yaşam ve sağlık hakkı üzerinde yapacağı olumlu sonuçlarının tıbbi otoritelerce ispatlanmamış olması ve olası bir teşhis ve tedavinin de tıp otoritelerince hala tartışmalı olması” gerekçesiyle aile lehinde hüküm verdi.

Hakim, kararında “alternatif tıp uzmanı” olarak adlandırdığı bir yazarın topuk kanı almanın “çocuğa yapılacak en büyük kötülüklerden olduğunu” ifade etti.

Bunun üzerine Sağlık Bakanlığı karara itiraz etti. Bakanlıktan yapılan açıklamada, “Kesin hüküm niteliği taşımayan mezkur kararın hatalı olduğunu değerlendirdiğimizden, bu karara karşı Bakanlığımızca istinaf yoluna başvuru süreci ivedilikle başlatılmıştır” denildi.

Açıklamada ayrıca “Hukukun, adalet ve doğruluk temelinde vereceği karara olan inancımız tam olduğundan, yargı süreci sonuçlanıncaya kadar Yenidoğan Tarama Programı aynı şekilde devam edecektir” ifadeleri yer aldı.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) de konuyla ilgili yazılı açıklama yaptı.

Açıklamada, “Bu karar sadece çocuklarımızda engellenebilir zekâ geriliklerinin artışına neden olmayacaktır; bu yolun açılması zincirleme olarak birçok hastalık durumunda kendi kararını veremeyecek çocuklar hakkında ailelerin keyfi kararlar alarak çocukların tanı ve tedavilerini reddetmelerine zemin hazırlayacaktır” denildi.

Topuktan kan alınması zararlı mı?

BBC Türkçe‘ye konuşan Hacettepe Üniversitesi Çocuk Hastanesi Beslenme ve Metabolizma Bölümü Başkanı Profesör Doktor Ayşegül Tokatlı, topuktan kan alma işleminin bebeklere zarar vermediğini söyledi.

Tokatlı, “Çocuk ve yetişkinden kapiller kan parmaktan alınır, ilk ayda bebeğin parmağından kan alınması zordur, hatta imkansızdır, bu nedenle topuktan alınır. Bunun zararlı olduğunu ifade etmek mantığın alacağı bir şey değildir” dedi ve ekledi:

“Anne babalar bebeklerinden kan aldırmazsa her yıl bu hastalıklarla yüzlerce, belki binlerce bebek geriye dönüşü olmayan olumsuzluklar yaşadıktan sonra tanı alacaklardır. Hatta bunların bir kısmı ölüme yol açabilen hastalıklardır ve bebekler erken tanım durumunda tedavi edilebilecek hastalıklar yüzünden ölebilir, hayatta kalanlar da engelli kalabilir.”

TTB Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap da topuk kanı uygulamasıyla ilgili “Bebeğin yalnızca canı yanabilir, bunun dışında hiçbir zararı yok. Ama karşılığında paha biçilmez bilgilere ulaştığımız, bebekleri ciddi hastalıktan, ölümden koruyabileceğimiz bir işlem” ifadelerini kullandı.

Topuk kanı nasıl fark yaratıyor?

Türkiye’de “Ulusal Tarama Programı” kapsamında uygulanan yenidoğan tarama testleri ile Fenilketonüri (PKU), Konjenital Hipotiroidi, Biyotinidaz Enzim Eksikliği, Konjenital Adrenal Hiperplazi, Kistik Fibrosis ve Spinal Musküler Atrofi (SMA) gibi kalıtımsal hastalıkların varlığı tespit edilebiliyor.

BBC Türkçe‘ye konuşan Prof. Dr. Alpay Azap, erken teşhisin özellikle PKU hastaları için büyük öneme sahip olduğunu şu sözlerle vurguladı:

“Bu hastalığa sahip bebekler bir proteini kullanamıyor, o da beyin ve sinir dokusunda birikiyor. Zamanla zeka geriliği ve sinir sistemi sorununa yol açıyor. Ama kişi bu proteini içermeyen bir diyetle beslenirse sağlıklı bir insan olarak hayatını sürebiliyor.”

PKU Aile Derneği Başkanı Deniz Yılmaz Atakay, erken tanının kızının hayatını kurtardığını söyledi.

Atakay, BBC Türkçe‘ye verdiği demeçte “PKU Aile Derneği hikayesi Kızım Lâl ile başladı. 2001’de PKU tanısı aldı. Tanı aşamasında engelli olma durumundan bahsediliyordu. Doğru tedavi ve diyet uygulanmazsa zihinsel engelli olacağı söylendi. Kızımın topuk kanı sayesinde erken tanı alması hayat kurtarıcı oldu” dedi ve ekledi:

“PKU’lu birine maksimum 5-10 gün içinde tanı konulduğu takdirde, ki Türkiye ortalaması 20 gündür, hayat boyu tedaviyle ve özel, düşük proteinli beslenmeyle gayet sağlıklı, hatta ve hatta toplumda örnek alınabilecek düzeyde yetkin bir birey olabilir. Bunu çocuklarımızdan gayet iyi biliyoruz.”

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Kendi kendilerini tedavi eden goriller yeni ilaçların ipucunu verebilir.

Gorillerin kendilerini tedavi süreçlerini takip eden bilim insanları, farklı ilaçların keşifleri için umutlu konuşuyor.

Araştırmacılar, Gabon’da yabani olarak yaşayan gorillerin yediği tropikal bitkilerin en az dört tanesinin tıbbi etkileri olduğunu tespit etti.

Bu bitkiler aynı zamanda bölge yerlisi olan şifacı kişiler tarafından da kullanılıyor.

Yapılan laboratuvar çalışmaları, bu bitkilerin antioksidan ve antimikrobiyal bakımdan zengin olduğunu ortaya koydu. Büyük maymunların, bitkileri iyileştirici özellikleri üzerinden seçerek, kendilerini tedavi ettikleri biliniyor.

Bu yıl içinde gözaltından yara alan bir orangutanın bitki özünü kullanarak yarasını tedavi etmeye çalışması dünyada haber olmuştu.

Yapılan çalışmada araştırmacılar, Gabon’un Moukalaba-Doudou Milli Parkı’ndaki gorillerin yedikleri bitkileri kaydetti.

Bilim insanları yerli şifacı kişilerle de görüştü ve ilaç olma ihtimali yüksek dört ağaç belirledi.

Bunlar, Ceiba pentandra – fromager ağacı, Myrianthus arboreus – dev sarı dut , Milicia excelsa – Afrika tik ağacı ve Ficus – incir ağacıydı.

Bu dört bitkinin tamamı, en az bir çoklu ilaca karşı dirençli olan Koli Basili bakterisine karşı antibakteriyel etki gösterdi.

Araştırmacılar özellikle fromager ağacının test edilen tüm türlere karşı “dikkat çekici bir etki” gösterdiğini aktarıyor.

Gabonlu bilim insanlarıyla aynı araştırmada yer alan İngiltere’deki Durham Üniversitesi’nden antropolog Dr. Joanna Setchell, elde edilen sonuçların “gorillerin kendilerine fayda sağlayan bitkileri yemek için evrimleştiğini” gösterdiğine işaret etti.

Setchell aynı zamanda bu sonuçların “Orta Afrika yağmur ormanlarının barındırdıkları konusunda büyük bir eksiklik içinde olunduğunu” ortaya koyduğunu söyledi.

Gabon, orman filleri, şempanzeler ve gorillerin yanında henüz keşfedilmemiş ormanlara sahip bir ülke.

Ancak kaçak avcılık ve hastalıklar nedeniyle bu bölgeye özgü gorillerin sayısında büyük azalmalar oldu.

Buradaki goriller Uluslararası Doğa Koruma Birliği’nin kritik derecede tehlike altınaki hayvanları gösterdiği kırmızı listede yer alıyor.

Yapılan araştırma PLOS ONE dergisinde yayınlandı.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Ozempic nedir, vücudu nasıl etkiliyor?

“Zayıflama iğnesi” olarak da bilinen Ozempic, öncelikle Tip 2 diyabet tedavisinde kullanılmak amacıyla tasarlandı.

Ozempic’in Wegovy ve Rybelsus markaları altında satılan diğer reçeteli ilaçlar gibi aktif maddesi semaglutid.

Semaglutid kan şekeri seviyesine etki ederek iştahın kontrol edilmesine yardımcı oluyor.

2021’de yayımlanan semaglutid denemesinde, 68 haftalık süreçte bu ilacı alan hastaların ortalama %15, plasebo verilenlerin de %2 kilo verdiklerini gösterdi.

Bazı katılımcılarsa başlangıç kilolarına kıyasla vücut ağırlığının %20’sini verdi. 2023’te yayımlanan bir araştırmada da semaglutidinin kardiyovasküler (kalp ve damar) hastalık geçmişi olanlardaki kalp krizi ve felç riskini beşte bir azalttığı saptandı.

Ozempic de kan şekerini düşüyor ve insülini düzenliyor.

Haftalık kullanılan ilaç, bağırsaklarda doğal olarak üretilen glukagon benzeri peptit-1 adlı bir hormonu taklit ederek beyne tok olunduğu mesajı yolluyor.

Böylece mideyi daha yavaş boşaltmaya teşvik ederek iştahı sınırlıyor.

Yeni bir araştırmaya göre, obezite tedavisinde kullanılan ilaçlar, verilen kilodan bağımsız olarak kişilerde kalp krizi ve felç riskini azaltabiliyor.

İlaçların ana maddesi olan semaglutidin kan şekeri, kan basıncı veya iltihaplanma üzerinde olumlu bir etkisinin yanı sıra kalp kası ve damarları üzerinde doğrudan etkileri olabileceği keşfedildi.

Diğer yandan son veriler ilaç bırakıldıktan sonra hızla kilo alımının yeniden başladığını gösteriyor.

İlaç son olarak ABD’deki satış fiyatıyla tartışma konusu oldu. Ozempic’in ABD’deki satış fiyatı Avrupa’daki fiyatının 10 katından fazla.

ABD’deki satış fiyatı sorgulandı

İlaç
ABD Kongresi’ndeki sorgulama sırasında, kongre üyeleri Novo Nordisk yöneticisi Lars Jørgensen’den ilacın fiyatlarını düşürmeyi taahhüt etmesini istedi

Diyabet ve obezite tedavisinde kullanılan Wegovy ve Ozempic ilaçlarının ABD’deki satış fiyatları ABD Federal Ticaret Komisyonu’nun açtığı davayla tartışmaya açıldı.

Komisyon, ülkenin en büyük sigorta şirketleri ve ilaç şirketleri arasında pazarlık yapan firmaları, özellikle insülin ilaçlarının fiyatlarını şişirmekle suçladı. Buna göre firmalar kendi gelirlerini maksimize etmeye çalışıyordu.

ABD’de Wegovy’nin fiyatı aylık 1,349 dolara kadar çıkarken, İngiltere’de ya da Almanya’da aynı ilaç 92 dolarlık fiyat etiketiyle satılıyor.

İki ilacın da yapımcısı Danimarkalı Novo Nordisk, 25 Eylül’de ABD Senatosu tarafından sorgulandı.

ABD Kongresi’ndeki sorgulama sırasında, kongre üyeleri Novo Nordisk yöneticisi Lars Jørgensen’den ilacın fiyatlarını düşürmeyi taahhüt etmesini istedi ancak Jørgensen böyle bir vaatte bulunmadı.

Novo Nordisk, zayıflama ilaçlarının başarısı sayesinde 2023 yılında Fransız lüks üreticisi LVMH’ı geçerek Avrupa’nın en değerli firması olmuştu.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

‘İmmünoterapi hayatımı kurtardı’: Araştırmalar diğer kanser hastalarının şansını artırabilir mi?

İlerlemiş melanom cilt kanseri teşhisi konulan avukat Alex Green’e göre, immünoterapi olmasaydı 2019’da kesin ölmüştü. Kanseri bu tedavi sayesinde durdurulabildi.

İmmünoterapi, hastalıkla savaşmak için vücudun kendi bağışıklık sistemini devreye sokan devrim niteliğinde bir tedavi.

Ancak ne yazık ki şu anda kanserli insanların çoğu immünoterapiden hiçbir fayda görmüyor.

Birçoğu nüksetmekte ya da bağırsak, deri ya da akciğerlerde ağrılı iltihaplanma da dahil önemli yan etkilerle karşılaşıyor.

İngiltere’de milyonlarca sterlinlik yeni bir araştırma programı, hastaların en az yarısının neden immünoterapiye yanıt veremediğini ya da bu zayıflatıcı yan etkilerden muzdarip olduğunu anlamayı amaçlıyor.

Şu anda 42 yaşında olan Alex’e ilk olarak 2012 yılında melanom teşhisi konmuş.

Ameliyatla tedavi edilmiş, ancak üç yıl sonra hastalık lenf bezlerine yayılmıştı.

Alex tümörleri aldırmak için birkaç ameliyat geçirdi. Ardından radyoterapi gören Alex’in taramaları temiz çıktı, ancak iki yıl geçmeden kanseri geri döndü.

Bu aşamada immünoterapi önerildi. “Bu tamamen hayatımı kurtardı” diyor Alex.

“Bu tedavi olmasaydı 2019’da ölmem bekleniyordu ve geride eşim ile o zamanlar dört ve yedi yaşlarında olan iki çocuğumu bırakacaktım.

“Bu benim için hayatımı değiştiren bir tedaviydi ve şu anda sekizinci yılımda tam remisyondayım ve normal ve aktif bir yaşam sürebiliyorum.”

‘Tedavi kolay değil’

Alex, tedavinin kolay olmadığı konusunda uyarıyor.

“Tedavinin sonuçları şaşırtıcı olsa da, bazı zorlukları da beraberinde getirdi. Önemli bazı yan etkiler çıktı ve bu iki hafta boyunca hastanede kalmama neden oldu” diyor.

“Tedaviyi mümkün olduğunca etkili ve hassas hale getirmek için immünoterapinin yan etkilerini araştırmak ve anlamak önemli” diye ekliyor.

Araştırma projesinde Britanya’nın dört bir yanından 16 akademik kurum, Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) yönetimi ve sağlık kurulu yer alıyor ve 12 biyobilim ve teknoloji şirketiyle birlikte çalışılıyor.

Araştırmacıların inceleyeceği konulardan biri, doktorlara bir kişinin belirli bir ilaçtan fayda görüp görmeyeceğini gösterebilen ve ölçülebilir olan biyobelirteçlerin eksikliği.

Bu biyobelirteçlerin tanımlanmasıyla hem fayda sağlama olasılığı en yüksek olan hastalar seçilebilir, hem de aşılar ve hücre tedavileri gibi yeni tedavilerin önü açılabilir.

Proje, meme, mesane, böbrek ve cilt kanseri için tedavilerini tamamlamış 3.000 hastayı ve tedaviye başlamakta olan 3.000 hastayı kapsayacak.

Araştırma ilerledikçe diğer kanser türleri de eklenebilecek.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Anöploid Embriyodan Sağlıklı Birey Gelişebilir mi? Başarı Hikayesi.

gelişmesiyle birlikte sağlık sorunları nedeniyle veya başka nedenlerle çocuk sahibi olamayan bireyler sıkça IVF, halk arasındaki ifadeyle tüp bebek yöntemini denemekte. Bu yöntemde de ne yazık ki bazen embriyo ana rahmine tutunamıyor bazense embriyodaki önemli defektler nedeniyle implantasyon işlemine hiç başlanmadan embriyo direk atılıyor.

İlk doğum 42 yaşında

Peki bu tür durumlarda hasta hiç çocuk sahibi olamayacak mı? Son gelen haberlerdeki gelişme de bu tür bir duruma örnek olarak verilebilir. Monica Halem ilk çocuğunu kucağına aldığında 42 yaşındaymış üstelik bu bebeğin doğması da kolay olmamış 15-20 IVF siklusu ve 6 düşükten sonra böyle bir mutlu son meydana gelmiş.

Süre az kaldı, risk artıyor

Halem ardından denemeye devam etmeye karar vermiş ki bu kararı aldığında 44 yaşına girmiş bulunmaktaymış . Bir dişi bireyin vücudunda ergenlikten itibaren sadece 400 adet yumurtası bulunduğu ve bu hücrelerin genelde 50 yaş civarında tükendiği düşünüldüğünde kendisi de dermotolog olan hastanın oldukça kısa bir süresinin kaldığı söylenebilir.

Burada önemli bir nota yer vermekte fayda görüyoruz, fizyolojik olarak hem erkek hem de dişi bireyde yaş ilerledikçe üreme hücrelerinde çeşitli mutasyonların görülme sıklığı artar ve bunun yanı sıra dişi bireylerde 35 yaşından sonra yumurtaların kalitesi ciddi oranda düşer. Üstüne üstlük 42 yaşından sonra atılan ovumların %90 gibi oldukça yüksek bir oranında anöploid durumu gözlemlenir.

Anöploid nedir?

Peki nedir bu anöploidi? Normalde 2n kromozomlu üreme ana hücresinden mayoz bölünme sürecinin sonucunda erkeklerde 4 adetdişilerde ise 1 adet n kromozomlu gamet meydana gelir. İşte bu süreç esnasında gerçekleşen hatalara bağlı olarak bazen eksik kromozomlu bazense fazladan bir kaç adet kromozom çiftine sahip hücreler oluşur ve bunlardan eksik olanların bulunduğu duruma monosomi adı verilirken fazladan kromozom çifti bulunan duruma ise trisomi adı verilir. Sonuç olarak bu şekildeki kalıtsal sorunlara anöploidi denilmekte.

Olayı daha somut hale getirecek olursak, örneğin Down Sendromu 21. kromozomun fazladan bir kopyasının bulunması sonucu görülen bir otozomal kalıtsal rahatsızlıktır. Bununla birlikte eksik kromozomlu embriyolar genelde gelişemez fakat geliştiği durumlar da yok değildir. Gonozomal kromozomlarda eksiklerden gidecek olursak, örneğin annesinden sadece 22 adet otozomal kromozom çiftini alan bir zigot babasından eğer 22+Y gelirse yaşayamaz. Tam tersine babadan 22+X gelseydi bir Turner dişisi doğabilirdi. Bu durum X kromozomununY kromozomuna göre daha hayati genler içeriyor olabileceği şeklinde yorumlanmaktadır.

18 embriyodan sadece 1 tanesi

Neyse, daha fazla uzatıp sizlere sekmeyi kapattırmadan olaya devam edelim. Monica Halem’in kararlı öyküsünün önündeki en büyük engeller de doğal olarak anlattığımız bu durum olmuş. Üstelik bu süreç esnasında bazı immünolojik sorunların da varlığı farkedilmiş. Tüm bunların ardından 44 yaşına geldiğinde New York’taki bir IVF kliniğine giden Halem’in 18 adet yumurtasının biyopsisi yapılmış ve dışarıda fertilizasyon işlemi gerçekleştirilmiş ancak Maalesef ki aksaklıklar devam etmiş.

Elde edilen 18 embriyonun hepsi de ciddi anormalilere sahipmiş fakat 4 tanesi diğerlerine nazaran daha düzgün bir görünümdeymiş. Bunlardan da erkek olan üçünde monosomi saptanırken dişi olan 4. embriyoda kısmı bir trisomilik gözlemlenmiş. Buna karşın hepsinin de sağlıklı göründüğü kontrolü yapan uzmanın aktardıkları arasında.

Ümit ve azim

En azından bir ihtimalin olduğunu gören Halem bir hayli zor bir karar vererek denemeye karar vermiş. Ek olarak Monica Halem’in bu süreçte hem maddi olarak hem de manevi olarak ciddi manada bir yorgunluk içerisinde bulunmasına karşın, içindeki  ümit ve azminin onun en büyük destekçisi olduğunu aktarmakta fayda var.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.