Embriyoya dokunmadan SMA tespit edilecek..

Tüp bebek tedavilerinde yıllarca verilen mücadelenin sonunda elde edilen embriyo, en kıymetli hazine değerinde. Bilim insanları, bu kıymetli embriyoya hiç dokunmadan yüzdüğü sıvıdan alınan DNA parçacıkları ile genetik hastalıkları tespit etmenin peşinde. 1 yıl içinde uygulanması düşünülen genetik tarama ile Down sendromu ve SMA’nın embriyo aşamasında tespit edilebileceği belirtiliyor.

Tüp Bebek ve İnfertilite Derneği’nin (TÜBİD) bu yıl 3’üncü kongresinde, yapay zekanın tüp bebek tedavilerindeki yeri ve yüzde 100 sağlıklı bebek doğması için yapılacak genetik testlerdeki son yenilikler paylaşıldı. Bilim insanları yüzde 100 sağlıklı bebek doğması için güçlerini yapay zeka ile birleştirdi.

DNA PARÇACIKLARINDAN ANALİZ
Tüp Bebek ve İnfertilite Derneği (TÜBİD) Başkanı, Kadın Hastalıkları ve Tüp Bebek Uzmanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, şu bilgileri verdi: “35 yaşın üzerindeki gebe kadınlara genetik tarama için yapılan amniyosentez, Fetal DNA testleri ile gebeliğin 11-14’üncü haftasında anneden alınan bir tüp kan ile yapılır hale geldi. Annenin kanına bebekten geçen DNA analiz edilip, kromozom analiziyle amniyosenteze gerek kalmaksızın yüzde 99 civarında sonuç veriyor.

Şimdi ise tüp bebek tedavilerinde elde edilen embriyonun yüzdüğü sıvıdan alınan DNA parçacıklarının analiz edilmesi noktasına gelindi. Bu çalışma devrim niteliğinde bir çalışma.” Çalışmanın yüzde 100 doğruluk oranına kavuşturulduktan sonra 1 yıl içinde kullanıma başlanacağını belirten, Prof. Dr. Tıraş, “Biz embriyoya genetik testler yapıyoruz. Bu işlemi yaparken, embriyologlar tarafından embriyodan hücre alıyoruz. Bu işlem önümüzdeki 1 yıl içinde ‘Non-invaziv PGT’ ile yani embriyoya biyopsi yapmadan, dokunmadan örnek elde edilmesi işlemi haline gelecek” dedi.

Kaynak ve devamına Buradan Ulaşabilirsin.

Kalp krizini dakikalar içinde teşhis edebilen kan testi geliştirildi.

Johns Hopkins Üniversitesi’nden araştırmacılar, kalp krizini dakikalar içinde teşhis edebilen hızlı ve doğru bir kan testi geliştirdi. Bu yenilikçi test, acil tedavi süreçlerini hızlandırarak hayat kurtarma potansiyeline sahip.

Kalp krizleri, hastayı iyileştirmek için hemen müdahale gerektirir. Ancak, erken teşhis genellikle oldukça zorlayıcıdır.

Johns Hopkins Üniversitesi’nde araştırma bilimcisi olan Peng Zheng, bu durumu şu şekilde açıklıyor:

“Kalp krizlerinin hızlı bir şekilde teşhis edilmesi hayati önem taşırken, klinik ortam dışında erken teşhis yapmak çok zor, hatta imkansız hale gelebiliyor. Geliştirdiğimiz yeni teknoloji, bir kişinin kalp krizi geçirip geçirmediğini hızlı ve doğru bir şekilde belirlememize olanak tanıyor.”

Her yıl yalnızca ABD’de 800,000’den fazla insan kalp krizi geçiriyor.

Kalp krizinin tanısını koymak, belirtilerin büyük farklılıklar göstermesi ve biyolojik sinyallerin erken aşamalarda ince ve gözden kaçabilecek kadar belirgin olmaması nedeniyle oldukça zordur.

Yeni testin işleyişi

Bu icadın kalbinde, kanın test edildiği, yenilikçi bir nano yapısal yüzeye sahip küçük bir çip bulunuyor.

Johns Hopkins Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nden kıdemli yazar Ishan Barman, teknolojiyi şu sözlerle tanımlıyor:

“Çipin ‘metasurface’ özelliği, Raman spektroskopisi analizi sırasında elektriksel ve manyetik sinyalleri artırarak, kalp krizi biyomarkerlerinin saniyeler içinde görünür hale gelmesini sağlıyor. Bu, testin mevcut yöntemlere kıyasla hem daha hızlı hem de daha hassas olmasını sağlıyor.”

Bu yenilikçi yaklaşım, mevcut testlerle hiç tespit edilemeyebilecek kalp krizi biyomarkerlerini bile tespit edebiliyor.

Bir damla kan ile, birkaç saniye içinde teşhis

Bu teknoloji, klinik ortamda hızlı teşhis için geliştirilmiş olsa da, araştırmacılar daha geniş uygulama alanları öngörüyor.

Barman, “Gelecekte, bu teknolojinin el tipi bir cihaz haline getirilmesini umuyoruz. Bir damla kan ile, birkaç saniye içinde teşhis elde edebiliriz” diyor.

Bu tür bir araç, sahada ilk yardım ekipleri veya bireyler tarafından evde kullanılmak üzere son derece değerli olabilir. Ayrıca, bu teknolojinin kalp krizi teşhisinin ötesinde, kanser ve enfeksiyöz hastalıkları tespit etmek için de uyarlanabileceği belirtiliyor.

Sonraki adımlar

Araştırma ekibi, kan testini geliştirmeyi ve daha büyük klinik denemeler yapmayı planlıyor.

Testin hızı, doğruluğu ve hastane dışı ortamlarda kullanım potansiyeli, kardiyovasküler bakım tanı sisteminde önemli bir ilerleme temsil ediyor.

Barman, “Bu platform teknolojisi için hiçbir kısıtlama yok. Ticari potansiyeli muazzam” diyor.

Geliştirme süreci devam ettikçe, bu yenilikçi kan testi, kalp krizlerinin teşhis ve tedavi yöntemlerini dönüştürebilir, kritik anlarda hızlı müdahale olanağı sağlayarak sayısız hayat kurtarabilir.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Yerli kuduz aşısında klinik öncesi aşamaya geçildi.

Türk bilim insanları, hayvanlara yönelik üretilen kuduz aşısının ihraç edildiğini, insana yönelik yerli kuduz aşısı üretiminde ise klinik öncesi aşamaya geçildiğini bildirdi.

Bursa Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Viroloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kadir Yeşilbağ, insana yönelik yerli kuduz aşısına ilişkin preklinik (klinik öncesi) çalışmalara geçildiğini söyledi.

Erciyes Üniversitesinin ev sahipliğinde düzenlenen 5. Uluslararası Aşı Bilimi Kongresi’ne katılmak için Kayseri’de bulunan Yeşilbağ, kuduz hastalığının insanlık tarihinde bilinen en eski zoonoz (hayvanlarla insanlar arasında geçiş yapabilen hastalıklar) bir hastalık olduğunu belirtti.

Kuduz hastalığına yakalanan insanların hemen hemen tamamının hayatını kaybettiğinin görüldüğüne değinen Yeşilbağ, bu nedenle mutlaka tedavi uygulanması gerektiğini ifade etti.

Yeşilbağ, Türkiye’nin yüksek kuduz riski altındaki ülkelerden olduğuna dikkati çekerek, kuduzun taşıyıcısı çok sayıda hayvan türü bulunduğunu bildirdi.

Yarasalar, vahşi hayattaki etçil hayvanlar, kedi ve köpeklerin bu sınıfa girdiğini dile getiren Yeşilbağ, “Bunlar içindeki en önemli rolü köpekler üstleniyor. İnsanlardaki vakaların yüzde 99’dan fazlası köpeklerle ilişkilidir. Ülkemizde yılda 450 bin civarında kuduz riskli temas vakası ortaya çıkıyor. Bu sayı her geçen gün artmaktadır, düzenli artış göstermektedir. Buradaki temel etkenlerden biri de doğal olarak insan, hayvan temaslarının artmış olmasıdır. Genel olarak köpek popülasyonunun da bunu etkilediğini değerlendirebiliriz.” değerlendirmesinde bulundu.

Hayvana yönelik üretilen kuduz aşısı ihraç ediliyor

Yeşilbağ, Türkiye’de kuduz hastalığına yakalanmış insanlara, dünyada bilimsel olarak en son tedavi yöntemi neyse onun uygulandığını söyledi.

Kuduz hastalığında kullanılacak aşının yerlileştirilmesinin önemine dikkati çeken Yeşilbağ, şunları kaydetti:

“Türkiye aslında kuduz aşısını üretmeye başlayan ilk ülkelerden birisi. Çok geçmişe dayalı bir tarihimiz var fakat zamanla teknolojik gelişmelere ayak uydurulamadığı için Türkiye’de kuduz aşısı üretimi sekteye uğramış. Güncel olarak özel sektör ve üniversite işbirliğiyle yaptığımız çalışmalarla Türkiye’de hayvanlar için kuduz aşısının geliştirilmesi ve üretimine yönelik araştırma, geliştirme, altyapı ve üretim faaliyetlerini yeniden başlattık. Şu anda bu aşı yurt dışına gönderiliyor. Türkiye’de de lisanslanması için birtakım çalışmalar tamamlanmak üzere.”

İnsana yönelik kuduz aşısında klinik öncesi çalışmalara başlandı

Yeşilbağ, hayvanlarda kullanım için yılda yaklaşık 2 milyon doz, insanlarda kullanım için yaklaşık 1,5 milyondan fazla kuduz aşısının ithal edildiğine işaret etti.

İnsana yönelik yerli kuduz aşısıyla ilgili çalışmaların sürdüğünü belirten Yeşilbağ, şu bilgileri verdi:

“Farklı özel sektör kuruluşlarının yaptığı çalışmalar var. Adıyaman’da kurulu hayvan sağlığına yönelik daha önceden faaliyetler gösteren ama insan sağlığına yönelik çalışmaları da olan hatta Covid-19 sürecinde projeler yürütmüş bir özel sektör kuruluşuyla yerli insan kuduz aşısının geliştirilmesiyle ilgili proje gerçekleştirdik. Şu anda tamamlanma aşamasında. Buradaki temel amacımız, bu aşının araştırma, geliştirme aşamalarını yani preklinik aşamalarını gerçekleştirmekti. Bununla ilgili mevcut insan kaynağımızla ve altyapımızla bunu başarabileceğimizi göstermiş bulunuyoruz. Şu anda preklinik aşamada.”

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Boğaziçi Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesi yosun biyoteknolojisi konusunda işbirliği yapacak

Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü Dr. Öğretim Üyesi Berat Haznedaroğlu’nun kurucusu olduğu, 2017’den bu yana faaliyetlerine üniversitenin Kilyos Kampüsü’nde devam eden İstanbul Mikroyosun Biyoteknolojileri AR-GE Birimi (İMBİYOTAB) ile Cambridge Üniversitesi Mikroyosun İnovasyon Merkezi (AIC)’nin yosun biyoteknolojisi konusundaki araştırma, akademik bilgi paylaşımı ve eğitim alanlarında yürütecekleri çalışmalar bir yıl süreyle Newton Fonu – Research Environment Links Programı tarafından fonlanacak.

Türkiye’deki araştırma ortamının kapasitesini Türkiye ve Birleşik Krallık’tan kurumların işbirlikleriyle artırmaya yönelik Research Environment Links programı kapsamında desteklenen ‘’Joint Consortium on Algal Biotechnology for Bioeconomy – Driven Future’’ başlıklı proje ile iki ülkenin araştırma merkezleri arasında yosun biyoteknolojisi alanında ortak bilimsel araştırmalar yapılması, eğitimler verilmesi amaçlanıyor.

Proje kapsamında, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki İstanbul Mikroyosun Biyoteknolojileri AR-GE Birimi (İMBİYOTAB) ve Cambridge Üniversitesi Mikroyosun İnovasyon Merkezi (AIC) araştırmacılarınca disiplinlerarası çalışmalar, eğitimler gerçekleştirilecek. Projenin Türkiye ayağındaki çalışmalar Dr. Öğr. Üyesi Berat Haznedaroğlu’nun, İngiltere ayağındaki çalışmalar ise Cambridge Üniversitesi Bitki Bilimleri bölüm başkanı Prof. Alison Smith’in liderliğinde yürütülecek.

Cambridge Üniversitesi Mikroyosun İnovasyon Merkezi, yosun bazlı araştırmalar konusunda dünyanın sayılı merkezlerinden biri olarak gösteriliyor. Ar-Ge ve kamuoyuna dönük eğitim faaliyetleri ile tanınan merkezle olan kapasite inşaası ve akademik iş birliği sayesinde İstanbul Mikroyosun Biyoteknolojileri AR-GE Birimi’nin (İMBİYOTAB) enerji, tarım, çevre ve sağlık sektörlerine yönelik yüksek katma değerli ürünlere imkân veren yosun teknolojileri alanında Türkiye’nin ilk ve en kapsamlı Ar-GE merkezi halini alması hedefleniyor.

Söz konusu işbirliği hakkında bilgi aldığımız Dr. Öğr. Üyesi Berat Haznedaroğlu, Türkiye’nin mevcut cari açığının enerji ve sağlık sektörleri kaynaklı olduğunu belirterek, ithal benzin ve ithal ilaçlara olan bağımlılığın ekonomik gelişme anlamında ülke için sürdürülemez bir açık yarattığını vurguladı. Türkiye’nin fosil yakıtta ithalata olan bağımlılığın aynı zamanda yüksek seviyede sera gazı emisyonuna neden olduğunu belirten Haznedaroğlu bu durumun küresel iklim değişikliğine karşı alınması gereken önlemleri olumsuz etkilediğine işaret etti.

Sağlık perspektifinden bakıldığında ise Türkiye’de yaşam beklentisinin yükselmesi ve yaşlı nüfusun çoğalmasıyla sağlık harcamalarının da yükseliş göstermekte olduğunu ekleyen Berat Haznedaroğlu, bu çerçevede iki merkez arasındaki işbirliğinin nihai amacının enerji, sağlık ve tarım sektörlerinde yosundan daha fazla yararlanarak küresel anlamda rekabetçi biyoürünler geliştirmek olduğunun altını çizdi. Haznedaroğlu, yosunun sürdürülebilir gelişmeye katkısı ve çok kullanımlı bir ürün olarak sahip olduğu yüksek pazar değeriyle sayesinde ekonomik anlamda yaratacağı yüksek değere dikkat çekti.

Berat Haznedaroğlu, dünyanın en köklü bilimsel akademisi olma unvanını taşıyan İngiliz Bilimler Akademisi ve The Royal Society tarafından 2015 yılında ‘’Newton Advanced Fellowship’’ Araştırma Ödülü’ne değer görülmüştü Haznedaroğlu, bu ödülü takiben Mart 2015-2018 tarihleri arasında Cambridge Üniversitesi ile birlikte mikro yosunlarda yağ birikiminin biyolojik yakıt üretiminde kullanımı üzerine hücresel ve moleküler seviyede araştırılmasını konu alan “Cellular and Molecular Characterization of Non-model Microalgae for Maximized Lipid Synthesis” başlıklı çalışmayı da yürütmüştü.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Türk bilim insanları “insan nöral kök hücreleri ile elektrik üreten biyoyakıt hücresi” geliştirdi.

Üsküdar Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi akademisyenleri tarafından bilimsel işbirliğinde ortak bir çalışmayla geliştirilen biyoyakıt hücresinin Avrupa Patent başvurusu yapıldı.

Üsküdar Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Belkıs Atasever Aslan, Üsküdar Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi ve PROMER Müdürü Prof. Dr. Tunç Çatal, Sabancı Üniversitesi Malzeme Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fevzi Çakmak, Yıldız Teknik Üniversitesi Mekatronik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Erhan Akdoğan tarafından gerçekleştirilen ortak çalışmayla, insan kök hücreleriyle biyoyakıt hücresi geliştirildi.

Avrupa Patent başvurusu yapıldı       
                                 
Bilimsel calismalarda model olarak kullanılan nöral hücre hatlarından tasarlanan, yüksek elektrik enerjisi üreten ve bu enerjiyle LED ampul yaktığı ispatlanan biyoyakıt hücresi için Avrupa Patent başvurusu yapıldı.

Projenin ürüne dönüşmesi gurur verici

Suan Chicago’da Illinois Üniversitesi, Tip Fakültesi’nde misafir öğretim üyesi olarak nörofizyoloji çalışmaları için bulunan Doç. Dr. Belkıs Atasever Aslan, “Geliştirdigimiz model elektronik cihazlara uygulanabilmektedir. Multidisipliner ekibimizle uzun yıllardır sürdürdüğümüz bu çalışmanın başarılı bir biyoteknoloji ürününe dönüştüğünü görmek mutluluk ve gurur verici. Patent basvurusu yapacağımız diğer modelin de çalışmaları devam etmektedir” dedi.

İstanbul Protein Araştırma Geliştirme ve İnovasyon Merkezi (PROMER) laboratuvarlarında mikroorganizmalarla yenilenebilir enerji üretimi alanında AR-GE çalışmalarının yıllardır yürütüldüğünü belirten PROMER Kurucu Müdürü Prof. Dr. Tunç Çatal, insan hücre kültürü soyu kullanarak böyle bir çalışmanın ilk kez başarıldığını ve uygulamaya dönük geliştirilen sistemle LED ampül aydınlatılmış olmasının ileriye dönük, ulusal enerji ihtiyacımıza katkısı bakımından umut vaadettiğini belirtti.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Biyomühendisler hasarlı bir kalbi onarabilecek yama geliştirmeye çalışıyor.

Biyomühendislerden oluşan bir araştırma ekibi, kalp dokusunun önemli yönleriyle aynı işi yapabilen bir prototip yama ile ilgili çalışmalarını Advanced Functional Materials de yayınlanan makalelerinde açıkladı.

Geliştirilen yamanın, kalbimizin mekanik çalışma prensiplerine dayanıklı ve vücudumuzun ritmik olarak kan pompalamasına izin veren elektriksel sinyal özelliklerini taklit ettiği belirtiliyor. Çalışma esas olarak hasarlı kalbi onarabilecek işlevsel bir tasarıma bir adım daha yaklaşmamzı sağlayabilir.

Kalp hastalıkları diğer tüm hastalıklardan daha fazla kadın ve erkeği öldürmektedir.

Kalp hücreleri ile kardiyak yamalar, kalp krizinden sonra doku hasar görmüş hastalarda kalp dokusunu düzeltmek ve bebeklerde ve çocuklarda konjenital kalp kusurlarını onarmak için cerrahi olarak uygulanabilir.

Nihayetinde amaç, kalp kası hareketini bozmadan kalp hücrelerinin eşzamanlı atışını geri yükleyebilen hücresiz yamalar oluşturmaktır.

Alandaki bazı ilerlemelere rağmen, kalp hastalığı hala sağlık sistemlerimiz ve dünya çapındaki hastaların yaşam kalitesi üzerinde büyük bir yük oluşturmaktadır. Araştırmacılar sürekli olarak kök hücre tedavilerini, biyomalzeme jel enjeksiyonlarını ve yardımcı cihazları içerebilen yeni tedaviler geliştirmek istemektedirler.

Araştırmacılar bu malzemeyi geliştirmek için “melt electrowriting” yöntemini kullandı.

Bu çalışma, Trinity Biyomedikal Bilimler Enstitüsünde bulunan Trinity Biyomedikal Mühendisliği Merkezi’nde Avectas Ltd’nin bir iştiraki olan Spraybase ile işbirliği içinde gerçekleştirildi.

Kalp dokusu için yedek malzemelerin mühendisliği zordur, çünkü sürekli hareket halindedir. Kalp kasının mekanik çalışma koşulları, ağırlıklı olarak biyomedikal uygulamalar için onaylanmış seçeneklerden olan polyester bazlı termoplastik polimerler kullanılarak tam olarak karşılananamaktadır.

Bununla birlikte, termoplastik polimerlerin işlevselliği yapısal geometrisi ile güçlendirilebilir. Biyomühendisler daha sonra bir materyalin çok yönlü olarak genişlemesini kontrol edebilen ve bunu bir mühendislik tasarım yaklaşımı kullanarak ayarlayabilen bir yama yapmaya başladılar.

Yamalar, tekrarlanabilir, doğru ve ölçeklendirilebilir olan bir Spraybase teknolojisi olan eriyik elektrokripsiyon yoluyla üretildi. Yamalar ayrıca hücre uyumluluğunu korurken elektriksel iletkenlik sağlamak için elektro-iletken polimer polipirol ile kaplanmıştır.

Yama, kardiyak biyomalzemeler için baskın bir endişe olan ve kalp kasının önemli özelliğini doğru bir şekilde taklit etmek için iyi esneklik gösteren ve tekrarlanan gerilmeye dayanabiliyor.

kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Dokuz Eylül Üniversitesi, İmmun Plazma tedavisini dünya ile aynı anda uygulamaya başladı.

Dokuz Eylül Üniversitesi, COVID-19 salgını ile mücadele kapsamında, Sağlık Bakanlığı’nın onayladığı İmmun Plazma tedavisini dünya ile aynı anda uygulamaya başladı. DEÜ Rektörü Prof. Dr. Nükhet Hotar, “COVID-19 nedeni ile tedavi olarak taburcu olan, laboratuvar ve klinik testlerle iyileştiği tespit edilen bir hastadan ürettiğimiz immun plazmayı, yoğun bakımda yatan bir hastamıza vermeye başladık” diye konuştu.

Dünyayı etkisi altına alan ve henüz kesin bir tedavisi veya aşısı bulunmayan COVID-19 virüsüne karşı Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesinde İmmun Plazma tedavisi uygulanmaya başlandı. Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün “İmmun Plazma Tedariki” ile ilgili yazısı çerçevesinde DEÜ Hastanesi bünyesinde başlatılan uygulama ile COVID-19 hastalığından iyileşmiş bireylerin kanından elde edilecek ürünler tedavide kullanılacak. Dünyada kullanılmaya başlanan ve Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanan yöntemin hastalıkla mücadelede etkin bir yöntem olacağı düşünülmektedir.

TÜM İMKANLARIMIZI KULLANIYORUZ

Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’nde İmmun Plazma tedavisini uygulamaya başladıklarını açıklayan DEÜ Rektörü Prof. Dr. Nükhet Hotar, “COVID-19 nedeni ile tedavi olarak taburcu olan, laboratuvar ve klinik testlerle iyileştiği tespit edilen bir hastadan ürettiğimiz immun plazmayı, yoğun bakımda yatan bir hastamıza vermeye başladık. Henüz kesin bir tedavisi veya aşısı bulunmayan COVID-19 virüsüne karşı Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanan ve yoğun bakımda ağırlaşan hastaların tedavisi için umut ışığı olan bu tedavinin hastalarımıza şifa olmasını diliyorum. Hastanemizin tüm imkanlarını bu salgın ile mücadelede kullanıyoruz. Çalışma arkadaşlarımızın özverili çalışmalarıyla, devletimizin ve milletimizin dayanışmasıyla, el birliği ile bu salgının üstesinden geleceğiz” diye konuştu.

İMMUN PLAZMA HAVUZU

 Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesinde başlatılan uygulama kapsamında, ihtiyaç halinde COVID-19 bağışıklığı kazanmış kişilere erişmek ve uygun kan ürününü temin etmek için gönüllü bağışçı havuzunun oluşturulması, bağışçılardan güvenli şekilde immun plazma bağışlarının toplanması ve ihtiyacı olan hastaya verilmesi süreçlerini içeren bir iş akışı hayata geçirildi. Bu çerçevede ilk immun plazma bağışı yoğun bakım ünitesindeki bir hastaya başarıyla uygulandı. Projenin uygulama detayları hakkında bilgi veren Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Prof. Dr. Semih Küçükgüçlü, projenin iş akışlarını belirlediklerini belirterek, “Proje kapsamında öncelikle pandemi poliklinik veya servislerine başvuran hastalardan COVID-19 bağışıklığı kazanan kişiler, immun plazma bağışı konusunda bilgilendirilecek. Gönüllü bağışçı olmak isteyen kişilerin oluşturulacak web sitesi üzerinden veya DEÜ Hastanesi Kan Merkezine başvurarak Immun Plazma Donör Havuzuna kayıt edilmesi sağlanacak. Yoğun bakım hekimlerimiz  bu tedavi yöntemi ile ilgili bilgi ve deneyime sahipler. İhtiyaç halinde İzmir’deki diğer hastanelerde yatan yoğun bakım hastalarına immun plazma kan ürünü talep etme olanağı da sunulacak. Immun plazma tedavisi düşünülen hastanın kan grubuna uygun donörler ile iletişime geçilecek. Kan bağışı yapmak isteyen kayıtlı immun plazma donörlerinin hastaneye ulaşımı sağlanacak. Gönüllü immun plazma donörünün gerekli kontrol ve muayenesi yapılacak. Test sonuçları uygun olan donör adayından aferez immun plazma bağışı gerçekleştirilecek. Uygulama kapsamındaki hastaların immun plazma tedavi sürecindeki ve sonrasındaki bulguları pandeminin ilerleyen süreçlerinde bilgi kaynağı olması için kaydedilecek. Dünya ile aynı anda uygulanacak bu tedavi yöntemi yoğun bakım hastalarımız için bir umut ışığıdır” diye konuştu.

UYGULAMA EKİBİ

Uygulama ekibi hakkında da bilgi veren Prof. Dr. Semih Küçükgüçlü “İmmun Plazma tedavisi uygulaması hastanemizde hasta tedavi sürecini yöneten hekimlerimiz,  gönüllü donör havuzunu yöneten sistem uzmanlarımız, ürünün toplanması ve kalite kontrolünü yapan kan bankası ekibimiz, hastalık testlerini yapan mikrobiyoloji laboratuvar çalışanlarımız ve hastaya uygulamayı gerçekleştiren yoğun bakım ekibimiz gibi çok sayıda yetkin ve deneyimli çalışanlarımız ile yürütülmektedir. Tüm bu sürece katkı veren çalışanlarımıza kolaylıklar dilerken, hastalığı yendikten sonra başka hastalara umut olan gönüllü bağışçılarımıza da şükranlarımızı sunarız” ifadelerini kullandı.

kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Ölümü öngörebilen yeni yapay zeka aracı, kalp hastalarının yaşam süresini uzatmada ezber bozabilir.

Araştırmacılar, erken ölüm risklerini öngören yapay zeka modellerinin, kalp sorunları yaşayan hastalara fayda sağlayabileceğini belirtti.

Doktorların yüksek riskli kalp hastalarını belirlemelerine yardımcı olacak bir yapay zeka (AI / YZ) aracı, bir çalışmanın bir kişinin kalp taramasından sonraki yıllarda ölüm riskini doğru bir şekilde tahmin edebileceğini ortaya koymasının ardından yakında İngiltere’de deneme amaçlı kullanıma sunulacak.

Imperial College London liderliğindeki küresel araştırma ekibi, AI-ECG risk tahmini veya AIRE olarak bilinen AI modelini, kalbin odacıkları içindeki ve arasındaki elektrik sinyallerini kaydeden yaygın bir tıbbi test olan elektrokardiyogramlardan (EKG) elde edilen milyonlarca sonuç üzerinde eğitti. Bu yöntem, genellikle kalp krizi ve diğer düzensizlikleri teşhis etmek için kullanılıyor.

Amaç, bir kişinin yüksek sağlık sorunları veya ölüm riski altında olduğu anlamına gelebilecek incelikli kalıpları belirlemekti.

mperial College London’da kardiyak elektrofizyoloji araştırmacısı olan ve proje üzerinde çalışan Dr. Fu Siong Ng yaptığı açıklamada, “Bunun NHS için ve küresel olarak büyük faydaları olabileceğine inanıyoruz,” dedi.

Sistemin kalp krizi, kalp yetmezliği ve kalp ritmi sorunlarını da öngörebileceğini belirten araştırmacılar, sistemin önümüzdeki beş yıl içinde İngiltere Ulusal Sağlık Hizmeti (NHS) genelinde yaygınlaştırılabileceğini belirtti.

Gerçek hastaların kullanıldığı denemelerin Londra’daki birkaç bölgede yapılması planlanıyor ve 2025 ortasına kadar başlaması bekleniyor.

Polikliniklerden ve hastane tıbbi servislerinden hastalar kullanılarak modelin faydaları değerlendirilecek.

Yapay zekanın kalp sağlığını iyileştirme potansiyeli

Yapay zeka destekli EKG’ler, kalp hastalıklarını teşhis etmek için halihazırda kullanılıyor ancak rutin tıbbi bakımın bir parçası değil ve henüz belirli bir hastanın risk seviyelerini belirlemek için kullanılmadı.

Çalışmayı finanse eden İngiliz Kalp Vakfı’nın baş bilimsel ve tıbbi sorumlusu Bryan Williams, “Bu, gelecekteki kalp ve sağlık sorunlarının yanı sıra ölüm riskinin değerlendirilmesine yardımcı olarak EKG’lerin kullanımını daha önce mümkün olanın ötesine taşıyabilir,” dedi.

Sonuçlarını Lancet Digital Health dergisinde yayınlayan araştırmacılar, yapay zekanın yanıldığı tahminlerin, hastanın ek tedavi görmesi veya beklenmedik bir şekilde ölmesi gibi diğer bilinmeyen faktörlerden kaynaklanabileceğini ifade etti.

Ancak modelin yine de kalbin yapısında, hastalık veya ölüm için bir uyarı işareti olabilecek ancak doktorların gözden kaçırabileceği ince değişiklikleri tespit edebildiğini vurguladılar.

Imperial College London’da akademik bir klinisyen olan ve yeni araştırmayı yöneten Dr. Arunashis Sau, “Biz kardiyologlar EKG’lere baktığımızda, hastalığı teşhis etmemize yardımcı olması için onları ‘normal’ ve ‘anormal’ olarak sınıflandırarak deneyimlerimizi ve standart kılavuzları kullanırız,” dedi.

Sau, “Bununla birlikte, yapay zeka modeli çok daha ince ayrıntıları tespit ediyor, böylece EKG’lerde bize normal görünen sorunları ve potansiyel olarak hastalık tam olarak gelişmeden çok önce ‘tespit edebiliyor,'” dedi.

Sau, modelin teşhis ve tedavideki gelecekteki rolünü belirlemek için hastanelerde ve diğer sağlık hizmeti ortamlarında daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu ancak diyabet gibi diğer hastalıklar da kalbi etkileme eğiliminde olduğu için diğer sağlık sorunları olan hastaların da muhtemelen fayda sağlayabileceğini söyledi.

Ng de aynı fikirde: “Bunun hastaların tedavi edilme şekli üzerinde olumlu bir etkisi olabilir ve nihayetinde hastaların uzun ömürlülüğünü ve yaşam kalitesini artırabilir.”

kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Brezilya’da kokain bağımlılığına karşı Calixcoca aşısı geliştiriliyor.

Araştırmanın koordinatörü psikiyatr Frederico Garcia’ya göre, aşı uyuşturucu tedavisini yeniden şekillendirebilir.

Dünyanın ikinci en büyük kokain tüketicisi Brezilya’da bilim insanları kokain ve türevlerine olan bağımlılıkla mücadele için yenilikçi bir tedavi ve aşı geliştirmekte olduklarını duyurdu.Calixcoca adı verilen aşının hayvanlar üzerinde denemeleri başarılı sonuç verdi. İnsan üzerinde deney aşamasına geçen proje, geçen hafta Brezilya’da tıbbi araştırmalarla ilgili verilen, ilaç firması Eurofarma’nın sponsor olduğu Euro Health Innovation ödüllerinde 500 bin euroluk büyük ödülü kazandı.Minas Gerais Federal Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tedaviyi geliştiren ekibin koordinatörü psikiyatr Frederico Garcia, tedavinin ruhsat onayı alması halinde kokain bağımlılığının ilk kez bir aşı kullanılarak tedavi edileceğini belirtti.Aşı konusundaki beklentinin yüksek olduğuna dikkat çeken Garcia, klinik deneylere katılmak için gönüllü olmak üzere 3 binden fazla kişinin ekibiyle temasa geçtiğini bildirdi.

Calixcoca aşısı nasıl çalışıyor?

Araştırmacılar, aşının kokain ve toz kokainden elde edilen türevlerin beyne ulaşmasını engelleyen bir bağışıklık tepkisini tetiklediğini ve böylece bağımlılık zincirinin kırılmasını umduğunu belirtti. 

Bir başka deyişle, aşı ile kullanıcının “kafayı bulmasının” önüne geçilmesi amaçlanıyor.

Uyuşturucu, yüksek düzeyde zevk veren dopamin salımını uyararak madde kullanımı ve bağımlılık sürecini ödül sistemiyle pekiştiriyor.

Aşı, hastaların bağışıklık sistemlerini tetikleyerek kan dolaşımındaki kokain moleküllerine bağlanan antikorlar üretmelerini sağlıyor. Bu moleküller, dopamini beynin “ödül merkezine” geçemeyecek kadar büyütüyor.

Calixcoca denemelerde ne kadar etkili oldu?

Calixcoca’nın denendiği hayvanlarda kokaine karşı önemli düzeyde antikor üretildiği ve yan etkilerinin az olduğu kanıtlandı.

Araştırmada ayrıca aşının fare fetüslerini de kokaine karşı koruduğu anlaşıldı. Bu da aşının bağımlı annelerin doğmamış bebeklerini korumak için kullanılabileceği fikrini güçlendiriyor.

Calixcoca aşısı nasıl çalışıyor?

Araştırmacılar, aşının kokain ve toz kokainden elde edilen türevlerin beyne ulaşmasını engelleyen bir bağışıklık tepkisini tetiklediğini ve böylece bağımlılık zincirinin kırılmasını umduğunu belirtti. 

Bir başka deyişle, aşı ile kullanıcının “kafayı bulmasının” önüne geçilmesi amaçlanıyor.

Uyuşturucu, yüksek düzeyde zevk veren dopamin salımını uyararak madde kullanımı ve bağımlılık sürecini ödül sistemiyle pekiştiriyor.

Aşı, hastaların bağışıklık sistemlerini tetikleyerek kan dolaşımındaki kokain moleküllerine bağlanan antikorlar üretmelerini sağlıyor. Bu moleküller, dopamini beynin “ödül merkezine” geçemeyecek kadar büyütüyor.

Calixcoca denemelerde ne kadar etkili oldu?

Calixcoca’nın denendiği hayvanlarda kokaine karşı önemli düzeyde antikor üretildiği ve yan etkilerinin az olduğu kanıtlandı.

Araştırmada ayrıca aşının fare fetüslerini de kokaine karşı koruduğu anlaşıldı. Bu da aşının bağımlı annelerin doğmamış bebeklerini korumak için kullanılabileceği fikrini güçlendiriyor.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

İngiltere’de doğuştan sağır kız çocuğu gen terapisiyle duymaya başladı.

Kulağa enfüzyon olarak verilen terapi, kalıtsal sağırlığa neden olan hatalı DNA’nın yerini alıyor.

İngiltere’de sağır doğan bir kız çocuğu, yeni bir gen terapisi tedavisinin ardından yardımsız duymaya başladı.Opal Sandy, bir yaşına girmeden kısa bir süre önce tedavi gördü ve altı aylık sürecin ardından, fısıltı kadar yumuşak sesleri duymaya ve “Anne”, “Baba” , “uh-oh” gibi kelimeleri söyleyerek konuşmaya başladı.Kulağa enfüzyon olarak verilen terapi, kalıtsal sağırlığa neden olan hatalı DNA’nın yerini alıyor.Opal, İngiltere, ABD ve İspanya’daki hastaları kapsayan bir çalışmanın parçası.

Çin dahil diğer ülkelerdeki doktorlar da Opal’in sahip olduğu Otof gen mutasyonu için benzer tedavileri araştırıyor.Sonuçların akıllara durgunluk verici olduğunu söyleyen Opal’in anne ve babası Jo ve James, Regeneron tarafından yapılan bu tedaviyi ilk deneyen kişi olmasına izin vermenin son derece zor olduğunu vurguladı.BBC’de yer alan habere göre Opal’in beş yaşındaki kız kardeşi Nora da aynı türden sağırlığa sahip ve elektrikli koklear implant takıyor.

Koklear implant, işitme cihazı gibi sesi daha yüksek hale getirmek yerine, kulak zarı olarak bilinen kısımdaki hasarlı ses algılayıcı tüy hücrelerini atlayarak, beyinle iletişim kuran işitme sinirini doğrudan uyararak işitme “hissi” veren bir cihaz.Bunun aksine, yeni gen terapisinde Otof geninin çalışan bir kopyasını bu hücrelere iletmek için değiştirilmiş zararsız bir virüs kullanılıyor.Opal’in sağ kulağına genel anestezi altında tedavi uygulandı ve sol kulağına da koklear implant yerleştirildi.Sadece birkaç hafta sonra sağ kulağında alkış gibi yüksek sesler duyabiliyordu.
Altı ay sonra, Cambridge’deki Addenbrooke Hastanesi’ndeki doktorları, kulağın yumuşak sesleri, hatta çok kısık fısıltıları bile neredeyse normal şekilde işitebildiğini doğruladı.Baş araştırmacı ve kulak cerrahı Prof Manohar Bance “Onun sese tepki verdiğini görmek harika” ifadelerini kullandı.Uzmanlar, terapinin diğer ileri derece işitme kaybı türlerinde de işe yarayacağını umuyor.Çocuklardaki işitme kaybı vakalarının yarısından fazlasının genetik bir nedeni bulunuyor. Prof. Bance, deneyin gen terapisinin daha yaygın işitme kaybı türlerinde kullanılmasını sağlayacağını umuyor.Otof genindeki bir varyasyonun neden olduğu işitme kaybı, çocuklar iki veya üç yaşına gelip konuşmada gecikme olduğu farkedilene kadar genellikle tespit edilemiyor.Ancak risk altındaki aileler için genetik testler yapılıyor.Prof Bance “İşitmeyi ne kadar genç yaşta geri kazandırabilirsek, tüm çocuklar için o kadar iyi çünkü beyin yaklaşık üç yaşından sonra esnekliğini (adapte edilebilirliğini) kapatmaya başlar” ifadelerini kullandı.

kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin