Dev Araştırmaya Göre Vejetaryen ve Vegan Beslenmek Çok Sağlıklı

Meyveler ve sebzeler bir kez daha kazandı! CNN’in aktardığına göre bilim insanlarının yürüttüğü şemsiye bir çalışmada, vejetaryen ve vegan beslenme düzenlerinin kanser ve kalp damar hastalıkları gibi hayatı tehdit eden rahatsızlıkların tehlikesini önemli ölçüde azalttığı, hatta erken ölümü bile önleyebildiği bulunmuş.

Araştırmacıların yaptığı şemsiye bir çalışmada şimdiye kadar yürütülen büyük bir miktarda araştırma incelenmiş. Geçtiğimiz ay PLOS bülteninde yayımlanan çalışmada bilim insanlarından oluşan uluslararası bir araştırma takımı (aralarında Stanford Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesinde çalışanlar da var), bitki tabanlı beslenme şekilleri üzerine 20 yılı aşkın süredir yürütülmüş araştırmaları incelemiş.

CNN’e konuşan makalenin baş yazarı ve İtalya’daki Scuola Superiore Sant’Anna üniversitesinde yüksek lisans öğrencisi olan Angelo Capodici, araştırmacıların bunu yaparken bitkiye dayalı sağlıklı beslenme düzenlerinin “karaciğer, kolon, pankreas, akciğer, prostat, mesane, cilt, böbrek ve Hodgkin dışı lenfoma” gibi kanserlere ek olarak kalp hastalıklarına karşı da önemli ölçüde “koruyucu bir etki” sağladığını belirlediğini söylüyor. Çalışma ayrıca vejetaryenlik ve veganlığın metabolik hastalık ve diyabet görülme sıklığını da azalttığını gösteriyor. Bu hastalıkların her ikisi de ömrün kısalmasına ve yaşam kalitesinin düşmesine katkıda bulunabiliyor.

Araştırmaya göre hastalığa karşı koruyan bu etkiler, sağlığa sunduğu diğer faydaların yanısıra kolesterol ve tansiyonun, kan şekerinin ve iltihaplanmanın düşmesi gibi etkenlerin de sonucu gibi görünüyor. Araştırma bütünüyle değerlendirildiğinde, et ürünlerinin ve işlenmiş gıdalar yerine tam ve bitki tabanlı gıdalara (sebzeler, meyveler, tam tahıllar, kabuklu yemişler ve tohumlar, baklagiller vb.) daha çok önem verilmesinin, genellikle uzun vadeli insan sağlığı için olumlu bir hareket olduğunu gösteren ve giderek artan fikir birliğine yeni bulgular ekliyor.

Bununla beraber önemli bir uyarı da var: Bütün vegan veya vejetaryen beslenme şekilleri olumlu sonuçlar sunmuyor.

Sonuçta şekerli beyaz ekmekten patates cipslerine, şekerlemelere ve hatta Oreo’lara kadar bir sürü abur cubur, işlenmiş gıda teknik olarak vegan şeklinde düşünülüyor. Fakat bu gibi işlenmiş gıdalar uzun vadeli sağlığa kesinlikle katkı sunmuyor ve çalışmanın eş yazarı, İtalya IRCCS Nörolojik Bilimler Enstitüsünde hipofiz birimi tıbbi direktörü olan Federica Guaraldi’nin CNN’e aktardığına göre abur cubur odaklı vegan veya vejetaryen beslenme düzenleri olanlar büyük ihtimalle tam, işlenmemiş, bitkisel gıdalar tüketen eşdüzey kişilerle aynı faydaları görmeyecek.

“Meyve suları, rafine tahıllar, patates cipsleri ve hatta gazlı içecekler gibi sağlıksız bitkisel besinlerin tüketimine ağırlık veren beslenme şekilleri”, Guaraldi’nin CNN’e söylediğine göre bitkisel tabanlı bir beslenme şeklinin sağlığa olası faydalarını etkin biçimde ortadan kaldırabilir.

Ayrıca bazı uzmanların, daha sağlıklı bitkisel beslenme yolculuklarına çıkan kişilerin daha bütüncül sağlıklı yaşam biçimleri olabileceğini (düzenli egzersiz yapmak, yeterli uyumak vb. gibi) öne sürdüğünü belirtmekte de fayda var. Söz konusu durum, bu son çalışmada ölçülen hastalık frenleyici etkilere katkıda bulunuyor olabilir.

Çalışmada yer almayan ve kâr amacı gütmeyen True Health Initiative kurumunun kurucusu Davit Katz, “Burada beslenmeye atfedilen şey, belki de kısmen diğer yaşam şekli uygulamaları sebebiyle gerçekleşmiş olabilir” diyor CNN’e.

Fakat Katz bunun, araştırmanın doğruluğu konusunda “önemsiz bir endişe” olduğunu ekliyor.

Katz şöyle devam ediyor: “Bitkilerin baskın olduğu beslenme kalıpları, sağlık yönünden önemli sonuçlar lehine net etkiler sunuyor. Gözlemlenen faydaların bir kısmı diğer yaşam tarzı uygulamalarına atfedilebilse dahi durum böyle.”

Bu şemsiye çalışmada vejetaryen veya veganlığın dışındaki herhangi bir beslenme şekli hesaba katılmamış; yani Akdeniz diyetinden ilham alan ve balık ile ete izin verilmesine rağmen kalp ve beyin açısından geniş oranda sağlıklı olduğu düşünülen DASH ve MIND diyetleri gibi rejimler analiz dışında tutulmuş. Araştırmacıların çalışmada yazdığı üzere bu tür bir şemsiye analiz, doğası itibarıyla da oldukça genel: “Orijinal çalışmalarla ilişkili önemli metodolojik kısıtlamalar yüzünden verilere dikkat edilmeli.”

Kaynak ve yazını devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/dev-arastirmaya-gore-vejetaryen-ve-vegan-beslenmek-cok-saglikli/

JWUT, Ne Yıldız Ne Gezegen Olan Altı Yeni ‘Yetim Dünya’ Keşfetti

Bu göksel cisimler gezegen ve yıldız arasındaki çizginin her iki tarafında da duruyor.

Gökbilimciler evrenin pek çok gizemini anlama yolunda çıktıkları serüvende, yetim dünyalar adı verilen ve bulunması zor olan belki de trilyonlarca cismi arıyorlar. Gezegen ve yıldız arasındaki sınırı bulanıklaştıran bu yıldızvari cisimler, her ikisini de oluşturan kozmik süreçleri daha iyi anlamamızı sağlayabilir.

James Webb Uzay Teleskobu’nu (JWUT) kullanan bir araştırma takımı, geçenlerde genç bir bulutsunun içerisinde altı yeni yetim dünya tespit etmiş. 27 Ağustos’ta The Astronomical Journal bülteninde yayımlanan bir çalışmada detaylarıyla anlatılan bulgular, yetim dünyaların Jüpiter gezegeninden bile büyük gök cisimlerinin meydana gelmesine yardımcı olabileceğini gösteriyor. Bu yeni keşfedilen dünyalar, güneş sistemimizin en büyük gezegeninden 5 ila 10 kat büyük gaz devleri bile olabilir.

Johns Hopkins Üniversitesinde çalışan astrofizikçi ve makalenin eş yazarı Adam Langeveld, “Muhtemelen yıldız oluşum sürecinin nihai sınırlarını araştırıyoruz” diyor bir açıklamada. “Eğer Jüpiter’in genç haline benzeyen bir cisminiz varsa, doğru koşullar altında bir yıldıza dönüşebilmesi mümkün mü? Hem yıldızların hem de gezegenlerin oluşumunu anlamak için bu önemli bir bağlam.”

Yetim dünyalar nedir?

Serseri gezegenler de denilen ve serbest gezen bu gök cisimleri, gezegenlerle benzer kütlelere sahip. Fakat gezegenlerin aksine, Dünya’nın Güneş’in kütleçekimine bağlı olduğu gibi merkezi bir yıldızın kütleçekimine bağlı değiller. Bunun yerine uzayda sürükleniyorlar.

Ancak oluşumları ve boyutları, onları yıldızlara benzer hale getiriyor. Çoğu yetim dünya, gezegen oluşumunun ilk aşamaları sırasında, maddenin daha sık çarpıştığı zamanlarda çıkan malzemelerden oluşuyor. Etraflarında uzay tozundan oluşan diskler de olabiliyor. Bu diskler hem yıldız hem de gezegen oluşumu için büyük önem taşıyor. Diğerleri ise yıldızlara güç veren nükleer kaynaşma oluşturacak kadar kütlesi bulunmayan, çöken moleküler bulutlardan çıkmış olabiliyor. Bu benzerliklerle bile hâlâ bir yıldız ve bir gezegen olarak düşünülen şeyin arasındaki sınırın iki tarafına geçiyorlar.

Bilinen veya kuşku duyulan 70 ila 170 kadar yetim gezegen olsa da bazı bilim insanları, galakside trilyonlarcası olabileceğini tahmin ediyor.

Bir diğer önemli husus da yetim dünyaların sınıflandırmaları belirsizleştirmesi. Bunun sebebi ise kütlelerinin Satürn ve Jüpiter gibi gaz devleri ve kahverengi cüce yıldızlar ile örtüşmesi. Yetim dünyalar evimiz olan Samanyolu galaksisinde nadir olsa da JWUT’den gelen yeni veriler, geçenlerde hedeflenerek gözlemlenen yıldız kümesi NGC1333‘deki gök cisimlerinin yaklaşık yüzde 10’unu meydana getirdiklerini gösteriyor.

Genç bir bulutsudaki yetim dünyalar

Yeni çalışmada araştırma takımı, JWUT’nin genç NGC1333 bulutsusuna yönelik yürüttüğü en derin taramadan gelen verileri kullanmış. Bu yıldız oluşum kümesi, Dünya’dan yaklaşık 1.000 ışık yılı uzaklıkta ve Perseus takımyıldızında yer alıyor. NGC1333’nin makaleyle birlikte yeni yayımlanan bir görüntüsü, bulutsunun yıldızlararası toz ve bulutların çarpıcı manzarasıyla parladığını gösteriyor.

Johns Hopkins Üniversitesinde çalışan astrofizikçi ve makalenin eş yazarı Provost Ray Jayawardhana, “Webb’in kızılötesi dalga boylarındaki eşi görülmemiş hassasiyetini kullanarak genç bir yıldız kümesinin en soluk yıldızlarını aradık ve gökbilimdeki temel bir soruya cevap bulmaya çalıştık: ‘Ne kadar hafif bir nesne bir yıldız gibi şekillenebilir?’ sorusuna” diyor bir açıklamada. “Görünüşe göre yıldızlar gibi şekillenen en küçük serbest cisimlerin kütlesi, civardaki yıldızların etrafında dönen dev ötegezegenlerle örtüşüyor.”

Araştırma takımı, JWUT’nin bu tür cisimleri tespit etmek için gereken hassasiyette olmasına rağmen, yapılan gözlemlerde beş Jüpiter kütlesinden daha düşük olan hiçbir cisim tespit etmemiş. Bu durum, söz konusu eşikten daha hafif olan herhangi bir gök cisminin, yıldızların aksine gezegenler gibi şekillenmesinin daha muhtemel olduğunu gösteriyor.

“Gözlemlerimiz, doğanın gezegen kütleli cisimleri en az iki farklı yolla oluşturduğunu doğruluyor; yıldızların oluştuğu şekilde bir gaz ve toz bulutunun kaynaşmasıyla ya da Güneş sistemimizdeki Jüpiter’de olduğu gibi genç yıldızların etrafındaki gaz ve toz disklerinin içerisinde” diyor Jayawardhana.

James Webb Uzay Teleskobu’nun NGC1333’de yaptığı tayfölçümsel taramanın yeni geniş alanlı mozaik görünümü. Serbest gezen ve yeni keşfedilen gezegen kütleli üç cisim yeşil işaretlerle belirtilmiş. Görüntü: ESA/Webb, NASA & CSA, A. Scholz, K. Muzic, A. Langeveld, R. Jayawardhana.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/jwut-ne-yildiz-ne-gezegen-olan-alti-yeni-yetim-dunya-kesfetti/

Dünyanın En Hızlı Mikroskobu, Elektronları Hareket Halindeyken Yakalıyor

Bir attosaniye, saniyenin sadece kentilyonda biri kadar sürüyor.

Elektron mikroskobisi neredeyse bir asırdır var ancak modern sürümler, fizikçilerin görmeyi onlarca yıldır beklediği şeye nihayet ulaşıyor: Geçirimli bir elektron mikroskobu, elektronları ilk defa bileşenlerini görebileceğimiz netlikte yakalıyor. Araştırmacılar “attomikroskobi” adını verdikleri yepyeni bir optik bilim alanının kapısını araladıklarını ve bunun kuantum fiziği, biyoloji ve kimya dünyasını etkileyeceğini düşünüyor.

Arizona Üniversitesinde çalışan uzmanların öncülük ettiği bir araştırma takımından gelen bu yeni buluş, geçtiğimiz hafta Science Advances bülteninde yayımlanan yeni bir çalışmada detaylarıyla anlatılıyor. Arizona Üniversitesinde çalışan yardımcı fizik ve optik bilimleri profesörü Muhammed Hasan, geçirimli elektron mikroskoplarını bir akıllı telefonun kamerasına benzetiyor.

Üniversiteden yayımlanan bir açıklamada, “Bir akıllı telefonun son modelinde daha iyi bir kamera vardır” diyor Hasan. “Bu mikroskopla beraber, bilimsel camianın bir elektronun nasıl davranış ve hareket şeklinin ardındaki kuantum fiziğini anlayabilmesini umuyoruz.”

Orijinal elektron mikroskobu 1930’ların başlarında çıksa da (ilk mikroskobu kimin icat ettiğine dair tartışma hâlâ devam ediyor), bilim insanları 2000’lerden beri geçirimli elektron mikroskopları olarak bilinen cihazlara bel bağlamıştı. Bu cihazlarda cisimler, ışık mikroskoplarının yapabileceklerinin çok ötesinde, boyutlarının milyonlarca katına kadar büyütülüyor. Bunun sebebi, bir hedefe ateşlenen elektron lazer ışını darbelerine dayanıyor olmaları. Sonrasında ise son derece hassas kamera sensörleri ve lensler, bu atomik parçacıkları numuneden geçerken görüntülüyor. Bu görüntüler arasındaki bir cisimde gözlemlenen değişimlere, bir mikroskobun zamansal çözünürlüğü adı veriliyor. Araştırmacılar bu çözünürlüğü artırmak için lazer darbelerini attosaniyelere kadar hızlandırmış. Darbeler, bir saniyenin sadece birkaç kentilyonda biri kadar sürüyor.

Fakat burada bile sorun, “attosaniyelerin” çoğu olması. Fizikçiler tek bir elektronu bulunduğu yerde yakalamayı ve akılalmaz derecede hızlı atomaltı tepkime ve etkileşimlerini detaylı şekilde görmeyi istiyorsa, tek bir attosaniye darbe ateşleyebilen geçirimli bir elektron mikroskobuna ihtiyaçları vardı. Araştırmacılar bunu gerçeğe dönüştürmek için yine attosaniyelerle ölçülen ilk uç morötesi radyasyon darbesini oluşturan ve 2023 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazanan bilim insanlarının öncülük ettiği çalışmalara yönelmiş. Bu temel ile birlikte araştırma takımı, nihayet o attosaniye ölçütüne ulaşmış.

Araştırmacılar bunu yaparken gönderdiği lazeri tek bir elektron darbesine ve ultrakısa iki ışık darbesine ayıran yeni bir mikroskop geliştirmişler. Bir pompa darbesi olarak adlandırılan ilk ışık darbesi, bir numunenin elektronlarına enerji veriyor. Ardından ise optik bir kapılama darbesi olarak bilinen darbe başlıyor ve sonrasında mikroskoptan bir attosaniyelik elektron darbesinin sonsuz küçük bir zaman aralığında yayılmasına olanak sağlıyor. Bu iki ultrakısa ışık darbesi uygun biçimde eşgüdümlendiğinde, operatörler elektron darbelerini zamanlayıp atomik olayların attosaniye seviyesindeki bir zamansal çözünürlükte yakalanmasına yardımcı oluyor.

Kaynak ve yazının devamı için tıklayın: https://popsci.com.tr/

En Sevdiğiniz Film Türleri, Beyninizle İlgili Ne Söylüyor?

Fotoğraf: Denise Jans/Unsplash

Aksiyon filmleri, suç filmleri, komediler ya da belgeseller… Bir insanın en sevdiği film türü, o insanın beyninin nasıl çalıştığıyla ilgili çok şeyi açığa çıkarıyor. Halle-Wittenberg – Martin Luther Üniversitesinin (MLU) öncülük ettiği ve yaklaşık 260 kişinin beyin faaliyet kayıtlarıyla film tercih verilerinin karşılaştırıldığı yeni çalışmanın bulguları bu şekilde. Aksiyon ve komedi filmleri sevenler olumsuz duygusal uyaranlara karşı çok güçlü tepki verirken, belgesel ya da suç ve gerilim filmlerini tercih edenlerin tepkisi önemli ölçüde daha zayıf. Sonuçlar Frontiers in Behavioral Neuroscience bülteninde yayımlandı.

Filmler, psikologlar için ilginç bir olgu. MLU’da çalışan Psikolog Esther Zwiky, “Filmler çok enteresan çünkü insanlardaki her duyguyu betimlemekle kalmıyor, aynı zamanda onları uyandırıyorlar” diyor. “Öfke veya korku gibi olumsuz duygular, pek çok filmde merkezi bir rol oynuyor.” Yakın zaman öncesine kadar film tercihleri ve olumsuz duyguların beyindeki işlenişi arasındaki bağlantıya dair görece fazla bir şey bilinmiyordu.

Araştırmacılar, 257 kişiden alınan verileri analiz ederek bu karşılıklı etkileşimi detaylı şekilde incelemiş. Daha büyük bir çalışma kapsamında ise katılımcılar film tercihleriyle ilgili bilgi de vermişler. Ek olarak katılımcıların beyin faaliyeti fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) yöntemiyle analiz edilmiş. Deneklere, bir MRI makinesi içinde yattıkları sırada korkulu veya öfkeli suratlar ve geometrik şekiller gösterilmiş. “Yaygın şekilde kabul gören bu testle, beynin duygusal uyaranı nasıl işlediğini ölçebiliyoruz” diyor Zwiky.

Araştırmacılar beynin iki bölgesine odaklanmış. Bunlardan ilki olan amigdala, hayati duyguları işlemekten sorumlu. “Amigdala, tehditlere yanıt olarak bir ‘savaş ya da kaç’ tepkisi tetikleyebiliyor” diyor Zwiky. Araştırma takımı ayrıca beynin ödül merkezi olarak bilinen nucleus accumbens’in nöronsal faaliyetini de incelemiş.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/en-sevdiginiz-film-turleri-beyninizle-ilgili-ne-soyluyor/

Afganistan’da hamile kadınlar ölüm korkusu ve çaresizlikle doğumlarını bekliyor

 Afganistan'da birçok hastanede kuvöz ve yoğun bakım olanakları bulunmuyor
Afganistan’da birçok hastanede kuvöz ve yoğun bakım olanakları bulunmuyor

Syed Anwar ve Swaminathan Natarajan, BBC Dünya Servisi

Afganistan’da hamile kadınlar, birçok sağlık tesisi ve doğumevinin kapanmasıyla birlikte, sağlık hizmetlerine erişimde sorun yaşıyor. Ülkede pek çok kadın, hamilelik sırasında önerilen en az dört doktor muayenesini gerçekleştiremiyor.

Kuzey Badahşan eyaletinde yaşayan ve altı aylık hamile olan Ferhunde isimli kadın, “İkinci bebeğimin doğumunun benim ya da bebeğimin ölümüne neden olmasından korkuyorum” diyor.

Ferhunde, bebeğini Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından işletilen 60 yataklı bir doğum hastanesinde dünyaya getirmeyi planlamıştı. Ancak hastanenin doğum ünitesi Temmuz ayından beri kapalı.

“İlk çocuğumu sezaryenle doğurmuştum. Bu sefer ne olacağını bilmiyorum” diyen Ferhunde durum hakkında çok endişeli olduğunu dile getiriyor.

BBC Afgan Servisi, Ferhunde gibi genç kadınlardan, ülkedeki doğum hizmetlerinin ne denli sıkıntılı olduğunu gösteren pek çok tanıklık dinledi.

Kadın doğum hizmetlerindeki olanaksızlıklar

Badahşan insanlar arasında büyük ölçüde ülkede “doğum yapmak için en kötü yer” olarak biliniyor. Dağlık, engebeli ve ulaşılması zor olan bu bölgede WHO tesisi, kadınlar için çok ihtiyaç duyulan bir can simidiydi.

Afganistan’daki WHO yetkilileri, BBC’ye yaptığı açıklamada, finansmandaki önemli eksiklik nedeniyle hastanenin doğum ünitesini kapatmak gibi zor bir karar aldıklarını söyledi.

BBC’nin konuştuğu doğum ünitesinin eski bir çalışanı, servis kapatılmadan önce “hastanede günde 15’e kadar sezaryen ameliyatı yapıldığını” söyledi.

Hastane genellikle aşırı kalabalıktı.

WHO yetkilisi, “Bu hastanede histerektomi ve sistektomi gibi başka ameliyatlar da yapılıyordu” dedi.

Badahşan’da faaliyette olan diğer tek doğum hastanesi, hayır kurumu Ağa Han tarafından finanse ediliyor. İki uzman ve dört doktorun görev yaptığı 30 yataklı hastane artan taleple başa çıkmakta zorlanıyor.

Bölgeye en yakın hastane Kunduz’da. O da arabayla neredeyse beş saat uzaklıkta. Pek çok kişi Ferhunde gibi araba kiralayamayacak kadar yoksul. Para bulsa bile doğum için Kunduz’daki hastaneye kabul edileceğinin garantisi yok, ki orası da aşırı kalabalık.

Ölüm sayıları kötüleşiyor

UNICEF verilerine göre 2020 yılında kaydedilen son anne ölüm oranı 100 bin doğumda 620 ölümdü. Bu oran küresel ortalamanın neredeyse üç katı.

UNICEF raporuna göre “Afganistan bebek, çocuk ya da anne olmak için dünyanın en tehlikeli yerlerinden biri olmaya devam ediyor” denildi ve sağlık kuruluşlarına erişimin zorluğundan bahsedildi.

2023 yılında her 1000 doğum için 37 bebek ölümü bildirildi.

Afganistan’ın beşinci büyük şehri olan Celalabad’dan bir doktor, bebek ölümlerinin anne ölümlerine kıyasla daha hızlı arttığını söyledi.

Celalabadlı doktor, “Devlet hastanelerinde prematüre bebekleri tutacak olanaklarımız yok. Doğum sırasındaki komplikasyonlarla başa çıkmak için şartlarımız çok kötü” diye devam etti.

Ebe eksikliği

Yakın tarihli bir UNICEF raporuna göre, kadınların üçte biri sağlık kuruluşu olmayan yerlerde doğum yapıyor.

Taliban’ın getirdiği sosyal kısıtlamalar nedeniyle sağlık çalışanları seyahat etmekten çekiniyor.

Bu da birçok kadının eğitimsiz kadın akrabalarına ve komşularına bağımlı olduğu anlamına geliyor.

Kandahar şehrinin ücra bir bölgesinde görev yapan bir ebe, “Bölgede doğum hizmetlerinin olmaması nedeniyle bazı kadınlar evde doğum yapıyor ve bu yöntem tıbbi destek ve temel hijyen açısından tamamen standart dışı” diyor.

Ebe, “Köylüler bir keresinde sabah saat ikide doğum yapmış bir kadın getirmişlerdi ama plasenta dışarı çıkmamıştı” diye devam etti.

Aile gün doğumuna kadar bekleyip sonra kadını hastaneye yetiştirmiş.

“Çok acı çekiyordu. Elimizden gelenin en iyisini yaptık ve kadın acılarından kurtuldu.”

Ebe, birkaç saatlik hafif bir gecikmenin bile ölümcül olabileceğini dikkat çekiyor.

Kadınların sadece küçük bir yüzdesi hastane ücretlerini karşılayabiliyor.

Kabil’deki özel Shefajo kliniğinin bekleme odasında, yedi kez düşük yapmış 35 yaşındaki Musrsal ve dört kez düşük yapmış 20 yaşındaki Hamida ile tanışıyoruz.

Travmaları hala taze.

Fiziksel olarak bitkin ve duygusal olarak da yıpranmış görünen Musrsal, “Ne zaman bir çocuk kaybetsem, hafızamın yarısını kaybetmiş gibi hissediyorum. Saçlarımın yarısını kaybettim. Her çocuk kaybında ruhsal sorunlar yaşıyorum,” diyor.

Musrsal, doktorların kendisine düşük nedeninin “iyi beslenmemek ve kilo almak” olduğunu söylediğini hatırlatıyor.

Musrsal’ın çoğu Afgan kadının aksine hala bir devlet işi var, besleyici iyi gıdalar tüketiyor ve fiziksel olarak zorlayıcı işler yapmıyor.

Hamide, kliniğe ipek bir çarşaf ve parmakları kınalanmış halde giriyor. Yüzü açık.

“Son düşüğümü yaklaşık altı ay önce yaptım. Ondan sonra Kandahar, Quetta ve Chaman’daki doktorlara danıştım.”

Son iki şehir Pakistan’da. Kandahar’daki doktorlar bakteriyel bir enfeksiyon tespit etmiş ve ona bir aşı yazmışlar. Musrsal gibi Hamide de hamile kalmak için çırpınıyor.

16 yaşında evlenmeye zorlanmış Hamide, henüz bebek sahibi olamadığı için etrafındaki insanların alay konusu oluyor.

Hamide, “Bazı insanlar benimle dalga geçiyor ve neden çocuk sahibi olmadığımı soruyor. Bu sözlere tahammül etmek benim için çok zor” diyor.

Her iki kadın da birçok testten geçti ve şimdi sonuçlarını bekliyor.

Hamide henüz 16 yaşındayken rızası dışında zorla evlendirildi
Fotoğraf altı yazısı,Hamide henüz 16 yaşındayken rızası dışında zorla evlendirildi

Musrsal ve Hamide, bir jinekolog ve Shefajo Hastanesi’nin kurucusu olan Dr. Najmussama Shefajo’nun hastaları.

Dr. Shejafo, sağlık hizmetlerinde yaşanan keskin düşüşün nedenlerini şöyle sıralıyor:

“Ana faktörler kadın doktor ve hemşirelerin, uzmanlaşmış hastanelerin ve ilaçların eksikliği. Okuma yazma bilmemek ve insanlar arasında farkındalık eksikliği de yine diğer başlıca sebepler.”

Taliban’ın 2021’de iktidarı ele geçirmesinin ardından birçok deneyimli kadın doktor ülkeden kaçtı.

Yeni hükümet, yeni mezun kadın doktorlara tıp lisansı vermeyince durum daha da kötüleşti.

“Kadın doktor açığı giderek artıyor ve bu durum daha da kötüleşecek” diyen Dr. Shejafo, devlet hastanelerinin talebi karşılayamadığını ve gerekli sağlık hizmetini veremediğini de ekliyor.

“Bir devlet hastanesinde kanaması olan üç-dört annenin aynı yatakta oturtulduğunu gördüm. Başka bir yerde ise bir kuvözün içine beş bebek koymuşlar.”

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/clywxyz9de3o

Uzayda Bitki Yetiştirildi

Uluslararası Uzay İstasyonu’nda (ISS) yetiştirilen ilk çiçek olan zinya, uzayda bitki yetiştirme konusunda önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu deney, astronotların uzun süreli uzay görevlerinde kendi yiyeceklerini yetiştirme yeteneklerini artırmak için gerçekleştirilen bir dizi denemenin parçasıydı. Zinya çiçeği yetiştirme deneyinin amacı, bitkilerin mikrogravitede nasıl büyüdüğünü ve geliştiğini anlamaktı.

Deneyin Başlangıcı ve Amaçları

Zinya bitkisinin ISS’de yetiştirilmesi, NASA’nın Veggie (Vegetable Production System) adlı bir projesi kapsamında yapıldı. Veggie, ISS’de taze sebzeler ve bitkiler yetiştirmek için tasarlanmış bir sistemdir. 2014 yılında başlatılan bu proje, astronotlara uzun süreli uzay yolculuklarında taze yiyecek sağlayabilmeyi amaçlamaktadır. Zinya, bu sistemde yetiştirilen ilk çiçekli bitki oldu.

Zinya’nın seçilme nedeni, bitkinin uzayda yetiştirilmesi beklenen diğer bitkilere (örneğin, domates) benzer özelliklere sahip olmasıydı. Bu bitkinin büyümesi sırasında ortaya çıkan zorluklar, gelecekteki daha karmaşık bitkiler için yol gösterici olabilirdi.

Zinya Çiçeğinin Yetiştirilmesi

Zinya bitkileri, ISS’de Veggie sistemi içinde 2015 yılında ekildi. Ancak, bitkilerin büyümesi beklenenden daha zor oldu. ISS’deki mikrogravitasyon ortamı, suyun ve besin maddelerinin bitkilere eşit şekilde dağılmasını zorlaştırdı. Ayrıca, bitkilerin büyümesi sırasında mantar sorunları da ortaya çıktı. Bu sorunlar, bitkilerin gelişimini olumsuz etkiledi ve bazı bitkilerin çürümesine neden oldu.

Bu sorunlarla başa çıkabilmek için NASA, ISS’deki astronotların daha fazla özerklik kazanmasını sağladı. Astronotlar, bitkilerin bakımı konusunda daha fazla karar verme yetkisine sahip oldu. Bu süreçte, astronotlar bitkilere daha fazla su vermek, ışık seviyelerini ayarlamak ve gerektiğinde havalandırmayı artırmak gibi kararlar aldı. Bu müdahaleler sonucunda zinya bitkileri yeniden canlandı ve sonunda çiçek açmayı başardı.

İlk Çiçek Açılması ve Önemi

Zinya bitkisi, 16 Ocak 2016’da uzayda ilk kez çiçek açtı. Bu olay, uzayda bitki yetiştirmenin zorluklarına rağmen başarılı olabileceğini gösterdi ve uzayda uzun süreli yaşamın mümkün olabilmesi için kritik bir adım olarak değerlendirildi. Zinya’nın çiçek açması, astronotlar için bir moral kaynağı oldu ve gelecekteki Mars görevleri gibi uzun süreli uzay yolculuklarında taze yiyecek yetiştirmenin mümkün olabileceğine dair umut verdi.

Bilimsel Kazanımlar

Zinya çiçeğinin uzayda yetiştirilmesi, bitki biyolojisi ve mikrogravitede bitki yetiştirme hakkında önemli veriler sağladı. Bu deneyler sayesinde bitkilerin büyüme koşullarının nasıl optimize edilebileceği, su ve besin yönetiminin nasıl iyileştirilebileceği ve mikrogravitasyonun bitkiler üzerindeki etkileri hakkında daha fazla bilgi edinildi. Bu bilgiler, gelecekte uzayda daha karmaşık bitkilerin yetiştirilmesi ve uzun süreli uzay görevlerinde kendi yiyeceklerini yetiştirme gereksinimi olan astronotlar için kritik öneme sahiptir.

Sonuç

Zinya çiçeği, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yetiştirilen ilk çiçekli bitki olarak tarihe geçti. Bu deney, uzayda bitki yetiştirmenin mümkün olduğunu ve bu süreçte karşılaşılan zorlukların aşılabileceğini gösterdi. Zinya’nın başarısı, gelecekteki uzun süreli uzay görevleri için taze yiyecek yetiştirme olanaklarını araştırmaya devam eden bilimsel çabaların önemli bir parçası olarak kabul edilir.

Yazar: Kifayet Beşirik

Kaynak: Sıradışı Bilim

Kaktüsler Gerçekten Radyasyonu Emer/Engeller Mi?

İddia: Kaktüsler her türlü cihazdan, özellikle de bilgisayardan yayılan radyasyonu önlerler. Dolayısıyla herkesin bilgisayar odasında kaktüs bulunmalıdır. Gerçek Mi? Sahte. Gerçek Ne?Kaktüslerin diğer herhangi bir cisimden daha fazla radyasyon soğurduğunu gösteren hiçbir bilimsel veri bulunmamaktadır.

Kaktüslerin radyasyonu emdiği veya engellediği iddiası, özellikle bilgisayar ve diğer elektronik cihazlardan yayılan radyasyonu önlemek için kaktüslerin ofislerde ve bilgisayar odalarında bulundurulması gerektiği yönünde popüler bir efsanedir. Ancak bu iddia, bilimsel bir temele dayanmamaktadır ve gerçeği yansıtmamaktadır.

İddianın Kökeni ve Yayılma Nedenleri

Bu iddia, muhtemelen kaktüslerin fiziksel yapısı ve dikenli görünümü nedeniyle ortaya çıkmış olabilir. Kaktüsler sert, dikenli bir dış yapıya sahiptir ve bu nedenle bazı insanlar, onların zararlı maddeleri veya enerjileri engelleyebileceği yanılgısına kapılmış olabilirler. Ayrıca, kaktüslerin radyasyonu emdiğine dair iddialar, bitkilerin genel olarak çevreye faydalı oldukları gerçeğiyle karıştırılabilir. Bitkilerin hava temizleme özellikleri vardır, ancak bu özellik radyasyonla ilgili değildir.

Bilimsel Gerçekler

Kaktüslerin, diğer bitkiler ya da cansız nesnelerden daha fazla radyasyon soğurduğunu gösteren hiçbir bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Radyasyon, elektromanyetik dalgalar şeklinde yayılan enerjidir ve bu enerji, genellikle iyonlaştırıcı (X-ışınları, gama ışınları gibi) ve iyonlaştırıcı olmayan (radyo dalgaları, mikrodalgalar gibi) olarak ikiye ayrılır. Bilgisayarlar ve diğer elektronik cihazlar, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon yayarlar. Bu tür radyasyon, düşük enerji seviyelerine sahiptir ve sağlığımıza zarar verme potansiyeli çok düşüktür.

Bitkiler, genel olarak radyasyonu emme özelliklerine sahip değildir. Kaktüsler de dahil olmak üzere, bitkilerin radyasyonu özel olarak engelleme veya emme gibi bir yeteneği yoktur. Kaktüslerin bu iddiada belirtilen şekilde bir işlev görmesi için belirli bir mekanizma olması gerekir, ancak böyle bir mekanizma bilimsel olarak tanımlanmamıştır.

Sonuç

Kaktüslerin radyasyonu emdiği veya engellediği iddiası tamamen bir şehir efsanesidir. Bilgisayar odasında bir kaktüs bulundurmanın radyasyonu önlemek gibi bir etkisi yoktur. Ancak kaktüslerin estetik bir değer kattığı ve ortama hoş bir atmosfer sağladığı inkar edilemez. Bilimsel olarak radyasyondan korunmanın en etkili yolu, cihazların uygun şekilde kullanılması, koruyucu ekipmanların kullanılması ve düzenli aralıklarla mola vermektir. Kaktüsler bu süreçte herhangi bir rol oynamaz.

Yazar; kifayet Beşirik

Kaynak ; Sıradışı bilim

Ksilem ve Floem: Bitkilerde Besinlerin, Suyun ve Minerallerin Taşınması

Bitkilerde madde taşınımı, ksilem ve floemFuseSchool – Global EducationKsilem ve Floem: Bitkilerde Besinlerin, Suyun ve Minerallerin Taşınması İlk bakışta sadece suyun, minerallerin, glikozun ve amino asitlerin hareketi diyebiliriz. Ama bu bilimdir ve bu süreci betimlemek için özel terimlere ihtiyaç…

Ksilem (Xylem)

Ksilem, bitkinin su ve mineral taşınımını sağlayan dokudur. Su ve mineraller, topraktan kökler aracılığıyla emilir ve ksilem hücreleri aracılığıyla bitkinin yapraklarına ve diğer kısımlarına taşınır. Ksilem, genellikle uzun, boru şeklinde hücrelerden oluşur ve bu hücrelerin duvarları odunlu maddelerle kaplıdır, bu da bitkiye destek sağlar. Ksilem hücreleri ölüdür ve boşluklu yapıları suyun ve minerallerin hızlı bir şekilde taşınmasını mümkün kılar.

Su taşınımı nasıl gerçekleşir?
Su, köklerden emildikten sonra, ksilem hücreleri boyunca yapraklara doğru çekilir. Bu taşınım, kök basıncı, kılcal hareket ve transpirasyon (terleme) gibi mekanizmalarla desteklenir. Transpirasyon, yapraklardan su buharı olarak kaybedilen suyun yarattığı çekim kuvvetiyle suyu yukarıya doğru taşır.

Floem (Phloem)

Floem, bitkinin fotosentez sonucu üretilen besinleri (özellikle şekerleri) bitkinin diğer kısımlarına taşımakla görevli dokudur. Bu dokular, canlı hücrelerden oluşur ve iki yönlü taşınma sağlayabilir, yani besinler bitkinin ihtiyaç duyduğu her yere, hem yukarı hem de aşağı yönlü olarak taşınabilir.

Besin taşınımı nasıl gerçekleşir?
Floem aracılığıyla taşınan şekerler, kaynak bölgelerinden (genellikle yapraklar) sink bölgelerine (büyüyen kökler, meyveler, tohumlar) doğru hareket eder. Bu taşınım, suyun osmotik basıncı ile gerçekleşir. Şekerler, floem tüplerinde yoğunlaşır ve bu yoğunluk farkı suyun tüplere girmesine neden olur, böylece basınç artar ve besinler bitki boyunca hareket eder.

Yazar: Kifayet Beşirik

Kaynak: Sıradışı bilim

Nöroferritinopati: Vücutlarına hapsolan kız kardeşler için tedavi umudu

Liz Taylor, yürüme, konuşma ve hatta yemek yiyebilme kabiliyetlerini kaybedeceğini öğrendiğinde, 38 yaşında sağlıklı bir kadındı.

Ellerindeki ağrılar nedeniyle doktora gitti ve haftalar süren testlerin ardından Newcastle kentindeki uzmanlar nörolojik bir hastalığı olduğunu ve tedavisi bulunmadığını söylediler.

Şu anda kendisi de 38 yaşında olan kızı Penny “Ağlayarak evin üst katına koştuğunu hatırlıyorum” diyor.

Liz’in bugün 62 yaşında olan eşi James de, eşinin sağlığının giderek kötüleşmesini çaresizce izlemek zorunda kaldı.

59 yaşındaki Liz, kendi vücudunda hapsolmuş durumda.

Beyni tamamen normal çalışıyor, ancak James eşiyle sadece gözlerindeki ifadeyi okuyarak iletişim kurabiliyor.

Liz’in teşhisinden sonraki yıllarda, aile aynı şekilde yıkıcı haberlerle sarsıldı. Çünkü Liz’in üç kız kardeşine de aynı teşhis konuldu.

Manchester yakınlarındaki Rochdale’de yaşayan ailede kimsenin, bu genetik hastalık hakkında bir fikri yoktu.

Bilim insanları, dünyada bu hastalığı taşıyan 100 kadar kişinin bulunduğuna inanıyor ve bu kişilerin çoğunluğu İngiltere’nin kuzeybatısındaki Cumbria bölgesinde yaşayan bir aileden geliyor.

Uzmanlar, sıklıkla Parkinson’s ya da Huntington’s hastalıklarıyla karıştırılan Nöroferritinopati’nin aslında başka bir hastalık olduğunu tespit etti ve beyinde demir birikmesiyle ortaya çıktığını buldular.

Genetik bir kusur sonucu beyne giren demirin, dışarı çıkmadığını keşfettiler.

James ve Liz Taylor, gençlik yıllarında.
Fotoğraf altı yazısı,James ve Liz Taylor, gençlik yıllarında.

‘Bir kabuğun içinde yaşamak’

Cambridge Üniversitesi’ndeki bir araştırmada, bilinen bir ilacın farklı bir şekilde kullanılmasıyla, beyinde demir birikmesiyle ortaya çıkan bu hastalığın ilerleyişini durdurmak, geriye çevirmek ve hatta bazı hastaları tamamen tedavi etmek amaçlanıyor.

Çalışma, Liz ve kız kardeşleri için bir umut ışığı sunuyor. Bu kız kardeşlerden biri de 61 yaşındaki Heather Gartside.

Stephen ve Heather Gartside'ın önceki yıllarda çekilmiş bir fotoğrafı.
Fotoğraf altı yazısı,Stephen ve Heather Gartside’ın önceki yıllarda çekilmiş bir fotoğrafı.

59 yaşındaki Stephen da, eşinin etrafında olup biten her şeyi anlayabildiğini, ancak iletişim kuramadığını söylüyor.

Artık çok az hareket edebiliyor ve konuşamıyor.

Eşinin bakımını üstlenen Stephen “Liz’in durumunun kötüleşmesini görmüştük ve tüm yaşamını değiştireceğini biliyorduk” diyor.

A woman in a green hoodie smiles at the camera
Fotoğraf altı yazısı,Heather’a da nöroferritinopati teşhisi konuldu.

James eşine, yaşadıklarının ne kadar zor olduğunu tanımlayabilecek sözleri bulup bulamayacağını soruyor, ama Liz yanıt veremiyor.

James, Liz’e bakıp “Bu kabuğun içinde yaşamak sinir bozucu olmalı” diyor.

A painting depicting the mutiny on the Bounty
Fotoğraf altı yazısı,Hastalığa sahip olanların atalarından biri, 1789’da Bounty adlı İngiliz donanma gemisinde çıkan isyanın lideri Fletcher Christian olabilir.

Nöroferritinopati hastalığı, Newcastle kentindeki doktorların Cumbria bölgesinden gelen hastaların sayısındaki artışı fark etmesiyle bulundu.

Hastalığa adını veren Newcastle Üniversitesi’nden Profesör John Burn, bilinen neredeyse bütün vakaların büyük olasılıkla aynı soydan geldiğini buldu.

Hastalığın izini 18. yüzyılda Cumbria’daki Cockermouth bölgesinde yaşayan Fletcher soyadlı ailelere kadar sürdü.

Hatta hastalığın, Nisan 1789’da Bounty adlı donanma gemisindeki isyana liderlik eden Fletcher Christian ile ilgisi olup olmadığı da araştırıldı, ancak net bir kanıt bulunamadı.

“Olası tedavi”

Hastalığın tanımlanmasından yaklaşık 25 yıl sonra, Cambridge Üniversitesi’nden nöroloji profesörü Patrick Chinerry, deferiprone adlı onaylı ilaçla, “beyinde biriken demiri temizleyip temizleyemeyeceğini” görmeyi umuyor.

Chinerry, bir yıllık deney sonunda hastalığı durdurmayı amaçlıyor:

“Beyin taramaları, demirin beynin neresinde toplandığını gösteriyor. Bu genetik mirasa sahip insanlarda bu yer belli. Belirtilerin kendini göstermesi 40 yıl sürebiliyor.”

Two women, one of whom is holding a baby, old photo
Fotoğraf altı yazısı,Liz ve Heather’a aynı teşhis konuldu.

Chinnery, “Belirtilerin 10 yıl boyunca görülmesinden sonra, aşırı demir, beynin kendisine zarar vermeye başlıyor ve destekleyici dokular yok oluyor. İlk amacımız hastalığı durdurmak ve bu bazı sorunların geriye çevrilmesini beraberinde getirebilir” diyor.

Deneme, İlaç ve Sağlık Bakım Ürünleri Düzenleme Kurumu (MHRA) tarafından Şubat’ta onaylandı.

Bir yardım kuruluşu da, 750 bin sterlinlik bütçe desteği verdi.

Prof. Chinnery deneme başarılı olursa, doktorların bu ilacı belirtiler iyice gelişmeden kullanmaya başlayabileceğini ve bu hastalar için “potansiyel bir tedavi” olabileceğini vurguluyor.

Two women and two men sat around a table
Fotoğraf altı yazısı,Kız kardeşlerin bakımını aileleri üstleniyor.

Chinerry, beyinde demir birikmesiyle ortaya çıkan diğer hastalıkların tedavi edilmesinin de yolunu açabileceğini vurguluyor.

“Bu hastalıkta, demir birikiminin sinir hücrelerine verdiği hasarı azaltabilirsek, benzer bir yaklaşımın Parkinson’s ya da Alzheimer hastalıklarının tedavisinde önermek, çok aşırı bir şey olmaz.”

İnflamatuar bağırsak hastalığı: İngiliz araştırmacılar hastalığın başlıca nedenlerinden birini buldu

İngiliz bilim insanları İnflamatuar bağırsak hastalığının (İBH) başlıca nedenlerinden birini buldu.

Uzmanlar, İBH hastalarının % 95’inin DNA’sında zayıf bir nokta tespit etti.

Bu zayıf nokta bazı bağışıklık hücrelerinin kontrolden çıkmasına ve bağırsaklarda aşırı enflamasyon (iltihaplanma) olmasına yol açıyor.

Araştırma ekibi, mevcut ilaçların laboratuvar denemelerinde hastalığı gerilettiğini gördü ve şimdi insanlar üzerinde denemeler yapılması amaçlanıyor.

Crohn hastalığı ve ülseratif kolit (enflamasyona bağlı olarak kolon mukozasında ülser oluşması) İBH’nin en sık görülen türlerinden.

Hastalık sıklıkla genç yaşlarda başlıyor.

27 yaşındaki Lauren Golightly, ilk belirtileri 16 yaşındayken gördü. Mide krampları çekiyordu ve dışkısında kan vardı.

Ancak belirtilerin yoğun geçen gece yaşamından kaynaklandığını düşündü ve 21 yaşındayken apandisit ameliyatı olduğunda, doktorlar Crohn hastalığını teşhis ettiler.

Üç yıl önce, bağırsaklarının bir kısmının “çalışmasının durması” üzerine, acil bir ostomi işlemi (vücudun belirli bir organının veya bölümünün dış yüzeye açıldığı, cerrahi ile oluşturulan yapay bir deliktir) olması gerekti.

Golightly’nin geçirdiği ameliyatlar nedeniyle hala “çok miktarda ağrı kesici” alması gerekiyor, “Yaşamayı arzuladığım hayat bu değildi” diyor.

Ters giden ne?

Bağışıklık sisteminin İBH’de büyük rol oynayan kısmı makrofaj adı verilen akyuvar hücreleri.

Bu hücreler, bağırsakların dış yüzeyine saldırıp, sitokin adlı bir kimyasal salgılıyor ve bu da büyük bir enflamasyona yol açıyor.

Enflamasyon, vücudun enfeksiyonlara karşı gösterdiği doğal bir tepki. Ancak çok fazlası sağlık açısından yıkıcı sonuçlara yol açabiliyor.

Francis Crick Enstitüsü ve University College London’dan bir grup araştırmacı, İBH’nin nedenini bulabilmek için derin bir genetik analiz gerçekleştirdi.

DNA’nın bir kısmının makrofajın yol açtığı enflamasyonun “başlıca düzenleyicisi” olduğunu keşfettiler.

Francis Crick Enstitüsü’nden Dr. James Lee “Piramidin tam tepesinde oturuyor” diyor.

Makrofajın saldığı enflamatuar kimyasalların mahiyetini bu gen kontrol ediyor ve bazı insanlar, aşırı tepki göstermesine yol açan versiyonuyla dünyaya geliyor.

Hastalık ortadan kaldırılabilir mi?

Bilim dergisi Nature’da yayımlanan araştırmada yapılan deneyler, kanser gibi başka hastalıklar için onaylanmış mevcut ilaçların bu aşırı enflamasyonu azaltabileceğini gösterdi.

Deneyler İBH hastalarından alınan örnekler üzerinde yapıldı.

Dr. Lee “Neyin, neden ters gittiğini bulmakla kalmadık, bu hastalıkları tedavi etmenin potansiyel yeni yöntemlerini bulduk” diyor.

Ancak derhal yeni bir İBH tedavisi olmayacak.

İlaçlar zaten onaylanmış olduğundan araştırmacılar bir adım önde. Ancak vücutta başka yan etkilere yol açmamak için sadece makrofajları hedef almanın bir yöntemini bulmaları gerekiyor.

Ayrıca bu ilaçların tam olarak İBH’yi sakinleştirmek için ayarlanması gerekiyor. Böylece, hastalıkla savaşan iyi enflamasyonu engelleyerek hastanın enfeksiyonlara açık hale gelmesini engellemeyi amaçlıyorlar.

Klinik deneylere beş yıl içinde başlanması bekleniyor.

Ancak genetik yatkınlık sorunun bir kısmı. İBH’nin tetiklenmesinde beslenmenin ve antibiyotik kullanımının da rol oynadığı düşünülüyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c6ppz9dw2ewo