Bitkilerin Hisleri ve Duyguları Var mı?

Bitkilerin acı reseptörleri, sinirleri veya bir beyni olmadığı düşünüldüğünde, biz hayvanlar alemi üyelerinin anladığı şekliyle acı hissetmezler. Bir havucu kökünden sökmek veya bir çalıyı budamak, botanik bir işkence değildir ve o elmayı endişelenmeden ısırabilirsiniz. Bitkilerin histen daha gelişmiş bir özellik olan ve işlenmesi için beyin gereken duyguları da yoktur.

Venüs sinekkapan bitkisi gibi bazı bitkiler belirgin duyusal kabiliyetlere sahip. Bu bitkinin inanılmaz tuzakları yarım saniye kadar kısa sürede kapanabiliyor. Benzer şekilde, küstüm çiçeği bitkisi yapraklarını dokunmaya tepki olarak hızla kapatıyor (bu adaptasyon, olası otçulları ürkütüp kaçırma görevi görüyor olmalı). Bu bitkiler görünürde açık bir duyu kapasitesi sergilese de yakın zaman önce yürütülen araştırmalar, başka bitkilerin mekanik uyaranları hücresel bir seviyede algılayıp tepki verebildiğini göstermiş. Bilimsel çalışmalarda sıkça kullanılan bir hardal bitkisi olan Arabidopsis, tırtıllar veya yaprak bitleri kendisini yediği zaman yapraktan yaprağa elektrik sinyalleri gönderiyor ve otçulluğa karşı kimyasal savunmalarını artırma sinyali veriyor. Bu dikkat çekici tepki fiziksel hasarla başlasa bile söz konusu elektriksel uyarı sinyali, acı sinyalinin dengi değil ve hasar gören bir bitkiye hayvani özellikler yükleyerek, onu acı çeken bir bitki gibi düşünmememiz gerekir. Bitkiler Güneş ışığına, yer çekimine, rüzgara ve hatta ufak böcek ısırıklarına yanıt verme konusunda sıra dışı kabiliyetlere sahip ama evrimsel başarı ve başarısızlıkları (neyse ki) acıyla değil, sadece yaşam ve ölümle şekillenmiş.

https://popsci.com.tr/sinekkapan-bitkisi-yapraklarini-nasil-kapatiyor/embed/#?secret=z1853PRIcz#?secret=cJazU4FDd0

Pek çok bitkinin fiziksel uyaranları ve hasarları zannedildiğinden daha karmaşık şekillerde algılayıp iletebildiği görülse de burada bahsedilen ‘algılama’ ve ‘iletme’, hayvanlar alemindeki özelliklere yapılan birer benzetme. Gazete haberlerinde gördüğünüz ‘Bitkiler konuşabiliyor‘, ‘hissedebiliyor‘, ‘bağırıyor‘ veya ‘birbirleriyle iletişim kurabiliyor‘ türü başlıklar da bitkilerde görülen, kendiliğinden gerçekleşen kimyasal, fiziksel ve biyolojik etki- tepki mekanizmalarının hayvanlar alemindeki olgulara hatalı şekilde benzetilip yorumlanmasından kaynaklanıyor.

Venüs sinekkapan bitkisinin görecek gözleri, dokunacak sinirleri ve düşünüp karar verecek bir beyni yokken üzerine böcek konduğunu nasıl algılıyor, biliyor ve yapraklarını kapatmaya ‘karar veriyor’? 2 yıl önce yapılan bir araştırmaya göre bu bitkinin hassas tetikleyici kıllarına dokunulması, mekanosensif iyon kanallarını harekete geçirerek fiziksel bir mekanizmayı tetikliyor. Hareket ile uyarıldığı zaman açılan bu kanallar, iyon yüklü moleküllerin akın etmesine ve hücrelerin farklı çalışmasına sebep oluyor (aynı yapılar, daha gelişmiş sistemler olan biz hayvanlarda da var, bkz: yakınsak evrim). Ancak bunlar beyin ve sinir sistemi olmadan, tamamen mekanik ve bilinçsiz şekilde gerçekleşen ve dışarıdan bilinçliymiş gibi görünen faaliyetler.

Bitkiler aslında yaptıkları hiçbir şeyi bilinçli yapmıyor çünkü düşünecek sistemleri yok. Sadece canlılığın milyarlarca yıllık evriminde ortaya çıkan sayısız mekanizmadan bazıları işe yaradığı ve yok olmadığı için günümüze kadar ulaşmış. Örneğin bitkiler böcekleri kendine çekmek için çiçek açmıyor, böcekler dikkatlerini çeken çiçeklere gidiyorlar. Bu bitkiler daha çok tozlaştığı için hayatta kalma şansları artıyor ve kullanılan ‘aktif anlatım dili’nde bu durum, bitkiler sanki kendilerini böcekleri çekmek için güzelleştiriyormuş gibi algılanıyor. Evrim bilinçsiz bir süreç. Milyarlarca yılda gerçekleşen, deneme yanılma faaliyetine ‘benzeyen’ sayısız sürecin sonunda ortaya çıkan sistemler doğanın işleyişini meydana getiriyor. Bunun sonucunda çok ufak boyutlu arılar bizim nasıl yapabildiklerine şaşırdığımız şeyler yapıyorlar. Tabii ki onların da bu kadar kapsamlı düşünecek beyinleri yok. Arıcıların dumanlarına bir türlü çözüm bulamıyor ya da ballarının neden azaldığını anlayamıyorlar.

Yazarlar: Melissa Petruzzello/Brittannica & Ozan Zaloğlu.

Kaynak: https://popsci.com.tr/bitkilerin-hisleri-ve-duygulari-var-mi/

Dondurulmuş gıdalar hakkında bilmeniz gereken 5 şey

Dondurulmuş bezelye, patates, fasulye

İngiltere’deki Gıda Standartları Kurumu (FSA) dondurulmuş gıdaların sağlıklı tüketimi ile ilgili soruları yanıtladı.

İşte FSA uzmanlarının dondurulmuş gıdalarla ilgili ipucu ve uyarıları:

1. Gıda yalnızca alındığı gün mü dondurulur?

Bir FSA araştırmasına katılanların %43’ü öyle olduğuna inanıyor ama kuruma göre bu bilgi yanlış.

FSA uzmanlarına göre gıdalar son kullanım tarihine kadar her an dondurulabilir. Gıda bekledikçe tazeliğinden kaybettiği için zamanla besin değeri düşebilir ama tehlikeli değil.

2. Gıda derin dondurucuda uzun süre beklerse bozulur mu?

FSA araştırmasına göre halkın %38’i gıdaların derin dondurucuda da bozulabileceğine inanıyor.

Ancak kurumun genel müdürü Steve Wearne’e göre bu doğru değil.

Wearne’e göre zamanla buz kristallerinin artması yüzünden gıdanın tadı ve dokusu değişse de besin zehirlenmesi riski yok:

“Gıda derin dondurucuda güvendedir ama zamanla kalitesi düşer. Dolayısıyla da dondurulduktan sonra 3-6 ay içinde tüketilmesini tavsiye ediyoruz. Tabii paketlenmiş hazır gıdaların üzerindeki etiketlere de bakılmasında fayda var.”

3. Gıdayı çözdürdükten sonra ne kadar zamanda türketmeliyiz?

Bakteri türlerinin çoğu, derin dondurucuda ölmüyor. Ancak düşük ısı ve susuzluk yüzünden pasif hale geçiyor.

Bu nedenle gıdanın buzu çözüldüğünde bozulma süreci de yeniden başlıyor.

Steve Wearne “Derin dondurucu, gıdalar için kumandadaki ‘bekle’ düğmesi gibidir. Zamanı durdurur” diyor.

“Ama buzu çözülünce, duran zaman yeniden akmaya başlar. Bu nedenle gıdaları ancak yiyeceğiniz zaman çözdürün, buzu tamamen çözüldükten sonra da 24 saat içinde yiyin.”

kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın; https://www.bbc.com/turkce/articles/cz0751l1r9xo

Erken menopoz gerçekten korkunç bir şey mi?

Kadın üreme organlarını gösteren bir ilüstrasyon

Farklı ülkelerde değişiklik göstermekle birlikte, bir kadının adet döngüsünün 40-45 yaşlarından önce sona ermesi erken menopoz olarak tanımlanıyor.

Peki bir kadının yumurtalarının ortalamadan daha erken bir yaşta bitmesi bu kadınlara neler hissettiriyor, süreç nasıl geçiyor?

Erken menopoz deneyimiyle ilgili bir kitap da yazmakta olan Pınar Mavi, yaşadıklarını BBC Türkçe için kaleme aldı:

Neyi yanlış yaptım?

Ben anne olma umudumu ilk olarak jinekoloğumun bekleme salonundan odasına yürüdüğüm dokuz adımda kaybettim. Adım sayımı biliyorum çünkü adımlarımı saymazsam donup kalacağımı biliyordum.

Test sonuçlarımı masaya bıraktığımda doktorumun yüzünden bir üzüntü dalgası geçti.

Ancak yine de sakin ve yumuşak ses tonuyla cümleler kurdu, ben yalnızca birkaçını duyabildim.

“Menopoz, sebebini bilmiyoruz, genetik, travma, ağır metal. Üzgünüm, keşke…”

Derin bir nefes aldıktan sonra kafamda tek bir soruda birleşen tüm seslerin bağırdığı cümleyi söyledim: “Neyi yanlış yaptım?”

Aylardır yanımda biri varken durdurmayı başardığım gözyaşları bu sefer otoriteme karşı gelerek aktılar.

Dişiliğimi mi kaybettim?

Doğumdan sonra ilk duyacağım o sihirli koku bir anda uçup gitti, yeğenlerimle Ege kumsallarında kumdan kale yapacak çocuklarımın görüntüsü, annemle beraber doğumdan önce kıyafet alışverişine çıkacağımız an, babamın koca elleriyle ilk mama yedireceği anla beraber havaya karıştı.

Ablama yeğenini ilk kucağına aldığında artık sen de anne yarısısın cümlesini asla söyleyemeyecek olmak canımı o kadar yaktı ki nefes alamadım.

Kendimi sokaklara bırakırken, ilk kez bir sonraki adımımın ne olacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Hayatta hiçbir şey kontrolümde değildi.

Hayat beni pas geçip kendi yoluna gitmişti, artık öteki olmuştum. Asla normal olamayacaktım.

Yalnız anne olma ihtimalimi değil, aynı zamanda artık kadınlığın neresinde durduğumu bilmeden 32 yaşımda dişiliğimi de kaybetmiştim.

Nereye gittiğimi umursamadan yere bakarak, donuk gözlerle yürürken, çok uzun sürecek yas döneminin başında olduğumu bilmiyordum.

Doğacağı hayalini kurduğum çocuklarımın mı, yoksa kadınlığımın mı yasını tuttuğumu da uzun süre anlayamayacaktım.

Her şey çok hızlı oldu

Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, iki ay regl olmayınca, strestendir diye düşünüp yine de emin olmak için kan testi yaptırmış, sonuçların ‘Post-meno’ referans aralığında olduğunu görünce inanamıştım.

Post-meno’nun menopoz sonrası anlamında olmasına imkan olamazdı, kesin yanlış anlamıştım. Ancak internette açtığım her sayfa aşağı yukarı aynı kelimelerle açıklıyordu.

Belki de menopozun annemin arkadaşlarıyla 50’li yaşlardan sonra espri konusu yaptıkları, çok da ilgimi çekmeyen, vakti gelince düşünürüm dediğim reglinin bitmesinden farklı bir anlamı vardı?

Daha 32 yaşımda yumurtalıklarım hormon musluklarını bir daha açmamacasına kapatmış olamazdı değil mi?

Daha birkaç ay önce kontrole gittiğimde jinekoloğum yumurtalıklarımın çok sağlıklı göründüğünü ve çocuk için zamanlamanın çok uygun olduğunu söylemişti.

Kesin bir hata vardı.

Prematür menopoz 40 yaşın altındaki kadınların yüzde birinde görülüyor

Sonraki haftalarda sonuçlara farklı bir açıklama umuduyla bulduğum her internet sitesini, her kaynağı okudum ancak bir kez menopoza girince bir daha geri dönüş olmadığını ve 40 yaştan önce menopoza prematür menopoz, 45 yaş öncesi menopoza ise erken menopoz dendiğini öğrendim.

Prematür menopoz kadınların yüzde 1’inde görülürken, 35 yaş altında yüzde 1’den de düşük olmalıydı diye düşünerek 1-2 kan testi daha yaptırdım.

Sonuçta menopoza yol açabilecek hiçbir hastalığım da yoktu.

Neredeyse aynı sonucu aldığım testlerle gittiğim jinekoloğum hormon tedavisi ve sonrasında yumurta sayısını ölçen AMH testi sonuçlarını görmeden teşhis koymanın yanlış olduğunu söylediğinde içimdeki umut daha da büyüdü.

Ta ki AMH test sonucunun da diğer sonuçlarını desteklediğini gördüğüm bekleme salonundan doktorun odasına attığım dokuz adıma kadar.

Artık kaçacak hiçbir köşe kalmamıştı.

‘Sen de artık bir çocuk yapıver’

Kafam o kadar karışıktı ki vicdan azabı, utanç, yalnızlık, dışlanma, ötekileşme, derin üzüntü, eksik kalmışlık, kayıp hislerinin arasında gidip gelirken, dışarıya yalnız güler yüzümü gösterebildim.

Bana sağlıklı ve mutlu yaşamak istiyorsam hemen hormon terapisine başlamam gerektiğini buyuran doktorlara, artık yaşın gelmiş çocuk yap diyen taksi şoförlerine, komşu teyzelere, rastgele yanlarına oturduğum insanların o hiç kendini tekrar etmekten sıkılmadıkları “Kaç çocuğun var?” sorusuna hep kaçamak şakalar ya da yalandan gülümsemelerle cevap verdim.

Hayatın bana karşı adaletsizliğine öfkelendim, içimi acıtan, insanların günaydın der gibi kendilerinde hak görerek “E sen de artık bir çocuk yapıver” sözlerine dürüstçe cevap vermekten yıllarca kaçtım.

Ne kendi hüznümle, ne de içimdeki kırıkla yüzleşemedim. Yüzleşmeye nereden başlayacağımı bilemedim.

Onun yerine bambaşka çözümlere odaklandım. Evlat edinme girişimleri, yumurta nakli operasyonu, mucizevi yumurtalık uyandırma operasyonu…

Hamilelik testi tutan bir kadın
Erken menopoz çocuk sahibi olma ihtimalini de etkiliyor

Ama birgün hepsinden yorgun düştüm. Sanki neden koştuğumu bilmeden dünyanın en uzun maratonuna katılmış, zaten yorgun olan ruhumu iyice itip kakmıştım.

Bu maraton aslında menopoza girdikten sonra başlamamıştı, kız çocuk olarak doğduğum gün anne olmaya da programlanmaya başlamıştım.

Çocukken kaç kişi “Büyünce kızın mı, oğlun mu olsun?” diye sormuştu, daha yumurtayı bir tek tavuktan gelir zannedecek kadar küçükken, “Yere çıplak ayak basma yumurtalıklarını üşütürsün, çocuğun olmaz” lafını acaba kaç kere duymuştum.

“Anne olunca anlarsın” demişlerdi, “Ancak o zaman kendinden çok başkasını düşünmeyi öğrenirsin”… Cennet bile annelerin ayağı altındaydı!

Felaket tellallığı

Maratona otomatik olarak girmiştim ancak beklemediğim menopozla beraber denediğim her yöntemden de başarısızlıkla çıktıktan sonra artık annelikten diskalifiye olmuştum.

Anne olmadan aile de kuramazdım ya, tanıma tersti, demek ki bütün olamadan, birey olarak ölecektim. Hem de kadınlığın “en kötü hastalığına” bir de erken kapılmış olduğumdan kesinlikle acı içinde…

Menopozla ilgili yazılıp çizilen her şey de bu görüşü destekliyordu:

“Kadınların kaçınılmaz Kabusu Menopoz”, “Yaşlandırır, şişmanlatır, cinsel isteği köreltir, vücudun şeklini bozar, göbek etrafında yağ biriktirir, kas ve kemikleri eritir, kemik kırıklarından ölüme sebep olur, sinirleri allak bullak eder, yüze ateş bastırır, toplum içinde utandırır, geceleri terletmekten uyku falan bırakmaz, gençliği alır götürür, unutkanlık yapar, içe kapandırır, kolay sinirlendirir, vajinayı sarktırır, deriyi inceltir, kırışıkları artırır, hormon kullanılırsa kanser yapma riski vardır, ama kullanılmazsa da kanser riski vardır…” ve daha nice olumsuz, korkutucu önerme.

Tek bir ağızdan yazılmış gibi “bilgi” adı altında felaket tellallığı yapan sitelerde tekrar tekrar aynı önermeleri okuduktan sonra içimden tek bir cümle yükseldi: “Öyle kadınlık olmaz olsun.”

kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/c93542evg82o

10 dakika içinde öldürüyor!!!

“Sarco” adındaki ötenazi makinesi, kişilerin doktor yardımı olmadan kendi istekleriyle ölebilmesi için tasarlandı. Sarco’nun kullanımı yakın zamanda İsviçre’de yasallaştı.
İsviçre, doktor yardımlı intiharın yasal olduğu birkaç ülkeden biri. 2020 yılında İsviçre’de 1330 civarında insan bu şekilde intihar etmeyi tercih etmişti.

Kaynak: Sıradışı Bilim

Yaratılış Nedir? Bilim ve Yaratılış Çelişir mi?

Evrim ve Yaratılış: Bilim ve Din Arasındaki Çekişme

Tüm Dünya’da modern bilimin en önemli parçalarından biri olan evrimin kabul edilirliği giderek artıyor. İnsanlar evrimsel biyolojinin detaylarını öğrendikçe, yıllar yılı meydanları dolduran “yaratılışçı” ve evrim karşıtı akımların hiç de söyledikleri gibi bir kavram olmadığını, son derece basit ve anlaşılır…

Evrim ve Yaratılış: Bilim ve Din Arasındaki Çekişme

Evrim ve yaratılış arasındaki tartışma, bilim ve dinin kesiştiği en kritik noktalardan birini temsil eder. Modern bilimin en önemli teorilerinden biri olan evrim, dünya genelinde geniş kabul görmektedir. İnsanlar, evrimsel biyolojinin detaylarını öğrendikçe, yaratılışçılık ve evrim karşıtı akımların bilimsel dayanaklardan yoksun olduğunu ve kavramın aslında son derece basit ve anlaşılır olduğunu fark etmektedir.

Yaratılış Nedir?

Yaratılışçılık, evrenin ve yaşamın doğaüstü bir güç, genellikle Tanrı tarafından yaratıldığı inancına dayanan bir görüştür. Yaratılışçılar, evrenin ve canlıların karmaşıklığını açıklamak için doğal süreçler yerine doğrudan yaratılışa atıfta bulunur. Yaratılışçılık genellikle iki ana gruba ayrılır: Genç Dünya Yaratılışçılığı (evrenin ve Dünya’nın birkaç bin yıl önce yaratıldığı inancı) ve Eski Dünya Yaratılışçılığı (evrenin daha uzun bir süre önce yaratıldığı, ancak yine de doğrudan bir yaratıcı tarafından yaratıldığı inancı).

Bilim ve Yaratılış Çelişir mi?

Bilimsel yöntem, gözlem, deney ve tekrarlanabilirlik üzerine kuruludur. Evrim teorisi, canlıların zamanla nasıl değiştiğini ve çeşitlendiğini açıklayan bir bilimsel çerçevedir. Evrim, geniş bir fosil kaydı, genetik bulgular ve diğer biyolojik gözlemlerle desteklenmektedir. Bilim, doğal dünyadaki süreçleri açıklamak için doğal nedenlere dayanır ve doğaüstü açıklamaları kapsamına almaz.

Bu bağlamda, yaratılışçılık ve evrim, metodolojik olarak farklı temellere dayanır. Bilimsel açıdan, evrim teorisi, türlerin zamanla nasıl evrildiğini ve adaptasyonlar yoluyla çevrelerine nasıl uyum sağladığını açıklar. Öte yandan, yaratılışçılık, bilimsel değil, teolojik bir açıklama sunar. Yaratılışçılığın iddiaları, genellikle bilimsel test edilebilirlikten yoksundur ve bu nedenle bilimsel bir teori olarak kabul edilmez.

Evrim Teorisinin Kabulü ve Yaratılışçılığın Eleştirisi

Evrim teorisi, Charles Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eserinde ortaya koyduğu doğal seçilim ilkesiyle geniş çapta kabul görmüştür. Darwin, canlıların, çevresel baskılar ve genetik değişiklikler yoluyla zamanla nasıl çeşitlendiğini açıklamıştır. Bu teori, biyolojinin birçok dalında doğrulanmış ve desteklenmiştir. Evrimsel biyoloji, genetik, ekoloji, paleontoloji gibi birçok bilim dalının temellerini oluşturmaktadır.

Yaratılışçılık ise, bilimsel yöntemle çelişen birçok iddiayı barındırır. Örneğin, genç dünya yaratılışçıları, dünyanın birkaç bin yıl önce yaratıldığını iddia ederken, geniş bir bilimsel veri kümesi (örneğin, radyometrik tarihleme, fosil kayıtları, kozmoloji) evrenin yaklaşık 13.8 milyar yıl önce ve Dünya’nın 4.5 milyar yıl önce oluştuğunu göstermektedir. Bu tür yaratılışçı iddialar, bilimsel verilerle çeliştiği için akademik çevrelerde kabul görmemektedir.

Evrim ve Din Arasında Uzlaşma Mümkün mü?

Birçok bilim insanı ve teolog, evrim ve dini inançlar arasında bir çatışma olmadığını savunur. Örneğin, teistik evrim olarak bilinen görüş, Tanrı’nın evrimsel süreçleri yönlendirdiğini kabul eder. Bu yaklaşım, evrim teorisini bilimsel bir gerçeklik olarak kabul ederken, aynı zamanda bir yaratıcı gücün bu süreci başlatmış olabileceğini öne sürer.

Katolik Kilisesi, evrimin bir bilimsel gerçeklik olduğunu kabul ederken, insan ruhunun doğrudan Tanrı tarafından yaratıldığını savunur. Bu uzlaşma çabaları, din ve bilimin farklı alanlarda faaliyet gösterdiğini ve birbiriyle çelişmek zorunda olmadığını vurgular.

Sonuç: Bilim ve İnancın Farklı Alanları

Evrim ve yaratılış arasındaki tartışma, bilim ve dinin doğasını anlamak için önemli bir fırsat sunar. Bilim, doğanın işleyişini açıklamak için gözleme dayalı, test edilebilir ve tekrarlanabilir yöntemler kullanırken, din, ahlaki ve metafiziksel sorulara yanıtlar sunar. Bu iki alan, farklı sorulara yanıt arar ve bu nedenle, çelişmek zorunda olmayabilirler. Ancak yaratılışçılığın bilimsel bir teori olarak savunulması, bilimsel yöntemle uyuşmadığı için geniş kabul görmemektedir. Evrim teorisi ise, bilimsel toplulukta güçlü bir şekilde desteklenmekte ve biyolojik çeşitliliğin açıklanmasında temel bir rol oynamaktadır.

Kaynak: Sıradışı Bilim

İnsanın Yanlış Ölçümü ve Kuramsal Irkçılık: Kafa Yapısından Irk Tespiti Yapılabilir mi?

Stephan Jay Gould’un, dönemlerine göre ırkçılığı bilimsel açıdan meşrulaştıran bilim insanlarını anlattığı kitabının tanıtımı, antropolog Michael Little’ın bir söyleşisinden alıntı ile başlıyor: Kendi bilim dalımın tarihi hakkında pek konuşmamayı tercih ederdim; çünkü mahcup olurdum ve utanırdım.

İnsanın Yanlış Ölçümü ve Kuramsal Irkçılık: Kafa Yapısından Irk Tespiti Yapılabilir mi?

Stephen Jay Gould’un ünlü eseri İnsanın Yanlış Ölçümü (The Mismeasure of Man), tarihin en karanlık sayfalarından birini oluşturan bilimsel ırkçılığı ele alır. Kitap, özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda popülerlik kazanmış, insanların biyolojik farklılıklarını kullanarak ırksal hiyerarşiler yaratma çabalarını ve bu çabaların bilim adı altında nasıl meşrulaştırıldığını derinlemesine inceler. Gould, bilim insanlarının önyargılarını nasıl veri olarak sunarak ırksal eşitsizlikleri desteklediklerini ve bu süreçte bilimi nasıl yanılttıklarını gözler önüne serer.

Bilim ve Irkçılık: Kafa Yapısının Yanıltıcı Gücü

Gould’un kitabı, antropolog Michael Little’ın şu çarpıcı sözleriyle başlar: “Kendi bilim dalımın tarihi hakkında pek konuşmamayı tercih ederdim; çünkü mahcup olurdum ve utanırdım.” Little’ın bu sözleri, antropolojinin tarihindeki kuramsal ırkçılık ve bilimsel hataların derinliğini gözler önüne serer. Antropoloji, kafatası ölçümleri gibi yöntemlerle ırksal farklılıkları tanımlama girişimlerinde bulunmuş, ancak bu girişimlerin çoğu önyargılarla şekillenmiş ve yanıltıcı sonuçlar doğurmuştur.

Kafatası Ölçümleri ve Bilimsel Irkçılığın Kapsamı

  1. yüzyılın sonlarına doğru geliştirilen frenoloji ve kraniometri gibi bilim dalları, bireylerin zekâlarını ve karakter özelliklerini kafatası biçimlerine göre değerlendirmeyi amaçlamıştı. Bu yöntemler, ırklar arası farkları bilimsel olarak kanıtlama iddiasındaydı. Ancak Gould, bu yaklaşımların bilimsel geçerliliğinin olmadığını ve daha çok, o dönemin toplumsal ve politik önyargılarını meşrulaştırma amacı taşıdığını gösterir.

Gould, özellikle Samuel George Morton’un kafatası ölçümleri üzerinde durur. Morton, çeşitli ırkların zekâ düzeylerini belirlemek için kafatası hacimlerini karşılaştırmış ve Afrikalılar ile yerli Amerikalıların beyazlardan daha düşük zekâya sahip olduğunu iddia etmiştir. Ancak Gould, Morton’un verilerini önyargılı bir şekilde seçtiğini, sonuçları manipüle ettiğini ve bilimsel objektiflikten uzaklaştığını kanıtlar.

Bilimsel Yöntemlerin Yanıltıcılığı

Gould’un çalışması, bilimsel yöntemin yanlış kullanımının nasıl büyük toplumsal zararlara yol açabileceğini gösterir. Kafatası ölçümleri gibi yöntemler, aslında bilimsel olarak doğru olmayan ve sadece önyargıları doğrulayan sonuçlar üretmiştir. Bu yöntemler, farklı ırklar arasında doğal bir hiyerarşi olduğunu iddia ederek, ırkçılığın bilimsel bir temele dayandığı yanılsamasını yaratmıştır.

Sonuç: Bilimsel Irkçılığın Reddi ve İnsanlık Onuru

Stephen Jay Gould’un İnsanın Yanlış Ölçümü eseri, bilimin yanlış yönlendirilmesi ve önyargıların bilimsel veri olarak sunulmasının tehlikelerini gözler önüne serer. Kafatası ölçümleri gibi bilim dışı yöntemlerle ırk tespiti yapmanın, bilimsel geçerliliği olmadığı gibi, insanlık onuruna da aykırı olduğu vurgulanır. Gould’un çalışması, bilimsel ırkçılığın yanlışlığını ve bu tür yaklaşımların toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini güçlü bir şekilde ortaya koyar. Bu eser, bilimin insan hakları ve eşitlik temelinde nasıl daha doğru ve adil bir şekilde kullanılabileceğine dair önemli dersler sunar.

Kaynak: Sıradışı Bilim

Nezle ve soğuk algınlığı ile mücadelede takviyeler ne kadar etkili?

Çay, derece, ilaç, sarmısak, bal

Portakal suyundan çinko pastillere, tavuk çorbasından sarımsağa soğuk algınlığı için birçok ilaç önerisi duymuşuzdur. Peki bunlar gerçekten işe yarıyor mu?

Virüsler vücudumuza girdiğinde iki savunma mekanizmasıyla karşılaşır.

Doğuştan gelen bağışıklık sistemi işgalci virüsleri dışarı atmaya uğraşır.

Edinilmiş bağışıklık ise vücudun karşılaştığı belli patojenleri hedef alır ve tekrar karşılaşma halinde hazırlıklı olmak üzere hatırlayıcı hücreler oluşturur. Suçiçeği gibi bazı çocukluk hastalıklarıyla sadece bir kez karşılaşmanın nedeni budur.

Soğuk algınlığına neden olan virüs ise bir insandan diğerine geçerken sürekli değişir.

Hatırlayıcı hücreler bu nedenle onları tanıyamaz ve bazen aynı mevsimde bile defalarca soğuk algınlığına yakalanabiliriz.

Bağışıklık sistemi herhangi bir vitamin veya mineral eksikliği olduğunda aksar.

Bu nedenle, zaten iyi bir beslenme düzenimiz varsa, soğuk algınlığına karşı bağışıklık sistemini güçlendirecek takviye gıda ve vitaminlerin pek katkısı olmayacaktır.

Ama herhangi bir vitamin, çinko veya demir eksikliğinde takviye gıda veya vitaminlerin yararı olur.

Peki, genel kullanım açısından takviyeler çözüm mü?

Sarımsak

Bir araştırmada sarımsağın soğuk algınlığına karşı koruyucu etkisi olabileceği görüldü.

Deneyde 146 sağlıklı yetişkin incelendi.

Kışın 12 hafta boyunca katılımcıların yarısına plasebo (etkisiz bir ilacın telkine dayalı bir etki ortaya çıkarma hali) kapsül, yarısına ise kapsül şeklinde sarımsak takviyesi verildi.

İlk grupta 65 soğuk algınlığı vakası ortaya çıktı ve 366 günün hastalıkla geçti.

Sarımsak takviyesi alan grupta 24 soğuk algınlığı vakası tespit edildi ve 111 gün hastalıkla geçti.

C vitamini

Soğuk algınlığına karşı çoğu insanın başvurduğu takviyelerden biri de C vitamini.

Bazı araştırmalarda C vitamininin yararlı olabileceği görüldü, ama sanıldığı kadar değil.

Bu konuda yapılan 29 araştırmayı değerlendiren bir çalışmada, C vitamini takviyesinin soğuk algınlığı riskini azalrtmadığı görüldü.

Ancak hastalık süresini çocuklarda yüzde 14, yetişkinlerde ise yüzde 8 oranında kısalttığı tespit edildi.

C vitamini içerdiği düşüncesiyle soğuk algınlığı için tavsiye edilen portakal suyu ise pek işe yaramıyor.

Zira bir bardak portakal suyunun içerdiği C vitamini, takviye haplardan çok daha düşük.

Çinko

Bir araştırmada, günlük emilen çinko pastillerinin burun tıkanması ve akması süresini üçte bir, hapşırmayı yüzde 22, öksürmeyi ise yaklaşık yüzde 50 oranında azalttığı görüldü.

Semptomların başladığı günden itibaren günlük alınan çinko pastillerinin soğuk algınlığı tedavisinde etkili olduğu sonucuna varıldı.

Uzmanlar vitamin ve minerallerin takviye haplardan ziyade besinler yoluyla alınmasını tavisye ediyor.

Ancak C vitamini gibi bazı türleri yüksek dozda almak için takviye haplar daha etkili oluyor.

Çinko açısından da aynı şey geçerli.

Yavaş emilen türden çinko pastiller, çinko bakımından zengin besin ve haplardan daha etkili.

Ancak araştırma öncesinde katılımcıların C vitamini veya çinko düzeyleri ölçülmediği için, kaydedilen olumlu etkinin takviyeden ziyade vücuttaki bu eksikliğin giderilmesinden kaynaklanabileceği belirtiliyor.

Kaynak ve yazının devamı için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/cpw80rzw297o

Hareket hastalığı nedir, tedavi edilebilir mi?

Taşıt tutan bir kadın
Hareket hastalığı, beyin çelişen sinyaller algıladığında ortaya çıkar.

Uçak, tren ya da arabayla yolculuk yapmanın düşüncesi bile bazı insanların gergin hissetmesi için yeterli olabilir.

Hareket hastalığı beynimizin, gözlerimizin gördüğü ve bedenimizin hissettiği arasında çelişkili sinyaller algılamasıyla ortaya çıkar.

Örneğin, yolculuk sırasında otururken bedenimiz fiziksel olarak durağan olsa da gözlerimiz nesnelerin hareket ettiğini görür.

Hareket hastalığı mağdurları bu karmaşık mesajlara, mide bulantısı, baş dönmesi ve genel rahatsızlık gibi tepkiler gösterirler. Bazı insanlar o kadar ağır semptomlar gösterir ki uzun yolculuklardan tamamen sakınırlar. Birçokları da mucizevi bir çare aramaya devam eder.

Peki hareket hastalığına tam olarak ne sebep olur ve nasıl tedavi edilebilir?

Hareket hastalığı neden olur?

Hareket hastalığı beynimizin bedenimizden aldığı duyusal sinyalleri nasıl algıladığıyla yakından ilgili.

Beyin vücudun hareket ve pozisyonuyla ilgili iç kulaktan, kas, tendon ve eklemlerdeki proprioseptif reseptörlerden sürekli duyusal sinyaller alır.

İç kulak dengenin merkezidir. Vestibüler sistem adı verilen bir ağın parçasıdır.

Bu sistem üç çift yarı dairesel kanal ile sakkül ve utrikül adı verilen iki keseden oluşur. Bunlar vücudun hareketi ve pozisyonu hakkında beyne bilgi gönderirler.

Yarım dairesel kanallar başınızı çevirdiğinizde hareket eden bir sıvı taşır, böylece başın hareket yönlerini algılar.

Ancak gözleriniz bir şey görürken kaslarınız başka şey ve iç kulağınız da başka bir şey hissederse, beyin karmaşık mesajlar almaya başlar. Bu duyusal uyumsuzluk hareket hastalığına sebep olur.

Örneğin, bir arabada seyahat ederken, nesneler görüş alanınıza girer ve sonra görüş alanınızdan çıkar, bu da gözlerinizin beyninize hareket ettiğinize dair bir mesaj göndermesini sağlar.

Ancak iç kulağınız ve kaslarınızdaki ve eklemlerinizdeki sinir uçları hala oturduğunuzu – ve dolayısıyla hareketsiz olduğunuzu – hisseder ve böylece mesajlar çatışır.

Bir uçakta veya gemide, bunun tersi olabilir: İç kulak ve kaslarınız hareketi algılar, ancak ufuk sabit görünür.

Sonuç olarak mide bulantısı, baş ağrıları, genel rahatsızlık ve yön kaybı ortaya çıkar.

Hareket hastalığının belirtileri neler?

Hareket hastalığı semptomları çoğunlukla yavaş yavaş başlar ve hareket durmazsa kötüleşir.

Hastalığın belirtileri şunlardır:

  • Baş dönmesi, sersemlik hissi ve denge kaybı
  • Mide bulantısı
  • Kusma
  • Baş ağrısı
  • Soluk cilt
  • Terleme
  • Yorgunluk

Genellikle, belirtilerin ortadan kalkması 20 dakika sürer.

Ancak şiddetli belirtilerde bu süre 24 saate kadar uzayabilir.

Hareket hastalığı daha çok kimleri etkiler?

Yol tutan çocuk
Fotoğraf altı yazısı,Çocuklar hareket hastalığından daha fazla etkilenir.

Hareket hastalığı herkesi etkileyebilir ancak 2 ila12 yaşlarındaki çocuklar, hamileler ve migren geçmişi olan kişiler diğerlerinden daha yatkındır.

Bebekler hareket hastalığından neredeyse hiç etkilenmezler. Londra’daki Westminster Üniversitesi’nde Uygulamalı Psikoloji Profesörü John Golding, bunun muhtemelen beynin henüz göz ve kulak arasındaki ilişkiye uyum sağlamamış olmasından kaynaklandığını söylüyor.

Hareket hastalığında genetik de rol oynar. Prof. Golding hastalıktan muzdarip olanların yüzde 65’ine aileden geçtiğini belirtiyor.

Belirtiler nasıl önlenebilir?

Önlem almak her zaman tedaviden daha iyidir.

Hareket hastalığını önlemeye yardımcı olabilecek bazı ipuçlarıysa şöyle:

Seyahatten önce:

  • Ağır yemeklerden veya baharatlı yiyeceklerden kaçının.
  • Kafein ve alkol tüketimini sınırlayın
  • Bol bol uyuyun

Seyahat sırasında:

  • Yerinizi dikkatlice seçin: Arabadaysanız ön koltuğa, tekndeyseniz ortaya oturun, trendeyseniz öne bakan, pencere tarafından bir koltuk seçin.
  • Ufka bakın
  • Ani baş hareketlerinden kaçının
  • Mümkünse pencere açın
  • Kitap okumayın, film izlemeyin veya elektronik cihaz kullanmayın
  • Müzik dinlemek gibi bir aktiviteyle dikkatinizi dağıtın
  • Gözlerinizi kapatın
  • Bol su için

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c1w7ydg470po

Kaliteli uykunun sırrı ne?

Yatakta uyuyan bir kadın

Uykunun insanın yaşam kalitesini olumlu etkilediğini gösteren çok sayıda bilimsel çalışma var.

Öyle ki bilim insanları artık uykunun faydalarının ne olduğu sorusunu bir kenara bıraktı. Bunun yerine uykunun fayda sağlamadığı herhangi bir alan olup olmadığını araştırmaya başladılar.

Uyku alanında önde gelen uzmanlardan biri de ABD’de University of California Berkeley’de sinir bilimi ve psikoloji bölümü öğretim üyesi olan Profesör Matthew Walker.

Walker, milyonlarca insanın verilerini inceleyerek yazdığı kitabında “Uyku, dünya üzerinde var olan en demokratik ve en ucuz sağlık sistemi” diyor.

Uykunun faydaları neler?

Bilimsel çalışmalar, uykusuzluğun beynimiz ve vücudumuz üzerinde çok ciddi etkileri olduğunu gösteriyor.

Alzheimer, kanser, kalp krizi, obezite, şeker, depresyon ve hatta intiharın uykusuzlukla bir şekilde bağlantısı var.

Çünkü insan vücudundaki belli başlı fizyolojik sistemler ve beyinle ilgili faaliyetler, uyurken yenileniyor.

Uykusuzluk durumunda ise ciddi sıkıntılar baş gösteriyor.

Ancak uykunun tüm faydasına rağmen uykuya dalmak her zaman çok da kolay olmuyor.

O halde kaliteli bir uyku için neler yapılabilir?

İşte Profesör Walker’ın iyi bir uyku için önerileri:

1. Her gün aynı saatte yatın, aynı saatte kalkın

İyi bir uyku düzenini oturtmanın ilk adımı çok basit: Her gün aynı saatte yatın ve aynı saatte kalkın.

Bunlar içinde de en önemlisi kalkma saatinizi alışkanlığa dönüştürmek.

Zira her gün aynı saatte kalkmak günün sonunda aynı saatlerde uykunuzun gelmesine yardımcı olur.

2. Odanızı karanlığa gömün

Vücudun biyoritminin düzenlenmesinde büyük önem taşıyan melatonin hormonunun salgılanması için karanlık bir ortamın sağlanması gerekir.

Yatmadan bir saat önce bulunduğunuz odayı loşlaştırın.

Melatonin salgılanmasını olumsuz etkileyen bir diğer etken de elektronik cihazların ekranından gelen mavi ışık.

Uyumadan en az bir saat önce elektronik cihaz kullanmayı bırakın.

3. Ortamı serin tutun

İyi bir uykunun yolu, uyuduğunuz ortamın serin olmasından geçiyor.

Zira, dinlendirici bir uyku için beynimiz ve bedenimizin sıcaklığının normalden 1 derece daha düşük olması gerekir.

Dolayısıyla yattığınız odanın ideal sıcaklığı 18 derece civarında olmalı.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/cy4lwnx4ggyo

Yapay Zeka Hayatınızdaki Olayları Önceden Tahmin Edebilir

Yazılı dili modellemek için geliştirilen yapay zeka, insanların hayatlarındaki olayları tahmin etmede kullanılabilir. Danimarka Teknik Üniversitesi (DTU), Kopenhag Üniversitesi, Danimarka Bilgi Teknolojileri Üniversitesi ve Northeastern Üniversitesinde çalışan bilim insanlarının yürüttüğü bir araştırma projesi, insanların hayatlarıyla ilgili büyük miktarlarda veri kullanmanız ve ChatGPT gibi dili işlemede kullanılan ‘dönüştürücü modeller’i eğitmeniz durumunda, yapay zekanın bu verileri sistematik şekilde düzenleyebileceği ve bir insanın hayatında neler olacağını; hatta ölüm tarihini bile tahmin edebileceğini gösteriyor.

Nature Computational Science bilim bülteninde yayımlanan ve ‘İnsanların Hayatlarını Tahmin Etmek için Yaşamdaki Olay Dizilerinin Kullanılması’ başlığını taşıyan yeni bir bilimsel makalede araştırmacılar, life2vec adlı bir modelde bütün Danimarkalıların sağlık verilerini ve iş piyasasıyla olan bağlantılarını analiz etmiş. Modelin başlangıç aşamasında eğitildikten ve verideki örüntüleri öğrendikten sonra, diğer gelişmiş sinirsel ağlardan daha iyi performans sergilediği ve kişilik ile ölüm tarihi gibi sonuçları yüksek isabetle tahmin ettiği gösterilmiş.

DTU’da çalışan ve makalenin birinci yazarı olan Profesör Sune Lehmann şöyle aktarıyor: “Modeli kullanarak temel bir soruyu ele aldık: ‘Geçmişinizdeki durumlar ve olaylara dayalı olarak, geleceğinizdeki olayları ne dereceye kadar tahmin edebiliriz?’ sorusunu. Bilimsel olarak bizi heyecanlandıran şey yapılan tahminin kendisi olmaktan ziyade, modelin böylesine kesin cevaplar sunmasını sağlayan veri özellikleriydi.”

Ölüm tarihine dair tahminler

Life2vec’in yaptığı tahminler, ‘Dört yıl içerisinde ölüm?’ gibi genel sorulara yönelik yanıtlardan oluşuyor. Araştırmacılar modelin yanıtlarını analiz ettiklerinde, karşılaştıkları sonuçlar beşeri bilimlerdeki mevcut bulgularla tutarlı olmuş. Örneğin her şeyin eşit olduğu bir durumda, liderlik konumundaki bireylerin veya yüksek gelirli bireylerin hayatta kalması daha muhtemelken kişinin erkek olması, kalifiye olması veya zihinsel bir teşhisinin bulunması daha yüksek bir ölüm tehlikesiyle ilişkilendirilmiş. Life2vec, farklı verileri düzenleyen matematiksel bir yapı olan büyük bir vektör sistemindeki verileri kodluyor. Model doğum tarihi, eğitim ve öğretim, maaş, konut ve sağlık gibi alanlarda nereye veri yerleştirileceğine karar veriyor.

“Bir dildeki bir cümle nasıl bir dizi kelimeden oluşuyorsa, insan hayıtını da bu şekilde uzun bir olaylar dizisi şeklinde düşünmek heyecan verici” diyor Sune Lehmann. “Bu genelde yapay zekadaki dönüştürücü modellerin kullanıldığı türden bir iş. Fakat biz deneylerimizde bunları, yaşam dizileri şeklinde adlandırdığımız şeyleri; ör. insan hayatında gerçekleşen olayları analiz etmek için kullandık.”

Etik soruların ortaya çıkışı

Makalenin ardındaki araştırmacılar life2vec’in etrafında, hassas veriler ve özel hayatın gizliliğinin korunması ve verilerdeki önyargıların rolü gibi etik soruların bulunduğunu belirtiyor. Örneğin bir kişinin hastalık kapmaya veya diğer önlenebilir yaşam olaylarına dönük taşıdığı tehlikeyi değerlendirmede modelin kullanılabilmesinden önce bu problemlerin daha derin şekilde anlaşılması gerekiyor.

“Model, tartışmaya ve politik olarak ele alınmaya yönelik önemli olumlu ve olumsuz yönleri ortaya çıkarıyor. Yaşam olaylarını ve insan davranışlarını tahmin etmeye dönük benzer teknolojiler, günümüzde halihazırda teknoloji şirketleri içerisinde kullanılıyor. Örneğin sosyal ağlardaki davranışlarımızı takip ediyor, son derece isabetli profilimizi çıkarıyor ve bu profilleri davranışlarımızı tahmin edip bizi etkilemek için kullanıyorlar. Bu tartışmanın, demokratik söyleşilerin parçası olması gerekiyor ki teknolojinin bizi nereye götürdüğünü ve bunun istediğimiz gelişme olup olmadığını düşünelim” diyor Sune Lehmann.

Araştırmacılara göre sıradaki adım, sosyal bağlantılarımızla ilgili metin, görüntü veya bilgiler gibi diğer bilgi tiplerini dahil etmek olacak. Bu veri kullanımı, sosyal bilimler ve sağlık bilimleri arasında yepyeni bir kesişimi ortaya çıkarıyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/yapay-zeka-hayatinizdaki-olaylari-onceden-tahmin-edebilir/