İnsan Bebekleri Daha 6 Aylıkken Yeni İletişim Metotları Geliştirip Kullanabiliyor!

Northwestern Üniversitesi’nde yapılan yeni bir araştırma, bebeklerin iletişim konusundaki esnekliğiyle ilgili çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. Yetişkinlerin, örneğin duman işaretleri veya Mors kodu gibi yeni iletişim yöntemlerini keşfetme ve kullanma yeteneklerinin uzun zamandır bilindiği gibi, bu esnekliğin aslında 6 aylık bebeklerde bile gözlemlenebildiği keşfedildi.

Bu araştırmaya göre, bebekler daha ilk aylarda, çevrelerindeki insanlarla etkileşim kurarken yeni iletişim metotları geliştirme eğilimindeler. Özellikle ebeveynleriyle ve diğer bakıcılarıyla kurdukları sesler, mimikler, hareketler ve hatta dokunuşlar gibi çeşitli araçlarla kendilerini ifade etmeye yönelik girişimlerde bulundukları gözlemlendi. Yani, bebekler belirli bir dil yetisine sahip olmasalar bile, karşılarındaki insanların dikkatini çekmek ve taleplerini iletmek için kendi iletişim yollarını geliştirebiliyorlar.

Araştırmanın Detayları:

  • Metot: Araştırmacılar, 6 aylık bebeklerin çevrelerindeki nesnelerle ve yetişkinlerle etkileşimde bulundukları doğal anları incelediler. Bebeklerin çıkardıkları sesler, göz teması ve vücut hareketleri incelenerek onların bu davranışlarının ardındaki iletişim amacı analiz edildi.
  • Sonuçlar: Bebeklerin, henüz konuşmayı öğrenmeden önce bile, kendilerine özgü sinyaller ve davranışlar geliştirerek etraflarındaki insanlarla iletişim kurabildikleri görüldü. Bu sinyaller arasında el hareketleri, belirgin mimikler ve çeşitli ses kombinasyonları yer aldı.

Bu bulgular, insanın iletişim yetisinin doğuştan gelen esnekliğini gösteriyor. Bebeklerin hızlı öğrenme yetenekleri ve çevrelerine uyum sağlama kapasiteleri, dil gelişiminin temelini oluşturan bu iletişim becerileriyle yakından bağlantılıdır.

İletişim Esnekliği:

Bebeklerin bu yeteneği, ilerleyen yaşlarda öğrenilecek dilin veya dil dışı diğer iletişim yöntemlerinin (örneğin işaret dili, sembolik dil) temelini oluşturabilir. Bu da, insan beyninin erken dönemlerde bile çevresine uyum sağlama ve iletişim kurma konusunda ne denli güçlü olduğunu gösterir.

Bu çalışma, bebeklerin dil ve iletişim becerileri hakkında yeni ufuklar açarken, erken çocukluk dönemindeki öğrenme süreçlerinin daha derinlemesine anlaşılmasına da katkı sağlamaktadır.

Kaynak: Bilimsel paylaşımlar sitesinden edilen bilgiler ışığında yapay zeka yardımıyla oluşturuluş bir bilgilendirme metnidir.

Bilim insanları, “Geleceğin Hapishanesi” projesini geliştirdi.

Bilim insanlarının geliştirdiği “geleceğin hapishanesi” projesi gibi bir konsept, suçluların acı çektirdikleri kişilerin yaşadığı acıyı “sahte anılar” yoluyla deneyimlemeleri üzerine kurulmuş ilginç ve tartışmalı bir fikirdir. Bu proje, cezanın fiziksel ya da psikolojik yöntemlerle değil, teknolojik bir deneyimle verilmesini öngörüyor. Suçlulara yerleştirilecek çiplerin, onların beyin fonksiyonlarını etkileyerek, işledikleri suçun mağdurunun yaşadığı acının aynısını “sanal” veya “sahte anılar” şeklinde hissettirmeyi amaçladığı anlaşılıyor.

Temel Prensipler:

Bu tür bir proje, suçun cezasını suça uygun olarak psikolojik ve zihinsel düzeyde yaşatmayı hedefliyor. Suçlulara çip yerleştirilmesi, onların beyinlerine doğrudan müdahale edilerek sahte anılar yaratma potansiyeli taşıyor. Böylece suçlu, mağdurun hissettiği fiziksel veya duygusal acıyı, kendi zihninde yeniden yaşayacak. Bu yaklaşım, “empati cezası” olarak adlandırılabilecek bir cezalandırma yöntemine dayanır, yani suçluların başkalarına verdikleri zararı kendi zihinsel deneyimleriyle anlamaları sağlanır.

Sahte Anılar:

Sahte anılar, kişinin gerçekten yaşamamış olduğu olayları yaşamış gibi hissetmesine neden olan yapay hafıza izleridir. Bu teknoloji, beyindeki anı yollarına müdahale ederek, bireylere belli deneyimleri yaşatabilir. Suçlunun bilincine etki eden bu sahte anılar, mağdurun yaşadığı acıyı gerçekmiş gibi hissettirebilir. Beynin belirli bölgelerine müdahale edilerek, bu tür bir acı deneyimi yaratılabilir ve böylece suçlunun, mağdurun hissettiklerini tecrübe etmesi sağlanabilir.

Etik ve Bilimsel Zorluklar:

Bu tür bir projenin uygulanabilirliği hem etik hem de bilimsel açıdan büyük tartışmalara yol açacaktır. Beyine çip yerleştirme ve insan anılarına müdahale gibi teknolojiler henüz gelişim aşamasında olsa da, bu tür müdahalelerin insan psikolojisi ve bilinci üzerindeki etkileri tam olarak anlaşılamamıştır. Suçlunun, işlediği suç nedeniyle başka birinin yaşadığı acıyı yaşaması, etik olarak cezalandırmanın insan onuru ve haklarıyla nasıl bağdaştırılacağı sorusunu gündeme getirir. Ayrıca, bu tür cezaların psikolojik travmalara ve kalıcı zihinsel zararlara yol açma potansiyeli de vardır.

Sonuç olarak, böyle bir proje bilim kurguya yakın bir konsept olarak karşımıza çıksa da, günümüzde bu tür teknolojiler üzerine çeşitli çalışmalar yapılmakta ve beynin işleyişini anlama noktasında ilerlemeler kaydedilmektedir. Ancak, bu tür bir sistemin hayata geçirilmesi ve uygulanabilir olması için çok daha fazla bilimsel araştırmaya, etik tartışmaya ve teknolojik gelişmeye ihtiyaç vardır.

Kaynak: Bilimsel paylaşımlar sitesinden alınan bu video yapay zeka ile desteklenmiştir.

Bilim insanları, yapay zeka robotları ile “Kafa nakli” projesini tanıttı!!

Bilim insanlarının yapay zeka robotları ile “kafa nakli” projesini tanıtması, oldukça ilgi çekici bir gelişme gibi görünse de, şu anda kafa nakli ile ilgili yapılan çalışmalar bilimsel ve etik açıdan ciddi tartışmalar yaratmaktadır. Kafa nakli, bir kişinin başını (veya beynini) başka bir bedene transfer etme prosedürü olarak tanımlanır ve bugüne kadar başarılı bir şekilde uygulanmamıştır.

Bununla birlikte, bazı bilim insanları bu tür bir naklin teorik olarak mümkün olabileceğini öne sürmüşlerdir. Örneğin, İtalyan nöroşirürjiyen Sergio Canavero, bu tür bir operasyonu gerçekleştirme niyetini açıklamış ve hayvanlar üzerinde bazı deneyler yapmıştır. Ancak, insanlar üzerinde yapılacak böyle bir deney, teknik, etik ve tıbbi zorluklar nedeniyle halen çok tartışmalıdır. Sinirlerin, omuriliğin ve vücut dokularının başarılı bir şekilde bağlanabilmesi için hem cerrahi hem de biyoteknolojik büyük ilerlemeler gerekmektedir.

Yapay zeka robotlarının bu projeye dahil edilmesi, belki de bu tür bir ameliyatın daha hassas ve hatasız yapılması için teknolojinin kullanılması anlamına gelebilir. Robotik cerrahi, birçok tıp alanında zaten kullanılmaktadır ve cerrahların operasyon sırasında hata yapma riskini azaltabilmektedir. Ancak “kafa nakli” gibi aşırı karmaşık ve etik açıdan hassas bir konuda yapay zeka robotlarının kullanımı bile, bu prosedürün başarıya ulaşması için yeterli olmayabilir.

Bu tür projeler bilim dünyasında heyecan ve merak uyandırsa da, aynı zamanda önemli etik ve biyolojik sorunları da beraberinde getirmektedir. Hem insan beyninin başka bir bedende yaşama şansı hem de bu tür bir ameliyatın kişinin kimliği, bilinci ve ruhsal durumu üzerindeki etkileri henüz tam olarak anlaşılmış değildir.

Kaynak: Bilimsel paylaşımlar sitesi

Kenara Çekilin Atomik Saatler: Nükleer Saatler Geliyor

Gaz jetinin üzerine güçlü bir lazer yansıtılıyor ve parlak bir plazma meydana getirip morötesi ışık üretiyor. Bu ışık, vakum odasında arta kalan gaz ile etkileşime girdikçe beyaz renkli, görünür bir çizgi bırakıyor. Bu süreç ise bilim insanlarının, gelecekteki bir nükleer saatin çekirdeği olacak toryum-229 çekirdeğini uyarmak için gereken enerjiyi hassas şekilde ölçmesine yardımcı oluyor. Fotoğraf: Chuankun Zhang/JILA

Fizikçiler altta yatan ilkeleri gösterdi. Sırada prototip var.

Atomik saatler 70 yılı aşkın süredir zamanı ölçmenin en kesin araçları olarak hizmet verdi. Fakat saltanatları artık sona eriyor olabilir. Amerikan Standartlar ve Teknoloji Enstitüsünün (NIST) geçtiğimiz hafta yaptığı bir duyuruya göre uluslararası bir araştırma takımı, ilk nükleer saat prototipini tamamlamaya hiç olmadığı kadar yaklaştı. Uzmanlar saatin geliştirilmiş hassasiyetinin GPS’ten internet hızlarına ve dijital güvenliğe kadar her şeyi daha iyi hale getireceğini düşünüyor. Böyle bir cihaz ayrıca karanlık maddenin ve diğer temel parçacık fiziği kuramlarının tabiatını araştırmaya da yardımcı olabilir.

İki saat arasında ilk bakışta çok fark yokmuş gibi gelebilir fakat her şey ölçekle ilgili. Atomik saatlerin zaman tutma kabiliyetleri, tekil atomların kesin titreşimlerini ölçerek bir saniyenin uzunluğunu belirlemeye dayanıyor. Bunu yapmak içinse yüksek güçlü bir lazer ışını, bir sezyum-133 atomuna doğrultuluyor ve sonrasında atomun elektronlarını uyararak, enerji seviyeleri arasında bir saniye boyunca tam 9.192.631.770 titreşimle geçiş yapmasını sağlıyor. Sonrasında gezegen çapındaki atomik saat ağları, sistemlerini bu ölçümle eş zamanlayarak internet iletişimleri, haritalama, uzaya fırlatılan roketler ve diğer pek çok kullanım alanı için son derece kesin bir eş güdüm sağlıyor. 2014 yılından beri ABD’de geçerli olan ana standart (NIST’te yer alan bir sezyum çeşmesi saati), 300 milyon yılda sadece 1 saniyelik sapmayla zaman tutma kabiliyetine sahipti.

Fakat nükleer saatler bu konseptleri katbekat daha ince ayarlanmış parametrelerde uygulayacak. Adından da anlaşılacağı üzere bu cihazlar, daha büyük atomların titreşimlerinin aksine tek bir çekirdeğin titreşimlerine odaklanıyor. Çekirdeğe yöneltilen lazer ışığı (atomun tamamından 100.000 kat daha ufak) daha yüksek frekanslar gerektiriyor ve ayrıca saniye başına daha fazla dalga döngüsünü garanti ediyor. Böylelikle saniye başına titreşim artıyor ve sonrasında daha büyük hassasiyete olanak sağlanıyor. Kuramsal olarak bu durum, 300 milyon yılda gerçekleşen zaman belirsizlikleriyle kıyaslandığında onları güvenilmez hale getiriyor.

NIST ve ABD Ortak Laboratuvar Astrofiziği Enstitüsünde (JILA) çalışan fizikçi Jun Ye, Çarşamba günü yapılan duyuruda şöyle aktarıyor: “Milyarlarca yıl çalışsa dahi bir saniye bile kaybetmeyecek bir kol saati düşünün. Henüz oraya gelmedik ama bu araştırma bizi o hassasiyet seviyesine daha da yaklaştırıyor.”

Genel olarak konuşacak olursak çekirdekler, benzer faz sıçramaları yapmak için uyumlu X-ışınları gerektiriyor; fakat mevcut teknoloji, bunun yapılması için gereken enerji seviyelerini üretemiyor. Araştırmacılar bu engelin üstesinden gelmek için toryum-229’a yönelmişler. Bu elementin çekirdeği bilinen diğer tüm atomlardan daha düşük bir sıçrama sergilerken, uyarım için de daha düşük enerjili morötesi ışığa ihtiyaç duyuyor.

Toryum çekirdekleri küçük bir kristalde asılı tutulduklarında, araştırmacılar üzerlerine tahmin edilebilir aralıklarla UV lazer ışınları yansıtmış. Bu esnada da optik frekans tarağı şeklinde bilinen bir şeyi (“son derece hassas bir ışık cetveli” şeklinde tanımlanıyor) kullanarak proton ve nötronların titreşimsel “tıkırtılarını” saymışlar. Sonuç ise dalga boyuna dayanan önceki ölçümlerden yaklaşık 1 milyon kat daha yüksek olan bir hassasiyet seviyesi olmuş. Araştırma takımı, UV frekanslarını dünyanın strontiyuma dayalı diğer en doğru atomik saatlerinin optik frekansıyla da karşılaştırarak, bir nükleer geçiş ile atomik blok arasındaki ilk “doğrudan frekans bağlantısını” da kurmuşlar. NIST’e göre bu gelişme, “nükleer saatin geliştirilmesi ve mevcut zaman tutma sistemleriyle bütünleştirilmesi yolunda atılan çok önemli bir adım.”

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/kenara-cekilin-atomik-saatler-nukleer-saatler-geliyor/

Kanseri kokuyla tespit etmek mümkün mü?

Haber bilgisi: William Kremer, BBC Muhabiri

Yakında hastalıkları kokularından teşhis etmek mümkün olabilecek.

Uzmanlar geçtiğimiz yıllarda koku alan bir makinanın meme kanserini teşhis etmekte meme röntgeni kadar başarılı olduğunu ortaya koydu.

Bunu, diğer hastalıkları da aynı yöntemle tespit edebilen aletlerin izleyebileceği düşünülüyor.

Kanser geçiren insanlar ve yakınlarının oluşturduğu bir dayanışma grubundan Joanie, eşi prostat kanseri olduğunda burnuna hep bir çürük kokusu geldiğini anlatıyor. Joanie, “Size delice gelebilir ama inanın, aklım başımda” diyor. Pis koku, kanser tedavisi başarılı olunca geçmiş.

Ama Joanie 2012’de yeniden aynı kokuyu almaya başlayınca korkuya kapılmış. Ve haklı çıkmış. Bu kez kendisine akciğer kanseri teşhisi konmuş.

Birçok kanser hastası ve yakınları böyle bir kokuyu hiç fark etmiyor.

Ama Joanie gibi koku aldığını söyleyen çok kişi var.

Philadelphia’daki Monell Kimyasal Duyular Merkezi’nden George Preti “Bana bu konuda yazan çok kişi oldu” diyor.

Preti’ye göre bu kişiler arasında hemşireler ve uzmanlar da var ama bu anlatıların hemen hiçbiri kapsamlı bir araştırmaya dayanmıyor.

Tarih boyunca kullanıldı

Tarih boyunca doktorlar teşhis sırasında, hastalarının nefesini, idrarını, dışkısını, terini, cildini koklayagelmiş.

2011 yılında yazılan bir makalede onlarca hastalıkla ilgili “koku notları” incelenmişti.

Yakınlarda yapılan bir deney de insanların hastalandıklarında kötü kokular yaydıklarına dair kanıtlar sundu.

Stockholm’daki Karolinska Enstitüsü’nden Mats Olsson liderliğindeki bir araştırma ekibi sekiz sağlıklı gönüllüye dar pamuklu tişörtler giydirdiler.

Deneklerin yarısına içinde bir şey olmayan bir sıvı, yarısına da hafif grip benzeri belirtilere yol açan bir kimyasal karışım enjekte ettiler.

Bir ay sonra deneye katılanlar geri çağırıldı ve bu sefer iki gruba geçen sefer yapılan enjeksiyonun tersi verildi.

Sonra bütün tişörtler toplandı ve kol altı kısımları kesilerek şişelendi.

Bu şişelerden püskürtülen havayı koklyana gönüllü jüriden kokuları yoğunluk, kötülük ve sağlıksızlık bakımından sıralamaları istendi.

Sonuçta olumsuz özellikleri en öne çıkan kokuların hasta gruba ait tişörtlerden geldiği belirlendi.

Tabii Olsson, Psychological Science adlı bilim dergisinde sonuçları yayımlanan bu deneyin çok küçük çaplı olduğunu kabul ediyor.

Ama yine de hasta insanların vücutlarının hem diğer insanları bulaşıcı hastalığa karşı uyarma hem de yardıma ihtiyacı olduğu sinyallerini vermek için belli kimyasal maddeler salgıladığına inanıyor.

Tişört deneyi

Londra’daki Hijyen ve Tropik hastalıklar Okulu’ndan (London School of Hygiene and Tropical Medicine) Val Curtis de kötü kokunun bir sebebi olduğunda hemfikir.

“Beyindeki tiksinme duyusunu yaratan sistem bizi, hastalığa yol açabilecek şeylerden uzak tutmak üzere evrilmiş,” diyor.

Mats Olsson açısından, yürüttüğü tişört deneyinin ilginç yanı, insanların hastalığın kokusunu çok keskinleşmeden önce, çok daha hafif rahatsızlıklarda bile alabildiğini görmek olmuş.

Kanser için erken teşhis çok önemli ama bizlere doktora gitmeyi düşündürecek belirtiler ortaya çıktığında hastalık genellikle çok ilerlemiş oluyor.

George Preti yumurtalık kanseri örneğini veriyor.

“Karabiber çekirdeğini düşünün bir de soğan büyüklüğünü. Hastalığın karabiber çekirdeği kadarken teşhis edilmesi gerekiyor ama genellikle soğan büyüklüğüne geldiğinde tanı konuyor” diyor.

Preti yumurtalık kanserinin kokusu sayesinde doktorların hastalığı çok küçükken fark edebilmesini umuyor.

Vücutlarımız günlük normal işleyişleri içinde çeşitli kimyasal maddeler salgılıyorlar.

Preti kanserli hücrelerin metabolizması, yani işleyişinin normal hücrelerden farklı olduğunu, dolayısıyla farklı bir kimyasal madde ve farklı bir koku salgıladığını söylüyor.

Bu insanın koklayarak fark edebileceğinden çok daha hafif bir koku olabilir ama çeşitli kanser türlerinin ya da başka hastalıkların kokularını tanımak üzere eğitilmiş köpekler pekala hastalığı erken teşhis edebilir. (İnsanların beş milyon köpeklerin 300 milyon koku reseptörü var.)

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c8erzye8y8ro

Dünyada ilk tam göz nakli yapılan hasta ‘olağanüstü’ ilerleme kaydetti

Aaron James
Fotoğraf altı yazısı,Aaron James

10 Eylül 2024

Dünyada ilk tam göz nakli yapılan emekli Amerikan askerinin bir yıl sonra önemli bir ilerleme kaydetmesi bu alanda çalışan doktorlara umut verdi.

46 yaşındaki Aaron James, 2021’de yüksek gerilim hattı bakımı yaparken bir kaza geçirdi ve yüzünün büyük bölümünü kaybetti.

James, aynı operasyonda çok az kişiye yapılan kısmi yüz nakli ameliyatı da oldu.

New York Üniversitesi’ne bağlı Langone Health Tıp Merkezi’ndeki araştırmacılar, nakil yapılan gözün normal basıncı ve kan akışını koruduğunu söylüyor. Benzer şekilde nakil yapılan hayvanlarda, donör gözün operasyondan sonra küçüldüğü gözleniyordu.

James’in donör gözündeki görme yeteneğini geri gelmedi. Ancak araştırmacılar bir gün tekrar görebileceğini umuyorlar.

Aaron James’i izleyen araştırmacılar kaydettiği ilerleme karşısında “hayranlık” içinde olduklarını belirtiyor.

James’in göz doktoru Vaidehi Dedania, “Operasyon sonrası elde ettiğimiz sonuçlar olağanüstü. Bu sonuçlar, kritik duyu organlarına yönelik nakillerin araştırılmasına ilham olabilir” dedi.

Nakil sonrası süreci araştırma olarak yayınlayan uzmanlar, retinanın ışığa verdiği elektriksel tepkiyi ölçen elektroretinografi testini James’e uyguladı. Bu test, donör gözdeki ışığa duyarlı sinir hücrelerin, nakilden canlı çıktığını gösterdi.

Araştırmaya katılan ekip, bu sonuçların, ileride göz nakliyle, görme duyusunun geri kazandırılabilmesi konusunda umut verdiğini söylüyor.

James yaşadığı kaza sırasında sağ gözünü kaybetmedi.

Sonrasında geçen Mayıs ayında, 140’tan fazla sağlık çalışanının katıldığı 21 saatlik bir ameliyat geçirdi.

Bağışlanan yüz ve göz, 30’lu yaşlarındaki bir erkek donörden geldi.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/crkmygn6818o

Kendi kendilerini tedavi eden goriller yeni ilaçların ipucunu verebilir

Orta ve Batı Afrika'da 150 bin kadar Batı Afrika Düzlük Gorili kaldığı düşünülüyor
Orta ve Batı Afrika’da 150 bin kadar Batı Afrika Düzlük Gorili kaldığı düşünülüyor

Gorillerin kendilerini tedavi süreçlerini takip eden bilim insanları, farklı ilaçların keşifleri için umutlu konuşuyor.

Araştırmacılar, Gabon’da yabani olarak yaşayan gorillerin yediği tropikal bitkilerin en az dört tanesinin tıbbi etkileri olduğunu tespit etti.

Bu bitkiler aynı zamanda bölge yerlisi olan şifacı kişiler tarafından da kullanılıyor.

Yapılan laboratuvar çalışmaları, bu bitkilerin antioksidan ve antimikrobiyal bakımdan zengin olduğunu ortaya koydu. Aralarından biri ise süper bakteriler ile mücadele konusunda umut vadediyor. Büyük maymunların, bitkileri iyileştirici özellikleri üzerinden seçerek, kendilerini tedavi ettikleri biliniyor.

Bu yıl içinde gözaltından yara alan bir orangutanın bitki özünü kullanarak yarasını tedavi etmeye çalışması dünyada haber olmuştu.

Yapılan çalışmada araştırmacılar, Gabon’un Moukalaba-Doudou Milli Parkı’ndaki gorillerin yedikleri bitkileri kaydetti.

Bilim insanları yerli şifacı kişilerle de görüştü ve ilaç olma ihtimali yüksek dört ağaç belirledi.

Bunlar, Ceiba pentandra – fromager ağacı, Myrianthus arboreus – dev sarı dut , Milicia excelsa – Afrika tik ağacı ve Ficus – incir ağacıydı.

Bu dört bitkinin tamamı, en az bir çoklu ilaca karşı dirençli olan Koli Basili bakterisine karşı antibakteriyel etki gösterdi.

Araştırmacılar özellikle fromager ağacının test edilen tüm türlere karşı “dikkat çekici bir etki” gösterdiğini aktarıyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/c4gegeq43ddo

Astronotlar ilk ticari uzay yürüyüşünü tamamladı: ‘Dünya buradan mükemmel görünüyor’

UZAY YÜRÜYÜŞÜ

Profesyonel olmayan astronotlarla gerçekleştirilen ilk ticari uzay yürüyüşü ABD merkezli uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in Polaris Dawn görevi kapsamında bugün gerçekleşti.

Florida’daki Kennedy Uzay Merkezi’nden 10 Eylül’de fırlatılan Falcon 9 roketindeki dört sivil astronotla başlanan görevin en kritik aşaması 12 Eylül’de tamamlandı.

Görevi aynı zamanda finanse eden teknoloji milyarderi Jared Isaacman, tarihte uzay yürüyüşü yapan ilk sivil astronot oldu.

Isaacman, ilk adımlarını atarken, “Evde hepimizin yapacak çok işi var ama buradan yeryüzü kesinlikle mükemmel bir dünya gibi görünüyor” dedi.

Mürettebattaki mühendis Sarah Gillis, Isaacman’ın adımlarını takip etti ve yürüyüşünü tamamladı.

Neden önemli?

BBC Bilim Muhabiri Georgina Rannard’ın analizine göre hükümetlerin uzay ajansları, pahalı uzay seyahatlerinin mali yükünü özel şirketlerin daha fazla üstlenmesini istiyor.

Polaris Dawn görevi profesyonel olmayan astronotları uzaya götürmenin yanında bilimsel deneyleri de kapsıyor.

Bunlardan biri alçak Dünya yörüngesinde bitkileri araştırmak için ABD Hava Kuvvetleri Akademisi ile birlikte yapılan bir deney ve mikro yerçekiminin mantarların kök büyümesini nasıl etkilediğini araştırıyor.

Bunun da Ay veya Mars’ta bitkilerin nasıl büyüyebileceğini anlamaya yardımcı olması umuluyor. Ayrıca, bunun Dünya’da bitki büyümesini ve yiyecek üretimini iyileştirebileceğini iddia ediyorlar.

Bunun yanında görevin uydu iletişimi ve lazer teknolojisi gibi alanlardaki ilerlemeleri desteklediği belirtiliyor.

Jared Isaacman kimdir?

Jared Isaacman

Jared Isaacman, ilk özel uzay yürüyüşünü yapan isim olarak tarihe geçti.

41 yaşındaki milyarder, Polaris Dawn görevinin finansmanını üstlendi ve aynı zamanda görev komutanı.

1999’da finansal ödemeler girişimi Shift4 Payments’ı kurdu. Forbes’a göre şirket bugün ABD’deki restoran ve otellerin üçte birinin ödeme altyapısı sağlayıcısı.

Forbes’a göre net serveti 1,9 milyar dolar civarında.

Isaacman, 2004’te uçuş dersleri almaya başladı ve beş yıl sonra hafif bir jetle dünyayının etrafını dolaşarak rekor kırdı.

Isaacman ayrıca dünyanın en büyük özel askeri uçak filosuna sahip olan Draken International’ın kurucusu.

Polaris Dawn görevinin maliyeti açıklanmadı ancak daha önce 2021’deki bir başka SpaceX sivil görevi için 200 milyon dolar harcadığı bildirilmişti.

Riskleri neler?

Dünya’dan bakıldığında insanlık için büyüleyici anlar yaşatan uzay yürüyüşleri, her zaman planlandığı gibi gitmiyor.

Astronotlor ve kozmonotların hava kilidinde sıkışması, uzay malzemelerini kaybetmesi ya da kendi uzay giysisinde boğulması gibi bazı tehlikeler de barındırıyor.

Polaris Down görevi kapsamındaki uzay yürüyüşü, diğerlerinden farklı olarak hava kilidi olmayan bir kapsülde gerçekleşti. Dolayısıyla uzay kapsülünün basıncının astronotlar dışarı çıkmadan önce tamamen boşaltılması gerekiyordu.

Uzay görevi kapsamında yeni uzay giysileri denendiği için mürettebatın yaşayabileceği riskler daha da artıyor.

Tarihteki bazı ilk uzay yürüyüşlerinde de bazı önemli sorunlar yaşanmıştı.

İlk uzay yürüyüşü ne zaman yapıldı?

Soğuk Savaş döneminde uzayda rekabet zirveye ulaşmış, Sovyetler Birliği büyük oranda ABD’yi geride bırakmıştı.

Sovyetler Birliği, Sputnik 1 ile ilk uyduyu, ardından ilk memeliyi yörüngeye oturttuktan sonra, 1961’de ilk insanı uzaya gönderdi.

18 Mart 1965’te bir ilk gerçekleşti ve Voskhod 2 aracıyla uzaya fırlatarak Sovyet kozmonot Aleksey Leonov yaklaşık 12 dakika süren yürüyüş için uzay aracının dışında kaldı.

Ancak bu tarihi görev tamamen plana uygun gitmedi.

Leonov’un giydiği uzay giysisi, neredeyse vakum etkisi yaratan ortamında basınç altında sertleşti ve şişti. Bu da hareket etmesini ve fotoğraf çekmesini zorlaştırdı.

Voskhod 2’ye bağlı olan kablosu da dolandı ve bu durum Leonov’un hava kilidine geri dönmesini zorlaştıran bir savrulmaya neden oldu.

Hava kilidine girdiğinde ise sıkıştı ve kapağı arkasından kapatamadı. İçeri girebilmek için Leonov, uzay giysisinin üzerindeki kapakçıkları açarak basıncı düşürmek zorunda kaldı. Böylece hareket edebilip kendini içeri sıkıştırarak kapıyı kapatabildi.

Bu macera o kadar yorucuydu ki, Dünya’ya döndüğünde uzay giysisinde birkaç litre ter biriktiği tespit edildi.

ABD’nin ilk uzay yürüyüşü

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın https://www.bbc.com/turkce/articles/cp8n8j87x57o

Hücre İçi Sinyal Yolakları ve Klinik Yansımaları

Hücrelerin en önemli özelliklerinden bir tanesi otokrin, parakrin, endokrin
sinyallere yanıt vermeleridir. Bir sinyal molekülü reseptörüne bağlandığında
hücre çoğalması, farklılaşması, hareketi, metabolizması ve davranışı gibi
hayati olayların düzenlenmesinde görevli bir takım hücre içi yanıtları başlatır.
Hücre içi sinyal moleküllerinin etki mekanizması reseptörlerin
lokalizasyonundan etkilenir. Steroid hormonlar, reseptörü hücre içinde olan
sinyal molekülleridir. Kolesterolden sentezlenirler ve testosteron, östrojen,
progesteron ve kortikosteroidleri içerirler. Steroid reseptörler, transkripsiyon
faktörü gibi görev yaparlar

kaynak: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/25389

Kulak Memelerimiz Neden Var? Evrimsel Açıdan Mantıklı Değiller

Ne zaman sevdiğiniz bir melodiye ritim tutsanız veya arkadaşınızla sohbet etseniz, bunu mümkün kılan karmaşık bir sistem iş başında oluyor. Kulaklarınız biyolojinin birer harikası. İçlerinde bir sürü şey oluyorPopular Science‘a konuşan ve Avusturya’daki Konrad Lorenz Enstitüsünde çalışan evrimsel biyolog, biyolojik antropolog ve doktora sonrası araştırma görevlisi Anne Le Maître, “Çok karmaşık bir yapı” diyor.

Bu karmaşıklık, milyonlarca yıl boyunca daha iyi duymaya yönelik yoğun seçilim baskısının bir sonucu. Fakat kulağın bir kısmı hariç: Bu kısım ile loblar. Tüm ince ayarlanmış kısımlar arasında, bu parçalar pek akla yatkın durmuyor. İşte bilim insanlarının duyu organlarımızı nasıl anlamlandırdıkları…

Kulaklarımızın hikayesi

Kulaklar, dış dünyadaki sesi kafanızdan dışarı doğru çıkan kıkırdaklı yapılarla yakalar ve bunu bir kanaldan geçirerek zarsı bir davula iletir. Bu ses daha sonra bir dizi ufak orta kulak kemiğine ve kulak salyangozu adı verilen, salyangoz şeklindeki labirente gidiyor. Bu labirent, sinir sinyallerini ta beyninize kadar iletiyor. Le Maître memelilerin, sürüngenlerde ve kuşlarda olduğu gibi sadece bir tane yerine üç tane orta kulak kemiğiyle beraber özellikle karmaşık bir kulakları olduğunu belirtiyor. Üstelik, diğer omurgalılarda bulunmayan geniş dış kulak yapılarımız (kulak kepçesi) var. Peki nasıl böylesine girift kulaklarımız oldu? Evrim yoluyla tabii ki.

Le Maître, binlerce yıl boyunca pek de memeli olmayan atalarımızdaki çene kemiği parçalarının yer değiştirip ayrıldığını ve orta kulak kemiklerinden ikisinin yanısıra kulak zarını destekleyen kemiği de meydana getirdiğini açıklıyor. Çin ve başka yerlerde bulunan fosiller, bu evrimsel sürecin günümüzdeki memelilerin evrimsel öncülleri olan ve uzun süre önce yok olmuş mammaliaforme’lerde Kretase dönemi boyunca gerçekleşen başlangıç ve bitişlerini gösteriyor. “[Farklı tür ve fosiller arasındaki] farklı ara formları görüyorsunuz… Fakat memeli formuna doğru bir gidişat var” diyor Le Maître. Bu özel, ses ileten kemikler ve benzersiz, ekstra uzun, sarmal halindeki kulak salyangozuyla birlikte memelilerin, diğer çoğu omurgalıdan daha geniş bir frekans aralığını duyabildiğini ekliyor bilim insanı.

Bahamalar’daki Western Atlantic Üniversitesi Tıp Fakültesinde yardımcı anatomik profesörü olarak çalışan Mark Coleman, belirgin kıkırdak ve deri kıvrımları olan dış kulaklarımızın da memelilere özgü olduğunu ve sesleri artırıp biz ve akrabalarımızın seslerin yerini bulmamızı sağlayarak ilave bir yardımcı rol oynadığını söylüyor. Primat ve memelilerdeki işitsel sistem üzerinde çalışan Coleman, farklı hayvanların kulaklarının akort şeklini ve bunun yapıyla olan ilgisini karşılaştırıyor.

“Evrimleşmiş her özellik uyumsal değil.”

Çeşitli türlerin, farklı ses tiplerini yakalamak üzere özelleşmiş kulakları olduğunu söylüyor. Örneğin kanguru farelerinin, boyutları için özellikle düşük frekanslı olan sesleri tespit etmelerini ve çıngıraklı yılanlar gibi yırtıcılardan kaçınmalarını sağlayan çok büyük orta kulakları var. İnsan kulakları şempanzelerinkine benziyor fakat aradaki ufak farklılıklar, şempanzelerin işitsel sisteminin yüksek ve düşük frekansları en iyi şekilde yakaladığı anlamına geliyor. Coleman, insanların işitme duyusunun ise orta aralıktaki frekanslara (yaklaşık 1.000 ve 4.000 Hertz arasında) karşı en hassas olduğunu söylüyor.

Ayrıca Le Maître, benzer yaşam alanları olan hayvanların sık sık aynı tür kulaklara sahip olduğunu söylüyor. Yer altında yaşayan türler, sucul memelilerde olduğu gibi ne kadar yakın akraba olurlarsa olsunlar, genelde birbirlerine önemli ölçüde benzer görünen orta kulaklara sahipler. “Memeliler genelinde yakınsak adaptasyon var” diyor bilim insanı.

Kulak kepçemizdeki yükseltiler bile özel olarak evrimleşmiş bir amaca sahip. Kulak topografimizdeki yükseltiler ve çukurlar, sesleri çok daha hassas şekilde filtreleyip saptıyor. Yarasalar ve makiler gibi gece vakti avlanan canlıların, böcekleri karanlıkta yakalamalarını sağlayan ve özellikle engebeli olan dış kulakları olduğunu belirtiyor Coleman. İnsan kulakları nispeten basit olsa da dış kulaklarımız değiştiğinde beyinlerimizin hâlâ uyum sağlaması ve bir sesin kaynağını nasıl belirleyeceğini yeniden öğrenmesi gerekiyor.

Tüm bunlar bizi gizemli bir şeye götürüyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/kulak-memelerimiz-neden-var-evrimsel-acidan-mantikli-degiller/