Kendi kendilerini tedavi eden goriller yeni ilaçların ipucunu verebilir.

Gorillerin kendilerini tedavi süreçlerini takip eden bilim insanları, farklı ilaçların keşifleri için umutlu konuşuyor.

Araştırmacılar, Gabon’da yabani olarak yaşayan gorillerin yediği tropikal bitkilerin en az dört tanesinin tıbbi etkileri olduğunu tespit etti.

Bu bitkiler aynı zamanda bölge yerlisi olan şifacı kişiler tarafından da kullanılıyor.

Yapılan laboratuvar çalışmaları, bu bitkilerin antioksidan ve antimikrobiyal bakımdan zengin olduğunu ortaya koydu. Büyük maymunların, bitkileri iyileştirici özellikleri üzerinden seçerek, kendilerini tedavi ettikleri biliniyor.

Bu yıl içinde gözaltından yara alan bir orangutanın bitki özünü kullanarak yarasını tedavi etmeye çalışması dünyada haber olmuştu.

Yapılan çalışmada araştırmacılar, Gabon’un Moukalaba-Doudou Milli Parkı’ndaki gorillerin yedikleri bitkileri kaydetti.

Bilim insanları yerli şifacı kişilerle de görüştü ve ilaç olma ihtimali yüksek dört ağaç belirledi.

Bunlar, Ceiba pentandra – fromager ağacı, Myrianthus arboreus – dev sarı dut , Milicia excelsa – Afrika tik ağacı ve Ficus – incir ağacıydı.

Bu dört bitkinin tamamı, en az bir çoklu ilaca karşı dirençli olan Koli Basili bakterisine karşı antibakteriyel etki gösterdi.

Araştırmacılar özellikle fromager ağacının test edilen tüm türlere karşı “dikkat çekici bir etki” gösterdiğini aktarıyor.

Gabonlu bilim insanlarıyla aynı araştırmada yer alan İngiltere’deki Durham Üniversitesi’nden antropolog Dr. Joanna Setchell, elde edilen sonuçların “gorillerin kendilerine fayda sağlayan bitkileri yemek için evrimleştiğini” gösterdiğine işaret etti.

Setchell aynı zamanda bu sonuçların “Orta Afrika yağmur ormanlarının barındırdıkları konusunda büyük bir eksiklik içinde olunduğunu” ortaya koyduğunu söyledi.

Gabon, orman filleri, şempanzeler ve gorillerin yanında henüz keşfedilmemiş ormanlara sahip bir ülke.

Ancak kaçak avcılık ve hastalıklar nedeniyle bu bölgeye özgü gorillerin sayısında büyük azalmalar oldu.

Buradaki goriller Uluslararası Doğa Koruma Birliği’nin kritik derecede tehlike altınaki hayvanları gösterdiği kırmızı listede yer alıyor.

Yapılan araştırma PLOS ONE dergisinde yayınlandı.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Ozempic nedir, vücudu nasıl etkiliyor?

“Zayıflama iğnesi” olarak da bilinen Ozempic, öncelikle Tip 2 diyabet tedavisinde kullanılmak amacıyla tasarlandı.

Ozempic’in Wegovy ve Rybelsus markaları altında satılan diğer reçeteli ilaçlar gibi aktif maddesi semaglutid.

Semaglutid kan şekeri seviyesine etki ederek iştahın kontrol edilmesine yardımcı oluyor.

2021’de yayımlanan semaglutid denemesinde, 68 haftalık süreçte bu ilacı alan hastaların ortalama %15, plasebo verilenlerin de %2 kilo verdiklerini gösterdi.

Bazı katılımcılarsa başlangıç kilolarına kıyasla vücut ağırlığının %20’sini verdi. 2023’te yayımlanan bir araştırmada da semaglutidinin kardiyovasküler (kalp ve damar) hastalık geçmişi olanlardaki kalp krizi ve felç riskini beşte bir azalttığı saptandı.

Ozempic de kan şekerini düşüyor ve insülini düzenliyor.

Haftalık kullanılan ilaç, bağırsaklarda doğal olarak üretilen glukagon benzeri peptit-1 adlı bir hormonu taklit ederek beyne tok olunduğu mesajı yolluyor.

Böylece mideyi daha yavaş boşaltmaya teşvik ederek iştahı sınırlıyor.

Yeni bir araştırmaya göre, obezite tedavisinde kullanılan ilaçlar, verilen kilodan bağımsız olarak kişilerde kalp krizi ve felç riskini azaltabiliyor.

İlaçların ana maddesi olan semaglutidin kan şekeri, kan basıncı veya iltihaplanma üzerinde olumlu bir etkisinin yanı sıra kalp kası ve damarları üzerinde doğrudan etkileri olabileceği keşfedildi.

Diğer yandan son veriler ilaç bırakıldıktan sonra hızla kilo alımının yeniden başladığını gösteriyor.

İlaç son olarak ABD’deki satış fiyatıyla tartışma konusu oldu. Ozempic’in ABD’deki satış fiyatı Avrupa’daki fiyatının 10 katından fazla.

ABD’deki satış fiyatı sorgulandı

İlaç
ABD Kongresi’ndeki sorgulama sırasında, kongre üyeleri Novo Nordisk yöneticisi Lars Jørgensen’den ilacın fiyatlarını düşürmeyi taahhüt etmesini istedi

Diyabet ve obezite tedavisinde kullanılan Wegovy ve Ozempic ilaçlarının ABD’deki satış fiyatları ABD Federal Ticaret Komisyonu’nun açtığı davayla tartışmaya açıldı.

Komisyon, ülkenin en büyük sigorta şirketleri ve ilaç şirketleri arasında pazarlık yapan firmaları, özellikle insülin ilaçlarının fiyatlarını şişirmekle suçladı. Buna göre firmalar kendi gelirlerini maksimize etmeye çalışıyordu.

ABD’de Wegovy’nin fiyatı aylık 1,349 dolara kadar çıkarken, İngiltere’de ya da Almanya’da aynı ilaç 92 dolarlık fiyat etiketiyle satılıyor.

İki ilacın da yapımcısı Danimarkalı Novo Nordisk, 25 Eylül’de ABD Senatosu tarafından sorgulandı.

ABD Kongresi’ndeki sorgulama sırasında, kongre üyeleri Novo Nordisk yöneticisi Lars Jørgensen’den ilacın fiyatlarını düşürmeyi taahhüt etmesini istedi ancak Jørgensen böyle bir vaatte bulunmadı.

Novo Nordisk, zayıflama ilaçlarının başarısı sayesinde 2023 yılında Fransız lüks üreticisi LVMH’ı geçerek Avrupa’nın en değerli firması olmuştu.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

‘İmmünoterapi hayatımı kurtardı’: Araştırmalar diğer kanser hastalarının şansını artırabilir mi?

İlerlemiş melanom cilt kanseri teşhisi konulan avukat Alex Green’e göre, immünoterapi olmasaydı 2019’da kesin ölmüştü. Kanseri bu tedavi sayesinde durdurulabildi.

İmmünoterapi, hastalıkla savaşmak için vücudun kendi bağışıklık sistemini devreye sokan devrim niteliğinde bir tedavi.

Ancak ne yazık ki şu anda kanserli insanların çoğu immünoterapiden hiçbir fayda görmüyor.

Birçoğu nüksetmekte ya da bağırsak, deri ya da akciğerlerde ağrılı iltihaplanma da dahil önemli yan etkilerle karşılaşıyor.

İngiltere’de milyonlarca sterlinlik yeni bir araştırma programı, hastaların en az yarısının neden immünoterapiye yanıt veremediğini ya da bu zayıflatıcı yan etkilerden muzdarip olduğunu anlamayı amaçlıyor.

Şu anda 42 yaşında olan Alex’e ilk olarak 2012 yılında melanom teşhisi konmuş.

Ameliyatla tedavi edilmiş, ancak üç yıl sonra hastalık lenf bezlerine yayılmıştı.

Alex tümörleri aldırmak için birkaç ameliyat geçirdi. Ardından radyoterapi gören Alex’in taramaları temiz çıktı, ancak iki yıl geçmeden kanseri geri döndü.

Bu aşamada immünoterapi önerildi. “Bu tamamen hayatımı kurtardı” diyor Alex.

“Bu tedavi olmasaydı 2019’da ölmem bekleniyordu ve geride eşim ile o zamanlar dört ve yedi yaşlarında olan iki çocuğumu bırakacaktım.

“Bu benim için hayatımı değiştiren bir tedaviydi ve şu anda sekizinci yılımda tam remisyondayım ve normal ve aktif bir yaşam sürebiliyorum.”

‘Tedavi kolay değil’

Alex, tedavinin kolay olmadığı konusunda uyarıyor.

“Tedavinin sonuçları şaşırtıcı olsa da, bazı zorlukları da beraberinde getirdi. Önemli bazı yan etkiler çıktı ve bu iki hafta boyunca hastanede kalmama neden oldu” diyor.

“Tedaviyi mümkün olduğunca etkili ve hassas hale getirmek için immünoterapinin yan etkilerini araştırmak ve anlamak önemli” diye ekliyor.

Araştırma projesinde Britanya’nın dört bir yanından 16 akademik kurum, Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) yönetimi ve sağlık kurulu yer alıyor ve 12 biyobilim ve teknoloji şirketiyle birlikte çalışılıyor.

Araştırmacıların inceleyeceği konulardan biri, doktorlara bir kişinin belirli bir ilaçtan fayda görüp görmeyeceğini gösterebilen ve ölçülebilir olan biyobelirteçlerin eksikliği.

Bu biyobelirteçlerin tanımlanmasıyla hem fayda sağlama olasılığı en yüksek olan hastalar seçilebilir, hem de aşılar ve hücre tedavileri gibi yeni tedavilerin önü açılabilir.

Proje, meme, mesane, böbrek ve cilt kanseri için tedavilerini tamamlamış 3.000 hastayı ve tedaviye başlamakta olan 3.000 hastayı kapsayacak.

Araştırma ilerledikçe diğer kanser türleri de eklenebilecek.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Anöploid Embriyodan Sağlıklı Birey Gelişebilir mi? Başarı Hikayesi.

gelişmesiyle birlikte sağlık sorunları nedeniyle veya başka nedenlerle çocuk sahibi olamayan bireyler sıkça IVF, halk arasındaki ifadeyle tüp bebek yöntemini denemekte. Bu yöntemde de ne yazık ki bazen embriyo ana rahmine tutunamıyor bazense embriyodaki önemli defektler nedeniyle implantasyon işlemine hiç başlanmadan embriyo direk atılıyor.

İlk doğum 42 yaşında

Peki bu tür durumlarda hasta hiç çocuk sahibi olamayacak mı? Son gelen haberlerdeki gelişme de bu tür bir duruma örnek olarak verilebilir. Monica Halem ilk çocuğunu kucağına aldığında 42 yaşındaymış üstelik bu bebeğin doğması da kolay olmamış 15-20 IVF siklusu ve 6 düşükten sonra böyle bir mutlu son meydana gelmiş.

Süre az kaldı, risk artıyor

Halem ardından denemeye devam etmeye karar vermiş ki bu kararı aldığında 44 yaşına girmiş bulunmaktaymış . Bir dişi bireyin vücudunda ergenlikten itibaren sadece 400 adet yumurtası bulunduğu ve bu hücrelerin genelde 50 yaş civarında tükendiği düşünüldüğünde kendisi de dermotolog olan hastanın oldukça kısa bir süresinin kaldığı söylenebilir.

Burada önemli bir nota yer vermekte fayda görüyoruz, fizyolojik olarak hem erkek hem de dişi bireyde yaş ilerledikçe üreme hücrelerinde çeşitli mutasyonların görülme sıklığı artar ve bunun yanı sıra dişi bireylerde 35 yaşından sonra yumurtaların kalitesi ciddi oranda düşer. Üstüne üstlük 42 yaşından sonra atılan ovumların %90 gibi oldukça yüksek bir oranında anöploid durumu gözlemlenir.

Anöploid nedir?

Peki nedir bu anöploidi? Normalde 2n kromozomlu üreme ana hücresinden mayoz bölünme sürecinin sonucunda erkeklerde 4 adetdişilerde ise 1 adet n kromozomlu gamet meydana gelir. İşte bu süreç esnasında gerçekleşen hatalara bağlı olarak bazen eksik kromozomlu bazense fazladan bir kaç adet kromozom çiftine sahip hücreler oluşur ve bunlardan eksik olanların bulunduğu duruma monosomi adı verilirken fazladan kromozom çifti bulunan duruma ise trisomi adı verilir. Sonuç olarak bu şekildeki kalıtsal sorunlara anöploidi denilmekte.

Olayı daha somut hale getirecek olursak, örneğin Down Sendromu 21. kromozomun fazladan bir kopyasının bulunması sonucu görülen bir otozomal kalıtsal rahatsızlıktır. Bununla birlikte eksik kromozomlu embriyolar genelde gelişemez fakat geliştiği durumlar da yok değildir. Gonozomal kromozomlarda eksiklerden gidecek olursak, örneğin annesinden sadece 22 adet otozomal kromozom çiftini alan bir zigot babasından eğer 22+Y gelirse yaşayamaz. Tam tersine babadan 22+X gelseydi bir Turner dişisi doğabilirdi. Bu durum X kromozomununY kromozomuna göre daha hayati genler içeriyor olabileceği şeklinde yorumlanmaktadır.

18 embriyodan sadece 1 tanesi

Neyse, daha fazla uzatıp sizlere sekmeyi kapattırmadan olaya devam edelim. Monica Halem’in kararlı öyküsünün önündeki en büyük engeller de doğal olarak anlattığımız bu durum olmuş. Üstelik bu süreç esnasında bazı immünolojik sorunların da varlığı farkedilmiş. Tüm bunların ardından 44 yaşına geldiğinde New York’taki bir IVF kliniğine giden Halem’in 18 adet yumurtasının biyopsisi yapılmış ve dışarıda fertilizasyon işlemi gerçekleştirilmiş ancak Maalesef ki aksaklıklar devam etmiş.

Elde edilen 18 embriyonun hepsi de ciddi anormalilere sahipmiş fakat 4 tanesi diğerlerine nazaran daha düzgün bir görünümdeymiş. Bunlardan da erkek olan üçünde monosomi saptanırken dişi olan 4. embriyoda kısmı bir trisomilik gözlemlenmiş. Buna karşın hepsinin de sağlıklı göründüğü kontrolü yapan uzmanın aktardıkları arasında.

Ümit ve azim

En azından bir ihtimalin olduğunu gören Halem bir hayli zor bir karar vererek denemeye karar vermiş. Ek olarak Monica Halem’in bu süreçte hem maddi olarak hem de manevi olarak ciddi manada bir yorgunluk içerisinde bulunmasına karşın, içindeki  ümit ve azminin onun en büyük destekçisi olduğunu aktarmakta fayda var.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Embriyoya dokunmadan SMA tespit edilecek..

Tüp bebek tedavilerinde yıllarca verilen mücadelenin sonunda elde edilen embriyo, en kıymetli hazine değerinde. Bilim insanları, bu kıymetli embriyoya hiç dokunmadan yüzdüğü sıvıdan alınan DNA parçacıkları ile genetik hastalıkları tespit etmenin peşinde. 1 yıl içinde uygulanması düşünülen genetik tarama ile Down sendromu ve SMA’nın embriyo aşamasında tespit edilebileceği belirtiliyor.

Tüp Bebek ve İnfertilite Derneği’nin (TÜBİD) bu yıl 3’üncü kongresinde, yapay zekanın tüp bebek tedavilerindeki yeri ve yüzde 100 sağlıklı bebek doğması için yapılacak genetik testlerdeki son yenilikler paylaşıldı. Bilim insanları yüzde 100 sağlıklı bebek doğması için güçlerini yapay zeka ile birleştirdi.

DNA PARÇACIKLARINDAN ANALİZ
Tüp Bebek ve İnfertilite Derneği (TÜBİD) Başkanı, Kadın Hastalıkları ve Tüp Bebek Uzmanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, şu bilgileri verdi: “35 yaşın üzerindeki gebe kadınlara genetik tarama için yapılan amniyosentez, Fetal DNA testleri ile gebeliğin 11-14’üncü haftasında anneden alınan bir tüp kan ile yapılır hale geldi. Annenin kanına bebekten geçen DNA analiz edilip, kromozom analiziyle amniyosenteze gerek kalmaksızın yüzde 99 civarında sonuç veriyor.

Şimdi ise tüp bebek tedavilerinde elde edilen embriyonun yüzdüğü sıvıdan alınan DNA parçacıklarının analiz edilmesi noktasına gelindi. Bu çalışma devrim niteliğinde bir çalışma.” Çalışmanın yüzde 100 doğruluk oranına kavuşturulduktan sonra 1 yıl içinde kullanıma başlanacağını belirten, Prof. Dr. Tıraş, “Biz embriyoya genetik testler yapıyoruz. Bu işlemi yaparken, embriyologlar tarafından embriyodan hücre alıyoruz. Bu işlem önümüzdeki 1 yıl içinde ‘Non-invaziv PGT’ ile yani embriyoya biyopsi yapmadan, dokunmadan örnek elde edilmesi işlemi haline gelecek” dedi.

Kaynak ve devamına Buradan Ulaşabilirsin.

Kalp krizini dakikalar içinde teşhis edebilen kan testi geliştirildi.

Johns Hopkins Üniversitesi’nden araştırmacılar, kalp krizini dakikalar içinde teşhis edebilen hızlı ve doğru bir kan testi geliştirdi. Bu yenilikçi test, acil tedavi süreçlerini hızlandırarak hayat kurtarma potansiyeline sahip.

Kalp krizleri, hastayı iyileştirmek için hemen müdahale gerektirir. Ancak, erken teşhis genellikle oldukça zorlayıcıdır.

Johns Hopkins Üniversitesi’nde araştırma bilimcisi olan Peng Zheng, bu durumu şu şekilde açıklıyor:

“Kalp krizlerinin hızlı bir şekilde teşhis edilmesi hayati önem taşırken, klinik ortam dışında erken teşhis yapmak çok zor, hatta imkansız hale gelebiliyor. Geliştirdiğimiz yeni teknoloji, bir kişinin kalp krizi geçirip geçirmediğini hızlı ve doğru bir şekilde belirlememize olanak tanıyor.”

Her yıl yalnızca ABD’de 800,000’den fazla insan kalp krizi geçiriyor.

Kalp krizinin tanısını koymak, belirtilerin büyük farklılıklar göstermesi ve biyolojik sinyallerin erken aşamalarda ince ve gözden kaçabilecek kadar belirgin olmaması nedeniyle oldukça zordur.

Yeni testin işleyişi

Bu icadın kalbinde, kanın test edildiği, yenilikçi bir nano yapısal yüzeye sahip küçük bir çip bulunuyor.

Johns Hopkins Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nden kıdemli yazar Ishan Barman, teknolojiyi şu sözlerle tanımlıyor:

“Çipin ‘metasurface’ özelliği, Raman spektroskopisi analizi sırasında elektriksel ve manyetik sinyalleri artırarak, kalp krizi biyomarkerlerinin saniyeler içinde görünür hale gelmesini sağlıyor. Bu, testin mevcut yöntemlere kıyasla hem daha hızlı hem de daha hassas olmasını sağlıyor.”

Bu yenilikçi yaklaşım, mevcut testlerle hiç tespit edilemeyebilecek kalp krizi biyomarkerlerini bile tespit edebiliyor.

Bir damla kan ile, birkaç saniye içinde teşhis

Bu teknoloji, klinik ortamda hızlı teşhis için geliştirilmiş olsa da, araştırmacılar daha geniş uygulama alanları öngörüyor.

Barman, “Gelecekte, bu teknolojinin el tipi bir cihaz haline getirilmesini umuyoruz. Bir damla kan ile, birkaç saniye içinde teşhis elde edebiliriz” diyor.

Bu tür bir araç, sahada ilk yardım ekipleri veya bireyler tarafından evde kullanılmak üzere son derece değerli olabilir. Ayrıca, bu teknolojinin kalp krizi teşhisinin ötesinde, kanser ve enfeksiyöz hastalıkları tespit etmek için de uyarlanabileceği belirtiliyor.

Sonraki adımlar

Araştırma ekibi, kan testini geliştirmeyi ve daha büyük klinik denemeler yapmayı planlıyor.

Testin hızı, doğruluğu ve hastane dışı ortamlarda kullanım potansiyeli, kardiyovasküler bakım tanı sisteminde önemli bir ilerleme temsil ediyor.

Barman, “Bu platform teknolojisi için hiçbir kısıtlama yok. Ticari potansiyeli muazzam” diyor.

Geliştirme süreci devam ettikçe, bu yenilikçi kan testi, kalp krizlerinin teşhis ve tedavi yöntemlerini dönüştürebilir, kritik anlarda hızlı müdahale olanağı sağlayarak sayısız hayat kurtarabilir.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Yerli kuduz aşısında klinik öncesi aşamaya geçildi.

Türk bilim insanları, hayvanlara yönelik üretilen kuduz aşısının ihraç edildiğini, insana yönelik yerli kuduz aşısı üretiminde ise klinik öncesi aşamaya geçildiğini bildirdi.

Bursa Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Viroloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kadir Yeşilbağ, insana yönelik yerli kuduz aşısına ilişkin preklinik (klinik öncesi) çalışmalara geçildiğini söyledi.

Erciyes Üniversitesinin ev sahipliğinde düzenlenen 5. Uluslararası Aşı Bilimi Kongresi’ne katılmak için Kayseri’de bulunan Yeşilbağ, kuduz hastalığının insanlık tarihinde bilinen en eski zoonoz (hayvanlarla insanlar arasında geçiş yapabilen hastalıklar) bir hastalık olduğunu belirtti.

Kuduz hastalığına yakalanan insanların hemen hemen tamamının hayatını kaybettiğinin görüldüğüne değinen Yeşilbağ, bu nedenle mutlaka tedavi uygulanması gerektiğini ifade etti.

Yeşilbağ, Türkiye’nin yüksek kuduz riski altındaki ülkelerden olduğuna dikkati çekerek, kuduzun taşıyıcısı çok sayıda hayvan türü bulunduğunu bildirdi.

Yarasalar, vahşi hayattaki etçil hayvanlar, kedi ve köpeklerin bu sınıfa girdiğini dile getiren Yeşilbağ, “Bunlar içindeki en önemli rolü köpekler üstleniyor. İnsanlardaki vakaların yüzde 99’dan fazlası köpeklerle ilişkilidir. Ülkemizde yılda 450 bin civarında kuduz riskli temas vakası ortaya çıkıyor. Bu sayı her geçen gün artmaktadır, düzenli artış göstermektedir. Buradaki temel etkenlerden biri de doğal olarak insan, hayvan temaslarının artmış olmasıdır. Genel olarak köpek popülasyonunun da bunu etkilediğini değerlendirebiliriz.” değerlendirmesinde bulundu.

Hayvana yönelik üretilen kuduz aşısı ihraç ediliyor

Yeşilbağ, Türkiye’de kuduz hastalığına yakalanmış insanlara, dünyada bilimsel olarak en son tedavi yöntemi neyse onun uygulandığını söyledi.

Kuduz hastalığında kullanılacak aşının yerlileştirilmesinin önemine dikkati çeken Yeşilbağ, şunları kaydetti:

“Türkiye aslında kuduz aşısını üretmeye başlayan ilk ülkelerden birisi. Çok geçmişe dayalı bir tarihimiz var fakat zamanla teknolojik gelişmelere ayak uydurulamadığı için Türkiye’de kuduz aşısı üretimi sekteye uğramış. Güncel olarak özel sektör ve üniversite işbirliğiyle yaptığımız çalışmalarla Türkiye’de hayvanlar için kuduz aşısının geliştirilmesi ve üretimine yönelik araştırma, geliştirme, altyapı ve üretim faaliyetlerini yeniden başlattık. Şu anda bu aşı yurt dışına gönderiliyor. Türkiye’de de lisanslanması için birtakım çalışmalar tamamlanmak üzere.”

İnsana yönelik kuduz aşısında klinik öncesi çalışmalara başlandı

Yeşilbağ, hayvanlarda kullanım için yılda yaklaşık 2 milyon doz, insanlarda kullanım için yaklaşık 1,5 milyondan fazla kuduz aşısının ithal edildiğine işaret etti.

İnsana yönelik yerli kuduz aşısıyla ilgili çalışmaların sürdüğünü belirten Yeşilbağ, şu bilgileri verdi:

“Farklı özel sektör kuruluşlarının yaptığı çalışmalar var. Adıyaman’da kurulu hayvan sağlığına yönelik daha önceden faaliyetler gösteren ama insan sağlığına yönelik çalışmaları da olan hatta Covid-19 sürecinde projeler yürütmüş bir özel sektör kuruluşuyla yerli insan kuduz aşısının geliştirilmesiyle ilgili proje gerçekleştirdik. Şu anda tamamlanma aşamasında. Buradaki temel amacımız, bu aşının araştırma, geliştirme aşamalarını yani preklinik aşamalarını gerçekleştirmekti. Bununla ilgili mevcut insan kaynağımızla ve altyapımızla bunu başarabileceğimizi göstermiş bulunuyoruz. Şu anda preklinik aşamada.”

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Boğaziçi Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesi yosun biyoteknolojisi konusunda işbirliği yapacak

Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü Dr. Öğretim Üyesi Berat Haznedaroğlu’nun kurucusu olduğu, 2017’den bu yana faaliyetlerine üniversitenin Kilyos Kampüsü’nde devam eden İstanbul Mikroyosun Biyoteknolojileri AR-GE Birimi (İMBİYOTAB) ile Cambridge Üniversitesi Mikroyosun İnovasyon Merkezi (AIC)’nin yosun biyoteknolojisi konusundaki araştırma, akademik bilgi paylaşımı ve eğitim alanlarında yürütecekleri çalışmalar bir yıl süreyle Newton Fonu – Research Environment Links Programı tarafından fonlanacak.

Türkiye’deki araştırma ortamının kapasitesini Türkiye ve Birleşik Krallık’tan kurumların işbirlikleriyle artırmaya yönelik Research Environment Links programı kapsamında desteklenen ‘’Joint Consortium on Algal Biotechnology for Bioeconomy – Driven Future’’ başlıklı proje ile iki ülkenin araştırma merkezleri arasında yosun biyoteknolojisi alanında ortak bilimsel araştırmalar yapılması, eğitimler verilmesi amaçlanıyor.

Proje kapsamında, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki İstanbul Mikroyosun Biyoteknolojileri AR-GE Birimi (İMBİYOTAB) ve Cambridge Üniversitesi Mikroyosun İnovasyon Merkezi (AIC) araştırmacılarınca disiplinlerarası çalışmalar, eğitimler gerçekleştirilecek. Projenin Türkiye ayağındaki çalışmalar Dr. Öğr. Üyesi Berat Haznedaroğlu’nun, İngiltere ayağındaki çalışmalar ise Cambridge Üniversitesi Bitki Bilimleri bölüm başkanı Prof. Alison Smith’in liderliğinde yürütülecek.

Cambridge Üniversitesi Mikroyosun İnovasyon Merkezi, yosun bazlı araştırmalar konusunda dünyanın sayılı merkezlerinden biri olarak gösteriliyor. Ar-Ge ve kamuoyuna dönük eğitim faaliyetleri ile tanınan merkezle olan kapasite inşaası ve akademik iş birliği sayesinde İstanbul Mikroyosun Biyoteknolojileri AR-GE Birimi’nin (İMBİYOTAB) enerji, tarım, çevre ve sağlık sektörlerine yönelik yüksek katma değerli ürünlere imkân veren yosun teknolojileri alanında Türkiye’nin ilk ve en kapsamlı Ar-GE merkezi halini alması hedefleniyor.

Söz konusu işbirliği hakkında bilgi aldığımız Dr. Öğr. Üyesi Berat Haznedaroğlu, Türkiye’nin mevcut cari açığının enerji ve sağlık sektörleri kaynaklı olduğunu belirterek, ithal benzin ve ithal ilaçlara olan bağımlılığın ekonomik gelişme anlamında ülke için sürdürülemez bir açık yarattığını vurguladı. Türkiye’nin fosil yakıtta ithalata olan bağımlılığın aynı zamanda yüksek seviyede sera gazı emisyonuna neden olduğunu belirten Haznedaroğlu bu durumun küresel iklim değişikliğine karşı alınması gereken önlemleri olumsuz etkilediğine işaret etti.

Sağlık perspektifinden bakıldığında ise Türkiye’de yaşam beklentisinin yükselmesi ve yaşlı nüfusun çoğalmasıyla sağlık harcamalarının da yükseliş göstermekte olduğunu ekleyen Berat Haznedaroğlu, bu çerçevede iki merkez arasındaki işbirliğinin nihai amacının enerji, sağlık ve tarım sektörlerinde yosundan daha fazla yararlanarak küresel anlamda rekabetçi biyoürünler geliştirmek olduğunun altını çizdi. Haznedaroğlu, yosunun sürdürülebilir gelişmeye katkısı ve çok kullanımlı bir ürün olarak sahip olduğu yüksek pazar değeriyle sayesinde ekonomik anlamda yaratacağı yüksek değere dikkat çekti.

Berat Haznedaroğlu, dünyanın en köklü bilimsel akademisi olma unvanını taşıyan İngiliz Bilimler Akademisi ve The Royal Society tarafından 2015 yılında ‘’Newton Advanced Fellowship’’ Araştırma Ödülü’ne değer görülmüştü Haznedaroğlu, bu ödülü takiben Mart 2015-2018 tarihleri arasında Cambridge Üniversitesi ile birlikte mikro yosunlarda yağ birikiminin biyolojik yakıt üretiminde kullanımı üzerine hücresel ve moleküler seviyede araştırılmasını konu alan “Cellular and Molecular Characterization of Non-model Microalgae for Maximized Lipid Synthesis” başlıklı çalışmayı da yürütmüştü.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Türk bilim insanları “insan nöral kök hücreleri ile elektrik üreten biyoyakıt hücresi” geliştirdi.

Üsküdar Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi akademisyenleri tarafından bilimsel işbirliğinde ortak bir çalışmayla geliştirilen biyoyakıt hücresinin Avrupa Patent başvurusu yapıldı.

Üsküdar Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Belkıs Atasever Aslan, Üsküdar Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi ve PROMER Müdürü Prof. Dr. Tunç Çatal, Sabancı Üniversitesi Malzeme Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fevzi Çakmak, Yıldız Teknik Üniversitesi Mekatronik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Erhan Akdoğan tarafından gerçekleştirilen ortak çalışmayla, insan kök hücreleriyle biyoyakıt hücresi geliştirildi.

Avrupa Patent başvurusu yapıldı       
                                 
Bilimsel calismalarda model olarak kullanılan nöral hücre hatlarından tasarlanan, yüksek elektrik enerjisi üreten ve bu enerjiyle LED ampul yaktığı ispatlanan biyoyakıt hücresi için Avrupa Patent başvurusu yapıldı.

Projenin ürüne dönüşmesi gurur verici

Suan Chicago’da Illinois Üniversitesi, Tip Fakültesi’nde misafir öğretim üyesi olarak nörofizyoloji çalışmaları için bulunan Doç. Dr. Belkıs Atasever Aslan, “Geliştirdigimiz model elektronik cihazlara uygulanabilmektedir. Multidisipliner ekibimizle uzun yıllardır sürdürdüğümüz bu çalışmanın başarılı bir biyoteknoloji ürününe dönüştüğünü görmek mutluluk ve gurur verici. Patent basvurusu yapacağımız diğer modelin de çalışmaları devam etmektedir” dedi.

İstanbul Protein Araştırma Geliştirme ve İnovasyon Merkezi (PROMER) laboratuvarlarında mikroorganizmalarla yenilenebilir enerji üretimi alanında AR-GE çalışmalarının yıllardır yürütüldüğünü belirten PROMER Kurucu Müdürü Prof. Dr. Tunç Çatal, insan hücre kültürü soyu kullanarak böyle bir çalışmanın ilk kez başarıldığını ve uygulamaya dönük geliştirilen sistemle LED ampül aydınlatılmış olmasının ileriye dönük, ulusal enerji ihtiyacımıza katkısı bakımından umut vaadettiğini belirtti.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.