Bilim İnsanları Fare Beynini Kimyasal Olarak Kontrol Etmeyi Başardı

Fare önce acıkıyor, yemeğine yöneliyor fakat ona dokunmadan geri dönüyor. Bazen çok hareketli oluyor, bazen ise çok uyuşuk. Bu farenin psikolojik sorunlar mı var dersiniz? Hayır. Onu bu davranışlara yönelten şey bilimin kendisi! Bilim insanlarının gerçekleştirdiği bu deney 1 Mayıs’da Neuron dergisinde yayımlandı.

North Carolina Üniversitesi, Chapel Hill Üniversitesi ve Ulusal Sağlık Örgütü’nden bir grup araştırmacı farelerin sinir hücreleri reseptörlerini (almaçlarını) açıp kapayabilen bir kimyasal geliştirdiler. Deney eğlenceli gibi duruyor, bilim insanları ise bu deneyi sinirsel aktivitelerin nasıl gerçekleştiğini daha iyi anlayarak Alzheimer, Parkinson gibi hastalıkların tedavilerini geliştirmek için kullanmayı düşünüyor.

Bu deney daha önce de defalarca DREADD isimli reseptörler hedef alınarak gerçekleştirildi. Ekip bu reseptörleri ayarlamak için farelere virüs enjekte etti. Bu virüs sayesinde reseptörler sadece belli kimyasalları görünce aktivite göstermeye başladı.

Önceki deneylerde, her sinir hücresi sadece bir reseptöre sahipti. Bu reseptör onun aktivitesini belirliyordu fakat hücre ya aktif ya da pasifti, ikisi birden olamıyordu. Bu deneyde ise bilim insanları bir reseptör daha oluşturdular. Bu iki nöron sayseinde farelerin açlık durumu ve hareket seviyesi ile oynanabildi. Bir kimyasal salındığında fare acıktı; başka bir kimyasal salındığında ise fare adeta kokaine maruz kalmış gibi davranıyordu.

Ekip, deney sonucunun yarattıkları ikinci reseptörü onayladığını düşünüyor. Artık bu sayede sinirsel bağlantılar daha rahat anlaşılabilecek. “Bu deney bize beyin devrelerini kullanarak nörolojik hastalıklar için nasıl daha hedefe yönelik tedaviler geliştirebileceğimizi gösteriyor” diyor Profesör Bryan Roth ve ekliyor, “görünen tek sorun, beyin reseptörlerini seçebilen tıbbi ilaçlar geliştirmek.”

Kaynak: Ana Kaynak için Tıklayın

Robotik Bir Deney, Evrimi Su ve Yağdan Tekrar Yarattı

İlk kimyasalların evriminin matematiksel modeller kullanılarak oluşturulan robotlar sayesinde görebiliyoruz. Her bilim insanını, deneyin başlaması için bir başlangıç koşulu oluşturması gerekiyor. Bunu yaptıktan sonra ise geriye sadece binlerce nesil geçtikten sonra neler olduğunu izlemek kalıyor. Buna benzer bir deney daha yapıldı. Kim evrim ile oynamak istemez ki!

Anlatacağımız deney, benzeri olan eski deneylerden çok daha farklı çünkü bu deneyi gerçekleştiren bilim insanları gerekli koşulları en düşük seviyede tuttu. Glasgow Üniversitresi’ndeki ekip su bazlı bir solusyona yağ damlatarak işe başladı. Robot uygun olanları koruyup uygun olmayanları yok etmeye programlanmış olsa bile bu deney hiç bir biyolojik molekül içermeden başladı.

Damlatılan yağ molekülleri farklı yap molekülü kombinasyonlarından oluşuyordu: 1-oktanol, dietil ftalat, 1-pentanol, oktanoik asit ve dodesan. Bu farklı yağ “türleri”nin kendine has akıcılıkları, yoğunlukları, yüzey gerilimleri ve diğer özellikleri var. Yüzeydeki kimyasal etkileşimler bazen su üzerinde baloncuk oluşmasına bazen ise yağ moleküllerinin minik parçalara ayrılmasına yol açtı.

Robot ise bu moleküllerin nasıl davrandığını takip etti. Yeni yağ damlalarını, yani ana damlaların yavrularını, uygunluklarına göre değerlendirdi ve uygun olmayanları, yani yeterli hareket etmeyenleri yok etti. Tam 21 nesil sonra yağ damlalarının daha iyi bölündüğü, hareket ettiği ve titrediği görüldü.

Makalelerinde “ilerleyen zamanlarda bu tarz deneyler sonucunda evrimin gerçekleşmesi için minimum gerekliliğin ne olduğu bulunmaya çalışılacağını” söylüyor araştırmaları Nature Communications dergsinde yayınlanan araştırmacılar. Tek ihtiyacınız olan birazcık su ve birkaç damla yağ.

Not: Araştırma ile ilgili videoyu buradan izleyebilirsiniz. Fotoğraf makaleden alınmıştır, makaleyi ise buradan okuyabilirsiniz. 

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Fareler Diğer Farelerin Yüz İfadelerini Anlayabiliyor

Bir kemirgen acı çektiğinde yüzünü buruşturur; kulakları düzleşir, gözleri kısılır, burnu ve yanakları kabarır. Bu sadece hayvanların acı ile baş edebilmesini sağlayan refleksif bir hareket mi? Yoksa farelerin iletişim kurmasını da mı sağlıyor? Yeni bir araştırma, farelerin bu yüz ifadelerini anlayarak, kararlarını ona göre verdiğini söylüyor.

Farelerin bu yüz ifadelerini anlayıp anlamadığını merak eden bir grup bilim insanı, farelere türdeşlerinin acı çektiğini gösteren fotoğraflarını gösterdi. Fareler kafese kapatıldı ve üç bölümden oluşan kafesin bir bölümünün duvarlarına acı çeken, diğerinin duvarlarına ise normal yüz ifadesine sahip fare fotoğrafları yerleştirildi. Ortadaki bölgede teste tabi tutulan fare vardı. Ekip, farenin hangi bölge ile daha uzun süre ilgilendiğini ölçtü.

Ölçümler, farelerin normal yüz ifadesine sahip fotoğraflar olan bölge ile diğer bölgeye nazaran 60 saniye daha fazla ilgilendiğini gösterdi. İnanabiliyor musunuz! Kulağa büyük bir rakam gibi gelmiyor fakat istatistiksel olarak incelendiğinde kayda değer bir fark.

Bu deney sonucunda farerlerin acı ifadesinden kaçıyor olduğunun görülmesi şaşırtıcı, çünkü önceki çalışmalarda farelerin acı çeken türdeşleri ile daha fazla ilgilendiği görülmüştü. Bu çalışmada kullanılan fotoğrafların, farelerin karşıdakini yabancı mı yoksa arkadaş mı olduğunu anlamasında güçlük çıkardığı düşünülüyor. Belki de eski çalışmaların sonuçları ile uyuşmamasının temel sebebi budur.

Çalışmanın yazarları, bu ifadelerin belki de insanlar ve şempanzelerde olduğu gibi sosyal iletişim aracı olarak evrimleşmiş olabileceğini söylüyorlar.

Kaynak: Ana kaynak

Fizikçiler, Ses Dalgalarının Yalnızca Tek Yönde İlerlemesini Sağlayacak Bir Cihaz İcat Etti

Bilim insanları, ses dalgalarının sadece tek bir yönde ilerlemesini sağlayacak bir cihaz icat etti.

ETH Zürih ve Lozan Federal Teknoloji Enstitüsü’nden bilim insanları, yaptıkları çalışma ile ses dalgalarının sadece tek bir yönde ilerlemesini sağlayacak yeni bir cihaz geliştirdiklerini açıkladı. Bu cihaz, disk benzeri bir yapı ve üç porttan oluşuyor. Cihaz pasif durumdayken bir porttan gelen ses diğer iki porttan da eşit derecede duyulabiliyor. Sistem aktif hâle getirildiğinde ise boşluğa belirli bir hızda hava akışı sağlanıyor. Bu hava akışı da bir porttan gelen sesin yalnızca 1 tane başka porttan duyulabilmesini sağlıyor.

Normal şartlar altında ses dalgaları birden fazla yönde hareket ederler. Gönderici ve alıcı yer değiştirse bile sesli iletişim devam eder. Bu sistemde ise ses tek yönlü hareket ettiriliyor. Böylece istenmeyen seslerin engellenmesi de sağlanıyor. Daha önce benzer sistemler geliştirilmiş olsa da yeni cihaz sesin kalitesinin ve şiddetinin düşmesine de engel oluyor.

ETH Zürih ekibi, ses dalgalarının güç kaybetmeden ilerlemesini sağlamak için farklı bir yaklaşım benimsedi. Diske giren hava, ses dalgası ile aynı frekansa getiriliyor. Böylece ses dalgaları güçlerini kaybetmek bir yana daha da güçlü şekilde iletiliyor. Bu cihazın ses dalgaları dışında elektromanyetik dalgaların yönlendirilmesi için de kullanılabileceği ifade ediliyor. Araştırma Nature Communications’ta yayımlandı.

kaynak: Ana kaynak

İLK DEFA BİR BEYİN HARİTALANDI VE BİLGİSAYARA YÜKLENDİ

Geçtiğimiz günlerde bilim dünyasında sessiz sedasız bir eşik daha aşıldı. Bilim insanları yakın zamanda Nature dergisinde 9 ayrı makalede bir “sineğin” beyninin eksiksiz, kusursuz, tüm bağlantıları ile haritalandığını duyurdular. Üstelik bu beyni dijitale aktarıp, ölmüş bir sineğin beyninden tepkiler de aldılar.

Kaynak: Ana kaynak

İnsanların daha uzun yaşaması için büyük bir plan başlatıldı.

İnsanların daha uzun yaşaması için büyük bir plan başlatıldı.

İnsanların daha uzun yaşaması için büyük bir plan başlatıldı
Çinli araştırmacılar, insanların daha uzun ve sağlıklı bir ömür sürmeleri amacıyla yeni bir uluslararası plan başlattı. İnsan Genom Projesi‘nin (Human Genome Project – HGP) başarısını temel alan bu yeni aşama, dünya nüfusunun yüzde 1’inin, yani 80 milyon kişinin genomunun sıralanmasını/dizilmesini hedefliyor. Bu iddialı proje, genetik hastalıkların teşhis ve tarama testlerini geliştirmeyi ve halk sağlığında yeni bir dönem başlatmayı amaçlıyor.

Çalışmada Türkiye’de var

Proje, 15 ülkeden araştırmacıların ortak çalışmasıyla yürütülüyor. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bu ülkeler arasında ÇinABDİngiltereFransa ve Japonya gibi bilimsel güç merkezleri de yer alıyor. HGP2 olarak adlandırılan bu ikinci aşamanın temel amacı, insan genomu üzerinde daha derin bir anlayış geliştirmek ve sağlıklı yaşam süresini uzatmak için genom bilgilerini kullanmak.

Hedef daha uzun ve sağlıklı bir yaşam

HGP2, ileri teknolojiler, veri analitiği ve müdahale yöntemlerini kullanarak, genetik hastalıkları önlemenin ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesinin yolunu açmayı hedefliyor. Hedeflenen ilk aşama dünya nüfusunun yüzde 1’inin genomunun dizilenmesi olsa da, proje bu oranla sınırlı kalmayacak. Araştırma ekibi, HGP2’nin küresel sağlık politikalarında yeni bir paradigma yaratarak tüm insanlığa sağlıklı ve uzun bir yaşam yolunu açacağını ifade ediyor.

İnsanların daha uzun yaşaması için büyük bir plan başlatıldı
İnsan Genom Projesi, 1990 yılında Amerikan doktor-genetikçi Francis Collins liderliğinde başlatılmış, finansmanı ABD tarafından sağlanmış ve 2003 yılında tamamlanmıştı. 3 milyar DNA harfini dizileyen bu uluslararası proje, atomu parçalamak ya da Ay’a gitmek kadar büyük bir bilimsel başarı olarak kabul ediliyor. O dönemki uluslararası konsorsiyuma Çin, İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya gibi ülkeler de katılmıştı.

Kaynak ve devamını incelemen için : https://www.donanimhaber.com/insanlarin-daha-uzun-yasamasi-icin-buyuk-bir-plan-baslatildi–182212

İnsan embriyo modelleri daha gerçekçi hale geliyor-etik soruları gündeme getiriyor.

Dünyanın dört bir yanındaki düzinelerce laboratuvar, gelişim, doğurganlık ve tedavileri incelemek için insan embriyosu modelleri geliştirmeye çalışıyor. 
Keşfedilmemiş etik bölgeye giriyorlar.

Blastoid adı verilen blastosist aşamasındaki insan embriyolarının modelleri. Kredi: Monash Üniv.

Mikroskobunun altında Jun Wu, her biri 1 milimetreden daha geniş olan birkaç küçük küre görebiliyordu. Tıpkı insan embriyolarına benziyorlardı: bir boşlukla çevrili karanlık bir hücre kümesi ve ardından başka bir hücre halkası.

Ancak Dallas’taki Teksas Üniversitesi Güneybatı Tıp Merkezi’nde kök hücre biyoloğu olan Wu, bu alanların göründüğü gibi olmadığını biliyordu. Laboratuvarda yetiştirilen embriyo modelleriydiler ve mükemmel kopyalardan çok uzaktaydılar.

Tüm hücre grupları yoktu ve ait olmayan diğerleri oradaydı. Ve Wu, sonunda modellerin aniden ve kaotik bir şekilde yok olacağını biliyordu.

Embriyo modelleri ev olsaydı, cephenin arkasında düz olmayan zeminler olurdu, dolaplarında aynaları ve hayaletleri çarpıtırlardı. Bununla birlikte, düzinelerce laboratuvar, bir insan embriyosunun en iyi benzerliğini geliştirmek için yarışıyor.

Gebe kaldıktan sonraki ilk haftalarda yeni biyolojiyi ortaya çıkarma umuduyla, her biri embriyo gelişiminin biraz farklı yönlerini özetleyen gruplar olduğu kadar çok model var.Viyana’daki Avusturya Bilimler Akademisi Moleküler Biyoteknoloji Enstitüsü’nün gelişim biyoloğu Nicolas Rivron, bu yüksek bahisli, yüksek drama döneminin “gizemle örtüldüğünü” söylüyor. Rahimde bu embriyolar ultrason kullanılarak gözlemlenemeyecek kadar küçüktür. Ve laboratuvarda, gebe kaldıktan sonraki 14 günün ötesinde vücut dışındaki gerçek embriyoları incelemenin teknik, etik ve genellikle yasal sınırları vardır.

Embriyo modellerinden elde edilen bilgiler, doğal embriyoların yaklaşık üçte birinin neden ilk haftalarını geçemediğini açıklamaya yardımcı olabilir. Bu, kısırlığın giderilmesine, tüp bebek başarı oranının iyileştirilmesine ve hatta gelişimin erken dönemlerinde ortaya çıkan hastalıkların önlenmesine yardımcı olabilir. Embriyolar için ilaçların güvenliğini test etmek için modeller de kullanılabilir.

Ancak modeller giderek daha karmaşık hale geldikçe ve ilk kalp atışı gibi sembolik kilometre taşlarına ulaştıkça, zor etik sorular ortaya çıkarırlar. Etikçiler, düzenleyiciler ve hukuk uzmanları araştırmanın hızına ayak uydurmak için çabalıyorlar.

Bu arada, alan enerjiyle dolup taşıyor. Şubat ayında araştırmacılar, tamamen embriyo modellerine adanmış dünyanın ilk bilimsel toplantısını düzenlediler. Ve birkaç bilim adamı, terapötik moleküller geliştirmek, ilaçları test etmek ve doğurganlık tedavilerini iyileştirmek için modeller kullanmak üzere yan şirketleri başlattı. Massachusetts, Cambridge’deki Broad Institute of MIT ve Harvard’ın biyoetik danışmanı Insoo Hyun, embriyo modellerinin “şu anda hemen hemen en sıcak konu” olduğunu söylüyor.

Epik gösteri

Yumurta ve spermin buluşması, hızlı ve hassas bir şekilde koreografisi yapılmış bir hücre bölünmesi ve farklılaşması sürecini tetikler. İlk haftada yaklaşık 100 hücre blastosist olarak bilinen içi boş bir daire oluşturur. Bu, sonunda embriyoya, destekleyici yumurta sarısı kesesine ve plasentaya dönüşen üç farklı gruptan oluşur.

Kaynak ve devamını incelemen için : https://www.nature.com/articles/d41586-024-02915-3

İlaç Sektöründe GDP’nin Önemi ve Etkileri

İlaç sektörü, insan sağlığının sürdürülmesi ve hastalıkların tedavisi açısından hayati bir öneme sahiptir. Bu sektördeki ürünlerin kalite ve güvenliği, doğrudan tüketicilerin sağlığını etkileyen faktörler arasında yer alır.

İlaç sektörü, insan sağlığının sürdürülmesi ve hastalıkların tedavisi açısından hayati bir öneme sahiptir. Bu sektördeki ürünlerin kalite ve güvenliği, doğrudan tüketicilerin sağlığını etkileyen faktörler arasında yer alır. İlaç sektöründe GDP (Good Distribution Practice), yani İyi Dağıtım Pratikleri, bu nedenle büyük bir önem taşır. GDP, ilaç ürünlerinin üretildiği andan itibaren nihai tüketiciye ulaştırılana kadar geçen süreçte uygulanması gereken kalite güvence standartlarını ifade eder.

Bu pratikler; ilaçların taşınması, depolanması ve dağıtılmasını kapsar; ilaçların etkinliğini, stabilitesini ve güvenliğini korumak için gerekli koşulları belirler. İlaç sektöründe GDP’nin ana amaçları:

  • Ürünlerin kalitesinin, taşıma ve depolama sırasında bozulmaması
  • Çevresel koşulların ilaçların özelliklerini değiştirmemesi
  • Sahteciliğin ve kontaminasyonun önlenmesi

GDP’nin uygulanması, regülatör otoriteler tarafından da denetlenir ve bu standartlara uygun hareket etmeyen kuruluşlar için ciddi yaptırımlar getirilebilir. İyi Dağıtım Pratiklerine uymak, sektörde rekabetçiliği ve marka itibarını korumanın yanı sıra toplum sağlığının korunmasında da esastır.

GDP’nin genel önemi, ilaç sektöründe sadece kural ve düzenlemelerin bir parçası olması değil, aynı zamanda küresel sağlık standartlarının yükseltilmesine ve halk sağlığına yapılan önemli bir katkı olmasıdır. Bu nedenle, ilaç sektöründeki tüm paydaşların, GDP’nin gerekliliklerini eksiksiz bir şekilde yerine getirmesi gerekmektedir.

GDP Nedir? Temel Tanım ve Kavramsal Çerçeve

Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GDP), belli bir dönem içerisinde bir ülke sınırları içerisinde üretilen tüm final mal ve hizmetlerin piyasa fiyatlarıyla ifade edilen toplam değeridir. Temel olarak bir ekonominin büyüklüğünü ve ekonomik aktivite seviyesini ölçen bir göstergedir. GDP hesaplamasında dikkate alınan unsurlar şunlardır:

  • Tüketim Harcamaları: Hane halklarının tüketim için yaptıkları harcamalar.
  • Yatırım Harcamaları: İşletmelerin kullandığı ekipman, yapı ve tesisler için yaptıkları harcamalar ve stok değişimleri.
  • Kamu Harcamaları: Devletin kamu hizmetleri ve savunma gibi teknik ve sosyal altyapı giderleri.
  • Net İhracat: Ülkenin ihraç ettiği mal ve hizmetlerin değeri ile ithal ettiği mal ve hizmetlerin değeri arasındaki fark.

Bu hesaplamanın sonucunda elde edilen değer, bir ülkenin o dönemde gerçekleştirdiği ekonomik performansın bir ölçütünü sunar. Bir ekonominin sağlığı ve büyüme potansiyeli açısından kritik olan bu veri, karar vericiler, yatırımcılar ve politika yapıcılar için önemli bir kaynaktır.

GDP, nominal ve reel olmak üzere iki farklı şekilde hesaplanabilir:

  • Nominal GDP: Mevcut piyasa fiyatları kullanılarak hesaplanır ve enflasyonun etkisini yansıtır.
  • Reel GDP: Fiyat seviyelerindeki değişimleri dikkate alarak enflasyonun etkisinden arındırılmış biçimde hesaplanır, böylece zaman içindeki ekonomik büyüme daha doğru bir şekilde ölçülebilir.

Bu tanım ve çerçeve, ilaç sektörünün GDP üzerindeki etkilerini ve bu sektörün ekonomi içerisindeki yerini daha iyi anlamak için bir temel oluşturur. İlaç sektörünün yapısı ve dinamikleri, GDP’nin belli başlı bileşenlerini direkt etkileyebilir, dolayısı ile bu sektörün ekonomik göstergeler üzerinden değerlendirilmesi büyük önem taşır.

İlaç Sektöründe GDP’nin Ulusal Ekonomilere Etkisi

İlaç sektörü, global ekonomide önemli bir yer tutmakta ve birçok ülkenin gayri safi yurt içi hasılası (GDP) üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. İlaç sektörünün ekonomik büyümeye etkisi, şu şekillerde öne çıkar:

  • Yüksek Katma Değer: İlaç sektörü, yüksek katma değerli ürünler üretir. Bu ürünler, genellikle yüksek kar marjlarına sahiptir ve bu da ulusal ekonomilere büyük oranda katkı sağlar.
  • Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) Yatırımları: İlaç firmaları, yenilikçi tedaviler üretmek üzere büyük miktarda Ar-Ge yapmaktadır. Bu yatırımlar, uzun vadede ekonomik büyümeyi tetikleyen yenilik ve ilerlemeleri beraberinde getirir.
  • İstihdam: İlaç sektörü, nitelikli iş gücüne olan talebiyle önemli bir istihdam kaynağıdır. Ar-Ge’den üretime, pazarlamadan satışa kadar geniş bir istihdam alanı sunar.
  • İhracat Katkısı: Kaliteli ilaç ürünleri ile tanınan ülkeler, bu ürünleri diğer ülkelere ihraç ederek döviz girdisi sağlar ve ticaret dengelerine olumlu katkıda bulunurlar.
  • Sağlık Hizmetlerinin Gelişimi: İyi bir ilaç sektörü, hastalıkların tedavi edilmesinde ve önlenmesinde kritik rol oynar. Bu durum, sağlıklı bir iş gücünün korunmasına ve dolayısıyla iş gücü verimliliğinin artmasına yardımcı olur.
  • Vergi Gelirleri: İlaç şirketlerinden alınan vergiler, hükümetler için önemli bir gelir kaynağıdır. Bu gelirler, ulusal sağlık hizmetleri başta olmak üzere birçok alanda hükümet harcamalarının finanse edilmesinde kullanılır.

İlaç sektörünün bu etkileri göz önünde bulundurulduğunda, bir ülkenin ekonomik kalkınmasına ve sürdürülebilir büyümesine değerli bir katkı sağlayan kilit bir sektör olarak kabul edilebilir. Sağlıkla doğrudan ilişkili ve sürekli bir ihtiyaç duyulan bu alanda yapılan yatırımlar, uzun vadede ulusal ekonomilere olumlu yansımalar sunar.

Global İlaç Pazarında GDP’nin Rolü ve Piyasa Dinamikleri

Global ilaç pazarı, yüksek kazanç potansiyeli olan ve sürekli gelişen bir sektördür. Bu pazarda Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GDP) önemli bir indikatördür; çünkü genellikle bir ülkenin ekonomik refahının ve halkının satın alma gücünün bir göstergesi olarak kabul edilir. GDP’nin yükselmesi, insanların daha iyi sağlık hizmetlerine erişimi ve yüksek kaliteli ilaçlara olan talebin artmasıyla ilişkilendirilebilir. Bunun yanı sıra, sağlık harcamaları arttıkça, ilaç sektörü genişlemekte ve daha fazla yenilikçi ürün piyasaya sürülmektedir.

  • GDP yüksek olan ülkelerde, insanlar genellikle daha pahalı ve yenilikçi ilaçları karşılayabilecek gelire sahip olabilmektedirler.
  • Düşük GDP’ye sahip ülkelerde ise, genel olarak ilaç talebi daha düşük fiyatlı ve jenerik ilaçlara yönelmektedir.

Bu durum, uluslararası ilaç şirketlerinin pazarlama ve fiyatlandırma stratejilerini şekillendirmede merkezi bir role sahiptir. Pazar dinamiklerini anlamak, şirketlerin farklı pazar segmentlerine göre kendilerini konumlandırmalarını ve rekabet avantajlarını artırmalarını sağlar.

İlaç pazarındaki GDP’nin etkileri aşağıdaki gibi sıralanabilir:

  1. Ülkelerin sağlık harcamaları ve ilaç için ayırdıkları bütçeler, genelde GDP ile orantılıdır.
  2. Yüksek gelir düzeyi ve GDP, markalı ilaçlara talebi artırırken, düşük gelir ve GDP jenerik ilaç pazarını büyütmektedir.
  3. Uluslararası ilaç firmaları, GDP düzeyi yüksek olan ülkelere daha çok yenilikçi ilaçları sunma eğilimindedir.
  4. Global ilaç pazarındaki büyüme şansı, bir bölgenin ekonomik kalkınma hızı ile doğru orantılıdır.

Sonuç olarak, ilaç sektöründe GDP, bir ülkenin ilaç pazarının boyutu ve yapısını derinden etkileyen bir faktördür ve ilaç firmalarının küresel stratejilerini büyük ölçüde şekillendirir.

GDP Artışının İlaç Araştırma ve Geliştirme Faaliyetlerine Etkisi

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GDP) yükselişi, ilaç sektöründe araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerini doğrudan etkiler. GDP’deki artış, ülkelerin ekonomik gücünün ve yatırım yapma kapasitesinin bir göstergesi olarak kabul edilir. Bu durum, sağlık hizmetleri ve ilaç sektörüne yapılan yatırımlar için daha fazla kaynak ayrılmasını mümkün kılar. Aşağıda, GDP artışının ilaç Ar-Ge faaliyetleri üzerindeki bazı olumlu etkileri listelenmiştir:

  • Yatırımın Artması: Daha yüksek bir GDP, hükümet ve özel sektörün Ar-Ge için daha fazla fon ayırmasına olanak tanır. Bu, ilaç şirketlerinin yeni ilaçlar geliştirmek için daha fazla kaynağa sahip olmaları anlamına gelir.
  • İleri Teknolojiye Erişim: Ekonomik büyüme, ileri teknolojiye yapılan yatırımları artırabilir. Bu, ilaç Ar-Ge süreçlerinde kullanılan teknolojilerin modernizasyonu ve iyileştirilmesi için önemlidir.
  • Yüksek Kalifikasyonlu İş Gücü: GDP artışıyla beraber, eğitim ve nitelik seviyesi yükselen bir iş gücü ile ilaç sektörüne daha nitelikli bilim insanları ve araştırmacılar çekilebilir.
  • Küresel Rekabetçilik: Ekonomik güçlenme, uluslararası alanda rekabetçiliği artıracak ve ilaç şirketlerini global pazarlarda daha dominant bir konuma taşıyabilir.

Ekonominin büyümesi, sağlık hizmetlerine olan talebi ve buna bağlı olarak ilaçlara olan ihtiyacı da artırır. Böylece, yeni tedaviler ve ilaçlar için Ar-Ge çalışmaları, hem yerel hem de global düzeyde daha fazla desteklenmiş olur. GDP artışlarının ilaç sektöründeki bu etkileri, hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde ilerlemelere önayak olabilir ve toplum sağlığının iyileştirilmesine katkı sağlayabilir.

Kaynak ve devamını incelemen için : İlaç Sektöründe GDP’nin Önemi ve Etkileri (akademikbulten.com)

FDA, İki Nadir Hastalık İçin İlk Değiştirilebilir Biyobenzeri Onayladı.

Bugün, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Bkemv (eculizumab-aeeb) adlı ilacı, Soliris (eculizumab) için iki nadir hastalığın tedavisinde kullanılmak üzere ilk değiştirilebilir biyobenzer olarak onayladı.

Bugün, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Bkemv (eculizumab-aeeb) adlı ilacı, Soliris (eculizumab) için iki nadir hastalığın tedavisinde kullanılmak üzere ilk değiştirilebilir biyobenzer olarak onayladı. Bkemv, Soliris’in de onaylandığı aşağıdaki tedavi endikasyonları için onay almıştır:

  • Paroksismal Noktürnal Hemoglobinüri (PNH) hastalarında hemolizi azaltmak için,
  • Atipik Hemolitik Üremik Sendrom (aHUS) hastalarında kompleman aracılı trombotik mikroanjiyopatiyi önlemek için.

“Birçok nadir hastalık hayatı tehdit edici nitelikte olup, çoğunun tedavisi bulunmamaktadır,” dedi FDA’nın Terapötik Biyolojikler ve Biyobenzerler Ofisi direktörü Sarah Yim. “FDA, nadir hastalıkları olan bireylerin mevcut tedavi seçeneklerinin sınırlı olduğu durumlarda erişimlerini genişletebilecek güvenli ve etkili değiştirilebilir biyobenzer tedavilerin geliştirilmesini kolaylaştırma konusunda kararlıdır.”

Bir hastalık, ABD’de 200.000’den az kişiyi etkiliyorsa nadir olarak kabul edilir. PNH ve aHUS, kırmızı kan hücrelerinin parçalanmasıyla karakterize edilen nadir hastalıklardır. PNH, anemi (düşük kırmızı kan hücreleri), tromboz (kan pıhtıları), pansitopeni (düşük kırmızı kan hücreleri, beyaz kan hücreleri ve trombosit sayısı) ve koyu idrar ile sonuçlanırken, aHUS anemi, trombositopeni (düşük trombosit sayısı) ve böbrek yetmezliği ile sonuçlanır.

Bkemv, kompleman C5 proteini bağlayarak kompleman sisteminin aktivasyonunu engelleyen bir monoklonal antikordur. Bu bağlanma, PNH ve aHUS hastalarında damar içi hemolizi (kırmızı kan hücrelerinin yıkımı) önler.

Bkemv ve Soliris, Neisseria meningitidis bakterisinin neden olduğu ciddi ve yaşamı tehdit edici menenjit enfeksiyonları riskini artırdığına dair bir Uyarı Kutusu taşır. Hastalar, Bkemv veya Soliris tedavisine başlamadan önce menenjit aşısını tamamlamalı, menenjit belirtileri açısından izlenmeli ve enfeksiyon belirtileri ortaya çıktığında hemen değerlendirilmelidir.

Değiştirilebilir bir biyobenzer olarak Bkemv, Soliris ile yüksek oranda benzer olup, klinik olarak anlamlı bir fark göstermez. Bkemv’nin güvenlik uyarıları ve beklenen yan etkileri Soliris ile aynıdır. Soliris’in PNH randomize denemelerinde en sık bildirilen yan etkiler baş ağrısı, nazofarenjit (soğuk algınlığı), sırt ağrısı ve bulantıdır. Soliris’in aHUS tek kollu prospektif denemelerinde en sık bildirilen yan etkiler baş ağrısı, ishal, hipertansiyon, üst solunum yolu enfeksiyonu, karın ağrısı, kusma, nazofarenjit, anemi, öksürük, alt bacaklar veya ellerde şişme, bulantı, idrar yolu enfeksiyonları ve ateştir.

Bkemv, sadece Bkemv Risk Değerlendirme ve Azaltma Stratejisi (REMS) adlı kısıtlı bir program aracılığıyla temin edilebilir. REMS, FDA’nın belirli ciddi güvenlik endişeleri olan ilaçlar için ilaç yararlarının risklerini aşmasını sağlamak amacıyla gerektirebileceği bir ilaç güvenlik programıdır.

Bkemv, ABD’de onaylanan 53. biyobenzer üründür ve bunların 13’ü değiştirilebilir biyobenzer olarak onaylanmıştır.

Değiştirilebilir biyobenzer, yasanın gerektirdiği diğer şartları karşılayan ve reçeteyi yazan doktora danışmadan referans ürünün yerine geçebilecek biyobenzer anlamına gelir. Bu değişim, eyalet eczacılık yasalarına tabi olarak eczanelerde gerçekleştirilebilir. Tüm biyolojik ürünler, FDA’nın titiz onay standartlarını karşıladıktan sonra onaylanır. Bu da sağlık hizmeti sağlayıcıları ve hastaların, referans ürün için bekledikleri aynı güvenlik ve etkinliği bir biyobenzer veya değiştirilebilir biyobenzerden de bekleyebileceği anlamına gelir.

Biyobenzer ve değiştirilebilir biyobenzer ürünlerin onaylanması, FDA’nın biyolojik ürünler için rekabetçi bir pazar destekleme ve hastaların daha uygun maliyetli tedavi seçeneklerine erişimini artırma konusundaki uzun süredir devam eden taahhüdünü güçlendirir.

FDA, Bkemv’nin onayını Amgen Inc.’e vermiştir.

Kaynak ve devamını incelemen için :FDA, İki Nadir Hastalık İçin İlk Değiştirilebilir Biyobenzeri Onayladı (akademikbulten.com)

Domuz Kalpleri ve Böbrekleri İnsanlara Nakledildiğinde Hücre Bazında Değişiklikleri Ortaya Çıkaran Çalışmalar

NYU Langone Health’teki cerrahi ekipler, Eylül ve Kasım 2021’de dünyanın ilk genetiği değiştirilmiş domuz böbreği nakillerini insan bedenine gerçekleştirdi ve ardından 2022 yazında iki domuz kalbi naklettiler.

NYU Langone Health’teki cerrahi ekipler, Eylül ve Kasım 2021’de dünyanın ilk genetiği değiştirilmiş domuz böbreği nakillerini insan bedenine gerçekleştirdi ve ardından 2022 yazında iki domuz kalbi naklettiler. Bu işlemler, nörolojik kriterlere göre ölü ilan edilen (decedent) ve ailelerinin rızasıyla ventilatörlere bağlı tutulan hastalarda gerçekleştirildi. Alanın ilerlemesini gösteren bu çalışmalardan sonra, NYU Langone Nisan 2024’te yaşayan bir hastaya domuz böbreği nakletti.

Şimdi, biri 17 Mayıs’ta Nature Medicine’de diğeri ise 21 Mayıs’ta Med’de yayınlanan iki yeni analiz, ölülerdeki xenotransplantasyon (türler arası organ nakli) ameliyatları öncesinde, sırasında ve hemen sonrasında organlar ve alıcıların vücutlarında hücre bazında değişiklikleri ortaya koyuyor. Bilim insanları, cerrahlara eşlik ederek kan ve doku örnekleri alarak on binlerce toplanan hücredeki değişiklikleri analiz ettiler.

NYU Grossman Tıp Fakültesi ve Broad Enstitüsü’nden (MIT ve Harvard) araştırmacılar tarafından yürütülen Med makalesi, insanlara nakledilen iki domuz böbreğinde genetik ve hücresel aktiviteleri izledi ve bunları nakledilmeyen domuz böbrek örnekleriyle karşılaştırdı. Araştırma ekibi, bu amaçla tek hücreli RNA dizilimi gibi çeşitli teknikler kullandı, bu da prosedürler sırasında çeşitli hücre tiplerinde aktif olan domuz ve insan genlerinin moleküler harflerinin sırasını (dizilimini) belirledi.

Çalışma, nakledilen domuz böbreklerinin, alıcıların vücutları tarafından doğrudan reddedilmese bile (ani böbrek yetmezliği yok), insan periferik kan mononükleer hücrelerinde (PBMC’ler) güçlü bir reaksiyona neden olduğunu gösterdi. Bu bağışıklık hücreleri, nakledilen (yabancı) organlara, tıpkı yabancı istilacılara (örneğin virüsler) saldırdıkları gibi saldırabilirler. Anında reddetme görülmedi, kısmen bunu bastıran ilaçlarla tedavi edildiği için, ancak yeni çalışma, xenotransplantların zamanla başarısız olmasına neden olabilecek daha ince reaksiyonların kanıtlarını buldu.

Özellikle, domuz böbreklerinin moleküler düzeyde “antikor aracılı reddetme”yi tetiklediği görüldü. Vücut, nakledilen organa özgü bağışıklık proteinleri (antikorlar) geliştirdikçe, doğal öldürücü hücreler, makrofajlar ve T hücreleri gibi hücreleri toplar ve bu hücreler organa zarar verebilir. Ekip ayrıca domuz böbreklerinde, iyileşme sürecine dahil olan belirli hücrelerin çoğaldığı doku onarım mekanizmalarında bir artış gözlemledi. Normal hücrelerin kanser hücrelerine dönüşmesi de agresif bir şekilde büyüdüğü için, bu mekanizmanın izlenmesi önemlidir.

NYU Grossman Tıp Fakültesi Sistem Genetiği Enstitüsü direktörü ve her iki çalışmanın da kıdemli yazarı olan Jef Boeke, “İnsan bağışıklık hücrelerinin kısa vadede xenotransplantasyona nasıl tepki verdiğini belirledik,” dedi. “Bu sonuçlar, domuz organlarını nakil için nasıl daha fazla mühendislik yapabileceğimize veya yabancı bir organın toleransını artırmak için immünosupresyon tedavilerini nasıl uyarlayabileceğimize dair yeni bilgiler sağlıyor.”

Araştırmacılar, böbrekler ve insan sistemi arasındaki etkileşimi her gün birkaç kez takip ederek, domuz böbreklerinin bağışıklık hücrelerinin nakil sonrası hemen reaksiyonları tetiklediğini, ancak insan bağışıklık hücrelerinin 48 saat içinde domuz organlarına sızarak sinyalleşmeye hakim olduğunu buldu. Domuz bağışıklık hücrelerinin xenotransplantlara ilk dalga bağışıklık saldırısını tetikleme derecesini ölçmek, bunlara geri döndürülemez hücresel hasarı önleme çabalarını şekillendirecektir, diyor çalışma yazarları.

Nakledilen Kalpler

Nature Medicine’de yayınlanan diğer yeni makale, ölülerdeki domuz kalpleri ve çevresindeki insan hücrelerinin “multiomik” bir analizini içeriyordu. Bu, nakilden sonraki her altı saatte bir gen aktivitesi (transkriptomik), proteinler (proteomik), lipitler ve hücrelerde bulunan metabolitler (biyolojik yolların ara ürünleri) analizlerini içeriyordu.

Domuz kalbi alan ölülerde, belirli hücre türlerinin sayısında hızlı ve büyük artışlar görüldü. Bir ölüde (D1), ancak diğerinde değil, PBMC grubundaki aktif T hücreleri ve doğal öldürücü (NK) hücre popülasyonları, nakilden 30 saat sonra yaklaşık yüzde birden 66 saat sonra tüm PBMC popülasyonunun yüzde 20’sinden fazlasına yükseldi. Organa dramatik bağışıklık reaksiyonu, perioperatif kardiyak xenograft disfonksiyonu (PCXD) olarak adlandırılan bir komplikasyonla birlikte geldi ve bu, bağışıklık hücrelerinin zarar verici akışı (enflamasyon) ve dokunun kalınlaşmasına ve fonksiyonunu engellemesine neden olan yanlış iyileşme girişimleri (doku yeniden modellemesi) ile karakterizedir.

Araştırmacılar, bu kalbin alıcının boyutu için beklenenden daha küçük olması ve bunu telafi etmek için ek bir prosedür gerektirmesi nedeniyle, bir ölüde daha kötü sonuçlar yaşandığını söyledi. Bu faktörler, kalbe kan akışını ve oksijen arzını daha uzun süre kesmiş olabilir, bu da arzın geri geldiğinde iskemi reperfüzyon yaralanmasına neden olur. Araştırma ekibi, bu alıcının reperfüzyon yaralanmasının varlığında domuz organına yönelik PCXD ile ilişkili bağışıklık reaksiyonlarının daha da kötüleştiğini gözlemledi.

NYU Grossman Tıp Fakültesi Cerrahi Bölümü’nde öğretim üyesi ve her iki çalışmanın da kıdemli yazarı olan Brendan Keating, “Bu çalışma, bir xenograft alıcısında neler olduğunu ortaya çıkarmak için multiomiklerin kullanılabileceğini gösterdi,” dedi. “Xenotransplantı gerçekleştiren ekip, ilk ölüde neden daha fazla sorun yaşandığına dair birkaç teoriye sahipti, ancak multiomikler komplikasyonları tanımlamaya yardımcı oldu ve bunları ileriye dönük olarak karşılamak için kullanılabilir.”

Bu çalışmalar, domuz organlarının insanlara nakledildiğinde nasıl hücre bazında değişikliklere neden olduğunu ve bu değişikliklerin uzun vadeli sonuçlarını anlamak için önemli bilgiler sağlamaktadır.

Kaynak ve devamını incelemen için : Domuz Kalpleri ve Böbrekleri İnsanlara Nakledildiğinde Hücre Bazında Değişiklikleri Ortaya Çıkaran Çalışmalar (akademikbulten.com)