Beynimiz uykuda geleceği tahmin etmeye çalışıyor..

Yeni bir araştırma, beynin uyurken sadece geçmiş olayları tekrarlamakla kalmayıp aynı zamanda gelecekteki deneyimleri de öngörebildiğini ortaya koydu.

Alzheimer gibi nörolojik bozuklukların tedavisinin iyileştirilmesine yol açabilecek yeni bir çalışmaya göre, beyin uyurken sadece geçmiş olayları tekrarlamakla kalmıyor, aynı zamanda gelecekteki deneyimleri de öngörüyor.

Uyku ve bellek İlişkisi üzerine yapılan önceki çalışmalar, uyumanın hafıza ve öğrenme için kritik olduğunu ve yeni deneyimleri istikrarlı anılara dönüştürülmesine yardımcı olduğunu ortaya koymuştu. Ancak, Nature dergisinde yayımlanan yeni çalışma, beynin uyurken yeni problemleri de çözebileceğini öne sürüyor.

“UYUYAN FARELER ÖNCEDEN TAHMİN ETTİLER”

Araştırmacılar, fareleri  labirentte iki ucunda da olan ödülün yüksek platformda gidip gelmeye alıştırdılar ve bu süreçte farelerin hafıza merkezlerindeki nöron aktivitesini incelediler. Uyuyan farelerin beyin aktivitelerini izleyen araştırmacılar farelerin labirentte nasıl hareket edeceklerini önceden tahmin edebildiklerini buldular.

Farelerin deneyimlediği mekansal temsillerin, uyuduktan sonra birkaç saat boyunca stabil hale geldiği gözlemlenirken, aynı zamanda uyku sırasında beyinlerin potansiyel yeni rotaları da hesapladığı belirtildi.

Araştırmacılar, bu bulguların beynin uyku sırasında henüz keşfedilmemiş pek çok şekilde şekillendirilebileceğini öne sürüyorlar. Bu çalışma, Alzheimer gibi nörolojik bozuklukların tedavisinde yeni yaklaşımların geliştirilmesine yol açabilir.

Beynimiz uykuda geleceği tahmin etmeye çalışıyor – Son Dakika Teknoloji Haberleri | NTV Haber: Beynimiz uykuda geleceği tahmin etmeye çalışıyor..

Pet şişe ve damacana kullananlar dikkat! Diyabet riskini artırıyor..

ABD’li bilim insanları plastik kullanımının tip 2 diyabet riskini artırdığı uyarısı yaptı. Saklama kaplarında ve plastik damacanalarda kullanılan BPA maddesinin insülin direncini artırdığı tespit edildi.

Plastik şişe ve damacana kullanımı tip 2 diyabet riskini artırıyor.

ABD‘de yapılan bir araştırmada plastik üretiminde kullanılan BPA kimyasalının, insanlarda insülin direncini artırdığı kanıtlandı.

Ohio eyaletinde gerçekleştirilen Laboratuvar çalışması kapsamında deneklere Amerikan Çevre Ajansı’nın “güvenli miktar” olarak belirlediği oranda BPA verildi.

Vücut ağırlıklarının her kilogramı başına 50 mikrogram BPA verilen deneklerin sadece dört gün içinde insülin direnci geliştirdiği görüldü.

Diyabet” adlı tıp dergisinde yayınlanan araştırma ile BPA ve insülin direnci arasında ilk kez doğrudan bağ kurulduğu ifade ediliyor.
Şişelerdeki BPA içeren mikroplastiklerin insan vücuduna girerek insülin metabolizmasını bozduğu ifade ediliyor.

Araştırmanın sonuçları Amerikan Diyabet Birliği toplantısında da görüşülecek.

PET ŞİŞELER GÜVENLİ Mİ?

Bilim insanları, plastik gıda kaplarında kullanılan BPA oranının sınırlandırılması çağrısında bulundu.

BPA, plastik damacanalarda, plastik sofra gereçlerinde, kapaklarda, kahve makinelerinde, saklama kaplarında, yiyecek ve içecek kutularının iç çeperlerinde bulunabiliyor.
Ancak mevcut standartlara göre pet şişelerde bu madde bulunmuyor.
Etiket okuma alışkanlığı edinilmesi çağrısında bulunan uzmanlar plastik yerine cam şişe kullanılması ile zararlı kimyasallara maruz kalma oranının azaltılabileceğine dikkat çekiyor.

Pet şişe ve damacana kullananlar dikkat! Diyabet riskini artırıyor – Sağlık Haberleri (ntv.com.tr): Pet şişe ve damacana kullananlar dikkat! Diyabet riskini artırıyor..

Bebeklerin plasentasında mikroplastik parçacıklar bulundu: ‘Bebekler doğmadan kirleniyor’

anne karnında bebek

Anne karnındaki bebekleri sarmalayan plasentada ilk kez mikroplastik parçacıklar bulundu; araştırmacılar bunun “çok kaygı verici” olduğunu söylüyor.

Mikroplastiklerin vücutta nasıl bir etki yarattığı henüz bilinmiyor. Ancak uzmanlar, bu parçacıkların uzun vadeli zararları olabileceğini, anne karnındaki fetüsün gelişmekte olan bağışıklık sistemini olumsuz etkileyebileceğini belirtiyor.

Guardian gazetesinde yer alan haberde, mikroplastiklerin annenin yeme içmesi veya solunumu yoluyla plasentaya ulaştığının tahmin edildiği belirtiliyor.

Plastik parçacıkları, normal hamilelik ve doğum geçiren dört sağlıklı kadının plasentasında bulundu. Bu parçacıklara, plasentanın hem anne hem de fetüs tarafında, ayrıca fetüsün geliştiği zarın içinde de rastlandı.

Bulunan parçacık sayısı ise 12 kadardı. Ancak her plasentanın sadece yüzde 4’lük kısmı incelendi. Bu da plasenta toplamının çok daha fazla sayıda mikroplastik içerdiğine işaret ediyor.

Bulunan parçacıkların mavi, kırmızı, turuncu veya pembe renkli olması, bunların ambalajlardan, boya, kozmetik veya kişisel bakım ürünlerinden kaynaklanabileceğini gösteriyor.

Parçacıkların her birinin 10 mikron büyüklüğünde (0.01 mm) olması, bunların kan dolaşımına da girebilmesi ve kan yoluyla taşınabilmesi anlamına geliyor.

Araştırmacılar, bu parçacıkların bebeklerin vücuduna da girmiş olabileceğini söylüyor. Ancak bu araştırma yapılmadığı için bunu belirlemek mümkün olmadı.

Cyborg bebek’

Roma’daki San Giovanni Calibita Fatebenefratelli hastanesinde araştırmayı yürüten kadın doğum bölümü başkanı Antonio Ragusa, bu bulguların anneleri şoke ettiğini söylüyor.

“Sanki cyborg (insan ve robot karışımı sibernetik organizma) bir bebek sahibisiniz; sadece insan hücrelerinden oluşmayan, biyolojik ve inorganik özelliklerin karışımı olan bir bebek.”

Araştırmanın sonuçları Environment International dergisinde yayımlandı. Araştırmacılar, fetüsün gelişmesini destekleyen ve dış dünya ile bağlantısını sağlayan plasentada zararlı plastik parçacıklarının bulunmasının büyük endişe kaynağı olduğunu belirtiyor ve mikroplastiklerin bağışıklığı tetikleyen veya toksik madde salımına yol açarak zarar veren bir işlev görüp görmediği konusunda daha geniş araştırmalar yapılması gerektiğine dikkat çekiyor.

Araştırmacılar, mikroplastiklerin fetüs gelişimini engelleyebileceğini söylüyor. Ancak araştırmaya katılan diğer iki kadının plasentasında bu parçacıklara rastlanmaması, fizyolojik yapı, diyet veya yaşam tarzı farklılıklarının etkili olabileceğine işaret ediyor.

‘Bebekler doğmadan kirleniyor’

Mikroplastik kirliliği dünyanın en ücra köşelerine kadar ulaşmış boyutta. Yeme, içme ve soluma yoluyla bu parçacıkların vücudumuza girdiği önceden tespit edilmişti.

Bunların vücuda etkisi henüz bilinmiyor ve bilim insanları, başta bebekler üzerinde olmak üzere bunların en kısa zamanda incelenmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Ekim’de yapılan bir araştırmada, bebeklerin plastik mama şişelerinden günde milyonlarca plastik parçacık yuttukları belirlenmişti.

2019’daki bir araştırmada ise hava kirliliğine yol açan parçacıklara anne karnındaki bebeklerin plasentasında rastlanmıştı.

Kimyasallarla ilgili Chem Trust vakfından Elizabeth Salter Green, “Bebekler daha doğmadan kirleniyor. Bu araştırma küçük çaplı olsa da çok büyük kaygılara işaret ediyor” dedi.

Daha yeni başka bir araştırmada ise gebe laboratuvar farelerinin soluduğu çok daha minik nanoplastik parçacıklara, fetüslerin karaciğer, akciğer, kalp, böbrek ve beyin dokularında da rastlandığı görüldü.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55412052

Hamileyken hamile kalmak mümkün mü?

Üçüzler

İngiltere’de Jolene Broad isimli bir kadın ikiz bebeklere hamileyken yeniden hamile kalarak üçüz doğurdu.

‘Süperfetasyon’ olarak bilinen bu tıbbi olayda iki hafta ve bir ay arasındaki gebeliklerde yeniden hamile kalmak mümkün olabiliyor.

İnsanlarda oldukça nadir görülen bu olay son 100 yıldır sadece 6 kez gerçekleşti.

Jinekoloji Profesörü Simon Fishel, “Bunun olmaması gerekir ama oluyor. İlk vaka 1865 yılında meydana gelmişti. Ondan bu yana ara sıra bu tür vakalara rastlandı” dedi.

Pek çok çoğumuz bir kadın hamile kalırsa bir daha hamile kalamayacağını düşünür.

Prof. Fishel, kadınların anatomik yapısının hamileyken başka yumurtalama yapmalarını önlediğini belirtti. Ancak ender de olsa hamileyken hamile kalma vakaları yaşanıyor.

Gebelik üstüne gebelik

Gebelik üstüne gebelik yaşanması olağanüstü bir durum ancak her zaman mutlu sonla bitmiyor.

Rahimdeki ceninler gıda için yarışıyor mu?

Prof. Fishel diğer ceninin büyüyemediği için rahimde öldüğünü ve erken doğurtulduğunu da söylüyor.

Ortaya çıkan sorulardan biri rahimdeki ceninlerin beslenme zamanında birbirleriyle yarışıp yarışmadığı.

Prof. Fishel, “Bu, plasentanın kalitesine bağlı. Bu bir bebeğin gelişimi ve beslenmesi için en önemli şey. Eğer plasenta normal olarak gelişirse sorun yok ama eğer erirse bu sorun olabilir. Bunun son süperfetasyon olayında işe yaradığını gördük” dedi.

Hamilelik üstüne hamilelik vakası kemirgenler, tavşan ve koyun gibi hayvanlar arasında daha çok görülüyor.

İnsanlarda çok nadir görülen bu olayda mucizevi doğumlar da yaşanabiliyor.

Prof Fishel, “Roma’daki bir vakada gebelikler arasında 3 ya da 4 aylık fark olduğu görülmüştü” dedi.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-39691703

Çok erken doğan bebekler için yeni umut: Yapay rahim

ABD’de doktorlar çok erken doğan kuzuları, rahim ortamına benzer bir plastik keseyle hayatta tutmayı başardı. Yapay rahmin 5 yıl içinde insanlarda da denemesi planlanıyor.

Sadece ABD’de her yıl 30 bin bebek çok erken yani hamileliğin 23 ila 26. haftalarında doğuyor.

Bu bebeklerin akciğerleri havayla temas edecek kadar gelişmiş olmadığı için yaklaşık yüzde 70’i hayatnı kaybediyor, yaşayabilenlerin çoğu ise engelli kalıyor.

Yapay rahimde büyüyen kuzu
Kuzuların fiziksel gelişimi yapay rahim içinde devam etti.

Ancak Philadelphia Çocuk Hastanesi’ndeki doktorların geliştirdiği yapay rahim, bu bebeklerin hayatta kalma şansını artırabilir.

Kesenin içi, plasentadaki amniyon sıvısına benzer bir sıvıyla dolu. Bu sıvı, organ gelişiminin devam etmesini sağlıyor.

Sıvıya göbek bağı işlevini gören borularla gıda desteği veriliyor. Kesedeki bebek, kalbine bağlanan borular sayesinde de yine ana rahmindeki bir fetus giib kan dolaşımı yapabiliyor.

Yapay rahmin 10 yıl içinde kullanıma sokulması planlanıyor.

Yapay rahim

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-39718554

PGC-1α agonizması fetal hemoglobini indükler ve orak hücre hastalığında orak önleyici etkiler gösterir.

Orak hücre hastalığı, dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen, giderek büyüyen bir sağlık yüküdür. Klinik gözlem ve laboratuvar çalışmaları, fetal hemoglobin düzeyleri yüksek olan bireylerde orak hücre hastalığının şiddetinin arttığını göstermiştir. Klinik şiddeti azaltmak için yeterli fetal hemoglobini indüklemek için ek farmakolojik ajanlar karşılanmamış bir tıbbi ihtiyaçtır. Son zamanlarda, peroksizom proliferatörle aktive olan reseptör γ koaktivatörü-1α’nın (PGC-1α) yukarı regülasyonunun, insan primer eritroblastlarında fetal hemoglobin sentezini indükleyebileceğini bulduk. Burada, küçük bir molekül olan SR-18292’nin, insan eritroid hücrelerinde, β globin maya yapay kromozom farelerinde ve orak hücre hastalığı farelerinde fetal hemoglobin ekspresyonunun artmasına yol açan PGC-1α’yı arttırdığını bildiriyoruz. SR-18292 ile tedavi edilen orak farelerde, orak kırmızı kan hücreleri önemli ölçüde azalır ve hastalık komplikasyonları hafifletilir. SR-18292 veya sınıfındaki ajanlar, orak hücre hastalığı için umut verici bir ek terapötik olabilir.

Orak hücre hastalığı (SCD), orak hemoglobini (HbS; α kodlayan yetişkin β-globin genindeki tek bir yanlış anlamlı mutasyondan kaynaklanır

S2). Deoksijene HbS, kırmızı kan hücresine (RBC) zarar veren polimerler oluşturma eğilimindedir ve hemolitik anemi, vazo-oklüzyon ve ilerleyici multiorgan hasarı ile akut ve kronik ağrıya neden olur ve bunların tümü erken mortaliteye yol açar (1-3). Klinik, epidemiyolojik ve genetik çalışmalar, fetal hemoglobinin (HbF; α

2) SCD semptomlarını hafifletir çünkü HbF, HbS’yi seyreltir ve polimerizasyonunu doğrudan bozar (4-6). Eritroid progenitörlerinde HbF’yi arttırmanın etkili yollarının belirlenmesi uzun yıllardır takip edilmektedir (7). Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), SCD’yi tedavi etmek için üç yeni ilacı onaylamış olsa da, hiçbiri HbF’yi hedeflemez. Voxelotor, hemoglobin-oksijen afinitesini artırarak deoksi-HbS polimerizasyonunu inhibe eder; l-glutamin ve crizanlizumab, deoksi-HbS polimerizasyonunun akış aşağısındaki SCD patofizyolojisini hedefler (8). Şu anda, SCD’yi tedavi etmek için bakım standardı, FDA onaylı tek HbF indükleyici ilaç olan hidroksiüredir (HU). Bununla birlikte, AKÖ’lü yetişkin hastalar, hastalıkları üzerinde derin bir etkiye sahip olabilecek küçük çocuklarda elde edilenlere yaklaşan HbF seviyeleri ile HU’ya nadiren yanıt verirler (9). Diğerleri, 5-azasitidin, 5-aza-2′-deoksisitidin ve bütirat gibi HbF indükleyicilerinin sınırlı etkinliğe sahip olduğunu veya toksik olduğunu bildirmiştir (410). Hastaları hücresel terapötiklerin mevcut yinelemelerinin zorluklarına maruz bırakmayan ek etkili, güvenli ve yaygın olarak bulunan HbF indükleyici ilaçlar, SCD’yi tedavi etmek için karşılanmamış bir ihtiyaçtır.Peroksizom proliferatörle aktive olan reseptör γ (PPARγ) koaktivatörü-1α veya PGC-1α, ilk olarak kahverengi yağda PPARγ ile etkileşime giren bir protein olarak bulundu (11). PGC-1α, çeşitli sinyal yollarının düzenlenmesinde anahtar faktörler olan bir koaktivatör protein ailesine aittir (12-15). Karaciğer, nöronlar ve kas (16-18) üzerindeki etkilerine ek olarak, son kanıtlar PGC-1α’nın eritroid hücrelerin olgunlaşmasında ve hayatta kalmasında da önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Fetal globin genlerine sahip olmayan farelerde, PGC-1α fonksiyon kaybı mutantları bodur ve anemikti. Embriyonik εy- ve βh1-globin genlerinin ekspresyonu azaldı. Ayrıca, PGC-1α nükleer reseptörler testiküler reseptör 2/4 (TR2/TR4) ile etkileşime girerek globin gen transkripsiyonel aktivasyonunu başlatmıştır (1920). PGC-1α’nın zorla aşırı ekspresyonu SCD farelerinden kemik iliği hücrelerinde adenovirüs enfeksiyonu ile in vitro insan fetal γ-globin genlerinin (HBG1 ve HBG2, birlikte HBG olarak anılır) ve εy-globinin yanı sıra βh1-globin geninin, murin fetal globin analogunun önemli ölçüde artmasına neden oldu (21). İnsan CD34 hücrelerinde, küçük moleküllü bir PGC-1α aktivatörü olan ZLN005, PGC-1α’yı yukarı regüle edebilir ve HbF sentezini artırabilir (22).

+Burada, PGC-1α’nın başka bir küçük moleküler modülatörü olan SR-18292’nin (23), insan CD34 hematopoietik kök ve progenitör hücrelerinde PGC-1α ve γ-globin genlerinin ekspresyonunu arttırdığını gösteriyoruz. CD34 hücrelerinden türetilen HbF pozitif hücrelerin (F hücreleri) sayısı artmıştır. SR-18292 ile tedavi edilen insan β-globin maya yapay kromozomu (β-YAC) transgenik fareler ve SCD fareleri, artmış HBG mRNA ekspresyonu, HBG proteini ve F hücre sayıları sergiledi. SR-18292 ile tedavi edilen SCD farelerinin periferik kanında geri dönüşümsüz olarak oraklı RBC’ler ve retikülositler önemli ölçüde azalmıştır. Bu, azalmış hemoliz, azalmış splenomegali ve daha az organ nekrozu ile ilişkilendirildi. Bu sonuçlar, PGC-1α aktivitesinin veya düzenlediği sinyal yollarının modüle edilmesinin, AKÖ’lu hastalara terapötik olarak fayda sağlayabileceğini düşündürmektedir. Bulgularımız, bu yola yönelik daha etkili HbF artırıcı terapötikler geliştirmek için ilk prensip kanıtını sağlar.

++

PGC-1α agonizması orak hücre hastalığında fetal hemoglobini indükler ve orak hücre hastalığında orak önleyici etkiler gösterir | Bilimdeki Gelişmeler (science.org): PGC-1α agonizması fetal hemoglobini indükler ve orak hücre hastalığında orak önleyici etkiler gösterir.

Hamilelik beyni ebeveynliğe hazırlamak için nasıl dönüştürür?

Sinirbilim tarafından uzun süredir ihmal edilen dönüşümsel bir zaman. Bu değişmeye başlıyor.

Hamilelik sırasında meydana gelen beyin değişiklikleri, ebeveynlerin doğumdan sonra çocuklarıyla bağ kurmasına yardımcı olabilir. Kredi bilgileri: Getty

Kasım 2008’de, sinirbilimci Susana Carmona – o zamanlar dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu üzerine çalışan bir doktora sonrası – iki meslektaşını bir partiye götürürken, içlerinden biri çocuk sahibi olmayı düşündüğünü açıkladı. Üçlü, hamileliğin beynini nasıl değiştirebileceği konusunda konuşmaya o kadar daldı ki, partiden ayrıldılar ve literatürü araştırmak için laboratuvarlarına gittiler.

Carmona, kemirgenlerde çok sayıda çalışma buldular, ancak insanlarda “temelde hiçbir şey yoktu” diyor.

Araştırmadaki bu boşluk karşısında şok olan Carmona ve meslektaşları, İspanya’daki Barselona Özerk Üniversitesi’ndeki akıl hocaları Oscar Vilarroya’yı, kadınların hamile kalmadan önce ve sonra tekrar doğum yaptıktan sonra nöroanatomisini ölçmek için manyetik rezonans görüntüleme (MRI) kullanarak bir çalışma yürütmelerine izin vermeye ikna ettiler.

Ana projelerinin yanına sıkıştırılan soruşturma sekiz yıl sürdü ve düzinelerce katılımcıyı içeriyordu. 2016 yılında yayınlanan sonuçlar aydınlatıcıydı1. Doğumdan iki ila üç ay sonra, serebral korteksin çoklu bölgeleri, gebe kalmadan öncekinden ortalama% 2 daha küçüktü. Ve çoğu iki yıl sonra daha küçük kaldı. Her ne kadar küçülme bir eksiklik fikrini çağrıştırsa da, ekip, kortikal azalma derecesinin bir annenin bebeğine olan bağlılığının gücünü öngördüğünü gösterdi ve hamileliğin beyni ebeveynlik için hazırladığını öne sürdü.Bugün, Madrid’deki Gregorio Marañón Sağlık Araştırma Enstitüsü’nde bulunan Carmona, hamilelik ve ebeveynliğin beyni nasıl dönüştürdüğünü ortaya çıkaran birkaç bilim insanından biri. 2008’de o akşam Carmona’nın yolcularından biri olan Elseline Hoekzema da bir diğeri. 2022’de, şu anda Hollanda’daki Amsterdam Üniversitesi Tıp Merkezi’nde bulunan Hoekzema, hamilelik sırasında küçülen kortikal bölgelerin doğumdan sonra da en az bir yıl boyunca farklı şekilde işlev gördüğünü doğruladı2.

Araştırmacılar, bu çalışmaların ve diğerlerinin, sinirbilim tarafından uzun süredir ihmal edilen ve yılda yaklaşık 140 milyon kadının deneyimlediği dönüşümsel bir yaşam olayını vurguladığını söylüyor.

Kanada’daki Toronto Üniversitesi’nde sinirbilimci olan Liisa Galea, “Hamileliğe çok fazla dikkat ediliyor, ancak çoğunlukla vücut açısından ve hamileliği başarılı kılmak açısından” diyor. Yayınlanmış insan nörogörüntüleme çalışmalarının sadece% 0.5’i kadınlara özgü sağlık faktörlerine bakmıştır.

Yine de, basmakalıp ‘hamilelik beyni’ fikri birçok toplumda yaygındır. Anketler, hamilelik ve doğum geçiren kişilerin %50-80’inin hafıza eksikliği, ‘beyin sisi’ veya diğer bilişsel sorunları bildirdiğini göstermektedir. Connecticut, New Haven’daki Yale Üniversitesi’nde sinirbilimci olan Winnie Orchard, “İnsanlar gerçekten beyinlerine ve zihinlerine ne olduğunu bilmek istiyorlar” diyor.

Birkaç uzunlamasına beyin görüntüleme projesi devam ediyor, ancak alan emekleme aşamasında. “Hala ilk günlerdeyiz,” diyor Hoekzema. “Güçlü beyin değişiklikleri gördük, ancak bunun bir anne için ne anlama geldiğinin yüzeyini çizmeye başlıyoruz.”

Yaşam geçişi

Hamilelik ve hormonal dalgalanmaları fizyolojiyi büyük ölçüde değiştirir. Galea, “Vücuttaki hemen hemen her bir sistem, fetüsün büyümesine izin vermek için ele geçiriliyor” diyor. Hayvanlarda, bu hormonların beyni ve davranışı dönüştürdüğü gösterilmiştir. Örneğin bakire dişi sıçanlar, tipik olarak sıçan yavrularını görmezden gelir veya onları öldürür3. Ancak hayvanlara hamileliği taklit eden hormonlar enjekte etmek, onların anne gibi davranmalarına, yavruları tımar etmelerine ve korumalarına neden olur.

Hamileliğin biyolojik etkisini incelemek insanlarda çok daha karmaşıktır. İnsanlardaki davranış değişiklikleri çok daha az belirgindir ve hamileliğin fizyolojik karışıklıkları önemli psikososyal ve çevresel değişikliklerle çakışır. Orchard, “Tüm bu parçaları çözmek gerçekten oldukça karmaşık” diyor. Hamilelikten bağımsız olarak biyolojideki değişikliklerin örnekleri, hormonal değişiklikler ve beyin değişiklikleri yaşayan yeni babalardan geldiğini söylüyor4 Bu, annelerde görülenlerle kısmen örtüşüyor. Bu değişiklikler, sağladıkları bakım kadar büyük olur.

Bu nedenle uygun bir karşılaştırma grubu kullanmak çok önemlidir – babalar, biyolojik olmayan anneler veya kadın olmayan doğum yapan ebeveynler olsun. Hoekzema ve Carmona’nın ilk çalışması, gebelik annelerini yeni babalarla karşılaştırdı ve Carmona bu yılın başlarında lezbiyen çiftlerde gebelik ve gebelik dışı anneleri karşılaştırdı5. Gebelik dışı ebeveynlerin beyinlerinde ince değişiklikler olmasına rağmen, hamile insanlarda görülenler tarafından cücedir.

Hamilelik beyni ebeveynliğe hazırlamak için nasıl dönüştürür? (nature.com): Hamilelik beyni ebeveynliğe hazırlamak için nasıl dönüştürür?

Bilim insanları duyurdu: Yaşlanmayı geciktiriyor, yaşam ömrünü yüzde 25 uzatıyor!

İngiltere’deki araştırmacılar, yaşlanma sürecini tersine çevirebilecek potansiyele sahip yeni bir ilacın fareler üzerinde önemli sonuçlar verdiğini açıkladı. Tedavi edilen farelerin yaşam sürelerinin yüzde 25’e kadar uzadığı ve birçok yaşlanma belirtisinin azaldığı gözlemlendi.

Bilim insanları yaşlanma karşıtı tedavinin sırlarını çözmeye bir adım daha yaklaştı. İngiltere’deki Tıbbi Bilimler Tıbbi Araştırma Konseyi Laboratuvarı’ndan Profesör Stuart Cook’un liderlik ettiği ekip, yaşlanma sürecinde rol oynayan bir proteini hedef alan yeni bir tedavi geliştirdi.Bu tedavi, fareler üzerinde yapılan deneylerde önemli sonuçlar verdi. Tedavi edilen farelerin yaşam süreleri yüzde 25 oranında uzadı ve bu farelerde kanser riski azaldı, tüyleri beyazlamadı, görme yetenekleri iyileşti ve kas fonksiyonları güçlendi.

55 yaşındaki bir insana eşdeğer olan 75 haftalık fareler ortalama 155 hafta yaşarken, tedavi edilmeyen hayvanlarda bu süre 120 hafta olarak kaydedildi. Profesör Cook, bulguların heyecan verici olduğunu belirterek, tedavinin farelerde yaşlanmanın belirtilerini azalttığını ve sağlığı olumlu yönde etkilediğini söyledi.

İnsanlar üzerinde de benzer etkiler olabileceği umuduyla çalışmalarına devam ettiklerini ifade etti.Araştırmacılar, tedavinin kronik hastalıklara ve yaşa bağlı kas kaybı gibi sorunlara karşı koruma sağladığını ve telomer kısalmasını azalttığını da belirttiler. Telomerlerin kısalması, yaşlanma sürecinde hücrelerin işlevlerinde azalmaya ve hastalıklara yol açabilir.

Ancak, yaşlanma karşıtı ilaçların geniş çapta kullanılabilmesi için daha fazla klinik deney ve finansman gerektiğini vurgulayan Profesör Cook, bu alanda ilerlemek için zorluklar olduğunu da ekledi.

Bilim insanları duyurdu: Yaşlanmayı geciktiriyor, yaşam ömrünü yüzde 25 uzatıyor! | N-Life (ntv.com.tr): Bilim insanları duyurdu: Yaşlanmayı geciktiriyor, yaşam ömrünü yüzde 25 uzatıyor!

Bilim insanları okyanusun derinliklerinde gizemli karanlık oksijen keşfetti.

Bilim dünyası yalnızca yüzde beşinin keşfedildiği söylenen okyanuslarla ilgili çalışmalarına bir yenisini daha ekledi. Yeni yapılan araştırma sonucu okyanusların derinlerinde bulunan metalik nodüller, içerdiği elementler sayesinde “doğal pil” gibi davranarak “karanlık oksijen” üretiyor.

BBC’nin haberine göre, okyanus tabanının güneş ışınlarının erişemediği 5 kilometre derinliklerinde, fotosentezin mümkün olmadığı alanlarda bulunan metal yumruların deniz suyunu elektroliz yoluyla hidrojen ve oksijene ayırdığı tespit edildi.

Bugüne kadar canlıların soluduğu oksijenin yarısının deniz bitkilerinin fotosentez yapmasıyla oluştuğu düşünülüyordu ancak yeni keşfedilen “karanlık oksijen” ışığın ulaşmadığı okyanus derinlerindeki yaşama dair ipuçları sundu.LİTYUM KOBALT VE BAKIR İÇERİYOR

Deniz suyunda çözünen metallerin kabuk parçaları veya diğer döküntüler üzerinde birikmesiyle milyonlarca yılda oluşan söz konusu nodüller, batarya yapımı için gerekli olan lityum, kobalt ve bakır gibi metaller içeriyor. Bu nedenle de derin deniz madenciliği şirketleri bunların çıkarılmasına yönelik projeler geliştiriyor.

NODÜLLER “DOĞAL PİL” GİBİ DAVRANIYOR

İskoçya Deniz Bilimleri Derneği baş araştırmacısı Prof. Dr. Andrew Sweetman ve ekibi, Hawaii ile Meksika arasındaki Clarion- Clipperton Bölgesi adı verilen metal yumrularla kaplı geniş bir alanda araştırma yaptı.

Sweetman, metalik nodüllerin pil gibi davranarak oksijen ürettiğini kaydederek, “Bir pili deniz suyuna koyarsanız köpürmeye başlar. Bunun nedeni, elektrik akımının deniz suyunu oksijen ve hidrojene (kabarcıklar halinde) ayırmasıdır. Bunun doğal ortamda bu nodüllerle gerçekleştiğini düşünüyoruz. Yani nodüller deniz tabanında birbirleriyle temas halinde durduğunda birden fazla pil gibi uyum içinde çalışıyor.” dedi.

AYNI SÜREÇ GEZEGEN VE AYLARDA DA GERÇEKLEŞEBİLİR 

Bilim insanları, patates büyüklüğündeki metalik nodülleri kullanarak her bir parçanın bir kalem pilin ürettiği voltaja yakın elektrik ürettiğini belirledi.

Bulgunun, deniz tabanındaki yumruların deniz suyu moleküllerini parçalarına ayırmaya yetecek kadar büyük elektrik akımları üretebileceği anlamına geldiği belirtildi.

Araştırma ayrıca ışık ve biyolojik süreçler gerektirmeyen oksijen üretiminin gezegenlerde, gezegenlerin uydularında da gerçekleşebileceğini ve yaşamın gelişebileceği oksijen açısından zengin ortamlar oluşturabileceğini de ortaya koydu.

Bilim insanları okyanusun derinliklerinde gizemli karanlık oksijen keşfetti – Son Dakika Teknoloji Haberleri | NTV Haber: Bilim insanları okyanusun derinliklerinde gizemli karanlık oksijen keşfetti.

Dünya’da yaşamın bilinenden daha önce başlamış olabileceğine dair kanıtlar keşfedildi.

Bilim insanları, Dünya’daki canlı yaşamın, bilinenden 1,5 milyar yıl önce başlamış olabileceğine dair yeni kanıtlar buldu.

BBC’nin haberine göre, Gabon’un Franceville şehrinde araştırma yapan bilim insanları, kayalarda 2,1 milyar yıl öncesine ait olası canlı yaşamının çevresel koşullarını gösteren kanıtlar keşfetti.

Bilim insanları, bu olası canlı organizmalara dair bulguların, bir iç denizle sınırlı kaldığını, küresel olarak yayılmadığını ve yok olduğunu belirtti.

Söz konusu bilim insanlarının yaşamın daha önce başlamış olabileceğine dair teorisinin aksine, Dünya’da yaşamın 635 milyon yıl önce başladığı konusunda yaygın kanaat var.

2,1 MİLYAR YIL ÖNCE OLUŞAN UYGUN ORTAM CANLI ORGANİZMALARA EV SAHİPLİĞİ YAPMIŞ OLABİLİR

Cardiff Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ernest Chi Fru liderliğindeki uluslararası bilim insanları ekibi, Franceville’de 10 yıl önce bulunan ve fosil olup olmadığı halen tartışılan, “Franceville biyotası” adı verilen oluşumların etrafındaki kayaların, oksijen ve fosfor gibi yaşamı destekleyebilecek besinleri içerip içermediğini inceledi.

Çalışmanın, Dünya’da yaşamı başlatan süreçlerle ilgili fikirlerin kanıtlanmasına yardımcı olacağını belirten Chi Fru, “Biz diyoruz ki bakın burada fosiller var, oksijen var, bu ilk karmaşık canlı organizmaların ortaya çıkmasını tetikledi. 635 milyon yıl önce Kambriyen Dönemi’ndeki sürecin aynısını görüyoruz.” dedi.
Araştırmada, iki kıta levhasının su altında çarpışması sonucu oluşan volkanik aktivitelerin “besin açısından zengin, sığ bir iç deniz” oluşturduğu, bunun da oksijen ve fosfor seviyelerini artırdığı kaydedildi.

OLUŞAN MUHTEMEL YAŞAM FORMLARI BUGÜNKÜ CIVIK MANTARA BENZİYOR OLABİLİR

Dr. Chi Fru, bu korunaklı ortamın fotosentezin oluşumunu sağlayarak oksijen artışına imkan verdiğini belirterek, oksijen bolluğunun da söz konusu döneme ait fosillerde görülen, basit yaşam formlarında gözlemlenen büyümeyi sağlayacak enerjiyi meydana getirmiş olabileceğini kaydetti.
Araştırmacı, teorilerinin doğru çıkması halinde bu yaşam formlarının sporlarla üreyen, beyin içermeyen, tek hücreli bir organizma olan cıvık mantara benziyor olabileceğini söyledi.
Öte yandan bazı bilim insanları bu görüşlere katılmıyor ve ilave kanıtların gerekli olduğunu vurguluyor.

Araştırmada yer almayan, University College London’dan (UCL) Prof. Dr. Graham Shields, bu konuda çekinceleri olduğunu belirterek “2,1 milyar yıl önce daha yüksek besinlerin olduğu fikrine karşı değilim ancak bunun karmaşık yaşam oluşturmak için çeşitliliğe yol açabileceğine ikna olmuş değilim.” ifadelerini kullandı.

Dünya’da yaşamın bilinenden daha önce başlamış olabileceğine dair kanıtlar keşfedildi – Son Dakika Teknoloji Haberleri | NTV Haber: Dünya’da yaşamın bilinenden daha önce başlamış olabileceğine dair kanıtlar keşfedildi.