Kan testleri yakında Alzheimer riskinizi tahmin edebilir..

Bilim adamları, Alzheimer hastalığının ilerlemesini yansıtan ve tedavileri iyileştirebilecek biyobelirteçlere yaklaşıyorlar.

Alzheimer hastalığında, anormal miktarlarda amiloid β proteinleri beyinde plaklar oluşturmak için bir araya toplanır. Kredi: NOBEASTSOFIERCE/Bilim Fotoğraf Kütüphanesi

Birçok Alzheimer araştırmacısı gibi, nörolog Randall Bateman da kendi alanında hayal kırıklıklarına katlandığı için coşkuya eğilimli değil. Ancak o ve diğerleri son zamanlarda heyecanlanmak için büyük bir neden buldular. Sadece birkaç yıl içinde, Alzheimer riskiniz için basit bir kan testi olacağını tahmin ediyor. “Herhangi bir aile hekimi bunu yapabilir.”

St. Louis, Missouri’deki Washington Üniversitesi’nde bulunan Bateman, yaklaşık 20 yıldır Alzheimer hastalığı ile ilgili klinik deneyler yürütüyor. “Gördüğüm kadarıyla, bu çok olası bir senaryo” diyor. “Tıpkı kan kolesterolünüzü kontrol ettirmek ve ardından seviyeler çok yüksekse statin vermek gibi olacak.”Dünya çapında 55 milyondan fazla insanı etkileyen hastalığın görünümündeki bu olağanüstü geri dönüş, iki şeye dayanıyor – her ikisi de birçok kişi tarafından sadece on yıl önce neredeyse imkansız olduğu düşünülüyordu. Birincisi, yeterince erken yakalanırsa hastalığı yavaşlatabilecek ilaçlar şimdi piyasaya çıkıyor. İkincisi, bilim adamları Alzheimer için nispeten ucuz ve son derece doğru kan bazlı biyobelirteçler geliştirdiler.

Bu biyobelirteçler – kan veya dokuda bulunan ve birinin tıbbi durumunu gösterebilecek herhangi bir biyolojik molekül için her şeyi kapsayan bir terim – tedavi değildir. Ancak Alzheimer’ı geciktirebilecek ve hatta önleyebilecek tedaviler için devrim yaratıyorlar. Bunu, semptomlar ve beyin hasarı başlamadan önce hastalığı yakalayarak yapacaklardı.

Bu umut verici senaryo, erken yakalandığında hastalığı tedavi edebilecek veya durdurabilecek ilaçların daha da geliştirilmesine bağlıdır. Ancak şimdi bile, biyobelirteçler zaten klinik denemeleri geliştiriyor ve araştırmacıların müdahaleleri eskisinden çok daha erken aşamalarda test etmelerine izin veriyor. Ve araştırmacıların hastalığın seyrini takip etme ve temel patolojisi hakkında daha fazla bilgi edinme şeklini değiştiriyorlar. University College London’dan nörolog Jonathan Schott, “Bu testlerin geliştirilme hızı olağanüstü” diyor. “Büyük bir heyecan var.”

Başarının işaretleri

Alzheimer hastalığı, tüm demans vakalarının yaklaşık üçte ikisini oluşturur. Alzheimer hastalığı olan kişilerin beyinlerinin üç temel özelliği vardır. Dokunun dejenere olduğu boşluklar vardır. Doku, mikroglia adı verilen bağışıklık hücreleri ile çevrili yapışkan amiloid β proteinlerin düğümleri olan plaklarla noktalanmıştır ve tau proteinlerinden oluşan lifli yumaklarla bağlanmıştır.

Hem amiloid hem de tau proteinleri için biyobelirteçlerin geliştirilmesi sayesinde, bilim adamları patolojinin genel dizisini çözebildiler. Önce plaklar gelişir, sonra tau yumakları ve sonra semptomlar. Semptomların şiddeti, tau yumaklarının derecesi ile ilişkilidir. Süreç o kadar yavaştır ki, semptomlar plaklar gelişmeye başladıktan sadece 10 ila 20 yıl sonra başlar.

Kusurlu amiloid proteinlerinin Alzheimer hastalığının itici güçleri olabileceği fikri, bilim adamlarının amiloid metabolizmasında yer alan genlerde mutasyonlara sahip kalıtsal erken başlangıçlı hastalığı olan aileleri keşfettiği 1990’larda çekiş kazandı1. Amiloidi hedef alan düzinelerce klinik ilaç denemesi büyük bir tantana ile başlatıldı. Hepsi başarısız olduğunda, bazı bilim adamları amiloid hipotezini sorgulamaya başladılar.

Ancak ilaçların kendileri sorun olmayabilirdi. Yanlış insanlara veriliyorlardı ya da çok geç. Bu erken denemelerde, araştırmacıların katılımcıları seçmenin, uygun dozları seçmenin veya tedavilerin etkilerini tam olarak izlemenin iyi bir yolu yoktu. ABD Alzheimer Klinik Araştırmalar Konsorsiyumu’nun lideri olan San Diego’daki Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden nörolog Paul Aisen, “O zamanlar, biyobelirteçler olmadan kör çalışıyorduk” diyor.

Alzheimer hastalığı olan bir kişiden alınan bir nöronda bir tau-protein arapsaçı (yeşil).Kredi: Thomas Deerinck, NCMIR / Bilim Fotoğraf Kütüphanesi

Alzheimer hastalığı biyobelirteçlerinin bulunabileceği birkaç yer vardır: beyinde, beyni ve omuriliği yıkayan beyin omurilik sıvısında (BOS) ve kanda. Birkaç yıl öncesine kadar, plakların doğrudan görüntülenmesini ve niceliklerinin belirlenmesini sağlayan pozitron emisyon tomografisi (PET) ile beynin taranması, otopside mikroskop altında görülen patoloji ile yakından örtüşen altın standarttı.

Amiloid-PET beyin taraması 2004 yılında kullanıma sunulduğunda, “bu büyük bir fark yarattı” diyor Aisen. Araştırmacılar bunu çalışmak için kullanabildiler2 Amiloidi baskılamayı amaçlayan bir antikor olan aducanumab’ın etkileri. “İlk kez plakların gerçekten çıkarılabileceğini gösterdi.”

2016 yılında yayınlanan aducanumab çalışması net bir klinik fayda göstermedi ve ilacın bazı insanlarda mikro kanamalara neden olduğu ortaya çıktı. Ancak, daha güvenli anti-amiloid antikorlar o zamandan beri geliştirilmiş ve klinik çalışmalarda test edilmiştir. Bazı denemeler, plakların çıkarılmasının, yeterince erken yapılırsa, hastalığın ilerlemesini önemli ölçüde yavaşlatabileceğini göstermiştir.

Kan testleri yakında Alzheimer riskinizi tahmin edebilir (nature.com): Kan testleri yakında Alzheimer riskinizi tahmin edebilir..

Hindistan’da beyin yiyen amip bulaşan 14 yaşındaki genç hayatta kalmayı başardı.

Hindistan’da bir genç, beyin yiyen amip nedeniyle hastalanan ama hayatta kalmayı başaran dünyadaki birkaç insandan biri oldu.

14 yaşındaki Afnan Jasim, babasının sosyal medyada hastalıkla ilgili bir kampanyaya denk gelmesi sonucu zamanında tedavi olarak ölümcül hastalıktan kurtulmayı başardı.

“Naegleria fowleri” isimli amip, burundan beyne geçerek primer amipli meningoensefalit (PAM) adı verilen ölümcül enfeksiyona neden oluyor.PAM hastalığına yakalananların yüzde 97’si hayatını kaybediyor.Afnan nasıl kurtuldu?

ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CDC) verilerine göre, 1971-2023 yılları arasında Avustralya, ABD, Meksika ve Pakistan’da hastalığa yakalananlardan yalnızca sekizi hayatta kaldı.

Bu vakaların hepsinde hastalık, semptomların ortaya çıkmasından 9 saat ile 5 gün arasında bir süre sonra teşhis edilebilmişti. Teşhisin ve tedavinin zamanlaması, bu hastalıkla mücadelede kritik bir rol oynuyor.

Hastalığın semptomlarından bazıları; baş ağrısı, ateş, bulantı, kusma, boyun tutulması, yönelim bozukluğu, denge kaybı, nöbet geçirme ve/ya da halüsinasyon. Afnan’ın semptomları, evi yakınlarındaki gölde yüzmeye gitmesinden beş gün sonra ortaya çıktı. Ailesi, nöbetler geçirmeye başlayan ve kuvvetli baş ağrısı yaşayan genci doktora götürdü ama iyileşme görülemedi. Neyse ki 46 yaşındaki mandıra çiftçisi babası MK Siddiqui, sosyal medyada okuduğu bir paylaşımı hatırlayıp, oğlu Afnan’ın semptomları ile beyin yiyen amip arasındaki bağlantıyı kurmayı başardı.

Naegleria fowleri isimli amip, geniz yolundan vücuda giriyor.

Kerala’da bir çocuğun başka bir virüs olan Nipah’a yakalanarak ölmesi üzerine araştırma yapıp, sosyal medyada ölümcül beyin yiyen amip hakkındaki bilgileri inceledi.

Siddiqui, Afnan’ın da Nipah’tan ölen çocuğa benzer şekilde nöbetler geçirmesi üzerine bu paylaşımları hatırlayıp oğlunu hastaneye yetiştirdi. Nöbetlerinin devam etmesi üzerine Siddiqui, Afnan’ı başka bir hastaneye götürdü ancak burada hiç nöroloji uzmanı olmadığı için, yine sonuç alınamadı. En sonunda babasının Kozhikode şehrindeki Baby Memorial Hastanesi’ne götürdüğü Afnan’ı tedavi edebilecek bir doktor bulundu. Hastanenin çocuk cerrahisi uzmanı Dr. Abdül Rauf, “Afnan’ın hastalığını semptomların ortaya çıkmasından sonraki 24 saat içinde teşhis ettiğini” söyledi.

BBC’ye konuşan Dr. Rauf, babasının Afnan’ın daha önce gölde yüzmüş olduğuna dair bilgiyi, aynı zamanda ortaya çıkan semptomları doktorlarla paylaşmasının teşhisi kolaylaştırdığını vurguladı.

Hindistan’da beyin yiyen amip bulaşan 14 yaşındaki genç, hayatta kalmayı başardı – BBC News Türkçe: Hindistan’da beyin yiyen amip bulaşan 14 yaşındaki genç hayatta kalmayı başardı.

AB, ‘tarihi’ Alzheimer ilacına ruhsat vermedi: ‘Faydası, yan etkilerini görmezden gelecek kadar değil’.

Avrupa İlaç Ajansı (EMA), Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yavaşlatan lecanemab adlı ilaca ruhsat vermeyi reddetti. Kararda, ilacın faydalarına karşın beyinde kanama ve şişme gibi tehlikeli yan etkilere yol açma riski vurgulandı.

Lecanemab adlı ilacın Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yavaşlattığı tespit edildi.

İlaç, ABD’de geçtiğimiz yıl onaylandı. İngiltere’nin İlaç Düzenleme Kurumu (MHRA) ise henüz nihai karar vermedi. Bu kararın yakında açıklanması bekleniyor.

Deneylerde ilacın erken dönem Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yüzde 25 oranında yavaşlattığı görüldü.

Alzheimer üzerine çalışan uzmanlar bunu “tarihi” bir gelişme olarak niteledi. Daha önce hiçbir ilacın, hastalığın temelindeki mekanizma olan bilişsel zayıflamayı yavaşlatamadığını söyledi.Sağlık riskleri

Avrupa İlaç Ajansı (EMA), raf adı Leqembi olan ilacın Alzheimer hastalarında bilişsel zayıflamayı yavaşlatmasına karşın, bunun etkisinin az olduğunu savundu.

EMA, ilacın beyinde ödem ve kanamaya neden olan amiloid bağlantılı bir rahatsızlığa yol açabileceğini ve bunun da büyük sağlık riski yarattığını açıkladı:

“Ana çalışmadaki [hastalık] vakalarının çoğu ciddi olmasa ve semptom içermese de bazı hastalar, beyinde büyük kanamalar gibi hastanede tedavi gerektiren ciddi durumlar yaşadı.”

Ajans genel olarak ilacın faydalarının, yan etki risklerini bertaraf etmediğine karar verdi.

BBC’ye konuşan İngiliz Nörobilim Derneği Başkanı Profesör Tara Spires-Jones, Avrupa İlaç Ajansı’nın kararının “birçok kişi için hayal kırıklığı olacağını” söyledi.

Spires-Jones, buna rağmen hala umut olduğunu vurguladı.

“Lecanemab, hastalığın ilerleyişinin yavaşlatılmasının mümkün olduğunu gösterdi, [arkasındaki bilimsel] çalışma da işe yarıyor. Şimdi daha yeni ve güvenli tedaviler keşfetmek için daha fazla çaba sarfetmeliyiz” dedi.

University College London İngiltere Demans Araştırmaları Enstitüsü’nden nörobilimci Profesör John Hardy ise ilaç ajansının kararının beklenmedik sonuçlar doğurabileceği uyarısını yaptı.

Hardy, “eminim ki zengin erken dönem Alzheimer hastalarının tedavi için ABD ve diğer ülkelere gittiğini göreceğiz” dedi.

AB, ‘tarihi’ Alzheimer ilacına ruhsat vermedi: ‘Faydası, yan etkilerini görmezden gelecek kadar değil’ – BBC News Türkçe: AB, ‘tarihi’ Alzheimer ilacına ruhsat vermedi: ‘Faydası, yan etkilerini görmezden gelecek kadar değil’.

İngiltere’de çorba ve sıvı diyeti Tip 2 diyabet hastalarının tedavisinde etkili oldu

Woman drinking a shake
Çorba ve shake karışımlarındaki besinlerin doğru dengelenmesine dikkat ediliyor.

İngiltere’de Ulusal Sağlık Sistemi’nin (NHS) 900 kalorilik sıvı diyeti Tip 2 diyabet hastalarının kilo vermesine yardımcı oldu.

Tıp dergisi Lancet’te yayımlanan araştırmaya göre bu kişilerin hastalıklarında da gerileme (remisyon) görüldü.

Uzmanlar, düşük kalori diyetine doktor tavsiyesi olmadan başlanmaması gerektiğini hatırlatıyor.

BBC Sağlık Editörü Michelle Roberts’ın haberine göre, NHS, Tip 2 diyabet hastalarını günde 900 kaloriyi aşmayan sıkı bir sıvı diyet ile tedavi etmek için özel bir program başlattı. Bu rejimde hastalar birkaç ay boyunca sadece sıvı mama, çorba ve öğün yerine geçen özel barlar ile besleniyor.

Ardından kademeli olarak sağlıklı katı gıdalara geçiyorlar.

Lancet’te yayımlanan araştırmaya göre, NHS önce yüzlerce katılımcıdan bu bir yıllık diyet programı tamamlamalarını istedi.

Diyeti yapan her üç katılımcıdan biri yaklaşık 16 kilo verdi ve hastalıklarında gerileme (remisyon) görüldü.

Ancak tedavinin en zor kısmının bu zorlu diyete gün be gün uyabilmek olduğu belirtiliyor.

Diyabet kontrol altına alınamadığında çok daha ciddi sağlık sorunlarına, aynı zamanda gözler ve sinirlerde hasara neden olabiliyor.

Oxford Üniversitesi’nde diyet ve obezite üzerine çalışan Dr. Nerys Astbury, “Gerilemenin ne kadar süreceğini ve gelecekte diyabetin ortaya çıkması riskini nasıl etkileyeceğini bilmiyoruz. Öte yandan tüm hasta gruplarında, özellikle de Tip 2 diyabet hastalarında kilo vermenin sağlığa büyük bir etkisi olduğunu biliyoruz” diyor.

Tip 2 diyabet nedir? Kilo vermek neden önemli?

Kandaki şeker (glikoz) seviyesinin fazla yükseldiği Tip 2 diyabet, sık görülen bir hastalık.

Vücut, kan şekerini kontrol eden insülin hormonunu yeterince üretemediğinde ya da doğru şekilde kullanamadığında ortaya çıkan bu hastalık, bazı durumlarda obezite ile ilişkilendiriliyor.

Bunun sebebi, aşırı kilolularda yağın, insülin üreten pankreas organında fazla birikebilmesi.

Kilo kaybı, tüm bu süreci geriye çevirebiliyor.

Otoimmün bir hastalık olan Tip 1 diyabette ise aşırı kilo bir faktör değil.

Tedavi neleri kapsıyor?

Hastalar, NHS’in masraflarının tamamını karşıladığı rejim programına hiçbir para vermeden katılabiliyor.

Diyet ve egzersiz tavsiyelerinin verildiği randevuların yanında aile doktoru da hastaların takibini yapıyor.

Uzmanlar rejime harfiyen uydukları takdirde programın çok sayıda insanın hayatını değiştirebileceğini söylüyor.

Rejim programına; 18-65 yaş aralığında olup son altı yılda Tip 2 diyabet teşhisi konan, vücut kitle indeksi 27 kg/m2’nin üzerinde (beyaz etnik gruplar için) ya da 25 kg/m2’nin üzerinde (siyahlar, Asya kökenliler ya da diğer etnik gruplar için) olanlar katılabiliyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/c4gvv0zlj18o

Bilim adamları, görüntüleme mantığını yeniden tasarlayarak mikroskopide devrim yaratıyor.

Bilim adamları, gereken süreyi ve radyasyonu önemli ölçüde azaltan son teknoloji mikroskopları kullanarak yenilikçi bir görüntüleme yöntemi geliştirdiler. Çalışmaları, malzeme biliminden tıbba kadar çeşitli disiplinlere fayda sağlayacak önemli bir atılımı temsil ediyor, çünkü yöntem, özellikle hasara karşı savunmasız olan biyolojik dokular gibi hassas malzemeler için gelişmiş görüntüleme sağlamayı vaat ediyor.

Trinity College Dublin liderliğindeki uluslararası bir bilim insanı ekibi, gereken süreyi ve radyasyonu önemli ölçüde azaltan son teknoloji mikroskoplar kullanarak yenilikçi bir görüntüleme yöntemi geliştirdi. Çalışmaları, malzeme biliminden tıbba kadar çeşitli disiplinlere fayda sağlayacak önemli bir atılımı temsil ediyor, çünkü yöntem, özellikle hasara karşı savunmasız olan biyolojik dokular gibi hassas malzemeler için gelişmiş görüntüleme sağlamayı vaat ediyor.

Şu anda, taramalı transmisyon elektron mikroskopları (STEM’ler), numuneler arasında yüksek oranda odaklanmış bir elektron demetini yönlendirerek görüntüleri nokta nokta oluşturur. Geleneksel olarak, her noktada, ışın sabit, önceden tanımlanmış bir süre boyunca durur ve sinyal(ler)i biriktirmek için duraklar. Fotoğraf filmi kullanan kameralar gibi, bu da görüntü alanındaki özelliklerden bağımsız olarak her yerde sabit pozlama süresine sahip görüntüler verir. Elektronlar, her piksel için “bekleme süresi” olarak adlandırılan süre geçene kadar sürekli olarak numunenin üzerine düşer. Konvansiyonel yaklaşımın uygulanması basittir, ancak numune dönüşümüne veya tahribatına yol açabilecek aşırı zarar verici ışınlama kullanma riski taşır.

Bununla birlikte, yeni yöntem, görüntülemenin temel mantığını yeniden gözden geçirerek temel yaklaşımda devrim yaratıyor. Sabit bir süre boyunca gözlemlemek ve tespit edilen “olayların” sayısını ölçmek yerine – elektronlar bir görüntü oluşturmak için numunenin farklı kısımlarından saçılırken – ekip, bu olayların belirli bir sayısını tespit etmek için geçen süreyi ölçtükleri olay tabanlı bir algılama sistemi geliştirdi.

Her iki yaklaşım da eşdeğer “algılama oranı” görüntü kontrastı verebilir, ancak yaklaşımlarının arkasındaki yeni matematiksel teori, her bir sondalama konumunda tespit edilen ilk elektronun görüntünün oluşturulmasında çok fazla bilgi sağladığını, ancak aynı noktaya sonraki elektron çarpmalarının hızla azalan bilgi geri dönüşleri sağladığını göstermektedir. Ve numune üzerindeki her elektron aynı hasar riskini beraberinde getirir.

Esasen, yeni yöntem, benzer veya daha iyi kalitede bir görüntü oluşturmak için daha az elektrona ihtiyaç duyarak, görüntüleme verimliliğinin zirvesinde aydınlatmayı “kapatabileceğiniz” anlamına gelir.

Bilim insanları, görüntüleme mantığını yeniden tasarlayarak mikroskopide devrim yaratıyor | Bilim Günlüğü (sciencedaily.com): Bilim adamları, görüntüleme mantığını yeniden tasarlayarak mikroskopide devrim yaratıyor.

Tüm modern kuşların atası muhtemelen yanardöner tüylere sahipti.

Kuşlar tropik bölgelerde daha renkli olma eğilimindedir ve bilim adamları oraya nasıl geldiklerini öğrenmek istediler: tropik bölgelerde renkli tüyler evrimleşip evrimleşmediğini veya tropikal kuşların bölgeye başka bir yerden gelen parlak renkli ataları olup olmadığını. Bilim adamları, renklerin dünya çapında yayılmasını keşfetmek için 9.409 kuştan oluşan bir veri tabanı oluşturdu. Yanardöner, renkli tüylerin kuş yaşam ağacı boyunca 415 kez ortaya çıktığını ve çoğu durumda tropiklerin dışında ortaya çıktığını buldular – ve tüm modern kuşların atasının da muhtemelen yanardöner tüyleri vardı.

Pencerenizden gördüğünüz kuşların renk paleti, nerede yaşadığınıza bağlıdır. Ekvator’dan uzaktaysanız, çoğu kuş sıkıcı renklere sahip olma eğilimindedir, ancak tropiklere ne kadar yakın olursanız, muhtemelen daha fazla renkli tüy göreceksiniz. Bilim adamları, tropik bölgelerde neden diğer yerlere göre daha parlak renkli kuşlar olduğu konusunda uzun zamandır şaşkınlar ve ayrıca bu parlak renkli kuşların ilk etapta oraya nasıl geldiklerini merak ettiler: yani, bu renkli tüylerin tropik bölgelerde evrimleşip evrimleşmediği veya tropikal kuşların bölgeye başka bir yerden gelen renkli ataları olup olmadığı. Nature Ecology and Evolution dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmada, bilim adamları dünya genelinde renk yayılımını keşfetmek için 9.409 kuştan oluşan bir veri tabanı oluşturdular. Yanardöner, renkli tüylerin kuş hayat ağacı boyunca 415 kez ortaya çıktığını ve çoğu durumda tropiklerin dışında ortaya çıktığını ve tüm modern kuşların atasının da muhtemelen yanardöner tüylere sahip olduğunu buldular.

Chicago’daki Field Müzesi’nde araştırma bilimcisi ve makalenin baş yazarı Chad Eliason, “Onlarca yıldır, bilim adamları tropik bölgelerde daha parlak veya daha renkli kuş türleri olduğuna dair bir hipoteze sahipler” diyor. “Bu eğilimleri anlamamıza yardımcı olacak mekanizmayı bulmak istedik – bu parlak renklerin oraya nasıl ulaştığı ve zaman içinde kuş aile ağacına nasıl yayıldığı.”

Hayvanlarda rengin üretilmesinin iki ana yolu vardır: pigmentler ve yapılar. Hücreler, siyah ve kahverengi renklenmeden sorumlu olan melanin gibi pigmentler üretir. Bu arada, yapısal renk, ışığın hücre yapılarının farklı düzenlemelerinden yansıma biçiminden gelir. Işığın bir nesneye nasıl çarptığına bağlı olarak değişen gökkuşağı parıltısı olan yanardönerlik, yapısal renge bir örnektir.

Tropikal kuşlar renklerini parlak pigmentler ve yapısal renklerin bir kombinasyonundan alırlar. Eliason’un çalışmaları yapısal renge odaklanıyor, bu yüzden tropikal kuş renklenmesinin bu unsurunu keşfetmek istedi. O ve meslektaşları, bilimin bildiği 10.000 canlı kuş türünün büyük çoğunluğu olan 9.409 kuş türünün fotoğraflarını, videolarını ve hatta bilimsel çizimlerini taradılar. Araştırmacılar, hangi türlerin yanardöner tüylere sahip olduğunu ve bu kuşların nerede bulunduğunu takip ettiler.

Bilim adamları daha sonra kuş renklenmesi ve dağılımı hakkındaki verilerini, bilinen tüm kuş türlerinin birbiriyle nasıl ilişkili olduğunu gösteren DNA’ya dayanan önceden var olan bir aile ağacıyla birleştirdiler. Yanardönerliğin kökenlerini ve yayılmasını tahmin etmek için bilgileri bir modelleme sistemine beslediler. “Temel olarak, çok fazla matematik yaptık,” diyor Eliason

Tüm modern kuşların atası muhtemelen yanardöner tüylere sahipti | Bilim Günlüğü (sciencedaily.com): Tüm modern kuşların atası muhtemelen yanardöner tüylere sahipti.

Yaşamın kodunu çözmek: Yeni yapay zeka modeli DNA’nın gizli dilini öğreniyor.

İnsan DNA’sı üzerinde eğitilmiş yeni bir büyük dil modeli olan GROVER ile araştırmacılar artık genomumuzda saklı olan karmaşık bilgileri çözmeye çalışabilirler. GROVER, insan DNA’sını bir metin olarak ele alır, DNA dizileri hakkında işlevsel bilgiler elde etmek için kurallarını ve bağlamını öğrenir.

DNA, yaşamı sürdürmek için gerekli olan temel bilgileri içerir. Bu bilgilerin nasıl saklandığını ve organize edildiğini anlamak, geçen yüzyılın en büyük bilimsel zorluklarından biri olmuştur. İnsan DNA’sı üzerinde eğitilmiş yeni bir büyük dil modeli olan GROVER ile araştırmacılar artık genomumuzda saklı olan karmaşık bilgileri çözmeye çalışabilirler. Dresden Teknoloji Üniversitesi Biyoteknoloji Merkezi’ndeki (BIOTEC) bir ekip tarafından geliştirilen GROVER, insan DNA’sını bir metin olarak ele alıyor, DNA dizileri hakkında işlevsel bilgiler elde etmek için kurallarını ve bağlamını öğreniyor. Nature Machine Intelligence’da yayınlanan bu yeni araç, genomiği dönüştürme ve kişiselleştirilmiş tıbbı hızlandırma potansiyeline sahip.

Çift sarmalın keşfinden bu yana, bilim adamları DNA’da kodlanan bilgileri anlamaya çalıştılar. 70 yıl sonra, DNA’da saklı olan bilginin çok katmanlı olduğu açıktır. Genomun sadece %1-2’si proteinleri kodlayan diziler olan genlerden oluşur.

“DNA’nın proteinleri kodlamanın ötesinde birçok işlevi var. Bazı diziler genleri düzenler, diğerleri yapısal amaçlara hizmet eder, çoğu dizi aynı anda birden fazla işleve hizmet eder. Şu anda, DNA’nın çoğunun anlamını anlamıyoruz. DNA’nın kodlamayan bölgelerini anlamak söz konusu olduğunda, sadece yüzeyi çizmeye başlamış gibi görünüyoruz. Yapay zeka ve büyük dil modellerinin yardımcı olabileceği yer burasıdır” diyor BIOTEC’te araştırma grubu lideri Dr. Anna Poetsch.

Bir Dil Olarak DNA

GPT gibi büyük dil modelleri, dil anlayışımızı dönüştürdü. Yalnızca metin üzerinde eğitilen büyük dil modelleri, dili birçok bağlamda kullanma becerisini geliştirdi.

“DNA yaşamın kodudur. Neden onu bir dil gibi ele almıyorsunuz?” diyor Dr. Poetsch. Poetsch ekibi, referans bir insan genomu üzerinde büyük bir dil modeli eğitti. Ortaya çıkan GROVER veya “Çıkarılmış Temsiller Yoluyla Elde Edilen Genom Kuralları” adlı araç, DNA’dan biyolojik anlam çıkarmak için kullanılabilir.

“GROVER, DNA’nın kurallarını öğrendi. Dil açısından dilbilgisi, sözdizimi ve anlambilimden bahsediyoruz. DNA için bu, dizileri yöneten kuralları, nükleotidlerin ve dizilerin sırasını ve dizilerin anlamını öğrenmek anlamına gelir. İnsan dillerini öğrenen GPT modelleri gibi, GROVER da temelde DNA’yı nasıl ‘konuşacağını’ öğrendi,” diye açıklıyor projenin arkasındaki araştırmacı Dr. Melissa Sanabria.

Yaşamın kodunu kırmak: Yeni yapay zeka modeli DNA’nın gizli dilini öğreniyor | Bilim Günlüğü (sciencedaily.com): Yaşamın kodunu çözmek: Yeni yapay zeka modeli DNA’nın gizli dilini öğreniyor.

İnsan fosil kayıtlarındaki en küçük kol kemiği, Homo floresiensis’in doğuşuna ışık tutuyor..

Yeni bir çalışma, Endonezya’nın Flores adasından, şaşırtıcı derecede küçük bir yetişkin uzuv kemiği de dahil olmak üzere, son derece nadir erken insan fosillerinin keşfini bildiriyor. Yaklaşık 700.000 yıl öncesine tarihlenen yeni bulgular, 2003 yılında adanın batısındaki Liang Bua mağarasında kalıntıları ortaya çıkarılan Flores’in ‘Hobbitleri’ olarak adlandırılan Homo floresiensis’in evrimine ışık tutuyor.

Bugün Nature Communications’da yayınlanan bir makale, Endonezya’nın Flores adasından, şaşırtıcı derecede küçük bir yetişkin uzuv kemiği de dahil olmak üzere, son derece nadir erken insan fosillerinin keşfedildiğini bildiriyor.

Yaklaşık 700.000 yıl öncesine tarihlenen yeni bulgular, 2003 yılında adanın batısındaki Liang Bua mağarasında kalıntıları Avustralyalı-Yeni Zelandalı arkeolog Profesör Mike Morwood (1950-2013) liderliğindeki bir ekip tarafından ortaya çıkarılan Flores’in ‘Hobbitleri’ olarak adlandırılan Homo floresiensis’in evrimine ışık tutuyor.

Arkeolojik kanıtlar, bu küçücük, küçük beyinli insanların, 50.000 yıl kadar önce, kendi türümüzün (Homo sapiens) güneyde Avustralya’da çoktan kurulmuş olduğu bir zaman olan Liang Bua’da yaşadığını gösteriyor.

Flores’ten gelen gizemli insanların kökeni hakkında çok fazla tartışma oldu. İlk olarak Homo floresiensis’in erken Asya Homo erectus’un cüce bir torunu olduğu varsayıldı.

Başka bir teori, ‘Hobbit’in, Homo erectus’tan önce gelen ve başlangıçta küçük boylu olan Afrika’dan daha eski bir hominin’in geç hayatta kalan bir kalıntısı olduğudur, bu durumda olası adaylar arasında Homo habilis veya ünlü ‘Lucy’ (Australopithecus afarensis) bulunur.

Liang Bua dışında, hominin fosilleri Flores’te sadece tek bir yerde bulundu: mağaranın 75 km doğusundaki Mata Menge’nin açık hava alanı. So’a Havzası’nın seyrek nüfuslu tropikal çayırlarında yer alan bu site, daha önce yaklaşık 700.000 yıl önce küçük bir dere tarafından döşenen bir kumtaşı tabakasından kazılmış birkaç hominin fosili (bir çene parçası ve altı diş) vermiştir.

Liang Bua homininlerinden 650.000 yıl öncesine tarihlenen Mata Menge fosil kalıntılarının, Homo floresiensis’ten biraz daha küçük çeneleri ve dişleri olan en az üç bireye ait olduğu gösterildi, bu da küçük vücut boyutunun Flores homininlerinin tarihinin erken dönemlerinde evrimleştiğini ima ediyor.

Bununla birlikte, bu bölgedeki fosil kayıtlarında postkraniyal unsurlar (başın altındaki kemikler) bulunmadığından, bu So’a Havzası homininlerinin en az Homo floresiensis kadar küçük, hatta ondan biraz daha küçük olduğu doğrulanamadı.

İnsan fosil kayıtlarındaki en küçük kol kemiği Homo floresiensis’in doğuşuna ışık tutuyor | Bilim Günlüğü (sciencedaily.com): İnsan fosil kayıtlarındaki en küçük kol kemiği, Homo floresiensis’in doğuşuna ışık tutuyor..

Aşırı tuz kullanımına dikkat: Mide kanserine yakalanabilirsiniz.

Bilim insanları yemeklere aşırı tuz eklemenin mide kanseri riskini önemli ölçüde artırabileceğini ortaya koydu. Gastric Cancer dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmaya göre, tuz ekleyen kişilerin mide kanserine yakalanma olasılığı eklemeyenlere göre yüzde 40 daha fazla olduğu kaydedildi.

Aşırı tuz kullanımına dikkat: Mide kanserine yakalanabilirsiniz

Araştırmacılar, yiyeceklerinizi aşırı tuzlamanın sizi bazı kanser riskleriyle karşı karşıya bırakabileceğini açıkladı.

Gastric Cancer dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmaya göre, yemeklerine tuz ekleyen kişilerin mide kanserine yakalanma olasılığının, eklemeyenlere göre yüzde 40 daha fazla olduğunu ortaya koydu.

Bu çalışma, daha tuzlu gıdaların yaygın olarak tüketildiği Asya ülkelerinde yüksek tuz tüketimi ile mide kanseri arasında bağlantı bulan diğer çalışmaları doğrulamaktadır.

MedUni Viyana Halk Sağlığı Merkezi araştırmacılarından Selma Kronsteiner-Gicevic yaptığı açıklamada, “Araştırmamız, Batı ülkelerinde de ilave tuz sıklığı ile mide kanseri arasındaki bağlantıyı göstermektedir.” dedi.

470 BİN KİŞİNİN VERİLERİ ANALİZ EDİLDİ

Avusturya’daki Viyana Tıp Üniversitesi’nden gelen araştırmacılar, 2006 ve 2010 yılları arasında Birleşik Krallık genelinde 470.000’den fazla yetişkinden toplanan verileri analiz etti. Katılımcılara “Yemeğinize ne sıklıkla tuz eklersiniz?” sorusu da dahil olmak üzere bir dizi soru sorulmuştur. Daha sonra anket cevaplarını kanser hastalarının idrarında tespit edilen tuz seviyeleri ile karşılaştırmışlardır.

YÜZDE 39 KANSERE YAKALANMA OLASILIĞI  

Araştırmacılar, yemeklerine sık sık veya her zaman tuz ekleyen kişilerin 11 yıllık bir süre içinde mide kanserine yakalanma olasılığının, az tuz ekleyen veya hiç tuz eklemeyenlere göre yüzde 39 daha fazla olduğunu keşfetti.

Kronsteiner-Gicevic, “Sonuçlarımız demografik, sosyoekonomik ve yaşam tarzı faktörleri dikkate alındığında da geçerliliğini korudu ve yaygın komorbiditeler için de aynı şekilde geçerli oldu” dedi.

Ancak bu artış, zaten nispeten küçük olan riskin yüzde 40’ını oluşturmaktadır.

Amerikan Kanser Derneği’ne göre, yaşam boyu mide kanserine yakalanma riski erkeklerde yaklaşık 101’de bir, kadınlarda ise 155’te birdir.Mide kanseri en yaygın beşinci kanser türüdür ve kansere bağlı ölümlerin önde gelen üçüncü nedenidir.

Diğer risk faktörleri arasında Helicobacter pylori bakterisi enfeksiyonu, yaş, sigara kullanımı, kronik mide iltihabı ve obezite yer almaktadır.MedUni Viyana Halk Sağlığı Merkezi’nde araştırmacı olan çalışmanın eş yazarı Tilman Kühn yaptığı açıklamada, “Çalışmamızla, aşırı yüksek tuz tüketiminin olumsuz etkileri konusunda farkındalık yaratmak ve mide kanserini önlemeye yönelik tedbirler için bir temel sağlamak istiyoruz” dedi.

Aşırı tuz kullanımına dikkat: Mide kanserine yakalanabilirsiniz – Son Dakika Teknoloji Haberleri | NTV Haber: Aşırı tuz kullanımına dikkat: Mide kanserine yakalanabilirsiniz.

İnsan kaynaklı küresel ısınma zirve noktasına ulaştı.

Bilim insanları, insan faaliyetlerinin yol açtığı küresel ısınma oranının her 10 yılda 0,26 derece artışla tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını tespit etti.

İnsan faaliyetleri kaynaklı küresel ısınma tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı.Leeds Üniversitesi tarafından bu yıl ikincisi hazırlanan ve 50’den fazla uluslararası bilim insanının katkı sağladığı Küresel İklim Değişikliği Göstergeleri (IGCC) raporu, Earth System Science Data (ESSD) dergisinde yayımlandı.

Rapora göre, küresel sıcaklık artışı 2013-2022 döneminde sanayi öncesi döneme göre 1,14 dereceye ulaşmasının ardından, 2014-2023 döneminde 1,19 dereceye yükseldi.

Bilim insanları, insan faaliyetlerinden kaynaklanan küresel ısınma oranının her 10 yılda 0,26 derece artış oranına ulaşarak tüm zamanların en yüksek seviyesinde olduğunu ve benzeri görülmemiş bir hızda arttığını tespit etti.

Bu rekor ısınma oranının temel nedeni yılda 53 milyar ton karbondioksit eşdeğerinde olan sera gazı emisyonlarının sürekli yüksek kalması olarak öne çıkarken, küresel sıcaklık artışını 1,5 dereceyle sınırlandırmak için dünyanın kalan karbon bütçesi 200 milyar ton seviyesinde bulunuyor. Bu da emisyonların mevcut hızda devam etmesi durumunda, dünyanın kalan karbon bütçesinin sadece 4 yılda aşılabileceği anlamına geliyor.

Leeds Üniversitesi Priestley İklim Geleceği Merkezi Direktörü ve IGCC Projesi Koordinatörü Piers Forster, rapora ilişkin değerlendirmesinde, insan faaliyetlerinin neden olduğu küresel ısınma oranının geçen yıl da artmaya devam ettiğini belirterek, “Küresel sıcaklıklar hala yanlış yönde ve her zamankinden daha hızlı ilerliyor.” uyarısında bulundu.

Fosil yakıtlardan kaynaklanan emisyonların tüm sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 70’ini oluşturduğunu dile getiren Forster, “Bu emisyonlar, iklim değişikliğinin başlıca nedeni, ancak çimento üretimi, tarım ve ormansızlaşmadan kaynaklanan diğer kirlilik kaynakları da ısınmaya neden oluyor.

Sera gazı emisyonlarını net sıfıra doğru hızla azaltmak, nihayetinde yaşayacağımız küresel ısınma seviyesini sınırlayacaktır. Aynı zamanda daha dirençli toplumlar inşa etmemiz gerekiyor. Dünyanın 2023’te gördüğü orman yangınları, kuraklık, sel ve sıcak hava dalgalarının yol açtığı yıkım, yeni normal haline gelmemeli.” ifadelerini kullandı.

İnsan kaynaklı küresel ısınma zirve noktasına ulaştı – Son Dakika Dünya Haberleri | NTV Haber: İnsan kaynaklı küresel ısınma zirve noktasına ulaştı.