Migrene yeni tedavi umudu: Hap olarak alınacak ilaç İngiltere’de kullanıma sokuluyor.

Migren için önleyici tedavi yöntemleri arasında son dönemde öne çıkan atogepant türü haplar, İngiltere’de Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) kapsamında uygulamaya sokuluyor.

Kronik ve epizodik migren için önleyici tedavide kullanılacak ağızdan alınan ilk ilacın, kısa süre içerisinde hastalara verilmesi bekleniyor.

Sağlık uzmanları ülkede yaklaşık 170 bin kişinin yeni tedavi yönteminden yararlanabileceğini belirtiyor.

Migren, şiddetli baş ağrılarıyla kendisini gösteriyor ve atak döneminde kişinin günlük faaliyetlerini yerine getirmesini zorlaştırabiliyor.Ayda 15 günden daha az ağrılı dönemler epizodik migren olarak adlandırılıyor. Her ay 15 günden uzun süren ağrılı dönemlerse kronik migren olarak tanımlanıyor.

Yeni uygulamaya sokulacak ilaç, diğer tedavilere yanıt vermeyenler ya da iğne olamayanlar için tavsiye edilecek İngiltere’de klinik gözlemci kuruluş NICE (National Institute for Health and Care Excellence), deneme sürecinde yetişkinlerin bir bölümünde etkili olduğu görülen ilacın Ulusal Sağlık Hizmetleri’nde kullanılmasını tavsiye etti.

Migren, genellikle başın bir tarafındaki zonklayıcı ağrılarla tarif ediliyor ve birkaç gün sürebiliyor. Diğer semptomlar ise yorgunluk, ışığa hassasiyet ve konuşma güçlüğü. Migrenden kaç kişinin muzdarip olduğu bilinmiyor ancak NHS’e göre İngiltere’de migren hastası yaklaşık 6 milyon kişi var.

Kadınlar, erkeklere göre migrene daha yatkın.

Atogepant tipi ilaçlar, hem kronik migren hem de epizodik migren için önleyici tedavi sunabiliyor.

Migraine Trust adlı vakıf, gelişmeyi “olumlu bir adım” olarak görmekle birlikte, birçok kişinin bu tür yeni ilaçlara ulaşmakta zorluk yaşadığının da altını çiziyor.

Bunun nedenleri arasında, ilacın doktorlar tarafından yeterince bilinmemesi ve uzman hekimlere erişimde uzun bekleme listelerinin olması gösteriliyor.

“Gepant” grubu olarak ifade edilen ilaçlar, birkaç yıldır deneniyor ancak henüz yaygın kullanıma sokulmadı. Atogepant da bunlardan birisi.

Araştırmalara göre, beyindeki kalsitonin gen ilişkili peptid (CGRP) adlı bir kimyasal, migrende hem ağrı hem de ışığa hassasiyette rol oynuyor. Atogepant, anti-CGRP ilaçların yeni bir türü olarak, özellikle migren tedavisi için tasarlandı. İlaç, CGRP proteini reseptörünü bloke ederek işlev görüyor. Yeni nesil ilaçların eski tedavi yöntemlerine göre daha az yan etkisi bulunduğu da kaydediliyor.

Atogepant ile benzerlik taşıyan rimegepant da İngiltere ve İskoçya’da bazı hastalara verildi. Brighton kentinden Deborah Sloan bu ilacı alanlardan. BBC’ye kendi deneyimini anlatan Sloan, 40 yıl boyunca kronik migren ağrısı yaşadıktan sonra ilaç tedavisi sayesinde hayatının normale döndüğünü söylüyor. Deborah Sloan, her ayın yaklaşık 20 günü migren ağrıları çekmiş ve sağlığı nedeniyle iki kez işini bırakmak zorunda kalmış. Öte yandan bu ilaca, reçete yazabilecek doktor için uzun bekleme listeleri nedeniyle ilk olarak ücretli şekilde ulaşabilmiş.

Migren için yeni tedavi umudu: Hap olarak alınacak ilaç İngiltere’de kullanıma sokuluyor – BBC News Türkçe: Migrene yeni tedavi umudu: Hap olarak alınacak ilaç İngiltere’de kullanıma sokuluyor.

Sarhoş Hasta Sendromu: Vücudunun alkol ürettiğini kanıtlayan Belçikalı sürücü ceza almaktan kurtuldu.

Yusuf Özkan
Unvan,Lahey

Belçika’da, trafik kontrolleri sırasında birkaç kez kanında yüksek oranda alkol bulunduğu tespit edilen ve ehliyetine el konan erkek sürücü, karara itiraz ettiği mahkemede beraat etti.

Bağımsız kurumlarca verilen iki farklı sağlık raporunda, 40 yaşındaki sürücünün, vücudun şekeri otomatik olarak alkole dönüştüren “Sarhoş Hasta Sendromu”na (auto-brewery sendromu) sahip olduğu belirlendi.

Belçikalı kamu yayıncısı VRT’ye göre, ilk kez 2019 yılındaki bir trafik kontrolünde, kanında yüksek oranda alkole rastlanan sürücü, içki içmediğini savundu. Polis tarafından ehliyetine el konan ve para cezası verilen sürücü, 2022 yılının Nisan ve Mayıs aylarında iki kez daha ‘alkollü araç kullanmaktan’ suçlu bulundu. Yapılan kontrollerde, Belçikalı sürücünün kanında, yaklaşık 8 ila 14 kadeh arasında içkiye denk gelen, binde 2,09 promil alkole rastlandı.Bir bira fabrikasında çalışan Belçikalı sürücü, alkollü olarak direksiyon başına geçmediğini öne sürdü.

Her seferinde ehliyetine 15’er gün el konan sürücü hakkında Brugge Mahkemesi’nde dava açıldı. Sürücü alkol içmediği savunmasını tekrarladı. Buna rağmen, trafik kontrollerinde kanında yüksek oranda alkol bulunduğunu söyleyen sürücü, bunun nedeninin belirlenmesi için doktora başvurdu. İki ayrı hekim tarafından yapılan inceleme sonucu, Belçikalı sürücünün “sarhoş hasta sendromu” (auto brewery sendromu) adı verilen bir rahatsızlığa sahip olduğu belirlendi.

“Bağırsak fermantasyonu” olarak da bilinen ve oldukça nadir görülen bu hastalığa yakalanan kişilerde, vücuttaki şeker, otomatik olarak alkole dönüşüyor. Yani bir başka deyişle, bu kişiler hiç içki içmese dahi sarhoş olabiliyor.

Duruşma öncesi iki bağımsız hekim tarafından yapılan sağlık testlerinde Belçikalı sürücü, 24 saat boyunca şekerli yiyeceklerle beslendi ve alkollü içecek içmedi.

‘Dünya çapında yaklaşık 20 hasta var’

İnceleme sonucu, 40 yaşındaki sürücünün vücudu, karbonhidratları büyük oranda alkole dönüştürdü. Mahkeme tarafından atanan üçüncü bir hekim de, yaptığı incelemede aynı sonuçları elde etti. Bunun üzerine mahkeme, Belçikalı sürücünün, varlığından haberdar olmadığı, öngöremediği, önleyemediği bir rahatsızlıktan muzdarip olduğunu belirterek, “mücbir sebep” gerekçesiyle beraatine karar verdi. Brugge Mahkemesi hakimi, sürücünün yorgunluk veya bilişsel sorunlar gibi herhangi bir alkol zehirlenmesi belirtisi yaşamadığını da vurguladı.

Belçikalı sürücünün avukatı Anse Ghesquière, VRT’ye, “Soru aslında böyle bir durumun etkilerinin ne olduğudur. Bu konuda söylenecek çok az şey var çünkü tıp bilimi bu konuda neredeyse hiçbir şey bilmiyor. Dünya çapında yalnızca yirmi kadar vaka biliniyor” dedi.

Sarhoş Hasta Sendromu: Vücudunun alkol ürettiğini kanıtlayan Belçikalı sürücü ceza almaktan kurtuldu – BBC News Türkçe: Sarhoş Hasta Sendromu: Vücudunun alkol ürettiğini kanıtlayan Belçikalı sürücü ceza almaktan kurtuldu.

Kişiye özel ilk cilt kanseri aşısı İngiltere’de test ediliyor: ‘Heyecan verici’

Steve Young kişiselleştirilmiş mRNA melanom aşısını deneyen ilk hasta

Cilt kanserinin en ölümcül türü olan melanoma karşı dünyanın ilk “kişiselleştirilmiş” mRNA aşısının denemesi İngiltere’de yapılıyor.

Geçtiğimiz Ağustos ayında kafa derisindeki melanom büyümesi ameliyatla alınan 52 yaşındaki Steve Young, aşıyı deneyecek ilk hastalardan biri. Aşı, bağışıklık sisteminin kalan kanserli hücreleri tanımasına ve yok etmesine yardımcı olmak üzere tasarlandı. Bu şekilde kanserin geri dönmeyeceği umuluyor. Aşı, mRNA-4157 (V940), mevcut Covid aşılarıyla aynı teknolojiyi kullanıyor ve son aşama Faz 3 denemelerinde test ediliyor. University College London Hospitals’da (UCLH) yapılan denemede doktorlar bu aşıyı, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini öldürmesine yardımcı olan pembrolizumab ya da Keytruda adlı ilaçla birlikte veriyorlar.

Genetik imza

Moderna ve Merck Sharp and Dohme (MSD) tarafından üretilen kombine tedavi, klinik deneyler dışında henüz sağlık sisteminde rutin kullanıma sunulmuş değil.

Avustralya da dahil diğer bazı ülkelerde de daha fazla kanıt toplamak ve daha yaygın uygulanıp uygulanmayacağını görmek için hastalar üzerinde denemeler yapılıyor.

Aşı, kişiselleştirilmiş olarak, yani yapısı her bir hastaya uyacak şekilde değiştirilerek sunuluyor.

Hastanın kendi tümörünün genetik yapısına uyumlu şekilde oluşturuluyor. Vücuda yalnızca bu kanser hücrelerinde bulunan belirteçlere veya antijenlere saldıran proteinler veya antikorlar üretmesi için talimat veriyor.

‘Heyecan verici’

UCLH araştırmacısı Dr. Heather Shaw, aşının melanomlu hastaları tedavi etme potansiyeline sahip olduğunu ve akciğer, mesane ve böbrek tümörleri gibi diğer kanserlerde de test edildiğini söyledi.

“Bu gerçekten uzun zamandır gördüğümüz en heyecan verici şeylerden biri” diyen Shaw şu bilgiyi verdi:

“Kesinlikle hasta için özel olarak üretildi – bunu başka bir hastaya veremezsiniz çünkü işe yaramaz. Bu tür şeyler son derece teknik ve hasta için özel olarak üretiliyor.” Uluslararası araştırmanın İngiltere ayağı, Londra, Manchester, Edinburgh ve Leeds dahil olmak üzere sekiz merkezde en az 60-70 hasta toplamayı hedefliyor. Londra’da tedavi gören Young, “Gerçekten çok heyecanlıyım. Kanseri durdurmak için en iyi şansım bu” dedi.

Melanomun yaygın belirtileri şunlardır:

  • yeni bir anormal ben
  • büyüyen veya değişen bir mevcut ben
  • önceki normal deri dokusunda değişiklik

Güneşten korunmak ve ciltte değişiklik olup olmadığını düzenli şekilde kontrol etmek önemli.

Bir melanom ne kadar erken teşhis edilirse, tedavisi o kadar kolay ve tedavinin başarılı olma olasılığı o kadar yüksek oluyor.Aralık ayında yayınlanan Faz 2 deneme verileri, immünoterapi Keytruda ile birlikte aşı alan ciddi yüksek riskli melanomlu kişilerin üç yıl sonra ölme veya kanserlerinin geri gelme olasılığının, sadece ilaç alanlara göre neredeyse yarısı (%49) olduğunu ortaya koymuştu.

Cilt kanseri: Kişiye özel ilk aşı İngiltere’de test ediliyor – BBC News Türkçe: Kişiye özel ilk cilt kanseri aşısı İngiltere’de test ediliyor: ‘Heyecan verici’

AstraZeneca, piyasadaki yeni aşıları gerekçe göstererek Covid-19 aşısını dünya çapında geri çekiyor..

İngiltere ve İsveç merkezli şirket bugün yaptığı açıklamada kararın “tamamen ticari” olduğunu söyledi ve satışlardaki düşüş ile yeni Covid varyantlarını hedefleyen piyasadaki diğer aşıları gerekçe gösterdi.

Şirket Mart ayında Avrupa Birliği pazarlama iznini gönüllü olarak geri çekmişti.

Bugünkü açıklamada aşının kullanıma girdiği ilk yılda 6,5 milyondan fazla hayat kurtarıldığı ve küresel olarak 3 milyarın üzerinde doz tedarik edildiği söylenAstraZeneca, “Çabalarımız dünyanın dört bir yanında takdir edildi ve küresel salgının sona erdirilmesinde kritik bir bileşen olarak görülüyor. Şimdi bu dönemi kapatarak ileriye dönük net bir yol belirleyeceğiz” dedi. AstraZeneca, 2020’nin ilk yarısında patlak veren koronavirüs pandemisi sırasında Covid-19 aşısını oldukça hızlı bir şekilde piyasaya sürmüştü.

Oxford Üniversitesi ile birlikte geliştirilen aşı, ilk başta maliyetine sunuldu, ancak AstraZeneca 2021’in sonlarında kâr amacıyla satmaya karar verdi.

Zamanla dünya Vaxzevria adlı aşıdan uzaklaşarak başta ABD’li ilaç devi Pfizer ve Almanya merkezli BioNTech tarafından üretilen mRNA aşısı gibi diğer aşılara yöneldi.

AstraZeneca aşısında nadir görülen kan pıhtılaşması sorunu da gerilemesinde etkiliydi. Bunun yanı sıra Covid kısıtlamalarının dünya çapında tamamen kaldırılmasıyla şirketin satışları düşmeye devam etti.

AstraZeneca, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika bölgelerinde aşının piyasadan çekilmesi sürecini başlattığını belirtti.Nadir görülen yan etkiyi kabul etti. AstraZeneca’nın ürettiği Covid aşısı genel olarak güvenli ve etkili olarak değerlendirilse de Trombositopeni Sendromlu Tromboz (TTS) olarak bilinen nadir ancak ciddi bir yan etki riski taşıdığı ortaya çıkmıştı.

Aşı, 18 yaş ve üzeri kişilerde, genellikle üst kola, yaklaşık üç ay arayla iki enjeksiyon şeklinde uygulanıyordu. Bazı ülkeler tarafından takviye aşısı olarak da kullanıldı. Vaxzevria, Covid-19’a neden olan SARS-CoV-2 virüsünden bir protein yapma genini içerecek şekilde modifiye edilmiş adenovirüs ailesinden başka bir virüsten oluşuyor ve virüsün kendisini içermiyordu.

Nisan 2021’de aşı olduktan sonra kan pıhtısı nedeniyle beyin hasarına uğrayan ve çalışamayan iki çocuk babası Jamie Scott şirkete yönelik ilk yasal süreci başlatmıştı.

Aşıyla ilgili toplu bir davada birden çok iddiayla karşı karşıya olan AstraZeneca, geçtiğimiz aylarda Covid aşısının bu yan etkiye neden olabileceğini ilk kez mahkeme belgelerinde kabul etti. Bazı davacılar yakınlarını kaybettiklerini, bazılarıysa aşının ciddi sağlık sorunlarına yol açtığını iddia ediyor. AstraZeneca iddialara karşı çıkıyor ancak Şubat ayında İngiliz Yüksek Mahkemesi’ne sunduğu yasal bir belgede Covid aşısının “çok nadir durumlarda TTS’ye neden olabileceğini” doğruladı.

AstraZeneca, piyasadaki yeni aşıları gerekçe göstererek Covid-19 aşısını dünya çapında geri çekiyor – BBC News Türkçe: AstraZeneca, piyasadaki yeni aşıları gerekçe göstererek Covid-19 aşısını dünya çapında geri çekiyor..

3D baskılı kan damarları, yapay organları gerçeğe yaklaştırıyor…

Yeni baskı yöntemi, kalp dokusunda insan damar sisteminin yapısını in vitro olarak kopyalayan dallanan damarlar oluşturur

Laboratuvarda yetiştirilen organlar, henüz elde edilmemiş olan organ mühendisliğinin uzun süredir devam eden bir ‘kutsal kâsesi’dir, ancak yeni araştırmalar, co-SWIFT adı verilen yeni bir 3D baskı yöntemi kullanarak bu hedefi gerçeğe büyük bir adım daha yaklaştırmıştır. co-SWIFT, düz kas hücreleri ve endotel hücreleri ile canlı insan kalp dokusuna aşılanan çift katmanlı damarların dallanma ağlarını basar ve hatta hastaya özgü vasküler yapıları çoğaltabilir, bu da bir gün kişiselleştirilmiş tıp için kullanılabileceğini gösterir.

Vücut dışında büyüyen fonksiyonel insan organları, organ nakli tıbbının uzun zamandır aranan ve hala belirsiz olan bir “kutsal kâse” dir. Harvard’ın Wyss Biyolojiden Esinlenen Mühendislik Enstitüsü ve John A. Paulson Mühendislik ve Uygulamalı Bilimler Okulu’ndan (SEAS) yapılan yeni araştırmalar, bu arayışı tamamlamaya büyük bir adım daha yaklaştırıyor.

Bilim insanlarından oluşan bir ekip, düz kas hücrelerinin farklı bir “kabuğuna” sahip birbirine bağlı kan damarlarından ve sıvının içinden geçebileceği içi boş bir “çekirdeği” çevreleyen endotel hücrelerinden oluşan vasküler ağları 3D yazdırmak için yeni bir yöntem yarattı. Bu vasküler mimari, doğal olarak oluşan kan damarlarınınkini yakından taklit eder ve implante edilebilir insan organları üretebilme yolunda önemli bir ilerlemeyi temsil eder. Başarı, Advanced Materials dergisinde yayımlandı.

“Önceki çalışmalarda, canlı bir hücresel matris içindeki içi boş kanalları modellemek için “fonksiyonel dokuda kurban yazı” (SWIFT) olarak bilinen yeni bir 3D biyo-baskı yöntemi geliştirdik. Burada, bu yönteme dayanarak, doğal kan damarlarında bulunan çok katmanlı mimariyi özetleyen, birbirine bağlı bir endotel oluşturmayı kolaylaştıran ve kan akışının iç basıncına dayanacak şekilde daha sağlam hale getiren koaksiyel SWIFT’i (ko-SWIFT) tanıtıyoruz” dedi ilk yazar Paul Stankey, SEAS’ta ortak kıdemli yazar ve Wyss Core Fakülte üyesi Jennifer Lewis’in laboratuvarında yüksek lisans öğrencisi, Dr.D.

Ekip tarafından geliştirilen en önemli yenilik, basılı kapları oluşturan “mürekkepler” için bağımsız olarak kontrol edilebilen iki sıvı kanalına sahip benzersiz bir çekirdek kabuk nozuluydu: kollajen bazlı bir kabuk mürekkebi ve jelatin bazlı bir çekirdek mürekkebi. Nozülün iç çekirdek haznesi, kabuk haznesinin biraz ötesine uzanır, böylece nozül, insan dokularının ve organlarının perfüzyon yoluyla yeterli oksijenlenmesi için birbirine bağlı dallanma ağları oluşturmak üzere önceden basılmış bir kabı tamamen delebilir. Kapların boyutu, baskı sırasında baskı hızı veya mürekkep akış hızları değiştirilerek değiştirilebilir.

Yeni co-SWIFT yönteminin işe yaradığını doğrulamak için, ekip önce çok katmanlı kaplarını şeffaf granül bir hidrojel matrisine bastı. Daha sonra, damarları, canlı kas dokusunun yoğun, lifli yapısını kopyalayan gözenekli kollajen bazlı bir malzemeden oluşan uPOROS adı verilen yakın zamanda oluşturulmuş bir matrise bastılar. Bu hücresiz matrislerin her ikisinde de dallanan vasküler ağları başarılı bir şekilde basabildiler. Bu biyomimetik kaplar basıldıktan sonra, matris ısıtıldı, bu da matris ve kabuk mürekkebindeki kollajenin çapraz bağlanmasına ve kurban jelatin çekirdek mürekkebinin erimesine neden oldu, bu da kolayca çıkarılmasını sağladı ve açık, perfüze edilebilir bir damar sistemi ile sonuçlandı.

Kaynak : https://www.sciencedaily.com/releases/2024/08/240807225648.htm

Covid varyantı JN.1, sadece bir mutasyon nedeniyle baskın hale gelmiş olabilir

Covid-19 varyantı JN.1, spike proteinindeki kritik bir mutasyon nedeniyle antikorlardan kaçmış ve küresel olarak yayılmış olabilir.

JN.1, birçok insanın aşılanmasına ve daha önce covid-19 enfeksiyonu geçirmesine rağmen geniş çapta yayıldı.

Bir mutasyon için çok önemli olabilirdi. COVID-19 Salgını JN.1 varyantı geçen yıl dünya çapında hızla yayıldı ve virüsün ne kadar hızlı adapte olabileceğini gösterdi.

“JN.1’deki tek bir mutasyon, antikor tepkisinden kaçması için anahtardı ve bu yüzden küresel olarak yayılabildi” diyor Emanuele Andreano İtalya’daki Toscana Yaşam Bilimleri Vakfı’nda.

Omicron varyantının bir alt varyantı olan JN.1, ilk olarak Ağustos 2023’te Lüksemburg’da tespit edildi. Ocak ayının sonunda, yüzde 88’ini oluşturuyordu, ABD, İngiltere ve Avustralya’da kaydedilen enfeksiyonların sırasıyla yüzde 85 ve yüzde 77’si. Selefi BA.2.86, bilinen küresel enfeksiyonların yüzde 5’inden fazlasını hiçbir zaman oluşturmadı.

JN.1 ve onun soyundan gelenler dünya çapında en çok bildirilen covid-19 varyantları olmaya devam ederken, Andreano ve meslektaşları nasıl bu kadar geniş bir alana yayıldığını araştırmak istedi. Genetik dizileme daha önce, virüsün konakçı hücreleri enfekte etmek için kullandığı spike proteinindeki BA.2.86 ile karşılaştırıldığında ek bir mutasyona işaret ediyordu.

Daha fazla bilgi edinmek için Andreano ve meslektaşları 899 tür analiz etti. Antikor daha önce tümü iki veya üç doz mRNA covid-19 aşısı almış ve önceki varyantlarla enfeksiyonları doğrulanmış 14 kişiden toplanan kan örneklerinden.

Devamını oku https://www.newscientist.com/article/2443341-covid-variant-jn-1-may-have-become-dominant-due-to-just-one-mutation

Sanılanın Aksine, Tıbbi Hatalar (Malpraktis), Ölümlerin Önde Gelen Üçüncü Sebebi Değil!

Sanılanın Aksine, Tıbbi Hatalar (Malpraktis), Ölümlerin Önde Gelen Üçüncü Sebebi Değil!

İddia

Tıbbi hatalar ABD’deki ölümlerin önde gelen üçüncü sebebidir.

Gerçek mi?

Sahte

İddianın Kökeni

Birçok insan tarafından paylaşılan endişe verici bir istatistik, aslında hatalı veri tahminlerine dayanıyor ve bu yanlış algı ne yazık ki sektördeki tüm ilaçları güvenilmez olarak göstermek için kullanılıyor.

Tüm bu algı 2018 yapımı The Resident adlı dizinin ilk bölümünde genç bir hemşirenin rol aldığı sahnede, başka bir genç oyuncuya Amerika Birleşik Devletleri’nde tıbbi hataların ya da teknik adıyla malpraktislerin kanser ve kalp hastalıkları gibi ciddi sorunlardan sonra üçüncü önde gelen ölüm sebebi olduğunu söylemesiyle öne çıkıyor. Bu ürpertici açıklamadan sonra ise karakter, “Bu konuda konuşmamızı istemiyorlar.” diye ekleme yapıyor.

Ancak elbette ki ilaçların güvenilmez olduğu yöndeki şüphe The Resident dizisiyle başlamadı, bu fikir 2016 yılından bu yana kamuoyunda dolaşıp duruyor. Bu çevirinin orijinal yazarı, yakın zamanda aldığı bir e-postada bu “şehir efsanesi” ile karşılaşmış ve postayı gönderen kişi resmi verilere inanmadan önce söyleyeceklerinin dinlenmesini istiyormuş. Postada anlatıldığına göre çıkarılacak sonuç; ilaçların öldürücü olabileceği ve modern tıbbi ilaçlara rağmen alternatif çözümlere karşı daha açık fikirli olmamız gerektiğiymiş. Peki tıbbi işlemler sırasında yaşanan, uygulama ve personele dayanan hatalar gerçekten de Amerika Birleşik Devletleri için üçüncü sıradaki ölüm nedeni midir?

Gerçek Ne?

Tabii ki böyle bir iddianın araştırılması duyarsızlık suçlamalarına davetiye çıkarır, bu yüzden iddianın analizine başlamadan önce birkaç önemli hususa değinmek gerekir: Tıbbi hatalar bir gerçektir, her alan gibi tıpta da hatalar yaşanmaktadır. Sağlık sistemindeki iyileştirilmesi gereken noksanlıklar sebebiyle bazı insanlar hayatları kaybetmekte veya kalıcı olarak sakatlanmaktadır. Tıbbi alanda gerçekleşen başlıca hatalar hastalara konulan yanlış teşhisler, ilaç dozajının yanlış hesaplanması ve tedavinin geciktirilmesidir.

Muhtemelen bu hatalar hafife alınmaktadır, çünkü sağlık sisteminde yapılan iyileştirmeler ve gelişmeler; sağlık sistemi ve çalışanlarından ziyade hastanelere yönelik olarak gerçekleşmektedir. Oysa sağlık sistemine ve çalışanlara yönelik geliştirmeler yapmak da çok önemlidir, zira bazı hataların sonuçları ancak yıllar sonra ortaya çıkabilmektedir. Böyle durumlarda vakanın izini sürmek gerçekten imkansızlaşabilir, bu hataların yıllar sonra bile geriye dönük olarak izlenebilmesi, raporlanması ve ilgili alanda geliştirmelerin yapılması gerekmektedir; ancak bu şu anki sağlık iyileştirmelerinde pek teşvik edilmemektedir.

Hasta güvenliği çalışmaları da bu konuda gerçekten önemlidir, çünkü uzun vadede zorluklara sebep olan sorunların alınan önlemlerle engellenmesi gerekmektedir. Bu yazının yazarı olan Jarry, deneyimini şöyle aktarıyor:

Şahsen küçük bir tıbbi hatayla karşı karşıya kaldım; sivil bir kuruluşun laboratuvar raporu doktorum tarafından yanlış analiz edildi, doktorum yaygın görülen ve çoğunlukla hayati tehlike barındırmayan bir viral enfeksiyonum olduğunu düşündüğü için bana antibiyotik vermedi. Doktorumun yaptığı bu hata tıbbi hatalara bir örnek, eğer ki enfeksiyonum antibiyotik almadığım için ağırlaşaydı ciddi bir sorun yaşayabilirdim.

Ancak daha önce de belirtildiği gibi, tıpta sırf pratikte işe yaradığı için uygulanan uydurmaca şeyler yoktur. Yani tıbbi hataların Amerika Birleşik Devletleri’nde üçüncü önde gelen ölüm nedeni olduğu fikri yalnızca bir hayal ürünüdür, gerçekteki olumsuz vakaların abartılı bir tahminidir.

Bilgiler

Bu hikâyenin başlangıcı 2000 yılında yayımlanan “To Err Is Human: Building a Safer Health System by the Institute of Medicine” (Tr: “Hatasız Kul Olmaz: Güvenli Bir Sağlık Enstitüsü İnşa Etmek“) adlı rapora dayanıyordu.

Rapor, birisi Colorado ve Utah’ta diğeri ise New York’ta yapılan iki çalışmayı ele aldı ve elde ettikleri sonuçları Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tüm hastane belgelerine göre değerlendirdi. Çalışmalar sonucu elde edilen veriler ışığında ulaşılan sonuç ise her yıl ABD’de tıbbi hatalar sebebiyle 44.000 ila 98.000 kişinin hayatını kaybettiğiydi. Araştırmanın sonuçlarına göre tıbbi hatalar motorlu taşıt kazalarından kaynaklanan ölümleri geride bırakıp sekizinci sıraya yerleşti. Bu araştırmadan elde edilecek sonuç, tıbbi kazaların kamuda yayınlanan haberlerin aksine önde gelen üçüncü değil, sekizinci ölüm sebebi olmasıydı.

2016 yılında ise British Medical Journal, Johns Hopkins Üniversitesi Cerrahi Bölümü’nden araştırma görevlisi Michael Daniel ve ameliyathane kontrol listesini geliştiren Profesör Martin A. Makary tarafından yapılan bir analiz yayınladı. Bu analiz, kabaca yapılmış hesaplamaların da desteğiyle, medikal hataların daha isabetli raporlanması için bir çağrıda bulunuyordu. Bu çağrının motivasyon kaynağı ise kalite ve güvenlik araştırmalarını desteklemek için yeterli fon bulunmamasıydı.

Yazarlar 2000 yılına ait Tıp Enstitüsü raporundan sonra sorunla ilgili yayınlanmış olan birkaç çalışmayı ele aldılar ve bu çalışmalardaki tıbbi hata kaynaklı ölüm oranlarını alıp 2013 yılında ABD’deki toplam hastaneye yatış sayısına göre bir oran çıkardılar. Elbette ki ortaya çıkan sonuç; gerçek sorunun hafife alındığını gösteriyordu. Çünkü elde ettikleri tüm verileri eksiksiz bir şekilde analize dahil etselerdi, ortaya çıkacak olan sonuç çok daha vahim olacak ve ölüm sıralamasında tıbbi hatalar daha yüksek bir basamağa çıkacaktı. Hastalık Kontrol Merkezlerinin ABD’deki ölüm nedenleri listeleri kapsamlı bir veri tabanı olan Scopus‘a göre en az 1.265 makalede incelenmişti. Bu unutulmaz analiz haber makalelerine, televizyon programlarına ve alternatif tıp çevrelerine yayıldı.

Ancak analiz yayınlandıktan sonra birçok eleştirmen tarafından kusurları sebebiyle sert bir tutumla karşılaştı. Çünkü kullanılan çalışmalardaki veriler ABD’de hastanede yatan tüm hastalara genellenmeye uygun değildi. Örneğin çalışmaya dahil edilen, ABD Sağlık ve İnsani Hizmetler Departmanı Genel Müfettişliği tarafından yapılan bir araştırma 65 yaş ve üzeri, engelli veya son dönem böbrek hastalığı olan ve ABD Yaşlılar İçin Devlet Sağlık Sigortası’ndan yararlanan kişiler üzerinde yürütülmüştü. Diyaliz ve organ naklindeki tıbbi hataların bulunduğu konular tespit edilerek hayatını kaybeden hastalar sayılmış, daha sonra elde edilen bu yeni veriler British Medical Journal analizindeki tüm hastaneye yatış tahminleri için kullanılmıştı. Ancak bunu yapmak elbette popülasyonun yalnızca bir kısmına yönelik bir gözlem olacağı için elde edilen bu verilerin genelleme yapılarak tüm nüfusa uygulanması bir tür Aceleci Genelleme‘ye yol açacaktı.

Konuya ilişkin başka bir örnekte ise Amerika Birleşik Devletleri’nde hastaneye kaldırılan tüm hastalar incelendiğinde her on hastadan birisinin doğum yapmak için hastaneye kaldırıldığı görüldü. Bu ve benzeri vakalar sebebiyle, ABD Yaşlılar İçin Devlet Sağlık Sigortasının verilerini alıp bunu hastanede yatış alan tüm hastalara uygulamak gerçeği yansıtmayacaktı. Kaba bir deyişle popülasyonun yalnızca bir kısmının verilerini tüm topluma ithaf etmek pireyi deve yapmaktı.

Üstelik British Medical Journal‘ın yayınladığı analizin sonuçlarının ortalaması alınırken araştırmaya “önlenebilir ölümler” dahil edilmemişti, bu analizde amaç daha ziyade tıbbi bakımdan kaynaklanan zararlara yönelik veriler sunmaktı. Belirtmek gerekir ki tıbbi hatalar ölümlere yol açabilir, ancak bu hataların nedensellik içerisinde doğru bir şekilde değerlendirilmesi gerekir ve bu da bahsi geçen çalışmalarda sağlanmamıştır.

Dr. Kaveh G. Shojania ve Pr. British Medical Journal‘ın arka plan hesaplamasına ilişkin keskin bir yorum yazan Mary Dixon-Woods; tıbbi hatadan ölüme kadar gerçekleşen olayların nedensellik bağlamının yanlış izah edilmesinin ne kadar kolay olabileceğine dair bir örnek veriyor. Vücudunun enfeksiyona aşırı tepki vermesi nedeniyle çoklu organ yetmezliği sebebiyle yoğun bakıma giren bir hastayı hayal edin. Doktorlar, hastanın alerjik reaksiyon geliştirdiği bir antibiyotiği yanlışlıkla hastaya veriyor, bunun akabinde hastada antibiyotik sebepli deri döküntüsü gerçekleşiyor. Doktorlar döküntüyü durdurmak adına antibiyotiği değiştiriyor ancak organlar yeni verilen antibiyotiğe cevap vermeyip birkaç hafta içerisinde iflas ediyor ve hasta hayatını kaybediyor.

Bahsedilen makalelerde yazarlar muhtemelen burada tıbbi bir hata yapıldığını, ancak hastanın ölüm sebebinin bu tıbbi hata olmadığını ileri sürüyorlar. Çünkü temelde ölümle sonuçlanan tıbbi hataları tespit eden araştırmaları kullanarak tıbbi hataların bu ölümlere neden olduğunu söylemek pek adil bir davranış değil. Çünkü işin gerçeği; bu örnekteki gibi hastaların en iyi tıbbi bakımı almış olsalar bile ne kadar yaşayabileceklerinin bilinmemesi. Burada temel olaydan kopma gerçekleşirse, hasta ölümlerinde tıbbi hataların etkisi çarpıtılarak başka sonuçlara malzeme edilebilir.

British Medical Journal‘ın yayınladığı analizde yer alan bazı çalışmalarda raporlanan ölümlere baktığımızda ise başka bir sorun ortaya çıkıyor. Yukarıda bahsedilen ABD Sağlık ve İnsani Hizmetler Departmanı Genel Müfettişliği araştırması, tıbbi hatalardan kaynaklanan 12 ölüm rapor etmiş. Bu araştırmada kullanılan iki çalışma daha 9 ve 14 ölümü listelemişti. Ancak bir diğer çalışma, yaklaşık 400.000 kişinin öldüğünü iddia ediyordu. Shojania ve Dixon-Woods’un belirttiği gibi, çok az sayıda gerçekleşen bu ölümlerden (son araştırma hariç) yola çıkarak ABD’deki tüm hastane yatışlarına genelleme yapmak ciddi bir şüpheyi hak ediyordu.

Tıbbi hataların önde gelen üçüncü ölüm sebebi olduğu iddiasıyla ortaya atılan çalışmaları incelediğimizde bu çalışmaların aslında tıbbi hatalardan kaynaklanan ölümlerle ilgili olmadığını, daha doğrusu bu konuda yetersiz veriyle desteklendiğini görüyoruz. ABD’nin tamamına genellenemeyecek verilerin kaba bir şekilde birleştirilerek, belirli popülasyonların ele alındığı British Medical Journal’ın analizinde yer alan yılda yaklaşık 440.000 hastanın öldüğüne dair Dr. Benjamin L. Mazer ve Chadi Nabnan’ın tahminin gerçek olabilmesi için hastanelerde yatış alan hastaların ölümlerinin %62’si tıbbi kazalar sebebiyle olmalıdır. Ortaya çıkan bu analiz sonuçlarına inanmaksa biraz saf olmayı gerektirir…

Gerçekten de yeni yayınlanan çalışmalar bu olguyu inceledi ve ortaya çıkan tıbbı kaynaklı ölüm oranları %62’den çok uzaktı. Birleşik Krallık’ta yapılan bir başka araştırma ise hastane ölümlerinin %3.6’sının önlenebilir tıbbi hatalardan kaynaklandığını bildiriyor; Norveç’te gerçekleştirilen benzer bir çalışma %4.2’yi rapor ediyor; sorunla ilişkin British Medical Journal‘ın 2019’da yayınladığı bir meta-analizde ise her 20 hastadan en az birinin önlenebilir tıbbi hatalardan etkilendiği ve etkilenen bu insanların %12’sinin kalıcı sakatlıklar yaşadığı veya bu zarar neticesinde hayatını kaybettiği belirtiliyor.

Bu yeni meta-analizin yazarları inceledikleri çalışmalarda elde ettikleri sayıların önemli ölçüde farklılık gösterdiğine dikkat çekiyor. Çünkü belirli bir hastanın tıbbi zarar görmesi vakasının önlenebilir olup olmadığını belirleyebilmek kolay değildir. Hatta belirleme aşaması için özel olarak kurgulanan bir araştırmada, değerlendirme yapabilmek için tıbbi dosyalara bakan doktorların çoğu zaman aynı fikirde olmadığı görülmüştür. Aslında, bir incelemede ölümün kesin veyahut muhtemelen engellenebilir olduğu düşünülse bile incelemeyi tekrar eden ikinci bir doktorun ilk doktorla aynı kanıya varma oranı sadece %16’dır. Bu da aynı vakada gerçekleştirilen iki bağımsız doktor incelemesinin aynı sonuca varmayacağını neredeyse garanti eder.

Tıbbi hatalar sorunu bir buzdağı gibidir, herkes tepesini rahatça görebilir; ancak daha da yaklaştığımızda sorunun görünenden çok daha büyük olduğu ve değerlendirme konusunda birden fazla olasılığı barındırdığı görülür.

İşte bu anlaşmazlıklar nedeniyle tıbbi hataların üçüncü önde gelen ölüm nedeni olduğu düşüncesi, sertçe sorgulanmaması gereken bir yardım çağrısı haline gelir; çünkü önlenebilecek zarar gerçekten vardır ve insan hayatını tehlikeye atmaktadır. Yine de gerçekleşen ölümlerin engellenebilmesi adına bu abartılı tahmine güvenmek zararsız olmayabilir!

Düşen Uçaklar ve Sihirli Halılar

Bu konunun ciddiyeti üzerinden yapılan abartılmış analizlerin sonuçları göz ardı edilmemelidir. 2019’da Ulusal Tüfek Derneği, yayınladığı bir videoda tıbbi yanlış uygulamaların silahlardan daha ölümcül olduğu ve tıbbi hata kaynaklı ölümlerin kazayla gerçekleşen silah ölümlerden 500 kat daha fazla olduğunu iddia etti, elbette ki bu videonun kaynağı bahsettiğimiz yanlış veriler ışığında British Medical Journal‘ın yayınladığı analizdi. Yani videodaki iddia, belirli argümanları göz ardı ederek ve konuyu “cımbızlayarak” ortaya atılan bir sayıydı; üstelik Ulusal Tüfek Derneği’nin yayınladığı bu video bilinçsiz silah sahiplerine cesaret veriyor ve kendilerine gelen eleştirileri baştan savma bir şekilde reddetmelerine olanak veriyordu.

En endişe verici kısma daha gelmedik bile; daha da endişe verici olan şey, bu iddianın alternatif tıbba inanan insanlar tarafından ele alınarak tıbbi hizmetlerin “Rus ruleti oynamaya” benzetilmesiydi! Yine bu argümanın arkasına sığınarak çevrelerindeki insanları da kendi inandıkları alternatif tıp yöntemlerine yönlendiriyorlardı. Üstelik yanlış analizle başlayan olaylar bütünü, modern tıbba karşı duran grupların ellerinde büyük bir silah haline gelmiş durumdaydı.

Eğer sizler de muhtemelen “ABD hastanelerinde her altı ayda bir, Vietnam Savaşı’nda ölenlerden daha fazla Amerikalı, hatalı tıbbi uygulamalar yüzünden öldürülüyor” yazısını okursanız kafanızda tıbbi işlemlerden dolayı hayatını kaybedenler şöyle bir örnekle yer edinebilir: “Gün aşırı tam dolu bir uçağın düşmesi.” İşte, bahsedilen yanlış analizin iddia ettiği veriler tam da buna karşılık gelmektedir. Tıbbi hatalar ve yaralanmalar hakkındaki abartılı iddialar, popüler tıbbi makaleler ve raporların bizlere söylediği gibi inkâr ve kayıtsızlık kültünden kaynaklanan salgınlardır. Elbette ki okuduğunuz bunca şeyden sonra homeopatinin daha mâkul bir alternatif olup olmayacağını merak edebilirsiniz.

Beynini esnetip büyütebileceğini biliyor muydun?

Ya da hata yapmanın beynin için en iyi öğrenme yollarından biri olduğunu? Nasıl ağırlık kaldırdığında kasların güçleniyorsa, hiç vazgeçmeden yeni şeyler denemek de beynini güçlendirir. Örnek mi? İlk kez havuzda yüzünü suya sokma cesareti bulduğun anı düşün. Bir sonraki denemende beynin sana bu korkuyu yendiğini hatırlattı ve daha cesur davrandın, öyle değil mi?

Ancak içiniz rahat olsun; bu korkutucu kıyaslar, analizler ve raporlar anlattığımız üzere “tehlikeli” ve “cımbızlanmış” verilere dayanmaktadır, üstelik sadece bunla yetinmeyip ilaçların zararları ve alternatif tıbbin zararlarıyla ilgili fayda/zarar analizi olmadan yapılmış karşılaştırmalardır. Akupunktur, homeopati, kayropraktik ve şifalı bitkiler gibi alternatif tıp yöntemleri modern tıbba göre bariz şekilde daha az fayda sağlamaktadır.

Şunu unutmamamız gerekiyor: Tıp riskleri ve faydaları dengelemekle alakalıdır. Bu yüzden tıp sürekli iyileştirilmesi ve geliştirilmesi gereken bir sistemdir. Ancak görüldüğü üzere uçak tasarımlarındaki sorunlarımız bizi halıların uçup uçamayacağını düşünmeye itmemelidir, sorunumuzun çözümü sorunun kendisindedir.

Tıbbi hatalar hakkında ölçülemeyen şeylerin yönetilemeyeceği söylense de güvenilmez ve yanlış hesaplamalara dayanan gerçek dışı belgeler ve araştırmaları kullanmanın da bir çözüm olamayacağı aşikardır.

Kaynaklar ve İleri Okuma

Alıntı Yapılan Kaynak: https://evrimagaci.org/sanilanin-aksine-tibbi-hatalar-malpraktis-olumlerin-onde-gelen-ucuncu-sebebi-degil-17099

Moyamoya Hastalığı Nedir? Belirtileri ve Tedavi Seçenekleri Nelerdir?

Moyamoya Hastalığı Nedir? Belirtileri ve Tedavi Seçenekleri Nelerdir?

Moyamoya hastalığı; beyinde bulunan bazı arterlerin (damarların) daralması sonucunda ortaya çıkan kronik, ilerleyici bir serebrovasküler hastalıktır. Bu hastalık, Willis poligonunu oluşturan arterlerin bilateral, ilerleyici darlığı veya tıkanıklığına bağlı olarak gelişen kollateral damarların karakteristik bir özelliği olarak tanımlanır. Bu durum, beyne yeterli kan akışının sağlanamamasına ve oksijenin yetersiz olduğu bölgelerde iskemik semptomlara (kan eksikliğinden kaynaklanan belirtiler) yol açabilir. Hastalığın sebepleri net olarak bilinmemekle birlikte, genetik ve konjenital faktörlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, bazı tümöral hastalıklarla birlikte görülebilir.[1], [2], [3], [4]

Belirti ve Bulgular

Moyamoya hastalığının belirti ve semptomları yetişkinler ve çocuklarda farklılık gösterebilir.

Çocuklarda gözlenen iskemik semptomlar şu şekildedir:

  • Tek taraflı vücut zayıflığı veya felç,
  • Konuşma güçlükleri,
  • Nöbet geçirme,
  • Baş ağrısı,
  • Yürüme zorluğu.

Erişkinlerde gözlenen iskemi ve kanama semptomları ise şu şekildedir:

  • Aniden başlayan şiddetli baş ağrısı,
  • Bilinç kaybı,
  • Bulantı ve kusma,
  • Göz kararması veya çift görme.

Yaş ve cinsiyete bağlı semptom farklılıkları ise şöyle sıralanabilir:

  • Çocuklarda genellikle iskemik semptomlar öne çıkar.
  • Erişkinlerde ise kanama ve iskemi semptomları eşit ağırlıkta görülür.
  • Kanama insidansı erişkinlerde %60, çocuklarda %10 olarak bildirilmiştir.
  • İskemik belirtiler, erişkinlerde genellikle komplet strok, çocuklarda ise geçici iskemik atak şeklinde ortaya çıkar.
  • İntrakraniyal kanama, genel olarak kötü bir prognostik faktördür.
  • Çocuklarda moyamoya, inme olgularının %6’sından sorumlu olabilir.
  • Moyamoya hastalığı çocuklarda kötü bir prognoza sahip olabilir, özellikle semptomlar 2 yaşından önce başladıysa bu beklenen bir durumdur.

Bu belirtiler, hastalığın seyri ve yaşa bağlı olarak değişebilir; bu nedenle bireysel durumlar dikkate alınmalıdır.[1], [2], [4], [5], [6]

Hastalıkla İlişkili Genler, Etken Faktörler ve Risk Faktörleri

Moyamoya hastalığı, genetik ve çevresel faktörlerin karmaşık etkileşimi sonucu ortaya çıkan bir nörovasküler bozukluktur. Genetik yatkınlık, izole moyamoya hastalığı için poligenik bir etiyoloji öne sürmektedir. Bu durum, birden fazla genin hastalığın gelişiminde rol oynamasına işaret etmektedir. Bilinen genetik mutasyonlar arasında BRCC3, MTCP1 ve GUCY1A3 genlerindeki değişiklikler öne çıkmaktadır.[5]

Genetik araştırmalar ve moleküler çalışmalar, moyamoya hastalığının temelinde yatan genetik faktörleri anlamaya yöneliktir. Ancak, hastalığın tam anlamıyla çözümlenmesi ve etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için daha fazla çalışma gerekmektedir.[5]

Teşhis Yöntemleri

Moyamoya hastalığının teşhisi, nadir görülmesi ve bariz olmayan belirti ve semptomlardan dolayı zor olabilir. Teşhis, klinik bulgular ve görüntüleme bulguları temelinde şüphelenilerek konur. Teşhisin doğrulanması için standart yöntem serebral anjiyografi olarak kabul edilir.[7]

Moyamoya hastalığının T1 ağırlıklı MR görüntüsü. Bazal ganglionda görülen akım boşluğu ok ile işaretlenmiştir.
Moyamoya hastalığının T1 ağırlıklı MR görüntüsü. Bazal ganglionda görülen akım boşluğu ok ile işaretlenmiştir.

Serebral anjiyografi, moyamoya hastalığını doğrulamak için kullanılan standart bir yöntemdir. İşlem sırasında, kontrast madde enjeksiyonu ile beyin damarlarının röntgen filmi çekilir. Ancak, bu yöntem intravenöz kontrast kullanımına bağlı alerjik reaksiyonlar ve nadiren kontrast maddeye bağlı böbrek hasarı gibi riskleri içerebilir.[7]

Manyetik Rezonans Anjiyografi (MRA), serebral anjiyografinin alternatifi olarak kullanılabilir. Bu yöntem, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) prensiplerini kullanarak damarların görüntülerini oluşturur. Genellikle serebral anjiyografiye göre daha düşük risk içerir.[7]

Tanıda etkili olan bir diğer unsur, hastanın klinik belirtileri ve görüntüleme bulgularıdır. Moyamoya hastalığının belirgin bulguları genellikle supraclinoid iç karotis arterleri ve bunların proksimal dallarını içerir.[7

Moyamoya hastalığının teşhisinde serebral anjiyografi genellikle en güvenilir yöntem olmakla birlikte, MRA gibi non-invaziv yöntemler de kullanılabilir. Teşhis sürecinde hastanın genel sağlık durumu, alerji öyküsü ve kontrast madde kullanımına karşı hassasiyet dikkate alınmalıdır. Teşhis, uzman bir sağlık profesyoneli tarafından detaylı bir değerlendirme sonucunda konmalıdır.[7]

Moyamoya hastalığı olan bir hastanın sağ iç karotid arterini (ICA) gösteren bir DSA (Dijital Substraksiyon Anjiyografi) görüntüsüdür.
Moyamoya hastalığı olan bir hastanın sağ iç karotid arterini (ICA) gösteren bir DSA (Dijital Substraksiyon Anjiyografi) görüntüsüdür.

Tedaviler veya İdare Yöntemleri

Moyamoya hastalığının ilerlemesini durdurmak veya intrakraniyal arteriyopatiyi tersine çevirmek için spesifik bir tedavi mevcut değildir.[7] Tedavi, hastalık komplikasyonlarına karşı önlem almak, semptomları hafifletmek ve bilişsel bozulmayı önlemek amacıyla kullanılan ilaç tedavisini içerir. Atak sonrası fiziksel, mesleki ve konuşmaya yönelik terapiler de gerekebilir.[6], [7]

İlaç tedavisi, hastalık komplikasyonlarını önlemek amacıyla kullanılır. Bu ilaçlar genellikle kan pıhtılaşmasını önleyen antikoagülanlar, kan basıncını düzenleyen ilaçlar ve antiplatelet ajanları içerir. Ancak, ilaçların kullanımı bireyin genel sağlık durumu ve diğer ilaçlarla etkileşimlere bağlı olarak riskler içerebilir.[6], [7]

Fiziksel, mesleki ve konuşmaya yönelik terapiler ise atak sonrası fonksiyonel yetenekleri restore etmek ve geliştirmek amacıyla uygulanır. Fizik tedavi, mesleki terapi ve konuşma terapisi, hastanın ihtiyacına bağlı olarak uygulanır ve hastanın yaşam kalitesini artırmada önemli bir rol oynar.[6], [7]

Ek olarak cerrahi revaskülarizasyon prosedürleri, beyine kan akışını restore etmek için kullanılır. Bu prosedürler doğrudan, dolaylı veya kombinasyonlu teknikleri içerebilir. İşlem sırasında olası komplikasyonlar göz önünde bulundurulmalıdır. Cerrahi müdahalenin endikasyonları ve zamanlaması konusunda tartışmalar devam etmektedir. İşlem, iskemik inme riskini azaltabilir ve bilişsel fonksiyonları koruyabilir, ancak belirsizlikler bulunmaktadır.[6], [7]

Moyamoya hastalığının yönetimi multidisipliner bir yaklaşım gerektirir ve bireyin özel durumuna bağlı olarak tedavi planı oluşturulmalıdır. Cerrahi müdahale, belirli durumlarda faydalı olabilir ancak riskler ve faydalar dikkatlice değerlendirilmelidir.

Müddet Tahminleri (Prognoz)

Moyamoya hastalığının seyri, erken teşhis ve uygun tedavi ile iyileştirilebilir. Hastalığın şiddeti, prognozu etkileyen temel bir faktördür. Erken teşhis ve tedavi alan hastalarda genellikle daha olumlu bir seyir görülür. Mortalite oranları yetişkinlerde yaklaşık %5, çocuklarda ise %2 civarındadır; başlıca ölüm nedeni ise hemorajidir. Uzun vadeli sonuçlar hastalığın seyrine, tedaviye yanıta ve zamanında müdahaleye bağlı olarak değişebilir.[7]

Görülme Sıklığı ve Dağılımı (Epidemiyoloji)

Moyamoya hastalığı Asya popülasyonlarında, özellikle Japonya ve Çin’de daha sık görülür. Japonya’da yıllık moyamoya insidansı 0.35/100000, prevalansı ise 3.16/100000’dir. Avrupa’da görülme sıklığı Japonya’nın 1/10’u kadardır. Doğu Asya ülkelerinde yüksek insidans ve prevalans gözlenirken, Batı ülkelerinde bu oranlar daha düşüktür. Afrikalı ve Afrika kökenli Amerikalılarda moyamoya ile ilgili sınırlı veri bulunmaktadır, ancak yapılan çalışmalar bazı etnik gruplarda daha yüksek insidans olduğunu göstermektedir.[5]

Önlem Yöntemleri

Moyamoya hastalığına yönelik kesin bir önlem yöntemi bulunmamakla birlikte, belirli tedavi ve yönetim stratejileri ile hastalığın ilerlemesini kontrol etmek ve komplikasyonları önlemek olasıdır.

Etimoloji

Japonca’da “havada dağılan sigara dumanı” anlamına gelen ve “moyamoya” şeklinde telaffuz edilen “もやもや” terimi, hastalığın anjiyografik görünümünden esinlenmiştir.[1], [2], [5], [8]

Kaynaklar ve İleri Okuma

Alıntı Yapılan Kaynak: https://evrimagaci.org/moyamoya-hastaligi-nedir-belirtileri-ve-tedavi-secenekleri-nelerdir-16494

Beyin Kanaması Nedir? Beyin Kanaması Geçirdiğinizi Nasıl Anlarsınız?

Beyin Kanaması Nedir? Beyin Kanaması Geçirdiğinizi Nasıl Anlarsınız?

Beyin kanaması, beyin parankiminde oluşan kanamadır ve iskemik inmeden sonra en sık görülen ikinci inme (felç) türüdür. En sık görülen nedenler arasında yüksek tansiyon, serebral amiloid anjiyopati, vasküler malformasyonlar ve antikoagülan tedaviler yer alır. Kanamanın yeri ve derecesine bağlı olarak farklı belirti ve bulgular ortaya çıkar. Semptomlar genellikle bilinçte azalma, uzuvlarda kuvvet kaybı, konuşma bozuklukları ve baş ağrılarıdır.

Klinik olarak beyin kanaması iskemik inmeden güvenilir bir şekilde ayırt edilemez, bu nedenle bilgisayarlı beyin tomografi görüntülemesinin mümkün olan en kısa sürede yapılması gerekir. Akut tedavinin bir parçası olarak sık sık artan kan basıncı ve her türlü kanama diyatezi tedavi edilmelidir. Kafa içi basıncı yükselirse, kafa içi basıncını düşürmeye yönelik önlemler alınmalıdır. Hematomun (kanın damar dışına sızması ve dokular arası boşlukta birikmesi durumu) beyin cerrahisi yoluyla boşaltılması kimi zaman gerekli olabilir.

Belirti ve Bulgular

Hastalığın belirti ve semptomları kanamanın oluştuğu yere göre değişmektedir. Semptomlar genel hatlarıyla şu şekilde sıralanabilir:

  • Bazal ganglion
  • Kontralateral hemiparezi (Kanamanın olduğu yerin çapraz tarafında felç)
  • Lezyonun olduğu yöne gözlerin istemsiz kayması
  • Afazi (Söz yitimi, beynin konuşma ve anlama bölgelerinde meydana gelen işlev bozukluğu sonucu ortaya çıkan konuşma, konuşulanı anlama, tekrarlama, okuma-yazma gibi becerilerin gerçekleştirilememesi sorunu)
  • Görme kaybı
  • Talamus
  • Bilinç kaybı
  • Kontralateral hemihipestezi ( Kanamanın olduğu yerin çapraz tarafında duyu kaybı)
  • Vertikal bakış felci (yukarı-aşağı yönde)
  • Pons
  • Koma
  • Tetraparezi (tüm ekstremitelerde felç)
  • Beyincik
  • Ataksi
  • Kusma
  • Baş dönmesi
  • Nistagmus (göz titremesi)
  • Lobar kanamalar
  • Bölgesel felç veya duyu kaybı
  • Sık sık epileptik nöbet
Beyin Anatomisi
Beyin Anatomisi

Hastalıkla İlişkili Genler, Etken Faktörler ve Risk Faktörleri

İntraserebral kanama riskinin üçte biri genetik çeşitlilikle açıklanabilir; bu nedenle popülasyonlar arasındaki genetik farklılıklar, görülme sıklığındaki farkı kısmen açıklayabilir. Etnik kökenler arasında spontan intraserebral kanama görülme sıklığında da farklılıklar mevcuttur. Bu varyasyonun yaklaşık %42’si etnik köken tarafından açıklanmaktadır. APOE (birden fazla etnik kökende), PMF1/SLC25A44 (Avrupa’da), ACE (Asya’da), MTHFR (birden fazla etnik kökende), TRHDE (Avrupa’da) ve COL4A2 (Avrupa’da) varyasyonları beyin kanaması için en ikna edici şekilde ilişkili olan genlerdir.

Teşhis Yöntemleri

İntraserebral kanama, hayati tehlikesi bulunan tıbbi bir acil durumdur. Bu nedenle zamanında teşhis kritik öneme sahiptir. İntraserebral kanamayı iskemik inmeden güvenilir bir şekilde ayırmak için beyin görüntülemesi yapılmalıdır. Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Anjiyografi veya Magnet Rezonans Tomografi (MRT) ve Anjiyografi başlangıç için uygundur. Acil durumlarda Bilgisayarlı Tomografi, hız ve maliyet bakımından daha kullanışlı olup tanılama becerisi açısından ise Magnet Rezonans Tomografi ile anlamlı bir farkı bulunmamaktadır.

Beyin tomografisinde gözüken bir beyin kanaması
Beyin tomografisinde gözüken bir beyin kanaması

Beyin kanamaları için en büyük risklerden biri yüksek tansiyon hastalığıdır. Yüksek tansiyon zamanla beyin damarlarının iç çeperinin elastik yapısını zedeleyip en sonunda direncini kaybetmesine neden olmaktadır. Bu direnç kaybı da zedelenmenin olduğu damar bölgesinden kanamanın başlamasına yol açmaktadır. Bilgisayarlı Tomografi ile kanamanın tespiti sonrası bu kez kontrast madde ile beyin damarlarının görüntülenmesi, kanamanın kaynaklandığı damarların tespiti ve tedavi stratejisi açısından hekimlere bilgi vermektedir.

Tedaviler veya İdare Yöntemleri

Tedavi yaklaşımları konservatif (koruyucu) ve cerrahi yöntemler olarak ikiye ayrılır. Beyin kanamasının Bilgisayarlı Tomografi’de tanılanması kanamanın zamansal boyunu göstermez. Kanamanın hâlâ devam edip etmediği, sızma şeklinde mi yoksa dramatik şekilde yoğun bir kanama mı olduğu bu görüntülemeyle anlaşılmaz ancak pratik olarak kanamanın devam ettiği varsayılarak bu durumu engelleyici hemostatik stratejiler ilk aşamada uygulanır.

Tüm Reklamları Kapat

Bu aşamada en önemli husus, hastanın ilaç kullanım öyküsüdür. Eğer hasta antikoagülan bir ilaç kullanmıyorsa traneksamik asit koruyucu olarak başlanır. Traneksamik asit, kanın pıhtılaşmasını sağlayan fibrin proteinin enzimatik yıkımını (fibrinoliz) sağlayan plazmin enziminin plazminojen proenziminden oluşmasını tetikler.

Fibrinoliz
Fibrinoliz

Burada ayrı bir parantez, halk arasında kan sulandırıcı olarak da bilinen antikoagülan ilaçlar için açılmalıdır. Kanın damarlardaki akışkanlığını belirleyen bazı faktörler bulunmaktadır. Kimi faktörler kanı daha akışkan yaparken (antikoagülan) kimisi daha viskoz, yani pıhtılı (koagülan) yapmaktadır. Normalde bu iki tip faktör grubu arasında bir denge bulunmaktadır ve böylece dokularımız, kanda bulunan besin ve oksijene herhangi bir gecikme olmaksızın erişmektedir. Kısaca herhangi bir kanamada, yani kanın damarlardan dışarıya doğru aktığı durumlarda koagülan faktörler devreye girip en hızlı şekilde bu sızıntıyı kanı bir miktar pıhtılaştırarak durdurur. Böylece kan kaybı daha az olur ve kan hacmi korunmuş olur. Yine de bu pıhtılaşma sonsuza kadar sürmez, ilgili damar kısmı onarıldıktan sonra bu kez antikoagülan faktörler devreye girer ve kanı tekrar akışkan hale getirir.

Bir sebeple bu denge kanın viskoz olması yönünde bozulmuşsa (kalp ritim bozukluğu, tespit edilmiş bir damar tıkanıklığı veya darlığı, kalp kapağı ameliyatları sonrası, genetik damar onarım faktör eksiklikleri gibi) genellikle hekimler dengeyi tekrar sabitleyebilmek için antikoagülan ilaçlara başlar. Bu ilaçların istenmeyen bir etki olarak dengeyi bu kez de kanın akışkan yöne kaydırması ve en son hali itibarıyla sadece beyin için değil, vücudun herhangi bir yerinde kanama riski açığa çıkarması büyük bir risk faktörüdür.

Eğer beyin kanaması tanısıyla servise alınmış bir hastanın antikoagülan ilaç kullanım öyküsü varsa antidot olarak ilgili ilacın etki mekanizmasına göre bu durumu antagonize etmek gerekir [Vitamin K Antagonisti olan Cumarin veya Warfarin gibi ilaçlara karşı K-Vitamini veya Protrombin konsantreleri (PPSB); Direkt oral Antikoagülan olan Apixaban ve Rivaroxabana karşı Andaxanet alfa; Dabigatrana karşı Idarucizumab ve Edoxabana karşı yine Protrombin konsantreleri].

Beyin kanamasının tanılanması sonrasında hasta mutlaka yakın olarak gözlenmelidir. Bu gözlenme genellikle monitörizasyon ile inme ünitelerinde (Stroke-Unit) veya yoğun bakım ünitelerinde yapılmaktadır. İlk aşamada hastanın yaşamsal fonksiyonlarını gösteren solunum sayısı, kalp atım hızı, vücut sıcaklığı ve düzenli nörolojik fizik muayeneler ile genel sağlık durumu takip edilir. Yine hedef olarak kan basıncının sistolik düzeyde 140 mmHg’nın altında olması hedeflenir. Kanamaya bağlı olarak beyin basıncında artış meydana gelebilir. Bu durumda Mannitol, Gliserin gibi ödem azaltıcı ilaçlar kullanılır.

Cerrahi tedavi yöntemler, karar vermesi çok kolay olmayan, karmaşık karar süreçlerini kapsayan ve hastadan hastaya değişen bir kısım uygulamalara sahiptir. Karar vermede dikkat edilmesi gereken hususlar şu şekilde sıralanabilir:

  • Kanamanın yeri ve boyutu,
  • Ventriküler kollaps varlığı,
  • Hastanın bilişsel durumu,
  • Yaş,
  • Eşlik eden hastalıklar.

Beyin kanamasında tercih edilen cerrahi yöntemler genel hatlarıyla şu şekilde sıralanabilir:

  • Kraniyotomi: Beyni ortaya çıkarmak ve beyin içinde bir prosedür gerçekleştirmek için kafatasının bir kısmının geçici olarak çıkarıldığı cerrahi bir prosedürdür.
  • Storeotaktik Hematom Aspirasyonu: Trepanasyon (kafatasının cerrahi olarak açılması) ve dura ponksiyonundan sonra kanama boşluğuna bir kateter yerleştirilerek hematomun sıvı kısmı aspire edilir. Daha sonra küçük miktarlarda ancak yüksek etkili antikoagülan madde (r-TPA veya ürokinaz) kanama boşluğuna verilir ve hematom, negatif basınç kullanılarak sıvılaştıktan sonra kanama kalıntısı çıkarılır. Gerekirse prosedür tekrarlanır (birkaç kez).
  • Endoskopik Hematom Boşaltımı: Trepanasyon ve dural ponksiyon sonrasında kanama boşluğu ultrason kullanılarak endoskopla delinerek temizlenir.

Cerrahi işlemlerden hangisinin tercih edileceği vakanın oluştuğu yer, hastanın hastalıktan ne kadar etkilendiği, cerrahın tecrübesi gibi birçok faktöre bağlıdır.

Müddet Tahminleri (Prognoz)

Beyin kanamaları yüksek ölümcüllük tehlikesi taşımaktadır. İlk 1 ay içinde mortalite oranı %40, ilk bir yıl içinde ise yaklaşık %60 dolaylarındadır. Morbidite oranı ise %40’lara varmaktadır. Tekrarlama riski ilk bir yılda yaklaşık %2, sonraki yıllarda yaklaşık %1 olarak tespit edilmiştir. Prognostik açıdan olumsuz faktörler ise şu şekilde sıralanabilir:

  • Büyük kan hacmi,
  • İlk 24 saatte hematomda artış,
  • Yüksek yaş,
  • Antikoagülan tedavi veya hepatopati sırasında kanama,
  • İlişkili intraventriküler kanama,
  • Obstrüktif hidrosefali.

Görülme Sıklığı ve Dağılımı (Epidemiyoloji)

Beyin kanaması halk arasında inme olarak bilinen hastalığın ikinci en sık sebebidir. İnmenin en sık sebebi, beyin dokusunun beyine kan ulaştıran damarların bir pıhtı sebebiyle tıkanması veya damar çeperinin parçalanması sonucu oluşan disseksiyon sebebiyle beslenemediği iskemik durumlardır. İskemik inme hemorajik inmelere kıyasla yaklaşık 4 kat fazla görülmektedir. Dünyada yaklaşık her 100 bin kişiden 25’inde görülmektedir. Erkeklerde görülme sıklığı kadınlara göre 1,5 kat daha fazladır. Her yaşta görülme ihtimali olmakla beraber, yaş arttıkça görülme sıklığı da artmaktadır.

Önlem Yöntemleri

Önlem yöntemleri risk faktörlerinin azaltılması stratejisine dayanmaktadır. Beyin kanamasının önlem yöntemleri şu şekilde sıralanabilir:

  • Sigara kullanımının azaltılması,
  • Alkol tüketiminin kontrolü,
  • Kan basıncının normalde 140/90 mm Hg’dan az, diyabet veya kronik kalp hastalarında 130/80 mmHg’dan az olması,
  • Uyuşturuculardan kaçınılması.

Etimoloji

Eski Türkçe méyi veya méŋi “beyin, ilik” sözcüğü ile eş kökenlidir. Bu sözcük Eski Türkçe yazılı örneği bulunmayan méñi biçiminden evrilmiştir. Kan sözcüğü ise eski Türkçe aynı anlama gelen kān sözcüğünden evrilmiştir.

Latince intra, “içeride, içinde, içine” edatından gelen “içeride, içeride, içeride” anlamına gelir ve genellikle ekstra-‘ya karşıdır ve birbirleriyle karşılaştırır. Klasik Latincede intra’nın önek olarak kullanılması nadirdir. Cranium kelimesi Yunanca kranion “kafatası”ndan gelir. Hemorrhage Latince hemorajiden, Yunanca haimorrhagia’dan, haima “kan”dan + rhagē “kırılma, boşluk, yarık”tan gelir.

Kaynak: https://evrimagaci.org/beyin-kanamasi-nedir-beyin-kanamasi-gecirdiginizi-nasil-anlarsiniz-15520