Güneş Sistemimizde Bir Şey Saniyede 300 Litre Su Püskürtüyor

NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu, bu görüntüde Satürn’ün uydusu Enceladus’un güney kutbundan fışkıran ve Ay’ın boyutunun 20 katı genişliğe uzanan bir su buharı bulutunu gösteriyor. Cassini yörünge aracından gelen bir görüntü olan iç kısımdaki görsel ise Webb’in çektiği görüntüde Enceladus’un su bulutuna kıyasla ne kadar ufak kaldığını vurguluyor. Görüntüler: NASA, ESA, CSA, STScI ve G. Villanueva (NASA’s Goddard Uzay Uçuş Merkezi). Görüntü işleme: A. Pagan (STScI).

Güneş Sistemimizde bir yerde, bir şey SANİYEDE 300 litre hızla su püskürtüyor. Hayır, Dünya’dan bahsetmiyoruz.

Satürn’ün uydusu olan Enceladus, ABD’nin Arizona eyaleti kadar geniş. Süper beyaz ve parlak olmasının sebebi, buz tozuyla kaplı olması. Aslında Güneş Sistemi’ndeki en yansıtıcı yüzey. Nereye gittiğimizi tahmin edebiliyorsunuzdur: Enceladus son derece sulu, ufak bir uydu ve uzaya kıtlıktan çıkmış gibi su püskürtüyor.

Cassini uzay aracı, Satürn sistemine ulaştığında Enceladus’tan ilginç okumalar yakalamaya başlamış. Cassini uyduya yakından baktığında, uydudan uzaya sürekli olarak saatte 1300 km hızla buzlu su jetlerinin atıldığını öğrendik. JWUT’nin yaptığı yeni gözlemler, bir su bulutunun 10.000 km kadar mesafeye ulaştığını (Ay’ın genişliğinin neredeyse 20 katı) ve Olimpik bir yüzme havuzunu sadece birkaç saatte dolduracak kadar su püskürdüğünü gösterdi.

Cassini Enceladus’un su bulutlarından birine ilk defa 2015 yılında daldığından beri bilim insanları, uydunun gizli okyanuslarının yaşam barındırıyor olabileceği fikrine takmış durumda. Bunun sebebi, su jetinde moleküler hidrojen bulunması. Mikroplar bu şeyde gelişebiliyor. Cassini verileri üzerinde yapılan son incelemeler, gayzerlerin fosfor da içerdiğini ortaya çıkardı. Fosfor, yaşamın oluşması için çok önem taşıyan bir diğer element (ve muhtemelen bu grupta en nadir bulunanı).

Yazar: Rachel Feltman/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Popular Science Türkiye

Bir Şeyin Islak Olduğunu Nasıl Algılayabiliyoruz?

Derimizde farklı uyaranlara tepki veren pek çok sinir ucu bulunuyor. Dokunma, sıcaklık, soğukluk ve acı reseptörlerimiz mevcut; fakat ıslaklığa duyarlı reseptörlerimiz yok.

Kaldı ki su, hücrelerimizin çok büyük bir kısmını oluşturan bir madde olduğu için suya karşı duyarlı olan ve bu nedenle kendi içerisindeki bir maddeye karşı bile sürekli ateşlenen nöronlara sahip olmak bir hayli zorlayıcı olurdu. Bu nedenle ıslaklığın, sinir sistemimizin soğukluk, basınç ve maddenin dokusal özelliklerini temel alarak zamanla tanımladığı bir özellik olduğu düşünülüyor.

2014’te yapılan bir araştırmada, kılların yoğun olduğu deri bölgelerinin ıslaklığa daha duyarlı olduğu görülmüş. Bunun nedeni olarak ise kılların yoğun bulunduğu deri bölgelerinde sinir uçlarının daha hassas olması gösteriliyor. Buna ek olarak, doğduğumuz zaman kuru ve ıslak ayrımı değil, sıcak ve soğuk ayrımı yapabiliyoruz. Soğuk kıyafetlerin cildimize yapışması hissinin, parkta oturduğumuz bankın ıslak olduğu anlamına geldiğini zamanla öğreniyoruz.

Kaynak: Popular Science arşivinden.

Genetiği Değiştirilmiş Bakteriler Sinek Kovucu Olarak Kullanılabilir

DEET gibi zehirli olmayan, daha uzun süre etkili ve kokusuz bir sivrisinek kovucu geliştirildi. Bilim insanları insan derisinde bulunan bakterileri genetik olarak değiştirerek, hastalık yayıcı sivrisineklere karşı görünmez kıldı. Kanla beslenen dişi sivrisinekler, solunan karbondioksit, vücut ısısı ve cildimizin mikrobiyomunun (doğal olarak bulunan mikrop topluluğu) bir parçası olan zararsız bakteriler tarafından üretilen bileşikler yoluyla insanları  veya diğer hayvanları bulurlar.

CO2 ve ısı sivrisinekleri bize doğru yönlendirse de, onları doğrudan cildimize yönlendiren etken derimizdeki bakterilerin yaydığı kokulardır. San Diego Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Ömer Akbari liderliğindeki bir ABD bilim insanları ekibi yakın zamanda, asidin üretiminden sorumlu genden yoksun olacak şekilde genetik olarak tasarlanmış iki bakterinin yeni versiyonlarını üretti. Ana fikir, bu değiştirilmiş bakterilerin mevcut bir mikrobiyoma sokulması durumunda,S. epidermidis ve C.amycolatum’un mevcut doğal formlarının yerini büyük ölçüde alacaklarıydı .

Laboratuvar testlerinde, canlı fareler üzerindeki traşlı kısımlar iki bakterinin doğal ya da tasarlanmış formlarıyla kaplandı. Sonraki 14 gün boyunca fareler her gün 10 dakika boyunca dişi Aedes aegypti, Anopheles gambiae ve Culex quinquefasciatus sivrisineklerine maruz bırakıldı.  Bu üç sivrisinek türü de sıtma ve dang humması gibi hastalıkların yayılmasından sorumludur. Uygulamadan üç gün sonra başlayan genetik mühendisliği ürünü S. epidermidis’in, bakterinin doğal formuna kıyasla sivrisinek çekiciliğini %64,4’e kadar azalttığı tespit edildi. Dahası, bu etki 11 gün boyunca sürmüştür.

Diğer genetiği değiştirilmiş C. amycolatum da benzer sonuçlar vermiştir. Ayrıca DEET’in kovucu etkisi tipik olarak sadece dört ila sekiz saat sürer. Bununla birlikte, DEET daha güçlü bir etkiye sahiptir, ancak bakteriyel kovucu daha da geliştirilirse bu durum değişebilir.

Standford’dan bilim insanlarının da yer aldığı araştırma PNAS Nexus dergisinde yayınlandı.

Kaynak: PNAS via EurekAlert bakteri deri gdo mikrobiyom

Kaynak : Genetiği Değiştirilmiş Bakteriler Sinek Kovucu Olarak Kullanılabilir (gercekbilim.com)

Robotlara Nakletmek İçin Canlı İnsan Derisi Geliştirildi.

Bilim insanları canlı insan derilerini robotlara nakletmenin bir yolunu buldu. Bu teknoloji sayesinde Westworld dizisindekine benzer senaryolar gerçekleşebilir. 2 yıl öncesinde Tokyo Üniversitesi’nden Prof. Shoji Takeuchi ve meslektaşları , canlı insan hücreleriyle bir motorize robot parmağını kaplamayı başarmıştı. Bu yeni teknoloji sayesinde gerçekçi androit robotlar ya da kendiliğinden iyileşebilen ve dokunmaya duyarlı kaplamalar yapılabilir.

Ayrıca bu teknoloji sayesinde kozmetik ürünlerin testleri ve de plastik cerrahi modelleri üretilebilir. Deri kaplı bir robot parmağı kesinlikle etkileyici bir başarı olsa da, deri altta yatan robotik parmağa herhangi bir şekilde bağlı değildi. Aslen parmağı saran bir kılıf gibiydi. Buna karşın, doğal insan derisi alttaki kas dokusuna bağlarla (ligament) bağlıdır. Ayrıca derideki bu düzenleme çeşitli yüz ifadelerimizi sergilememizi sağlar. Ve de alttaki dokuyla birlikte hareket ederek, derimiz topaklanarak hareketi engellemez. Aynı nedenle, dış nesnelere takılarak zarar görme olasılığı da daha düşüktür. Gülümseyin, yeni robot teknolojisi yolda! ©2024 Takeuchi ve diğerleri. CC-BY-ND5 Bilim insanları daha önce biyomühendislik ürünü deriyi sentetik yüzeylere, tipik olarak bu yüzeylerden yukarı doğru çıkıntı yapan küçük çapa benzeri yapılar aracılığıyla bağlamayı denediler.

Ancak bu küçük çapalar cildin görünümünü bozuyor ve pürüzsüz görünmesini engelliyordu. Ayrıca, hepsinin ortaya doğru baktığı içbükey yüzeylerde de iyi çalışmazlar. Bu tür sınırlamaları göz önünde bulunduran Takeuchi ve ekibi, kısa süre önce sentetik yüzeyde açılan V şeklindeki küçük deliklere dayanan yeni bir deri tutturma sistemi geliştirdi. Bilim insanları bu deliklerden bir dizi içeren bir insan yüz kalıbı oluşturdular ve daha sonra bu kalıbı kolajen ve insan dermal fibroblastlarından oluşan bir jel ile kapladılar.

Araştırmayla ilgili bir makale kısa süre önce Cell Reports Physical Science dergisinde yayımlandı.

Kaynak : University of Tokyo

Kaynak ve devamını okuman için : Robotlara Nakletmek İçin Canlı İnsan Derisi Geliştirildi (gercekbilim.com)

 https://www.gercekbilim.com/robotlara-nakletmek-canli-insan-derisi-gelistirildi/ .

Anne Karnında BPA Maruziyetiyle, Erkek Çocuklarda Otizm Bozukluğu Arasında İlişki Bulundu

Yeni yapılan bir araştırmada, plastik şişelerde ve paketlerde bulunan bisfenol A’nın (BPA’nın) prenatal(hamilelikte) yüksek miktarlardaki maruziyeti erkek çocuklarda otizm spektrum bozukluğuyla ilişkilendirildi. Plastik üretiminde geniş çaplı olarak kullanılan BPA maddesiyle ilgili pek çok araştırma mevcuttur. İçecekler ve gıdalardan sızan BPA maddesi östrojen hormonunu taklit ettiğinden, vücutta büyüme, hücre onarımı,fetal gelişim,enerji seviyesi ve üremeye dair bir çok prosesi bozabilen bir sağlık unsurudur. Ayrıca ADHD(dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu) ve otizm gibi nörogelişimsel bozukluklarda da ilişkilendiriliyor.

Melbourne’deki Florey Sinir Bilimi ve Ruh Sağlığı Enstitüsü’nden (The Florey) araştırmacılar, yeni bir çalışmada, rahimde BPA’ya maruziyet ile otizm arasında olası bir bağlantı tespit etti. Çalışmayı araştırma görevlisi Dr. Wah Chin Boon ile birlikte yürüten Florey nöroepidemiyoloji araştırma grubu başkanı Profesör Anne-Louise Ponsonby, “Hamilelik sırasında plastik kimyasallara maruz kalmanın bazı çalışmalarda yavrularda daha sonra otizmle ilişkili olduğu zaten gösterilmiştir. Çalışmamız önemli çünkü potansiyel olarak dahil olan biyolojik mekanizmalardan birini gösteriyor,” diyor. Otizm spektrum bozukluğu(OSB), insanların diğerleriyle etkileşim kurma, iletişim kurma, öğrenme ve davranış biçimlerini etkileyen, klinik olarak teşhis edilmiş nörogelişimsel bir durumdur. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre OSB dünya genelinde her 100 çocuktan birini etkilemektedir.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) tarafından bu yıl sunulan rakamlar, her 36 Amerikalı çocuktan birinin bu rahatsızlığa sahip olduğunu ve bu rahatsızlığın erkekler arasında, kızlardan yaklaşık dört kat daha yaygın olduğunu tespit etmiştir. Yaygınlık 2016’da kaydedilen 54’te bir oranına göre artış göstermiştir. 2018’de Otizm Spektrum Avustralya (Aspect) otizm yaygınlık oranlarını 100’de birden, otizm spektrumundaki 70 Avustralyalıdan biri olarak revize etti; bu da yaklaşık %40’lık bir artış anlamına geliyor. OSB’nin artan prevalansı kısmen daha fazla farkındalık ve daha gelişmiş tanıya atfedilebilirken, genetik ve erken yaşamdaki çevre gibi potansiyel nedensel faktörler ve bu ikisinin etkileşim şekli önemini korumaktadır. Bu araştırmada ise aromataz enzimine odaklandı.

Aromataz enzimi, beyinde erkek cinsiyet hormonu nörandrojene ya da kadın cinsiyet hormonları nöröstrojenlere dönüştüren bir enzimdir. Fetal gelişimde erkeklerin beynindeki aromataz enzimi ekspresyonu yüksek olur. Araştırmada bisfenollerin, burada BPA’nın beyin aromataz enzimi fonksiyonunu kesebileceğini gösterdi. “BPA fetal erkek beynindeki hormon kontrolünü birkaç farklı yolla bozabilir. Anahtar enzim aromatazı susturabilir ki bu da fetal erkek beyninin gelişimde nörohormonların kontrolü açısından oldukça önemlidir. Öyle görünüyor ki , bu otizm bulmacasının bir parçasıdır,” diyor Ponsonby.

Araştırma Nature Communications dergisinde yayınlandı.

 The Florey, Scimex

Kaynak ve devamını okuman için : Anne Karnında BPA Maruziyeti İle Erkeklerde Otizm İlişkisi Bulundu (gercekbilim.com)

Beyin Hücrelerini Kullanan Çipli Robot Geliştirildi.

Tianjin Üniversitesi’nden bilim insanları, beyin hücreleri ile elektronik çip teknolojisini kullanan basit engellerden kaçınabilen bir robot geliştirdi. Bilim-kurgu benzeri olan bu teknoloji sayesinde 3 boyutta kök hücre inkübe ederek, bu hücreleri elektronik bir devreye bağladı. Bu teknolojiye brain-on-chip (Çip üstü beyin) ‘de deniyor. Robocop ve terminatör benzeri bu teknoloji gelecekte nörolojik hastalıkların tedavisinde kullanılabilir.

Tianjin Üniversitesi Beyin-Bilgisayar Etkileşimi ve İnsan-Bilgisayar Entegrasyonu Haihe Laboratuvarı ekibi, Güney Bilim ve Teknoloji Üniversitesi ve diğer ekiplerle birlikte, açık kaynaklı çip üzerinde beyin-bilgisayar arayüzü akıllı etkileşim sistemi olan MetaBOC’u ortaklaşa geliştirdi. Robotun engellerden kaçınması için “beyni” geliştirme hedefi, takip etme ve kavrama gibi görevlerin insansız kontrolü, beyin benzeri bilgi işlem için görevleri tamamladı. Araştırma bir kısmı yakın zamanda uluslararası araştırma dergisi Brain’de yayınlandı. Çip üzerindeki beyin iki bölüme ayrılmıştır: “çip” (elektrot çipi) ve “beyin” (in vitro kültürlenmiş beyin). Çip üzerinde beyin, insan vücudunun dışında “beyne benzer bir doku” oluşturmak için kök hücre kültürü teknolojisini kullanıyor.

Biyolojik beyinlerin bazı akıllı işlevlerine sahiptir ve elektrot çipleriyle donatılmış olup, bilim adamlarının robotta hata ayıklamasına veya engellerden kaçınma ve nesneleri yakalamak ve de  robotu otonom olarak kontrol etmek, gibi belirli işlevleri gerçekleştirmek için dışarıya sinyaller göndermesine olanak tanır. Beyin Organoidlerini Kullanan Bir Robot “Brain-on-chip arayüzü, in vitro kültürlenmiş ‘beyinlerin’ (beyin organoidleri gibi) elektrot çipleriyle birleştirilmesiyle oluşturulan çip üzerinde bir mini beyindir,” diyor Tianjin Üniversitesi Beyin-Bilgisayar Etkileşimi ve İnsan-Bilgisayar Entegrasyonu Başkan Yardımcısı ve Haihe Laboratuvarı Genel Müdürü Ming Dong, Mingdong, deneysel konular olarak esas olarak insan beynini veya diğer biyolojik beyinleri kullanan geleneksel teknolojilerin aksine, çip üzerinde beyinin beyin-bilgisayar arayüzleri alanında yeni ortaya çıkan önemli bir dal haline geldiğini ve son teknolojilerin gelişiminde devrim yaratmasının beklendiğini söyledi. Hibrit zeka ve beyin benzeri son teknoloji alanlarda yeni bir devrin başlangıcını ifade edebilir.

Tianjin Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde profesör ve Haihe Laboratuvarı’nın çip üzerindeki beyin-bilgisayar arayüzü ekibinin başkanı Li Xiaohong, bu araştırmanın iki ana atılımı olduğunu söyledi: Birincisi, hücre kültürü iki boyutludan, üç boyutluya geçti. Çip üzerinde beyin, daha karmaşık sinirsel hesaplama ağları sağlıyor. İkincisi, yapay zeka algoritmalarının eklenmesiyle hibrit zeka alanında girişimlere olanak sağlamıştır. Araştırmacılar, bağımsız robotların ötesinde, beyin organoidlerinin felç nedeniyle nörolojik sorunlar yaşayan veya hareket kabiliyeti azalmış kişilerin beyin işlevlerini geri kazanmasına yardımcı olabileceğini umuyor. Brain dergisinde yakın zamanda yayınlanan bir makalede , ekip organoidleri düşük frekanslı ultrason dalgalarına maruz bırakmanın sinir ağı büyümesini uyardığını ve bunun bir gün benzer dokuyu gerçek insan beyinlerine nakletmek için olası bir invaziv(kanlı) olmayan yol olabileceğini belirtiyor.

Kaynak : Tianjin Üniversitesi

 https://www.gercekbilim.com/beyin-hucrelerini-kullanan-cipli-robot-gelistirildi/ .

Suyla Çalışan Elektrikli Yara Bandı,Yaraları Hızlı İyileştiriyor

Yeni araştırmalar sayesinde elektrik stimülasyonu ile diyabetik yaralar gibi ülser yaralarının daha hızlı iyileştirilebileceği gösterildi. Yeni geliştirilen elektrikli yara bandı ise gücünü sudan alıyor. İnce,esnek ve pahalı olmayan yeni bant sudan elektroliz yoluyla elektrik elde ederek, 7 saat kadar çalışabiliyor. Ayrıca tekrar ıslatıldığında 2 saat daha elektrik stimülasyonu verebiliyor.  

Peki elektrik nasıl daha hızlı iyileştirebiliyor? Oluşan küçük elektrik akımı hasarlı dokuya ilerleyerek, keratinositlerin(deri hücreleri) yaralı bölgeye göç etme hızlarını arttırarak, yaranın daha hızlı kapanmasını sağlıyor. Ayrıca bu esnada bakteriler öldükçe enfeksiyon  azalıyor. Bugüne kadar birçok elektrikli stimülasyonlu yara bandı yapılsa da, piller ve elektronikler nedeniyle maliyet artıyor. Ayrıca ergonomi de bozuluyor. Ya da kablosuz şarj da , kaynağa yakın durmak gerektiğinden hastanın hareket kabiliyeti de kısıtlanıyor.    İşte bu noktada deneysel yeni WPED – ya da Suyla Çalışan Elektroniksiz Pansuman – devreye giriyor. Amerikalı ve Koreli bilim insanlarından oluşan bir ekip tarafından geliştirilen bu ürün, alt tarafına iki elektrot eklenmiş ve üst tarafında ince esnek bir pil bulunan, kullanıma hazır yapışkanlı bir bandaj şeklindedir.

Tek kullanımlık bandaj doğrudan kronik bir yaraya uygulandığında, elektrotlar hasarlı dokunun dış hatlarına uyum sağlıyor. Batarya, sodyum klorür emdirilmiş bir selüloz tabakasıyla ayrılmış bir magnezyum anot ve bir gümüş klorür katottan oluşur. Bu selüloz kuru kaldığı sürece batarya inaktif kalır. Ancak selüloz ayırıcı ,bir damla su ile ıslatıldığında, iyonlar anottan katoda doğru hareket ederek, içinden geçebilir. Sonuç olarak pil, elektrotlar aracılığıyla alttaki dokuya yayılan ~1,5 voltluk radyal bir elektrik alanı üretmeye başlar. Bir kere su verildiğinde, yedi saate kadar elektrik stimülasyonu sağlıyor ve kuruyunca elektrik kesiliyor. Yeniden ıslatmanın yaklaşık iki saat daha pil aktivasyonu sağladığı belirtiliyor. Fakat WPED ucuz olduğu için – yaklaşık bir ABD doları – tek tek kullanmak ve eskisini atmak da bir seçenek olabilir. Daha da önemlisi, yara bandı hastalar tarafından evlerinde kendi kendilerine uygulanabilir ve aktive edilebilir. Böylece hastalar günlük faaliyetlerini sürdürürken bandaj güvenli ve göze batmayacak şekilde yerinde kalacak ve iyileştirici akımını onlar bunu yaparken iletecektir.

Fareler üzerinde yapılan laboratuvar testlerinde, WPED ile tedavi edilen diyabetik cilt ülserleri, geleneksel bandajlarla tedavi edilen yaralara kıyasla yaklaşık %30 daha hızlı iyileşti. Çalışmanın yazarlarından North Carolina State Üniversitesi’nden Dr. Amay Bandodkar, “Bizim için sonraki adımlar, elektrik alanındaki dalgalanmaları azaltma ve alanın süresini uzatma becerimizi ince ayarlamak için ek çalışmaları içeriyor. Ayrıca biz klinik deneyler ve sonunda insanlara yardımcı olabilecek pratik kullanıma yaklaştıracak ek testlerle ilerliyoruz.”

Kaynak ve devamını okuman için :

Kaynak: Kuzey Carolina Eyalet Üniversitesi

https://www.gercekbilim.com/suyla-calisan-elektrikli-yara-bandiyaralari-hizli-iyilestiriyor/ 

Erkekler dikkat… Kanserden ölümler yüzde 93 artacak

Yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, erkeklerde kanser vakalarının ve ölümlerinin 2050 yılına kadar artacağı, özellikle 65 yaş ve üzeri erkeklerde büyük artış olacağı öngörülüyor.

Cancer dergisinde yayımlanan araştırma için Avustralyalı araştırmacılar, 2022 yılında 185 ülke ve bölgede 30 kanser türüne bağlı vaka ve ölümleri analiz ederek 2050 yılına yönelik projeksiyonlar yaptı.

Çalışma, erkekler arasındaki genel kanser vakalarının 2022’de 10,3 milyondan 2050’de 19 milyona çıkacağını, %84’lük bir artış olacağını öngörüyor. Kanser ölümlerinin 2022’de 5,4 milyondan 2050’de 10,5 milyona çıkacağı ve %93’lük bir artış olacağı öngörülüyor. 65 yaş ve üzeri erkekler arasındaki ölümlerin ise %117 artacağı öngörülüyor.Daha düşük gelir ve yaşam beklentisine sahip ülkelerde erkeklerde kanserden ölümlerde daha büyük artışlar görülmesi öngörülüyor. Araştırmacılar, “2022 ile 2050 arasında Afrika ve Doğu Akdeniz’de vaka ve ölüm sayısının 2,5 kat artması öngörülüyor. Buna karşılık Avrupa’da yaklaşık yarı yarıya bir artış yaşanması bekleniyor” diye yazdı.

SİGARA İÇME ORANLARI DAHA YÜKSEK

Erkeklerin kanserden ölme olasılığı halihazırda kadınlardan daha fazla olarak kaydediliyor. Erkeklerin sigara içme ve alkol alma olasılığı daha yüksektir, bu davranışlar birçok kanser vakasına yol açar ve iş yerinde kanserojenlere maruz kalma olasılıkları daha yüksektir. Ayrıca tarama programlarına erişme olasılıkları da daha düşüktür.

Tıpkı 2022’de olduğu gibi, 2050’de de akciğer kanserinin erkeklerde kanser ve kanserden ölümlerin önde gelen nedeni olması öngörülüyor. 2050 yılına kadar erkeklerde en fazla artışın olacağı öngörülen kanserler akciğer zarı kanseri iken, ölüm ise prostat kanseri olacak.

Amerikan Kanser Derneği’nin bu yılın başlarında yayınladığı bir raporda, nüfus artışı ve yaşlanmanın dünyadaki kanser yükünün büyüklüğündeki temel etkenler olduğu belirtilirken, 2022’de yaklaşık 8 milyar kişi olan dünya nüfusunun 2050’de 9,7 milyara ulaşacağı tahmin ediliyor.

Kaynak ve devamını okuman için : Erkekler dikkat… Kanserden ölümler yüzde 93 artacak – Sözcü (sozcu.com.tr)

Ölümsüzlük mümkün mü? Yeni yöntem yaşlanan beyinleri onaracak.

Yeni bir araştırma, hasarlı veya yaşlanan beyin hücrelerini insan embriyosundan alınan dokuyla değiştirerek ölümsüzlüğe ulaşmayı hedefliyor. ABD hükümeti tarafından fonlanan çalışma, hayvan deneylerinde büyük bir başarı gösterdi. Ümit verici başarılara rağmen, alandaki bazı bilim insanları, ameliyatın uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getirdi.

ABD Hükümeti, “ölümü yenmeyi” amaçlayan tamamen çılgın beyin nakli araştırmalarını finanse ediyor.

Genetikçi Dr. Jean Hebert, hasarlı veya yaşlanan beyin hücrelerini insan embriyosundan alınan dokuyla değiştirmeyi amaçlayan bir cerrahi operasyon geliştirmek için 110 milyon dolarlık Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) hibesi aldı.

Laboratuvarlarda yetiştirilen ‘nöronal’ kök hücrelerle hastalıklı beyin dokusunun onarılması yöntemi, farelerde umut verici sonuçlar gösterdi. Ancak diğer uzmanlar, bu prosedürün genel kullanım için çok sert olduğuna inanıyor.

Dr. Hebert’in daha resmi olarak “işlevsel beyin dokusu değişimi” olarak tanımlanan girişimi, geçen yıl fareler üzerinde ilk başarı belirtilerini gösterdi.Bu denemeden elde edilen sonuçlar, hükümetin bu ay primatlar üzerinde testlere geçmek için hibe sağlamasına yol açtı. Gelecekte bir gün insan deneylerine geçilmesi bekleniyor.

FARE DENEYLERİ UMUT VERDİ

Araştırma sırasında, beyin lezyonları olan laboratuvar farelerinin yaşlanan beyinlerine fare kök hücreleri enjekte edilen bir prosedür uygulandı.

Genç hücreler hızla olgunlaşarak, konak beyindeki yeni rollerini yerine getirmeye hazır, uzmanlaşmış hücrelere dönüştüler. Daha sonraki testlerde fareler üzerinde yapılan elektrot çalışmalarına dayanarak, bu hücrelerin duyusal girdilere de yanıt verdiği görüldü.

Doktor Hebert, projeyi ölümsüzlüğe ulaşma yolundaki yaşam amacının bir parçası olarak tanımladı. Bu ümit verici başarılara rağmen, alandaki bazı bilim insanları, ameliyatın uygulanabilirliği veya uzun vadeli uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getirdi

Kaynak ve devamını okuman için : Ölümsüzlük mümkün mü? Yeni yöntem yaşlanan beyinleri onaracak – Son Dakika Dünya Haberleri | NTV Haber

Kenevir içmek beyindeki iltihaplanmış nöronları engelleyerek alzheimer’ ın önüne geçiyor

Son araştırmalar, özellikle tetrahidrokanabinol (THC) olmak üzere kenevir bileşiklerinin, beyin iltihabını ve hastalıkla bağlantılı olan amiloid-beta gibi zararlı proteinlerin birikimini azaltarak Alzheimer hastalığı üzerinde potansiyel terapötik etkilere sahip olabileceğini öne sürüyor. Salk Enstitüsü’nde yürütülen bir çalışma gibi laboratuvar çalışmaları, THC’nin yalnızca bu protein birikimlerini parçalamaya yardımcı olmadığını, aynı zamanda nöronlardaki iltihabı da azalttığını göstermiştir. Bu önemlidir çünkü nöroinflamasyon, nöronlar arasındaki iletişimi bozarak Alzheimer’ı kötüleştirebilir ve bilişsel gerilemeye katkıda bulunabilir.

THC’nin, iltihabı, nörotransmisyonu ve nöroproteksiyonu düzenlemede rol oynayan beynin endokannabinoid sistemiyle etkileşiminin anahtar mekanizma olduğuna inanılmaktadır. Bu sistem, Alzheimer hastalarında tipik olarak bozulan öğrenme, hafıza ve genel beyin sağlığı için kritik olan süreçlerde yer alır. Bu bulgular ümit verici olsa da, araştırma hala erken aşamalardadır ve bu etkileri doğrulamak ve kenevirin Alzheimer’ın tedavisi olarak güvenli ve etkili bir şekilde nasıl kullanılabileceğini tam olarak anlamak için insan denemeleri de dahil olmak üzere daha fazla çalışma gereklidir.

Ancak, kenevirin beyin sağlığı üzerindeki etkilerinin karmaşık olduğunu ve dozaj, yaş ve kullanım sıklığı gibi faktörlere bağlı olarak değişebileceğini belirtmek de önemlidir. Bazı araştırmalar, özellikle genç bireylerde kenevirin bilişsel bozukluklara yol açabileceği potansiyel risklerini vurgulamaktadır. Bu nedenle, kenevir bir tedavi olarak potansiyel gösterse de, dikkatli bir şekilde yaklaşılmalıdır ve Alzheimer tedavisinde etkinliğini ve güvenliğini belirlemek için daha kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

Kaynak: Bilimsel Sohbetler