Alzheimer’ın doğal ilacı bulundu! Beynin iki büyük dostu: Zencefil kökü ve karabiberin bu etkisine çok şaşıracaksınız… için yorumlar kapalı
Diyetisyen Beyza Tağraf, son günlerde popüler hale gelen kurkumin ve piperinin nörolojik hastalıklarla ilişkisini açıkladı. Diyetisyen Tağraf konuyla ilgili, “Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar, kurkumin ve piperinin nörodejeneratif dediğimiz insan beynindeki nöronları etkileyen bir dizi hastalıkların tedavisinde umut vaat eden doğal bileşikler olabileceğini ortaya koymaktadır” ifadelerini kullandı. Kurkumin zencefil kökünden elde edilirken yapılan araştırmalarda piperinin ise karabiberde doğal olarak bulunduğu ortaya çıktı.
Beyinle ilgili çalışmalar toplumun dikkatini her zaman çekerken son yıllarda özellikle kurkumin ve piperinin beyin sağlığı üzerindeki olumlu etkileri insanlarda büyük merak uyandırıyor. Diyetisyen Beyza Tağraf, kurkumin ve piperinin beyin sağlığı üzerinde büyük faydaları olduğunu ifade etti.
Diyetisyen Tağraf, kurkuminin özellikle Alzheimer hastalığında beta-amiloid plak birikiminin azalttığını ve bu sayede sinir hücrelerini koruma potansiyeli olduğunu ifade ederken, piperinin ise hem sinir hücrelerine iyi geldiğini hem de kurkuminin sindirimini kolaylaştırdığını belirtti. Kurkuminin zencefilden elde edildiğini belirten Tağraf, “Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar, kurkumin ve piperinin nörodejeneratif dediğimiz insan beynindeki nöronları etkileyen bir dizi hastalıkların tedavisinde umut vaat eden doğal bileşikler olabileceğini ortaya koymaktadır. Kurkumin, zencefilden elde edilen bir polifenol olup antienflamatuar, antioksidan ve nöroprotektif özellikleri ile bilinmektedir.
Özellikle Alzheimer hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıklarda, beyindeki beta-amiloid plakların birikmesi ve nöronal inflamasyonun artması önemli rol oynamaktadır. Yapılan son araştırmalar, kurkuminin bu süreçleri etkileyebileceğini incelemektedir. Kurkuminin antioksidan özellikleri sayesinde, beyindeki oksidatif stresi azaltarak sinir hücrelerini koruma potansiyeline sahip olduğu düşünülmektedir” diye konuştu.
Piperinin ise karabiberde doğal olarak bulunduğuna dikkati çeken Diyetisyen Tağraf, şöyle devam etti:“Piperinin sinir hücrelerinde antienflamatuar etkiler gösterdiği ve nörodejeneratif süreçlerin ilerlemesini yavaşlatabileceği bilinmektedir. Piperinin nöronal inflamasyonu azalttığını ve bu sayede sinir hücrelerinin sağlığını koruma potansiyeline sahip olduğu düşünülmektedir. Bütün bunlara ek olarak, kurkumin vücut tarafından emilmesi zor bir maddedir. Piperin varlığında daha iyi emildiği kanıtlanmıştır. Dolayısıyla piperin ile birlikte tüketimi en etkili yoldur.”
Hangi vitamin ve mineral eksikliği neye sebep oluyor? İşte tetiklediği hastalıklar. için yorumlar kapalı
İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Serdal Baysal, görme bozukluğu, kansızlık, stres, uykusuzluk, cilt problemleri ve sinir hastalıkları gibi vücutta meydana gelen ani değişimler ve anlam verilemeyen hastalıkların vitamin eksikliklerinden kaynaklanabileceğini söyledi.
İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Serdal Baysal, sağlıklı beslenen kişilerde genellikle vitamin ve mineral eksikliğinin pek gözlenmediğini ifade ederken, sağlıksız beslenenlerde ise metabolizma için gerekli maddelerin eksiklikleriyle beraber değişik şikâyetler ortaya çıkabileceğine dikkat çekti.
Vitamin ve minerallerin vücudun kendi yapamadığı, gıdalarla veya değişik preparatlar şeklinde dışarıda alındığını ifade eden Dr. Serdal Baysal, “A vitamini, vücutta eksikliği oluşursa, ciltte kuruluk, yüksek tansiyon, saç ve tırnak kırılmaları, görmede bozukluk, halsizlik ve enfeksiyonlara karşı dirençsizlik oluşabilir.B1 vitamini eksikliğinde dolaşım sistemi, sinir sistemi, sindirim bozukluğu ve halsizlik oluşabilir. B6 vitamini eksikliğinde de sinir sistemi ve halsizliğin yanı sıra böbrek taşı oluşumu ve kansızlık görülebilmektedir. B12 vitamininin eksikliğinde ise alzaymır gibi kalıcı sinir sistemi bozuklukları ortaya çıkabilir” dedi.
Magnezyum eksikliğinin sık rastlanan bir sağlık sorunu olmadığını ifade eden Baysal, “Şeker hastalığı, kronik alkolizm, sigara kullanımı, kanser, mide bağırsak sistemi hastalıkları, böbrek hastalıkları ve bazı ilaçların kullanımı magnezyum eksikliğine sebep olur. Magnezyum ihtiyacını karşılamak için ise koyu yeşil sebzeler, tam tahıllı ekmek, fındık, fıstık, badem, susam, muz, maden suyu, soya fasulyesi ve kuruyemiş gibi besinler tüketilmelidir.
Demir minerali eksikliği ise iç hastalıkları polikliniklerinde en sık karşılaşılan sorunlardan bir tanesidir.
Demir eksikliği anemisi halk arasında kansızlık olarak da bilinir. Demir eksikliği anemisi başta mide bağırsak sistemi kanserleri olmak üzere pek çok önemli hastalığın ilk belirtisi olabilir. Kırmızı et, kuru baklagiller, tavuk eti, balıketi, yumurta, kuruyemiş, yeşil yapraklı sebzeler ve meyveler tüketilmeli. Kahve, çay, süt, posalı gıdalar demir emilimini bozdukları için demir eksikliğine sebep olurlar” diye konuştu.
Bazı Arıların Su Altında Kış Uykusuna Yatabildiği Nasıl Kazara Keşfedildi? için yorumlar kapalı
Fotoğraf: DepositPhotos
İşte manşet: Görünüşe göre arılar su altında hayatta kalabiliyor. Çılgınca değil mi? Fakat daha da çılgınca olanı, pek çok bilimsel keşifte olduğu gibi bu keşfin de kazara başlamış olması.
Bilim insanları bal arılarındaki diyapozun (biyolojik gelişimin durduğu, kış uykusuna benzeyen bir durum) incelendiği bir araştırma üzerinde çalışıyormuş. Diyapoz yapan arıların sessizliğe bürünüp soğuyor ve etrafta uçuşmak, yiyecek yemek ya da daha fazla arı meydana getirmek gibi yaptıkları olağan şeylerin hiçbirini yapmıyorlar. Kulağa güzel, uzun bir şekerleme gibi gelebilir fakat aslında, soğukta yiyecek olmadan aylar boyunca hayatta kalmak onlar için kolay değil.
En azından (miktar hesabınız diğer arılarla değişebilir) yaygın doğu bal arısı için bu süreç aynı zamanda rahatsız edici çünkü bu yalnız başına yürüttükleri bir uğraş. Bu bal arıları, yaz mevsiminin sonunda eşleşmemiş kraliçeler meydana getiriyor. Kraliçeler daha sonra eşleşiyor ve bir miktar besin depolayıp toprakta ufak oyuklar açarak altı ila dokuz ay boyunca diyapoza giriyorlar. Kış geldiğinde tüm işçi ve erkek arılar ölüyor fakat diyapozda olan kraliçe ilkbaharda ortaya çıkıp erkek ve işçi arılardan oluşan yeni bir nesil doğuruyor. Sadece hayatta kalması gerekmiyor, aynı zamanda kuvvetli olup yeni bir kovan yeri bulmaya hazır olması, yumurta bırakmaya başlaması ve bu yeni koloniyi işçiler olgunlaşana kadar besleyip koruması da gerekiyor.
Yani evet, bu hassas bir operasyon. Müstakbel kraliçenin uykuya geçmeden önce ihtiyaç duyduğu tüm besinleri alması için etrafta yeteri kadar çiçeğin bulunması ve arının uyukladığı zaman meydana gelen tüm çevresel stres unsurlarından pasif şekilde sağ çıkması gerekiyor. İklim değişikliği, uç noktadaki hava olaylarında meydana gelen artış göz önüne alındığında belli ki bazı yeni tehditler sergiliyor.
Kanada’daki Guelph Üniversitesinde çalışan araştırmacılar, Bombus impatiens veya diğer adıyla yaygın doğu bal arısı üzerinde yürüttükleri önceki bir çalışmada yapılan bir “deney hatasının”, “diyapoz yapan kraliçe bal arılarının kaldığı kaplarda kazara su birikmesine” yol açtığını söylüyor. Akademik olmayan makale diliyle araştırmacılar, küçük deneklerinin içinde uyukladığı tüplerde yoğuşma suyu biriktiğini çok geç fark etmişler.
Suyu tahliye (ve muhtemelen bir sürü de küfür) ettiklerinde, sırılsıklam olmuş kraliçelerin bazılarının yaşadığını görünce şaşırmışlar. Doğal olarak, bu şaşırtıcı kabiliyetleri teste tabi tutmaya karar vermişler.
143 yaygın doğu bal arısını alıp toprak dolu tüplere yerleştirmişler ve sonrasında onları, diyapozu başlatmak için bir soğutma ünitesine koymuşlar. (Soğuk bir arı uykulu bir arıdır.)
Ardından uykulu kraliçelerin yer aldığı tüpleri iki gruba ayırmışlar: 17 tanesi kontrol amaçlı kullanılmak üzere kuru tutulurken, diğer 126 tanesine soğuk su eklenmiş. Suya batan arıların yarısı doğal olarak su yüzeyinde yüzmeye bırakılırken, diğer yarısı pompa benzeri (!) bir aparat ile hafifçe aşağı doğru ittirilmiş. 8 saat, 24 saat veya 7 gün bu koşullarda bırakılmışlar. Düşük sıcaklık ise onları kış modunda tutmuş. Bilim insanları; toprağı sırılsıklam yapan sağanak yağmurdan, bölgeyi tamamen su altında bırakan bir sele kadar farklı olası su basma senaryolarını canlandırmak istemiş. Pompalı arıların kullanılmasının sebebi, eriyen kar sebebiyle yer altı su seviyelerinin yükselmesi gibi bazı durumlarda suyun oyuğu doldurmadan oyuğa girebilmesi. Tam sel gibi diğer durumlar ise arıları tümüyle su altında bırakıyor.
Bilim insanları daha sonra kraliçeleri sudan çıkarmış, onları normal toprak tüplerine aktarmış ve sekiz hafta daha soğuk depoda tutmuşlar. Böylelikle hepsi, sel dışında eşit bir diyapoz yaşamışlar.
Bir hafta yüzen 21 arıdan 17 tanesi, sekiz hafta sonra hâlâ dayanıyormuş; yani hayatta kalma oranı %81. Ayrıca hiç ıslanmayan arılar çok daha iyi performans göstermiş. 17 kuru arıdan 15’i sekizinci haftaya ulaşmış; bu da %88 demek.
Dünya’nın Dönüş Hızı Azalıyor. Peki Bir Gün Ne Zaman 25 Saat Olacak? için yorumlar kapalı
Fotoğraf: qimono/Pixabay
Hepimiz gün içinde fazladan bir saat kullanabiliriz fakat saatlerin arttırılmasına daha çok var. ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Entisüsünde çalışan fizikçi Tom O’Brian, Dünya’nın kendi ekseni etrafında bir tam dönüşünü tamamlamak için geçen sürenin, her gün saniyenin milyonda biri kadar değiştiğini söylüyor.
Bazı günler ortalamadan daha kısa sürse de, gezegenin dönüş hareketi uzun vadeli bir yavaşlama gidişatı sergiliyor. Bu durum nihayetinde günlerin uzamasına yol açacak. Bilim insanları Dünya’nın dönüş hızı hakkında yaklaşık 2.500 yıl öncesine dek uzanan ve Güneş tutulmaları sırasında Güneş’in gökyüzündeki konumuna yönelik gözlemlere dayanan güvenilir bilgilere sahipler.
Bu dönüş hızı çok düzenli şekilde azalmasa da, söz konusu dönemde bir günün ortalama uzunluğu her yıl saniyenin 15 ila 25 milyonda biri kadar uzamış. Dünya’nın dönüş hızının bir günün 25 saat olmasını gerektirecek kadar düşmesi için en yüksek hızda bile 140 milyon yıl geçmesi gerekecek. ‘Takvimime bir gün daha eklemeli miyim?’ diye endişelenmenize de gerek yok. Gezegenin kendi etrafındaki dönüş hızı çok yavaş azalsa da, Güneş’in etrafında her zamanki kadar hızlı dönüyor ve hiçbir yavaşlama işareti göstermiyoruz.
Günde 3,5 Litre Çay İçmek Böbrek Yetmezliğine Sebep Olabilir için yorumlar kapalı
Fotoğraf: Matt Hoffman
ABD’nin Arkansas eyaletinde yaşayan bir adamın böbrek yetmezliği, olağan dışı bir durumdan kaynaklanıyor olabilir; her gün yaklaşık 3,5 litre buzlu çay içmekten…
Doktorlar 56 yaşındaki hastanın böbrek sorunlarında olası sebepleri elerken dikkat çeken bir sebeple karşılaşmışlar. Hasta her gün yaklaşık 18 su bardağı buzlu çay içtiğini söylemiş. Siyah çay, böbrek taşlarına ve hatta aşırı miktarlarda böbrek yetmezliğine yol açtığı bilinen oksalat adlı bir kimyasal barındırıyor.
Little Rock – Arkansas Üniversitesi Tıp Bilimleri Fakültesinde çalışan Dr. Umbar Gaffar, “Tek mantıklı açıklama buydu” diyor. Gaffar ve diğer iki doktor, vakayı New England Journal of Medicinebülteninde tarif ediyorlar.
İsmi açıklanmayan adam, hastaneye bulantı, güçsüzlük, halsizlik ve vücutta ağrı şikayetiyle başvurmuş. Doktorlar hastanın böbreklerinin fena halde tıkandığını ve oksalat adı verilen gıda kimyasalıyla iltihaplandığını belirlemiş. Gaffar, hastanın belki de ömrü boyunca diyalize gireceğini söylüyor.
Oksalat siyah çayın dışında ıspanakta, raventte, kabuklu yemişlerde, buğday kepeğinde ve çikolatada da bulunuyor. Nadir vakalarda çok fazla oksalat böbreklerde soruna yol açabiliyor fakat genellikle duruma katkıda bulunan bir sindirim sorunu da oluyor. Fakat Arkansas’lı bu adam için durum böyle değil gibi görünüyor ve ailesinde ya da kendinde böbrek hastalığı geçmişi bulunmuyor.
Gaffar ve meslektaşları, her gün 18 su bardağı buzlu siyah çay içen bu kişinin ortalama bir Amerikalı’dan üç ila 10 kat daha fazla oksalat aldığını aktarıyorlar.
Federal çapta yapılan çalışmalarda, ABD’deki yetişkinlerin toplamda ortalama 10 ila 11 bardak meşrubat içtiği öne sürülüyor. Bunlar su, kahve ve diğer tüm sıvıların toplamından meydana geliyor.
Yale Üniversitesi Tıp Fakültesinde böbrek uzmanı olarak çalışan ve çok fazla oksalattan böbrekleri hasar görmüş kişilere tedavi uygulayan Dr. Randy Luciano, Arkansas’taki bu vakanın çok olağan dışı göründüğünü söylüyor.
Araştırmada yer almayan Luciano, “İnsanlara çay içmeyi bırakmalarını söylemezdim” diyor. Adamın içtiği çay ise “çok fazla”.
Ülkemizdeki kurumlara YZ dopingi için yorumlar kapalı
Veri ve yapay zeka teknolojileri alanında yenilikçi çözümler sunmak amacıyla kurulan Digital Brain Teknolojileri, Türkiye pazarında faaliyetlerine başladığını duyurdu
Veri ve yapay zeka alanında uzun yıllara dayanan deneyime sahip olan Ayhan Demirci’nin, yurt içi ve yurt dışında önemli kurumlarda üstlendiği yöneticilik görevlerinden elde ettiği bilgi birikimiyle, Merit Grup’un yatırım ortaklığıyla kurulan Digital Brain, kurumların yapay zeka ve dijital dönüşüm yolculuklarında onlara eşlik etmeyi; daha hızlı, verimli ve yenilikçi iş modellerine ulaşmalarını sağlamayı hedefliyor.
Ayhan Demirci, müşterilerinin veri ve yapay zeka dönüşüm programlarını, ‘insan ve kültür’, ‘veri ve teknoloji’, ‘yapay zeka iş senaryoları’ alanlarında açacakları başlıklar ve birlikte atacakları doğru adımlarla hızlandırmayı hedeflediklerini belirtti.
Şirketin iş ortakları arasında MEXT ve Confluent gibi önemli markalar yer alıyor. Ayhan Demirci, Dünyanın en büyük dijital dönüşüm merkezi MEXT ile yaptıkları yakın çalışmalar ve iş ortaklığı hakkında şunları söyledi, “MEXT ile Türkiye sanayisinin yapay zeka dönüşümü konusunda partnerlik yapmaktan gurur duyuyoruz. İş birliği kapsamında yapay zeka alanında birlikte yapacağımız çalışmalarla, ‘Dijital Türkiye’, ‘Yapay Zeka Türkiye’ yolculuğunda birlikte somut adımlar atacağız.”
Demirci ayrıca, MEXT’in, AI – Yapay Zeka EDIH konsorsiyum (Avrupa Dijital İnovasyon Merkezleri – ADİM/ EDIH ağı) koordinatörlüğüne hak kazanmasının, bu çalışmaları daha da hızlandıracağını ve Türkiye’nin dijital ve yeşil dönüşümünde öncü olmasını sağlayacağını ekledi.
Küresel bilişim pazarının önde gelen şirketleri arasında yer alan Confluent ile yapılan iş birliği çerçevesinde, Türkiye’de ilk defa ‘Enterprise Confluent Kafka’ servisinin bulut Saas tabanlı olarak devreye alınması sağlanacak. Bu gelişmiş yerel bulut servisi sayesinde müşteriler, gerçek zamanlı büyük veri akışlarını yönetebilecek ve geliştirilecekleri iş senaryolarıyla sektörlerinde fark yaratabilecekler.
Digital Brain, veri, yapay zeka, servis ve bulut hizmetlerini geniş bir endüstriyel skalada sunmayı planlıyor. Şirket, bankacılık, üretim, enerji, e-ticaret, dijital pazarlama, holding yönetimleri ve KOBİ’ler gibi farklı sektörlere odaklanarak, müşterilerine katma değer sağlayan çözümler sunmayı hedefliyor.
Confluent Kafka servisi
Digital Brain, Türkiye’de ilk kez sunulacak olan Confluent Kafka servisiyle, bulut tabanlı gerçek zamanlı bir veri ve analitik platformu sunuyor. Bu hizmet sayesinde şirketler, verilerini güvenli bir şekilde Türkiye’de tutarken, gerçek zamanlı analitik kullanım senaryolarını hızlı, güvenli ve güvenilir bir şekilde hayata geçirebilecekler. Açık kaynak kodlu Apache Kafka’ya göre Enterprise Confluent Kafka platformu üzerinde, veri akışlarını yönetmek ve iş süreçlerinde yapay zeka ile değer yaratmak, hem daha kolay, hem de güvenli ve regülasyonlara uyumlu hale geliyor olacak. Bu özellikler, şirketlerin veri yönetimi ve analitiğinde en son teknolojileri kullanarak rekabet avantajı elde etmelerini sağlayacak.
Karıncalar Yaralı Arkadaşlarını Kurtarmak İçin Minik Ameliyatlar Yapıyor için yorumlar kapalı
Bir camponotus maculatus karıncasında yaraya tedavi uygulama ve uzuv kesimi. Görüntü: Danny Buffat
Bazı karıncalar birbiri üzerinde ameliyat yapacak şekilde evrimleşmiş.
Popular Science yazarı Rachel Feltman, Bu Hafta Öğrendiğim En Garip Şey podcastinde birkaç hafta önce kendi kendilerini tedavi edebilen primatlarla ilgili konuştuğunu ve hastalıklara yiyeceklerle, merhemlerle tedavi uygulayan başka hayvanlar hakkında daha fazla bilgiyle geri döneceğinin sözünü verdiğini aktarıyor. Fakat çok daha çılgınca bir şeyle alakalı yeni bir çalışma yayımlanmış: Birbirlerini ameliyat eden hayvanlarla… Üstelik daha da tuhaf olanı, makalenin yazarlarının insan dışı hayvanlarda kasıtlı, tedavi amaçlı uzuv kesmenin şimdiye kadarki ilk kanıtı olduğunu söylediği bu ameliyatların yakın akrabalarımızda görülmemesi. Karıncalarda görülmüş!
Yani, tamam, ameliyat hazırlığı yapıp mini minnacık neşterler kullanan böceklerden bahsetmiyoruz. Florida oduncu karıncaları (Camponotus floridanus), aynı yuvada kalan arkadaşlarının yaralanmış bacaklarını ısırarak koparıyor. Fakat yöntem biraz ilkel olsa da bilim insanları bu davranışın oldukça karmaşık olduğunu söylüyor.
Karıncaların tedavi uyguladığının görüldüğü ilk örnek bu da değil. Aynı araştırma takımının kısa süre önce yürüttüğü başka bir çalışmada sahra altı Afrika’da yaşayan Matabele karıncalarının, sırtlarındaki bezelerden antimikrobiyal veya yara iyileştirici özelliklere sahip 50’den fazla bileşen içeren içerik çıkardıkları keşfedilmiş. Karıncalar enfeksiyona yakalandıklarında (yedikleri termitlerle yaptıkları vahşi çatışmalarda fazlaca gerçekleşiyor), arkadaşları yaralarını yalıyor ve bu iyileştirici maddeyi onlara salgılıyorlar.
Fakat Florida oduncu karıncalarının çok bölgesel oldukları ve diğer karıncalarla olan kavgalardan kaynaklı yaralanmaya yatkınlık taşıdıkları bilinse de bu karıncalar, aynı ilacı yapacak bezelere sahip değiller. Ağaçlarda yaşayan pek çok karınca bu bezeleri evrimlerinin bir noktasında kaybetmiş. Belki de yer altında yaşamıyor olmaları, onları patojenlere karşı daha korunaklı hale getiriyor. Fakat araştırmacılar, savaş yaralarının icabına başka ne şekillerde bakmak üzere adapte olmuş olabileceklerini merak etmiş.
Görünüşe göre bu duruma karşı çözümleri tüm şeyi çiğnemek.
Yazar: Popular Science Ekibi. Çeviren: Ozan Zaloğlu.
Vegan Akrabamız: PARANTHROPUS için yorumlar kapalı
Kaynak: Popular Scıence Türkiye
Paranthropus, yaklaşık 2.6 milyon ile 1.2 milyon yıl önce yaşamış bir hominin cinsidir. Bu cinsin üyeleri, genellikle çok sağlam çene kemikleri ve büyük dişleriyle tanınırlar. Özellikle bitkisel yiyecekleri çiğnemeye uygun büyük azı dişleri vardır. Bu nedenle, bazı araştırmacılar Paranthropus türlerinin büyük oranda bitkisel beslenmiş olabileceğini öne sürerler.
“Vegan” terimi burada mecazi anlamda kullanılarak, bu homininlerin bitkisel bir beslenme biçimine sahip olduğunu vurgulamak için kullanılıyor olabilir. Yani “Vegan Akrabamız: Paranthropus” ifadesi, evrimsel akrabalarımızdan birinin büyük ölçüde bitkisel besinlerle beslenmiş olabileceğini anlatıyor.
Çene Yapısı: Paranthropus, kalın çene kemikleri ve büyük dişlerle karakterizedir. Bu, sert ve lifli bitkisel yiyecekleri çiğnemeye yardımcı olur.
Beslenme: Paranthropus’un diyetinde büyük oranda sert bitkisel maddeler olduğu düşünülür. Bununla birlikte, bazı türlerinin et de tüketmiş olabileceği tartışılmaktadır.
Türleri: Paranthropus robustus, Paranthropus boisei ve Paranthropus aethiopicus gibi türleri içerir.
Özetle, Paranthropus, insan evrimindeki erken homininlerden biridir ve büyük ihtimalle ağırlıklı olarak bitkisel bir diyetle beslenmiştir. Bu nedenle “vegan akrabamız” benzetmesi yapılmış olabilir.
Dinozorları Yok Eden Asteroit, Muhtemelen Jüpiter’in Ötesindeki Derin Uzaydan Gelmiş için yorumlar kapalı
Chicxulub asteroiti, muhtemelen 3 km kadar yüksek tsunami dalgaları oluşturmuştu. Canlandırma: Mark Garlick
Muhtemelen Dünya’daki bütün türlerin (kuş dışı dinozorlar da dahil) kabaca yüzde 75’ini yok etmekten sorumlu olan asteroit, gezegenin nadir kitlesel yok oluş olaylarından biri olmakla kalmamış; olayın faili uzay kayası da başlı başına kozmik bir enderlikmiş. İki gün önce American Associaton for the Advancement of Science (AAAS) bülteninde yayımlanan bir çalışmada uluslararası bir araştırma takımı, Kretase ve Paleojen çağlarını ayıran (K-Pg sınırı olarak da biliniyor) meşhur Chicxulub asteroitinin, Jüpiter’in yörüngesinin ötesinden gelen ve inanılmaz ölçüde nadir olan karbonlu bir asteroit olduğunu ortaya çıkarıyor.
Dünya, ömrü boyunca değişen boyutlarda yok oluş seviyesindeki olaya ev sahipliği yaptı. Fakat muhtemelen yalnızca “Beş Büyükler” gerçekten “kitlesel yok oluş” unvanına hak kazanabilir. Bu olayların her birinde, deniz ve karadaki yaşamın en az yüzde 70’i iklim, besin kaynakları ve yaşamın bildiğimiz diğer gereksinimlerinde meydana gelen şiddetli değişimlerin sonucu olarak ortadan kalktı. En son gerçekleşen (ve insanlığın evrimine zemin hazırlayan) kitlesel yok oluş, yaklaşık 10 km genişliğindeki bir asteroit gezegene saniyede 20 km kadar hızla 66 milyon yıl önce çarptıktan sonra meydana gelmişti.
Meksika Körfezi’nde bugün Yucatan Yarımadası olan yere geldiğinde (günümüzde civarda yaşayan Chicxulub Pueblo halkının ismi verilen) asteroit, 100 teraton TNT’lik veya Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombalarının yıkıcı gücünün bir milyar katından fazla bir kuvvetle darbe vurmuş. Olayın hemen ardından 100 kilometre genişliğinde ve 30,5 km derinliğinde geçici bir boşluk, saatte 1000 km’ye ulaşan rüzgarlar ve etraftaki kıyılara vuran 3 km yüksekliğinde bir tsunami meydana gelmiş. Yaklaşık 25 trilyon ton enkaz ve kül de atmosfere fırlamış ve bir kısmı kısa süre sonra geri düşüp gezegendeki ormanların yüzde 70’ini yok eden orman yangınları başlatmış. Chicxulub’u takip eden ilk yıllarda, sera gazı etkisi sebebiyle küresel sıcaklıklarda hızlı bir yükseliş yaşanmış. Bu dönemi ise yaşamı boğup türleri ortadan kaldırmaya devam eden uzun bir düşük sıcaklık dönemi takip etmiş. Pek çok uzman bu zamanlarda kuş dışı dinozorların tamamen yok olduğunu ve Dünya’nın baskın türü rolü için insan boyutlu bir iş ilanı açıldığını düşünüyor.
Danimarka’daki Stevns Klint uçurumunda yer alan 66 milyon yıllık Kretase-Paleojen (K-Pg) sınır katmanının fotoğrafı. Bu sınır katmanı, Chicxulub’daki (Meksika) asteroit çarpışmasının meydana getirdiği ve küresel çapta dağılan serpintileri barındırıyor. Fotoğraf: Philippe Claeys
Fakat araştırmacılar geride bıraktığımız onlarca yılda yürüttükleri titiz jeolojik incelemelerle bu korkunç detayları yeniden oluşturabilse de Chicxulub asteroitinin tam bileşimi belirsizliğini korumuştu. Cologne Üniversitesinde çalışan jeokimya profesörü Mario Fischer Gödde ve dünya çapındaki meslektaşları, cevabı bulunmamış soruları araştırmak için bu K-Pg sınırında toplanan örnekleri bir araya getirmiş. Aynı zamanda geçtiğimiz 541 milyon yılda meydana gelen diğer beş asteroit çarpışmasına ait örnekleri ve bunların yanısıra 3,5 milyon yıl kadar eskiye uzanan, Arke çağındaki çarpışmalarla ilgili katmanlardan alınan çarpışma küreciklerini de incelemişler. Son olarak, iki karbonlu veya C tipi meteorit parçası da elde etmişler.
Hiçbir kuram mükemmel olmasa da eldeki bulgular, Chicxulub asteroitinin K-Pg sınırının katalizörü görevi gördüğüne kesin olarak işaret ediyor. Dünya çapındaki K-Pg sınır katmanlarında, yüksek seviyelerde platinyum grubu elemenetleri (PGE) bulunmuş. Rutenyum, iridyum, osmiyum, platin ve rodyum Dünya’da nadir iken meteoritlerde yaygın görülüyor. Dolayısıyla küresel bir dağılım, kitlesel bir yok oluşun başlamasıyla tutarlı duruyor.
Toplama tamamlandıktan sonra Fischer Gödde’nin takımı, K-Pg’nin rutenyum izotop imzaları boyunca bir istikrar olduğunu keşfetmiş. Bu imzalar, Güneş Sistemi’nin dışından gelen C tipi meteoritlerin imzasıyla da sıkı bir uyum sağlamış. Diğer meteoritlerde ise Güneş Sistemi’nin içinden çıkan ve daha yaygın olan silisli (S tipi) asteroitleri andıran Ru izotopu sergilemiş.
Bu yeni bulguyla beraber araştırmacılar, Chicxulub’a çarpan şeyin bir kuyruklu yıldız olmadığını da kendilerinden emin şekilde söyleyebiliyorlar. Artık asteroitin antik Arke örnekleriyle ilgili teori üretebilirler. Chicxulub gibi bu parçacıkların da karbonlu kondrit asteroitlerle tutarlı olması, Jüpiter’in çok ötesinden gelen derin uzay meteoritlerinin Dünya’ya muhtemelen gezegenin son jeolojik oluşum aşamaları kadar önceleri yolculuk ettiğini akla getiriyor.
Yazar: Andrew Paul/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.