NASA, Chandra X-Işını Teleskobu’nun 25. Yaşını 25 Harika Görüntüyle Kutluyor

NASA, Chandra’nın 25’nci yıldönümü kutlamak için 25 inanılmaz görüntü yayımladı.

Chandra 23 Temmuz 2024 günü uzay gözlemlerinin 25. yılına girdi.

Chandra X-Işını uzay teleskobu, 23 Temmuz 1999 günü yolculuğuna başladı. Yörüngede gezen ve Columbia Uzay Mekiği’yle fırlatılan teleskop, astrofizikçi Subrahmanyan Chandrasekhar’ın ismini taşıyor. Aslında sadece beş yıl çalışması beklenen Chandra, uzayda süzülerek ve faydalı bilimsel bilgiler göndererek geçirdiği 25. seneyi tamamladı. Teleskop, gökbilim araştırmalarında sağlam bir kaynak haline geldi.

NASA ise Chandra’nın çeyrek asrı deviren yaşını kutlamak için bu X-Işını Rasathanesi’nden gelen verilerle oluşturulmuş 25 yeni görüntü yayımladı. Uzay ajansı ayrıca Chandra’nın uzayın derinliklerine dair yaptığı sıradışı gözlemlerin boyutunu anlayabilmeniz amacıyla görüntüleri ayrıntılı bir şekilde açıklıyor.

Jüpiter’in bu bileşik görüntüsü, Güneş’e en yakın bu beşinci gezegeni mor neon lekelerin eşlik ettiği uzayın siyahlığına karşı gösteriyor. Jüpiter burada sıradışı derecede net bir odakla temsil ediliyor. Girdap gibi dönen bir düzineden fazla gaz şeridi yüzeye çarpıyor. Her biri farklı bir doku ve grinin farklı bir tonuna sahip. Gaz devi, alt sağ kısımda görülen ve yüzeyde girdap oluşturan büyük fırtınayla aynı renkteki ince, gök mavisi bir halkayla çevrili. Jüpiter’in merkezin hemen sağ tarafına doğru eğilmiş üst kenarı, mor neon renkli bir şerit. Gezegenin alt kısmında da ona benzeyen ve daha ufak olan mor neon renkli bir çizgi bulunuyor. Gezegenin manyetik kutuplarını kaplayan bu mor şeritler, yüksek enerjili parçacıkların gezegenin atmosferindeki gaz ile çarpışmasıyla oluşan X-Işını auroraları temsil ediyor. Sağ ve sol tarafta, bazıları gaz devinin kendisinden bile büyük olan neon mor renkli puslu lekeler Jüpiter’i çevreliyor. Auroralar gibi bu mor bulutlar da Chandra’nın gözlemlediği X-Işınlarını temsil ediyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major, S. Wolk

Bu bileşik görüntüde, renkli bir damar ve filament ağının merkezinde mor neon renkli bir mantarı andıran süpernova patlamasının kalıntısı yer alıyor. Yengeç Bulutsusu (Nebula) olarak bilinen bu çok damarlı, mavi ve kırmızı gaz bulutu sırtını uzayın karanlığına vermiş. Bulutsunun merkezinde dönen ve elektromanyetik radyasyon yayan bir nötron yıldızı bulunuyor. Burada pulsar (atarca yıldız), neon mor renkli bir bulutta duran parlak beyaz bir nokta şeklinde görünüyor. Noktayı beyaz halkalar çevreliyor. Bunlar, atarca yıldızdan savurduğu ve bulutsudaki gazla çarpışıp X-Işınları meydana getiren parçacıklarla oluşmuş. Halkalar ve mor bulut, bu açıdan birleşerek bir mantarın şapkasını andırıyor. Mantarın görüntüsünü ise beyaz noktadan çıkan ince bir mantar kökü tamamlıyor. Bu kök, atarca yıldızın savurduğu ince bir parçacık ışını. Görüntü: X-Işını: (Chandra) NASA/CXC/SAO, (IXPE) NASA/MSFC; Optik: NASA/ESA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/K. Arcand ve L. Frattare

Bu bileşik görüntü, Yaratılış Sütunları olarak bilinen bir yıldız oluşum bölgesini gösteriyor. Görüntünün en altından çıkan uzun, gri renkli gaz ve toz sütunları sağ üste doğru uzanıyor. Arkasında koyu turuncu ve pembe renkli bir sis yer alan bulutsu gri sütunları beyaz, kırmızı, mavi, sarı ve mor renklerde parlayan, çok sayıda yumuşak nokta çevreliyor. Bu noktalar, X-ışını ve kızılötesi ışın yayan genç yıldızlar. Türbülanslı gaz ve tozla çalkalanan sütunlar, sağa doğru bakan ufak dallarla beraber aynı yöne doğru eğiliyor. Puslu parıltı, renkli yıldızlar ve canlı gri toz oluşumları birleşerek, akşam üstü karenin tam dışındaki bir şeye ulaşmak için can atan buluttan yaratıkların görüntüsünü meydana getiriyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/L. Frattare
Bu bileşik görüntüde pembe ve beyaz renkli birkaç yıldız, loş bulut oluşumlarının arkasından parıldıyor. Bunlar Chandra’nın tespit ettiği genç yıldızlar. Sağ alt kısımda, kahverengi bulanık bir pustan damarlı bir sümüklüböceği andıran opak bir bulut yükseliyor. Sol alttan sağ üste kahverengi dokunuşlarla mavi ve gri renkli bulutlar uzanıyor. Merkezdeki parıldayan bir yıldızdan, sağ üst köşenin yakınında iki uzun siyah üçgen çıkıyor gibi görünüyor. Bu üçgenler aslında genç yıldızın uzaktaki mavi ve gri bulutlara düşen gölgeleri. Gotham’ın bulutlu gökyüzüne yansıtılan Batman çağırma işaretini anımsatan bu tuhaf şekle Yarasa Gölgesi lâkabı takılmış. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: NASA/ESA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major
Bu bileşik görüntüde Centaurus A galaksisinin merkezindeki süperkütleli bir kara delik, yıldızlarla bezeli gökyüzüne dev bir parçacık jeti fırlatıyor. Burada Centaurus A, yarı saydam kızıl bir bulutun üzerinde duran zifiri mor bir buluta benziyor. Birleştirilmiş bulut yapısının merkezinde, bulutları içeriden aydınlatan parlak beyaz renkli nokta kara delik. Bu noktadan sol üste doğru fırlayan beyaz ve mor renkte benekli bir ışın olan jet çıkıyor. En çok sağ alt kısımda belirgin olan yarı saydam mavi renkli bir baloncuk şekli, bütün galaksiyi çevreliyor. Bu baloncuk, kara delikten çıkan jetlerle oluşmuş. Chandra hem jetleri hem de baloncuğu tespit etmiş. Görüntü: X-Işını: (Chandra) NASA/CXC/SAO, (IXPE) NASA/MSFC; Optik: ESO; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/K. Arcand, J. Major
Bu bileşik görüntüde büyük bir sarmal galaksi, süper ısınmış gazının bir kısmını yakındaki daha ufak boyutlu komşusuna çaldırıyor. Karenin merkezindeki NGC 6872, sağ üste ve sol alta doğru uzanan iki uzun koluyla büyük bir sarmal galaksi. Galaksinin merkezindeki beyaz noktanın yanında ise kolları, uçlarda çelik mavi renkte görünen mor neon renkli bir bulut boyuyor. Mor renk, Chandra’nın tespit ettiği sıcak gazı temsil ediyor. NGC 6872’nin hemen sol üstüne doğru ikinci bir sarmal galaksi var. Sarmal şekle sahip kolları çok daha ufak ancak merkezindeki parlak beyaz nokta oldukça büyük; akla süperkütleli bir kara deliği getiriyor. NGC 6872’nin alt kolundan gelen çelik mavi renkteki madde ve gazın bir kısmı, o daha ufak galaksiye doğru süzülüyor gibi duruyor. Muhtemelen süperkütleli kara deliğe doğru çekiliyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: NASA/ESA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Schmidt, L. Frattare, and J. Major
Bu bileşik görüntü ikili bir yıldız kümesini, mavi tonlu bir bulutu ve birkaç mor neon noktayı gösteriyor. Bu ikili küme, Samanyolu’na eşlik eden bir galaksi olan Büyük Macellan Bulutu’nun parçası. Daha büyük kümedeki parlak, altın renkli yıldızlar, görüntünün üst orta kısmını dolduruyor. Diğer küme ise çok daha ufak olup biraz yukarıda ve orta sağ kısma yakın duran mor neon halkalardan biriyle örtüşüyor. Bu ve diğer mor halkalar, Chandra’nın tespit ettiği X-ışını kaynakları. Birleşik kümenin soluna doğru ise mavi tonlu dikey bir bulut çizgisi görünüyor. Görüntünün üst ve alt kenarlarının ötesine uzanan bulutun bu kısmı, bir sigaradan yayılan dumanı andırıyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: NASA/ESA/STScI; Kızılötesi: NASA/JPL/CalTech/Spitzer; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major, K. Arcand
Kedi Patisi bulutsusunun bu bileşik görüntüsünde, yıldızlarla dolu karanlık gökyüzünü parlak kırmızı ve mor bulutlar örtüyor. Samanyolu’nun yıldızların oluştuğu bu bölgesi boyunca yer alan parıltılı, tuğla kırmızısı renkli ayrık bulutlar mor demetlerle birbirine bağlı. Bulutsunun merkezinde, görüntüdeki en parlak yıldızların bulunduğu bir küme yer alıyor. Pek çoğunun merkezlerinde parlayan beyaz noktaların olduğu mor neon renkli yapılar, Chandra’nın gözlemlediği genç yıldızları temsil ediyor. Görüntü: X-Işını: NASA/SAO/CXC; Optik ve H-alfa: ESO/MPG; Kızılötesi: NASA/JPL-CalTech/Spitzer; Görüntü İşleme: Jason Major
Bu bileşik görüntüde bir atarca yıldız, bir atarca yıldız rüzgarı bulutsusu ve düşük enerjili bir X-ışını bir aışınıa gelerek, parlayan bir közü tutmaya hazırlanan iskelet bir eli andıran tekinsiz bir sahne meydana getiriyor. El görüntünün altından doğru uzanırken, atarca yıldızı bulutsusunun X-ışınlarını temsil eden hayaletimsi mavi et ve beyaz kemikleri Chandra gözlemlemiş. Bilekteki parlak beyaz bir bölge ise atarca yıldızın kendisi. Elin parmak uçlarının hemen ötesinde, sağ üst kısmın yakınında, içeriden parlıyor gibi görünen ve sarı ile turuncunun farklı tonlarında olan şekil yer alıyor. Bu yapı, Chandra’nın gözlemlediği düşük enerjili X-ışını bulutu. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: NASA/JPL-Caltech/DECaPS; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Schmidt
Gökbilimciler, yakındaki Carina Bulutsusu’nda yer alan bu yıldız oluşum bölgesine “Kozmik Uçurumlar” lakabını takmış. Bu bileşik görüntüde, altın renkli bulutların türbülanslı tünelinden görünen iki yıldız kümesi yer alıyor. Bulut bütün görüntünün etrafında, dönen bir kalın duman halkasına benzeyen bir sınır meydana getiriyor. Halkanın ötesinde, merkezdeki açıklıkta, mor neon lekelerin yer aldığı geniş bir alan bulunuyor. Bu lekeler, Chandra’nın gözlemlediği genç yıldızlar. Soluk çelik mavi sisten meydana gelen ayrık girdaplar, merkezi alanın içerisinde gruplanan iki küme olduğunu düşündürüyor. Altın sarısı bulut halkasının kısmen örttüğü diğer bulut, sol alt kısmın yakınlarında bulunuyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/Ludwig Maximilian Üniv./T. Preibisch vd.; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/N. Wolk
Güneş’e benzeyen bir yıldızın son aşaması olan gezegensel HB 5 bulutsusunu ünlü gökbilimci Edwin Hubble keşfetmiş. Gezegensel HB 5 bulutsusunun bu bileşik görüntüsü, morun değişik tonlarındaki bombeli bir papyonu andırıyor. Bulutsunun merkezinde veya papyonun düğüm kısmında, altın beyaz renkli parlak bir patlama görülüyor. Bu yapı, ömrünün sonuna yaklaşan Güneş benzeri bir yıldız. Sağ ve sol kısmına doğru çalkalanan, uyuşumlu ve bombeli mor gaz küreleri var. Her bir gaz küresi, aralarındaki patlayan düğümden birkaç kat daha büyük. Bulutsuda ayrıca neon mavisi ve hardal sarısı renkte soluk bulutlar var. En çok üst solda belirgin olan mavi bulut, Chandra’nın gözlemlediği X-Işınlarını temsil ediyor. Patlayan yıldızı çevreleyen hardal sarısı bulut, ALMA teleskobunun gözlemlediği radyo dalgalarını temsil ediyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: NASA/ESA/STScI; Radyo: NSF/ESO/NRAO/ALMA; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/K. Arcand, J. Major
Dünya’ya en yakın yıldız oluşum bölgelerinden biri olan Orion Bulutsusu’ndaki yeni oluşmuş yıldızlar Chandra tarafından tespit edilmiş. Bu bileşik görüntüde, neon pembe ve beyaz yıldızlardan oluşan bir koleksiyon belirsiz bir bulut sisinin ardından ışıldıyor. Genç yıldızların boyutları küçük noktalardan tombul halkalara kadar değişiklik gösteriyor. Pek çoğunun beyaz çekirdekleri var ve neon pembesi halkalarla çevrililer. Bunlar Chandra’nın gözlemlediği yıldızlar. Bazıları uzun, cetvel düzlüğünde kırılma dikenleri sergiliyor. Görüntünün sağ üst kısmı civarında kalın bir saç tutamını andıran kırmızı bir bulut patlak vermiş. Hem bu kırmızı infilak hem de yıldız koleksiyonu, sanki bir kamp ateşinden yükselen dumanın ardından görülüyormuş gibi puslu bulutlarla sessizliğe bürünmüş. Görüntü: X-Işını: (Chandra) NASA/CXC/SAO, (IXPE) NASA/MSFC; Optik: NASA/ESA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/K. Arcand ve L. Frattare
Bu bileşik görüntü, her biri parlak beyaz bir noktayı andıran ve çifte ‘Gözler’ lakabını kazandıran, birleşen bir galaksi çiftini gösteriyor. Sol altta NGC 4438 galaksisi var. Bu parlak beyaz nokta, Chandra’nın gördüğü neon mor renkli sıcak bir gaz bulutuyla çevrili. Dikey bir pus şeridine saklanmış siyah renkli mürekkebimsi bir bulut, süper ısınmış neon mor renkli gazı görmemizi engelliyor. Sağ üstümüzde ise ikinci galaksi olan NGC 4435 var. Bu beyaz mavi nokta ise ince, neon mor bir halkayla çevrili. Bu galaksi, puslu beyaz bir havuzun kalbinde, parlayan beyaz bir çizginin merkezinde yer alıyor. Beyaz ve neon mor renkli benekler, görüntüyü uzayın siyahlığına karşı bezemiş. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: ESO; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major
Gaz ve tozlar, Samanyolu galaksimizin merkezine pek çok ışık tipinde engel çekiyor fakat X-ışınları bunların içerisinden geçip, galaksimizin süperkütleli kara deliğinden gelen süper ısınmış gaz ve infilak silsilelerini ortaya çıkarıyor. Bu bileşik görüntü, arkadaki mor ve kırmızı bulutlar ile yıldızlara karşı parlak noktalar ve yarı şeffaf girdaplardan meydana gelen bir sıışınıı gösteriyor. Bulutlar Chandra’nın gördüğü sıcak gazı gösteriyor. Gizemli radyo dalgası kaynakları olan yarı şeffaf sicimler ise kümeler, şeritler ve kurdeleler meydana getiriyor. Bu özgün şekillerin birkaç tanesi, videoya alınan duman izlerini andırıyor. Bu özgün girdap ve parlak noktaların çoğu görüntünün orta kısmı boyunca düzenli bir sırada dururken, alt sağ köşede çok parlak bir nokta görülüyor. Bu alan, görüntüde yeşil tonlu halkalarla bezenmiş altın beyaz bir küreyi andıran ve parlak bir yıldız oluşum bölgesi olan Sagittarius C’nin etrafında yer alıyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/UMass/Q.D. Wang; Radyo: NRF/SARAO/MeerKAT; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/N. Wolk
Bu bileşik görüntü, bize doğru bakan sarmal bir galaksi içeriyor. Burada mavi ve kırmızı benekli iki kol, NGC 7469 olarak bilinen bu galaksinin merkezindeki bir kara deliğin etrafında sarmal şekli oluşturmuş. Benekli kolların hatlarını soluk mavi pus bulutları takip ediyor ve görüntüdeki renkleri örtüyor. Galaksinin merkezindeki kara delik, neon mor renkli alacalı bir halkanın çevrelediği parlak beyaz bir noktayla temsil ediliyor. Bu nokta ve halka, kara delik etrafındaki sıcak gazdan yayılan X-Işınlarını temsil ediyor. Bize doğru mükemmel bir açıdan baktığından, parlayan kara delikten lazer ışınları gibi altı tane kırmızı kırılma dikeni saçılıyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/Xiamen Üniv./X. Xu; Optik/Kızılötesi: NASA/ESA/UVA, NRAO, Stony Brook’taki SUNY/A. S. Evans, Hubble Miras–ESA/Hubble Ortaklığı; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/L. Armus, A. S. Evans; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major
Bu bileşik görüntünün merkezinde, parlayan pembe bir simiti andıran küçük bir cisim yer alıyor. Bu cisim, çekirdek çöküşü patlamasının Dünya’da ilk kez 1987’de gözlemlenmesi sebebiyle SN 1987A adı verilen süpernova. Yakınımızdaki ufak bir galaksi olan Büyük Macellan Bulutu’nda yer alıyor. Bu pembe simit veya ekvatoral halka, süpernova patlamasından on binlerce yıl önce çıkan maddeleri temsil ediyor. Süpernovadan çıkan patlama dalgası halkaya bu çarpıp, Chandra’nın tespit ettiği X-ışınlarını oluşturmasına sebebiyet vermiş. Bu halkanın içerisinde, patlayan yıldızın enkazını içeren soluk, çelik mavisi bir nokta bulunuyor. Halka, tuğla kırmızısı rengiyle belli olan hayaletimsi bir 8 şeklinin merkezinde duruyor. Tüm bu yapı beyaz, mavi ve turuncu renklerdeki yıldızlar, lekeler ve noktalardan oluşan hıncahınç dolu bir alanla çevrili. Görüntünün sol köşesine doğru tuğla turuncusu, uzun bir bulut görülüyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik/Kızılötesi: NASA/ESA/STScI; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major
Bu bileşik görüntü, ufak ışık noktalarıyla bezeli karanlık bir arka planda yaklaşık bir düzine galaksiyi gösteriyor. Galaksilerden bazıları parlayan beyaz noktaları andırıyor. Diğer galaksiler ise diskleri veya parlayan dış halkaları andırıyor. Bu galaksiler, bini aşkın galaksi içeren bir galaksi kümesinin parçası. Sağ merkeze doğru neon mor bir çizgiyle çevrili beyaz ve pembe renkli büyük bir nokta var. Bu yapı, kümede saatte yaklaşık 5 milyon km hızla seyahat eden M86 galaksisi. Neon mor çizgi ise Chandra’nın tespit ettiği sıcak gazı simgeliyor. Bu sıcak gaz, seyahat eden galaksi kümedeki sıcak gazla çarpıştıkça çıkan sıcak gaz. Görüntü: X-Işını: (Chandra) NASA/CXC/SAO; (XMM) ESA; H-alfa: NoirLab/NSF/KPNO; Optik: SDSS; CalTech/Palomar; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major and K. Arcand
Bu bileşik görüntü, yumuşak ve gül pembesi bir X-Işını gaz bulutuyla çevrili, ultra-parlak bir kızılötesi galaksiyi temsil ediyor. Arp 220 adı verilen bu galaksi, her biri yaklaşık Samanyolu galaksimiz boyutunda olan iki galaksi arasındaki çarpışmanın bir sonucu. Burada parlak ve altın beyazı tek bir nokta görüntünün merkezinde oturuyor. NOktayı çevreleyen gül pembesi bulut, pamuk şekeri gibi yumuşak ve hava dolu görünüyor. Yakından bakıldığında, Chandra’nın gördüğü X-Işını gaz bulutunda mermer gibi bir yapı oluşturan hafif turuncu damarlar ayırt edilebiliyor. Gaz bulutunun etrafında, uzayın siyahlığına karşı duran diğer uzak galaksi ve yıldızlar var. Çoğu turuncu ve beyaz olan bu cisimler, ufak lekelerden parlayan küçük ovallere kadar değişiklik gösteriyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Optik: NASA/ESA/STScI; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/L. Frattare, J. Major
Bu birleşik görüntüde parlak ve dev yıldız WR 124, etrafında kırmızı ve mor renklerde çalkalanan bir rüzgar bulutunun yer aldığı kırılma dikenleriyle parıldıyor. Tozlu gül rengi ve çekirdeğinde parlak, ışıltılı yıldızıyla birlikte bu rüzgar bulutu, açan taç yapraklarıyla narin bir yıldızın içerisini andırıyor. WR 124’ü çevreleyen başka çok sayıda parlak yıldız var. Bunların arasında kenarları neon mor renkli beyaz noktalar ve soğuk mavi kırılma dikenleriyle parıldayan beyaz noktalar da var. Mor noktalar ise Chandra’nın tespit ettiği yıldızlar. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Kızılötesi: (Herschel) ESA/NASA/Caltech, (Spitzer) NASA/JPL/Caltech, (WISE) NASA/JPL/Caltech; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI/Webb ERO Yapım Ekibi; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major
Bu bileşik görüntü, çekirdeğinde parlak bir bulutsunun yer aldığı ve Chandra’nın tespit ettiği bir X-Işını bulutuyla çevrelenmiş süpernova kalıntısını tasvir ediyor. Burada bulutsu, görüntünün merkezindeki altın sarısı ufak bir noktayla temsil ediliyor. Nokta, bir yıldırım kümesini andıran ve açık mavi damarlardan oluşan bir kördüğümün içerisinde duruyor gibi görünüyor. Bulutsuyu, görüntünün çoğunu kaplayan devasa bir x-ışını bulutu çevreliyor. Şekli yuvarlak olan bu yayılmış X-ışını bulutu, alacalı neon mor renkte gösteriliyor. Süpernova patlamasında yok olan yıldızın enkazını temsil ediyor. Görüntüs: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Kızılötesi: NASA/JPL/CalTech/Spitzer; Radyo: NSF/NRAO/VLA; Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/L. Frattare
Bu görüntüde, patlayan bir yıldızdan çıkan ve genişleyen bir madde ve enerji topu olan Cassiopeia A süpernovası yer alıyor. Burada neon mavi ve parlak beyaz halkalardan perdahlı altın damarları yayılıyor. Bu halkalar ve kemer şeklini altın damarları, süpernova kalıntısının nispeten sakin olan merkezinde nispeten sakin bir yeri çevreliyor. Halkanın merkezindeki bu delik ve halkalar ile kemer şeklini alan damarların meydana getirdiği üç boyutluluk, Cassiopeia A’nın bu görüntüsüne dev, çatlayan, elektrik mavisi renkli bir lokma görünümü veriyor. Chandra’nın tespit ettiği X-ışınları, yok olan yıldızdan gelen enkazı ve patlamadan çıkan şok dalgasını gösteriyor. Görüntü: X-Işını: NASA/CXC/SAO; Kızılötesi: NASA/ESA/CSA/STScI/D. Milisavljevic (Purdue Üni.), I. De Looze (UGent), T. Temim (Princeton Üni.); Görüntü İşleme: NASA/CXC/SAO/J. Major, J. Schmidt and K. Arcand

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayınız : https://popsci.com.tr/nasa-chandra-x-isini-teleskobunun-25-yasini-25-harika-goruntuyle-kutluyor/

Sivrisinekler Vücut Isımızı Algılayabiliyor

Bazı sivrisinekler vücutlarımızın meydana getirdiği ısıyı, karbondioksidi ve vücut kokusunu algılayarak avlarını buluyor gibi görünüyor. Görüntü: Deposit Photos

Bu böceklerin gözleri iyi görmediğinden, konaklarını koklamak için başka bir ipucu kombinasyonuna bel bağlıyorlar.

Sivrisinekler, emecek kan bularak hastalık yayabilme konusundaki inanılmaz kabiliyetleri yüzünden dünyanın en ölümcül hayvanları arasında. Bilim insanlarından oluşan bir araştırma takımı ise sivrisineklerin, kızılötesi tespit kabiliyetleriyle ısımızı algılayabiliyor olabileceklerini keşfetmiş. İnsan cildiyle hemen hemen aynı sıcaklıktaki bir kaynaktan çıkan kızılötesi ışınım, sivrisineklerin arayabileceği konak sayısını iki katına çıkarabilir. Araştırmacıların deneylerinde kullandıkları sivrisinekler, sadece vücut kokusu ve karbondioksit (CO2) bulunan kaynaklardan ziyade çoğunlukla vücut ısısının bulunduğu kaynağa gitmiş. Nefesimizle verdiğimiz karbondioksidi koklayabildiklerini zaten biliyorduk. Fakat yeni araştırmada elde edilen bulgular, sivrisineklerin insan avlarını takip etmelerine yardımcı olan bir diğer aracı ortaya çıkarıyor. Keşif, Çarşamba günü Nature bülteninde yayımlanan bir çalışmada anlatılıyor.

Santa Barbara – California Üniversitesinde (UCSB) çalışan makale eş yazarı ve moleküler biyolog Nicolas DeBeaubien, “İncelediğimiz sivrisinek Aedes aegypti, insan konaklarını bulmada sıra dışı bir beceriye sahip” diyor bir açıklamada. “Son bulgular, bunu nasıl başardıklarına yeni bir ışık tutuyor.”

Kanı koklamak

Aedes aegypti sivrisinek türünün her yıl 100.000’ü aşkın Zika, sarı humma, dang humması ve daha fazla hastalığa yol açan virüsleri yaydığı biliniyor. Anopheles gambiae, sıtmaya sebep olan paraziti yayıyor. Dünya Sağlık Örgütünden yapılan tahminlere göre sadece sıtma, her yıl 400.000’den fazla ölüme sebep oluyor.

Erkek sivrisinekler zararsızken, dişiler yumurtalarının gelişimi için kana ihtiyaç duyuyor. Bilim insanları zaman ve emeklerini 100 yıldır sivrisineklerin konaklarını nasıl bulduklarını belirlemeye ayırıyor. Görünüşe göre bu böceklerin bel bağladığı tek bir ipucu yok. Aslında farklı duyularıyla çeşitli uzaklıklardan topladıkları çevresel bilgiyi birleştiriyorlar.

UCSB’de doktora sonrası öğrenci olan makale eş yazarı Avinash Chandel, “Bunlar arasında verdiğimiz nefesten gelen CO2, kokular, görme kabiliyeti, cildimizden yayılan ısı [ısıyayım] ve vücutlarımızdan çıkan nem de var” diyor bir açıklamada. “Fakat bu ipuçlarının her birinde kısıtlamalar var.”

Sivrisineklerin gözleri iyi görmüyor. Ayrıca insan konaklarının hızlı hareket etmesi ve hatta kuvvetli bir rüzgar, yaptıkları takibe sekte vurabiliyor. Yeni çalışmayı yürüten ekip, sivrisineklerin aslında daha güvenilir yönsel bir ipucu belirleyip belirleyemediklerini merak etmiş.

Biraz ısı eklemek

Sivrisinekler yaklaşık 10 cm’lik mesafeden cildimizden yükselen ısıyı tespit edebilirken, kondukları zaman da cilt sıcaklığımızı doğrudan algılayabiliyorlar. Bu iki duyu, üç tip ısı aktarımının ikisine karşılık geliyor. Bunlardan biri ısının hava gibi bir ortamla taşındığı ısıyayım (konveksiyon) iken, diğeri de kondüksiyon veya doğrudan dokunma yoluyla ısı.

Isıdan çıkan enerji, elektromanyetik dalgalara dönüştürüldüğünde daha uzun mesafeler de kat edebiliyor. Bu ısı genellikle ışık tayfının kızılötesi (IR) tayfında duran dalgalara dönüştürülüyor. Bu IR dalgaları sonrasında üzerine kondukları şeyi ısıtabiliyorlar. Çıngıraklı yılanların da içinde bulunduğu bazı hayvanlar, sıcak avlardan çıkan ısıl IR’yi algılayabiliyor.

Araştırma takımı Aedes aegypti‘nin de IR tespit kabiliyeti olup olmadığını test etmek üzere dişi sivrisinekleri bir kafese koymuş ve iki ayrı bölgedeki konak arama faaliyetlerini ölçmüşler. Her bir bölgede insan kokuları ve insanların nefesle verdiği yoğunluğa denk ölçüde CO2 varmış. Bu bölgelerden birinde ayrıca cilt sıcaklığındaki bir kaynaktan çıkan IR de varmış. Kondüksiyon ve konveksiyon yoluyla ısı alışverişinin önlenmesi için kaynak, bir bariyer yoluyla odadan ayrılmış. Araştırma takımı sonrasında kaç sivrisineğin kafeslerin etrafında sanki bir damar arıyorlarmış gibi yoklama yaptığını saymış.

İnsan cildiyle hemen hemen aynı sıcaklıkta olan bir kaynaktan ısıl IR ilave edilmesi (33,8 derece Celsius), böceklerin konak arama faaliyetini iki katına çıkarmış. Araştırma takımı, IR’nin yaklaşık 76 cm mesafeye kadar etkili kaldığını keşfetmiş.

“Bu çalışmada beni en çok şaşırtan şey, IR’nin ne kadar güçlü bir ipucu haline geldiğiydi” diyor DeBeaubien. “Tüm parametleri doğru ayarladıktan sonra, sonuçlar inkar edilemeyecek derecede netti.”

TRPA1, sivrisineğin IR algılama mesafesini etkili bir şekilde 76 cm’ye kadar çıkarıyor.

Araştırma takımı sivrisineklerin bu ısıyı algılayabildiklerini belirlemenin yanında, sivrisineklerin bunu yaparken vücutlarının hangi bölümünü ve hangi biyokimyasalları kullandığını da bulmuş. Her bir sivrisinek anteninin ucunda, ışınımı algılamaya güzel uyum sağlamış ‘çukurdaki çivi’ yapıları var. Çukur, çiviyi kondüktif ve konvektif ısıdan koruyarak çalışıyor. Böylelikle büyük oranda yönsel olan IR ışınımı yapıya girip onu ısıtabiliyor. Sivrisinek daha sonra ısıya karşı hassas olan TRPA1 proteinini kullanıyor. Bu protein, kızılötesi ışınımı tespit etmede bir sıcaklık algılayıcısı gibi çalışıyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın : https://popsci.com.tr/sivrisinekler-vucut-isimizi-algilayabiliyor/

Türk bilim adamları geliştirdi! Kalp krizi riskiniz nefesinize bakarak ölçülebilecek.

Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) ile Çorum Hitit Üniversitesi’nde bilim insanları çalışmalarında, insan nefesindeki molekülleri analiz edip, kalp krizi riskini yapay zeka teknolojisiyle önceden teşhis edebilen cihaz geliştirdi. Sinyale dönüştürülen nefes bilgilerinin aktarıldığı bilgisayar ortamında analiz eden, ulusal patent alıp, bilimsel dergide makalesi yayınlanan tasarımla; bir kişinin kalp krizi riski taşıyıp taşımadığı 30 saniyede öğreniliyor. 

Doç. Dr. Önder Aydemir, “Yapay zeka algoritmalarıyla insanların ‘miyokard enfarktüsü’ olup olmadığını nefes bilgilerinden otomatik olarak tespit etmeye çalıştık. Bulgular umut verici ve çarpıcı” dedi. Sağlık teknolojisi ve biomedikal üzerine çalışmalar yürüten KTÜ Mühendislik Fakültesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Önder Aydemir, Çorum Hitit Üniversitesi’nden Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Bilge Han Tozlu ile Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Yusuf Karavelioğlu ve Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi’nden Dr. Öğretim üyesi Cemaleddin Şimşek, çalışmalarında; insan nefesindeki molekülleri analiz edip kalp krizi riskini yapay zeka teknolojisiyle önceden teşhis edebilen cihaz geliştirdi. 

‘Biomedical Signal Processing and Control’ dergisinde makalesi yayınlanan cihazla; naylon poşet ya da balona doldurulan nefes, moleküllere dönüştürülüp, aktarıldığı bilgisayar ortamında inceleniyor. 

Tasarımla, bir kişinin kalp krizi riski taşıyıp taşımadığı 30 saniyede teşhis ediliyor. Sağlıklı ve kalp rahatsızlığı bulunan bireylerde yapılan deneyler sonucunda, kalp krizi riskini erken teşhis etmeyi başaran bilim adamları, Türk Patent ve Marka Kurumu’nca ulusal patent de aldıkları cihazı daha da geliştirerek cep telefonlarına entegre etmeyi, kalp krizi kaynaklı ani ölümleri de önlemeyi hedefliyor.

‘SANİYELER İÇERİSİNDE SONUCU ÇIKARTIYORUZ’

Biyomedikal mühendisliği alanında çalışmalar yapan KTÜ Mühendislik Fakültesi’nden Doç. Dr. Önder Aydemir, “Sağlıklı bireyler, kalp krizi ve kalp hastalığı riski olan insanların nefes bilgilerini elektronik burun teknolojisiyle sinyale dönüştürüp, bunu elektronik burunla bilgisayar ortamına kaydettik. 

Yapay zeka algoritmalarıyla birlikte insanların ‘miyokard enfarktüsü’ olup olmadığını nefes bilgilerinden otomatik olarak tespit etmeye çalıştık. Elde ettiğimiz sonuçlar gayet umut verici ve gelecek için de çarpıcı. Çalışmamız tescillendi.

Kaynak ve devamını okuman için : Türk bilim adamları geliştirdi! Kalp krizi riskiniz nefesinize bakarak ölçülebilecek – Resim 7 (haber7.com)

Kanadalı bilim insanları felç tedavisinde umut olacak çalışmayı duyurdu!

Nöroloji Profesörü Martinez önderliğindeki Kanadalı araştırmacılar, omurilik yaralanmaları sonrası ortaya çıkan felcin tedavisinde klinik deneylere hazır olduklarını duyurdu.

Kanada’nın Montreal kentindeki bilim insanları, felç hastaları için umut olacak bir çalışmada önemli gelişme sağladı.

Montreal Üniversitesine bağlı Montreal Sacred Heart Hastanesi’nden Nöroloji Profesörü Marina Martinez önderliğindeki araştırmacılar, omurilik yaralanmaları sonrası ortaya çıkan felcin tedavisinde klinik deneylere hazır olduklarını duyurdu.

GELİŞTİRİLEN ARAYÜZ BEYNİN İKİ YARIM KÜRESİNİ DÖNÜŞÜMLÜ UYARIYOR

Canadian Press’in haberine göre araştırmacılar, arka ayakları felçli olan bir hayvanın beyninin iki yarım küresini dönüşümlü olarak uyararak tekrar yürümesini sağlayan bir arayüz geliştirdi.

Araştırmacıların “büyük hayvan modeli” olarak adlandırdığı klinik deneyler öncesi çalışma, insanlardakine benzer belden aşağısı felç olan daha büyük hayvan modelleri üzerinde de yürütüldü.

FELÇLİ HASTALAR İÇİN UMUT VERİCİ GELİŞME

Martinez, “Sonuçlar o kadar kesin ki birkaç yıl içinde klinik deneylere geçmeye hazırız. Her iki bacaktaki hareketi geri kazanmak için, dönüşümlü olarak beynin sol ve sağ korteksini uyaracağız. Beyinde dönüşümlü stimülasyon başlar başlamaz, hayvan hemen tekrar yürümeye başlayacak.” dedi.

Kendisinin ve meslektaşlarının üzerinde çalıştığı teknolojinin, omuriliğin tam olarak hasara uğramadığı yaralanmalar için geçerli olduğunun altını çizen Martinez, “Bu teknoloji hiçbir zaman tam omurilik yaralanmalarına uygulanamayacak olsa da her adım bize insanların sorunlarını çözmeye biraz daha yaklaşma fırsatı veriyor.’’ diye konuştu.

Martinez ve ekibinin çalışmaları, “ScienceDirect” isimli bilimsel dergide de yayımlandı.

Kaynak ve devamını okuman için : Kanadalı bilim insanları felç tedavisinde umut olacak çalışmayı duyurdu! – Haber 7 Bilim

Bilim insanları, güneş enerjisiyle havadan verimli bir şekilde su toplayan sistem geliştirdi.

Suudi Arabistan’daki Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, sık bakım gerektirmeden, güneş ışığını kullanarak havadan su toplayabilen bir sistem geliştirdi. 

Suudi Arabistan’daki Kral Abdullah Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nden (KAUST) bir araştırmacı ekibi, sık sık manuel bakım gerektirmeden havadan su toplayabilen bir sistem geliştirdi. Pasif olarak çalışan sistem, güneş ışığını kullanarak havadaki suyu yakalayabiliyor.4Saatte 0,65 litre su üretebiliyor

Arastımacılar, Güneş Enerjili Atmosferik Su Çıkarma (SAWE) yöntemini kullanıp tasarımı iyileştirerek, standart güneş ışığı ve %90 nem altında saatte metrekare başına 0,65 litre tatlı su üretmeyi başardı. Araştırmacılar, sistemin %40 kadar düşük nem oranına sahip bölgelerde çalışabildiğini belirtiyor. Sistem, su kıtlığı olan bölgelerden şebekeden bağımsız tatlı su üretimi ve tarımda sulama amacıyla geliştirildi.

Havadan su toplama konsepti ve teknolojisi yeni olmasa da, mevcut güneş enerjisiyle çalışan sistemlerin hantal olduğu belirtiliyor. Güneş enerjisiyle çalışan toplayıcılar iki aşamalı bir döngüyü takip ediyor. Su, önce emici bir madde aracılığıyla havadan çekiliyor ve doygun hale geldiğinde sistem kapatılıyor. Sonra da suyu elde etmek için güneş ışığıyla ısıtılıyor. Ekibe göre, iki işlem arasında geçiş yapmak için hem fiziksel iş hem de bir anahtarlama sistemi gerekiyor. Bu da karmaşıklığı ve maliyeti arttırıyor.

Bitkilerden ilham aldılar

KAUST’ta geliştirilen yeni toplama cihazında ise ikisine de ihtiyaç duyulmuyor. Bunun yerine, iki aşama arasında pasif bir şekilde geçiş yapılarak, yardım almadan sürekli olarak çevrim yapılabiliyor. Ekip, sistemi geliştirirken doğadan ilham aldıklarını ve bitkilerin suyu köklerinden yapraklarına verimli bir şekilde taşıdıkları özel yapıları taklit ettiklerini söylüyor.

Araştırmacılar, atmosferik suyu yakalamak ve tatlı su üretmek için oldukça önemli olan toplu taşıma köprüleri adı verilen bir sistem geliştirdi. Bu köprüler, suyu emen bir tuz çözeltisiyle dolu dikey mikro kanallardan oluşuyor. Su açısından zengin çözelti, suyun bitki gövdelerinden yukarı hareket etmesine benzer şekilde kılcal etki yoluyla kanallardan yukarı çekiliyor. Çözelti yoğunlaştıkça, geri aşağı doğru yayılıyor ve süreç tekrarlanarak daha fazla su toplanıyor. Araştırmacılara göre, yenilikçi tasarım, su yakalama için açık bölümü, tatlı su üretimi için kapalı bölümle verimli bir şekilde birleştiriyor.

Ekip tarafından yürütülen deneyler, Suudi Arabistan koşullarında metrekare başına yazın günde 2 ila 3 litre, sonbaharda ise günde 1 ila üç litre su ürettiğini ortaya koydu. Üstelik sistem birkaç hafta boyunca bakıma gereksinim duymadan çalışmayı başardı. Ek olarak araştırmacılar, sistemin çöl bitkileri ve Çin lahanasının sulanması için doğrudan bir kaynak olarak kullanılabileceğini gösterdi.

Araştırmacılar geliştirdikleri sistemde, su emici bir kumaş, düşük maliyetli bir higroskopik tuz ve plastik bazlı bir çerçeve kullandılar. Malzemeleri uygun fiyatlı ve bulunabilir olmaları nedeniyle seçtiklerini, bu nedenle düşük gelirli bölgelerde büyük ölçekli uygulamalar için maliyetin düşük olacağını belirtiyorlar.

Kaynak ve devamını okuman için : Güneş enerjisiyle havadan su toplama sistemi geliştirildi | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Ay toprağından su elde etmenin yolu bulundu!

Çinli bilim insanları Ay’ın toprağından su çıkarmak için bir yöntem bulduklarını açıkladılar. Ortaya konan bu devrimsel yöntem Ay’da bir araştırma üssü kurmak için hayati bir adım olabilir.

Çinli bilim insanları, Ay’ın yüzeyindeki topraktan su çıkarmanın bir yolunu keşfettiklerini açıkladılar. Bu yöntem, Ay’da bir araştırma üssü inşa etme yolunda önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Çin Bilimler Akademisi (CAS) tarafından “son derece pratik” olarak tanımlanan bu teknik, toprağın yüksek sıcaklıklarda ısıtılmasıyla hidrojen ve oksijenin ayrıştırılmasına dayanıyor. Bu yeni yöntem, daha önceki su arama çalışmalarının odaklandığı doğal su kaynakları yerine, Ay toprağındaki minerallerden su üretmeyi hedefliyor.

Çin’in 2020 yılında Chang’e-5 sondası tarafından Ay’dan getirilen toprak örnekleri üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda, özellikle ilmenit gibi oksit minerallerinin, Güneş rüzgarına maruz kalma sürecinde büyük miktarda hidrojen depoladığı tespit edildi. Araştırmacılar, bu minerallerin yüksek sıcaklıklarda demir oksitlerle kimyasal reaksiyona girerek su, demir ve seramik cam ürettiğini belirttiler. Aktarılanlara göre sıcaklık 1000 dereceyi aştığında ise toprak erimeye başlıyor ve su buharı açığa çıkıyor.

Çin’in 2020 yılında Chang’e-5 sondası tarafından Ay’dan getirilen toprak örnekleri üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda, özellikle ilmenit gibi oksit minerallerinin, Güneş rüzgarına maruz kalma sürecinde büyük miktarda hidrojen depoladığı tespit edildi. Araştırmacılar, bu minerallerin yüksek sıcaklıklarda demir oksitlerle kimyasal reaksiyona girerek su, demir ve seramik cam ürettiğini belirttiler. Aktarılanlara göre sıcaklık 1000 dereceyi aştığında ise toprak erimeye başlıyor ve su buharı açığa çıkıyor.

1 ton Ay toprağından 50 litre su çıkıyor

Bilim insanları, bu yöntemi gerçekleştirmek için Ay toprağını odaklanmış güneş ışığı ile eritme fikrini önerdi. Üretilecek demirin ise Ay’da elektronik ekipman yapımında kullanılabileceği, eriyen toprağın ise inşaat malzemesi olarak değerlendirilebileceği ifade edildi. Ancak, bu yöntemin uygulanabilirliği için sonraki Chang’e misyonlarının daha fazla inceleme yapması gerektiği de vurgulandı.

Bu yenilikçi çalışma, CAS tarafından gelecekteki “Ay araştırma istasyonları ve uzay istasyonlarının inşası için bir tasarım temeli sağlayabileceği” olarak değerlendiriliyor. Ay’da su arama çalışmaları, bilim insanlarının uzun süredir üzerinde çalıştığı bir konu. Özellikle Ay’ın güney ve kuzey kutuplarında doğal halde buz bulunabileceğine inanılıyor. Ancak, Çin’in Chang’e-5 misyonu tarafından getirilen örneklerde su içeriğinin oldukça düşük olduğu ve bu suyu çıkarmanın zor olduğu belirtildi.

Önümüzdeki yıllarda su arama çalışmaları, Rusya’nın Luna 26 yörünge aracı ve Çin’in 2026 yılında Ay’ın güney kutbuna iniş yapması planlanan Chang’e-7 misyonu gibi çeşitli görevlerle devam edecek. NASA’nın VIPER ay gezgini projesi maliyet sorunları nedeniyle iptal edilmiş olsa da, ajans su arayışını diğer yöntemlerle sürdürmeyi planlıyor. Ay’ın güney kutbundaki yoğun buzun uzay araçları için yakıt kaynağı olarak da kullanılması planlanıyor.

Kaynak ve devamını okuman için : Ay toprağından su elde etmenin yolu bulundu! | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Yaşayan plastik: Atıklar için yeni bir biyolojik çözüm olabilir…

Bilim insanları, plastik kirliliğine karşı yeni bir çözüm geliştirdi. Yaşayan plastik adı verilen bu madde, çevreye zarar vermeden keni kendini yok edebiliyor. İşte detaylar:

Son zamanlarda plastik kirliliği, dünyamızın en büyük sorunlarından biri haline geldi. Okyanuslardan toprağa kadar her köşeye yayılan plastik atıklar, hem ekosistemleri tehdit ediyor hem de insan sağlığını riske atıyor. Ancak bilim insanları, bu soruna çığır açacak yeni bir çözüm geliştirmiş olabilirler.

İşte kendi kendini yok edebilen yaşayan plastik:

Araştırmacıların yaşayan plastik olarak adlandırdıkları bu yeni malzeme, içinde özel olarak yetiştirilen bakterileri barındırıyor. Bu bakteriler, belirli koşullar altında aktif hale gelerek plastiği parçalayan özel enzimler üretiyor. Tıpkı bir tohumun toprağa düşüp bitkiye dönüşmesi gibi, bu bakteriler de plastik içinde uyuyor ve uygun ortam bulunca uyanıyor.

Çin Bilimler Akademisi’nden bilim insanları, bu araştırma kapsamında lipaz BC olarak bilinen plastik parçalayıcı bir enzim salgılamak üzere genetik olarak tasarlanmış bir Bacillus subtilis bakteri türü yarattı. Bu bakteriler sonrasında ağır metal iyonlarına maruz bırakılarak spor haline getirildi. Sonrasında ise araştırmacılar, bu sporları plastik malzemeye eklediler ve plastik, belirli bir süre veya özel bir tetikleyiciyle karşılaştığında bu sporlar aktifleşti. Sporlardan çıkan bakteriler ise plastik moleküllerini parçalayarak tamamen doğal maddelere dönüştü.

Sonuç olarak, bilim insanlarının geliştirdiği yaşayan plastik, plastik kirliliğiyle mücadelede umut veren bir çözüm. Ancak canlı plastiğin, enzim tarafından ne ölçüde parçalandığını belirlemek için daha fazla araştırma yapılması gerekmekte. 

Kaynak ve devamını okuman için : Yaşayan plastik: Atıklar için yeni bir biyolojik çözüm olabilir | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Tıpta devrim: Saç teli kalınlığında süper ince bataryalar geliştirildi.



MIT araştırmacıları hücre boyutundaki robotlara güç verebilecek küçük bir batarya geliştirdi. Yeni çinko-hava batarya sadece saç teli kalınlığında ve tıpta bir devrim yaratabilir.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) mühendisleri, hücre boyutunda, otonom robotların enerji ihtiyaçlarını karşılayacak kadar küçük ve etkili bir batarya tasarladı. Bu yeni teknoloji, insan vücuduna ilaç taşıyan robotlar ya da gaz boru hatlarındaki sızıntıları tespit eden cihazlar gibi birçok alanda devrim yaratabilir.

Saç teli kalınlığında batarya

Mühendisler tarafından geliştirilen bu “çinko-hava batarya”, bir kum tanesinden daha küçük olup, sadece 0,1 milimetre uzunluğunda ve 0,002 milimetre kalınlığında, yani bir insan saçının kalınlığına eşdeğer. Bu minik batarya, havadan oksijen alarak çinko maddesini oksitlemekte ve 1 volt potansiyelinde bir akım üretmekte. Bu enerji miktarının küçük bir devreyi, sensörü ya da aktüatörü çalıştırmak için yeterli olduğu belirtiliyor.

MIT Kimya Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi olan Michael Strano, bu yeniliğin robotik alanında önemli bir dönüm noktası olacağını belirtiyor. Strano’nun laboratuvarı, yıllardır çevresel uyarıcılara tepki verebilen küçük robotlar üzerinde çalışıyor. Ancak bu tür robotların geliştirilmesindeki en büyük zorluk, yeterli enerji kaynağının sağlanmasıydı. Diğer araştırmacılar, güneş enerjisiyle çalışan mikroskobik cihazlar geliştirmişti, ancak bu cihazların sürekli olarak bir lazer veya ışık kaynağına bağlı olması gerekiyordu.

Strano, daha bağımsız robotlar geliştirmek için laboratuvarında çinko-hava bataryalar kullanmayı tercih etti. Çinko-hava bataryalar, yüksek enerji yoğunluğu sayesinde uzun ömürlü olmalarıyla bilinir ve genellikle işitme cihazlarında kullanılır. Ekibin tasarladıkları batarya, mikroelektronik için yaygın olarak kullanılan SU-8 adlı bir polimer şeridine gömülü platin elektroda bağlı bir çinko elektrottan oluşuyor. Bu elektrotlar havadaki oksijen molekülleriyle etkileşime girdiğinde, çinko oksitleniyor ve platin elektroda akan elektronları serbest bırakarak bir akım oluşturuyor.

Araştırmada, bu bataryanın bir aktüatörü (çalışma özelinde bir robot kolunu) çalıştıracak kadar enerji sağlayabildiği gösterildi. Ayrıca, bataryanın elektriksel dirençlerini çevresel kimyasallara göre değiştiren sensörler gibi bileşenleri de çalıştırabileceği kanıtlandı.

Hedef: insan vücuduna enjekte edilebilen robotlar

Bu çalışmada araştırmacılar bataryalarını harici bir cihaza bağlamak için bir kablo kullandılar, ancak gelecekteki çalışmalarında bataryanın bir cihaza dahil edildiği robotlar yapmayı planlıyorlar.

Bu çalışmalar, insan vücuduna enjekte edilebilecek, belirli bir hedefe ulaştığında ilaç salabilen küçük robotların tasarlanmasını içeriyor. Vücutta kullanılacak bu cihazların, ihtiyaç kalmadığında kendiliğinden parçalanabilecek biyouyumlu malzemelerden yapılması öngörülüyor. Araştırmacılar ayrıca bataryanın voltajını artırarak yeni uygulamalara kapı açmayı hedefliyor. Ancak bataryanın potansiyelini tam olarak gerçekleştirebilmesi için mevcut robotik teknolojilerle entegre edilebilmesini sağlayacak uyumlu sistem ve arayüzlerin geliştirilmesi gerekiyor.

Kaynak ve devamını okuman için : Saç teli kalınlığında süper ince bataryalar geliştirildi | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Türkler ilk defa uzayda test edecek… Çalışmalar başladı!

Türkiye’nin ilk insanlı uzay görevinde gerçekleştirilecek deneyle uzay koşullarında bitkilere genetik müdahale yapılacak.

Türkiye’nin ilk insanlı uzay görevi sırasında gerçekleştirilecek projede, uzay ortamında bitkilere genetik müdahale yapılacak ve bu müdahalenin verimi gözlemlenecek.

Cumhuriyet’in 100’üncü yılında gerçekleştirilecek uzay yolculuğunda, uzay yolcusu, üniversite ve araştırma kurumları tarafından hazırlanan 13 farklı deney gerçekleştirecek.

Türkiye Uzay Ajansı (TUA) ve TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü tarafından belirlenen deneylerden biri de “Mikro Yer Çekimi Altında Bitkilerde CRISPR Gen Düzenleme Verimliliğinin Araştırılması” başlıklı çalışma olacak. Proje ile moleküler biyolojinin modern gen düzenleme tekniklerinden biri olan CRISPR tekniğinin mikro yer çekimi ortamında bitkiler üzerindeki etkinliğinin araştırılması, gen aktarımı ve genetik müdahalenin uzayda yapılıp yapılamayacağının test edilmesi amaçlanıyor.

Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü doktora öğrencisi Tuğçe Celayir’in yürütücülüğünü üstlendiği projede aynı bölümden Doktor Öğretim Üyesi Şenay Vural Korkut ile lisans öğrencisi Sıla Yigit ve Dünyadaki Mars Projesi (Mars on Earth Project (MoEP) kurucularından Ruha Uslu yer alıyor.

İLK TÜRK UZAY YOLCUSU İLE YER ÇEKİMSİZ ORTAMDAKİ DENEYLER HAYATA GEÇİRİLECEK

Laboratuvar çalışmalarına bu yılın mart ayında başlanan projenin bir sonraki safhasında, ilk Türk uzay yolcusu ile yer çekimsiz ortamdaki deneyler hayata geçirilecek.

AA muhabirine projenin detaylarını anlatan Celayir, proje kapsamında uzay koşullarında bitkilerin üzerinde genetik müdahaleyi ve bu müdahalenin verimini araştırdıklarını söyledi.

Önceliklerinin uzay platformunda gerçekleşecek deneylerin moleküler seviyedeki analizlerinin gerçekleştirilmesi, proje kapsamında gönderilecek tüm materyallerin hazırlanması ve optimizasyonların gerçekleştirilmesi olduğunu belirten Celayir,“Projemizde bitkilere yapacağımız genetik müdahale ile sağlığını iyileştirmeye yönelik ileride yapılacak çalışmaları da destekleyecek şekilde ilk defa bir analizin yapılmasına odaklanıyoruz. Mikro yer çekiminde bu analiz yapılabilir mi? Bu uygulama yapılabilir mi? Aslında bu soruların cevaplarını arıyoruz.” dedi.

Kaynak ve devamını okuman için : Türkler ilk defa uzayda test edecek… Çalışmalar başladı! – Resim 11 (haber7.com)

Balık Derisi Bandajları: Yara iyileşmesini hızlandırmanın doğal bir yolu

Bu konuk yazısında Mae Staples , balık derisinin yara iyileşmesinin anahtarı olabileceğini ele alıyor.

Elinizde bir kesik mi var? İlaç dolabındaki bir bandaj kutusuna veya bir rulo gazlı beze uzanmanız olasıdır. Peki ya o yarayı kapatmak için biraz balık derisi proteini ne olacak? Kulağa Küçük Deniz Kızı’ndan fırlamış bir çare gibi gelebilir , ancak aslında Çin’deki araştırmacılar yakın zamanda Tilapia balığından elde edilen kolajenin sıçanlarda yara iyileşmesini önemli ölçüde hızlandırdığını keşfettiler. Zhou ve arkadaşları

yara iyileşmesi denizine dalmadan önce bile , kolajenin cilt yenilenmesini desteklemek için kullanımı iyi biliniyordu. Kolajen, insan vücudundaki bağ dokularındaki ana yapısal proteinlerden biridir. Domuz ve inek kolajen proteinleri geçmişte yara iyileşmesini başarıyla desteklemek için kullanılmıştır, ancak bu memeli türlerinden hastalık etkenlerinin bulaşma riski, tıbbi alanda daha geniş uygulamaları engellemektedir. İşte balık derisi tam da burada devreye giriyor. Balıkları etkileyen hastalıklar ve bakteriler çoğu insan patojeninden farklıdır ve balık derisi de bandaj üretimi için ucuz ve kolayca bulunabilen bir malzemedir. Balık derisi kolajeninin çok yönlülüğünü göz önünde bulundurarak, araştırmacılar proteinin mükemmel bir termo-stabiliteye ve çekme mukavemetine sahip olduğunu belirttiler. Bu, bandajın cilde yapışmasını ve vücut hareketlerine uyum sağlamasını sağlar. Ek olarak, Tilapia kolajeninin, cilt yara iyileşmesi ve bağışıklık tepkisi için önemli olan iki hücre türünden biri olan keratinositlerin in vitro büyümesini desteklediği gösterilmiştir. İkinci hücre türü dermal fibroblastlar olarak bilinir. Bu hücrelerin yara bölgesine göçü, epitel hücre bölünmesini artırmaya yardımcı olur ve dermal fibroblastlar ayrıca yara iyileşmesini desteklemek için sitokin sinyalleri salgılar.

Zhou ve arkadaşları deneylerine kimyasal saflaştırma yöntemleriyle Tilapia derisinden kolajen çıkararak başladılar. Daha sonra proteini bir kolajen “süngeri” olarak adlandırılan bir nanofiber matrise dönüştürdüler. Araştırmacılar, yapı analizi ve gen dizilimi yoluyla kolajenin yüksek bir denatürasyon sıcaklığına sahip olduğunu ve böylece çevresel dalgalanmalar altında bile benzersiz üçlü sarmal şeklini koruduğunu kaydettiler. Bu veriler, insan derisinin sıcaklığı değişebildiğinden, kolajen bazlı Band-Aid’lerin tıbbi uygulamaları için umut vericidir. Farklı cilt koşullarına uyum sağlayabilen ve yine de yerinde kalabilen bir malzeme, bandaj tasarımının ayrılmaz bir parçasıdır.

Kolajen matrisinin deride kalabileceğini belirledikten sonra, Zhou ve arkadaşları dikkatlerini yabancı protein tarafından teşvik edilen bağışıklık tepkisine odakladılar. Önceki çalışmalarda, sığır kolajeni insan derisine uygulandığında aşırı duyarlılığa ve bazı hastalarda antikor seviyelerinin artmasına neden olmuştur. Tilapia kolajeninin bağışıklık özellikleri bu çalışmadan önce hiç test edilmemişti.

Dalak, insan vücudundaki en büyük bağışıklık organlarından biridir ve ayrıca B ve T lenfositleri içerir. Bu özel bağışıklık hücreleri yabancı antijenleri veya “işgalcileri” tanır ve hızlı bir hücresel tepkiyi aracılık eder. Bu bağışıklık özellikleri nedeniyle, araştırmacılar Tilapia kolajenine karşı bağışıklık tepkisini test etmek için sıçanlardan alınan dalak hücre kültürlerini kullandılar. İn vitro teknikleri, fark edilebilir bir bağışıklık tepkisinin tetiklenmediğini gösterdi. B ve T lenfositleri, kolajen süngeri eklendiğinde bile normal seviyelerde kaldı.

Balık derisinin hücre kültürlerinde umut verici sonuçlar vermesiyle, Zhou ve arkadaşları daha sonra canlı hayvan deneylerine yöneldi. Bandajlar tıbbi bir bağlamda insanlarda kullanılacağından, canlı organizmalarda farklı bir bağışıklık tepkisi üretilip üretilmediğini görmek istediler. Bu, araştırmacıların yara iyileşirken hiçbir zararlı küçük molekülün sinir sistemine girmediğinden emin olmak için canlı dokulardaki kolajen süngerinin bozulmasını incelemelerine olanak tanıdı.

Kaynak ve yazının devamını okumak için linke tıklayın: https://www.nature.com/scitable/blog/student-voices/fish_skin_bandaids_a_natural/