Bağırsak kanseri belirtileri dışkı yoluyla nasıl kontrol edilir?

tuvalette oturan bir kadın

Yaygın adıyla bağırsak kanseri olarak da bilinen kolorektal kanser, kalın bağırsak (kolon) veya bitimindeki rektumu etkileyen bir kanser türü ve dünya çapında en yaygın kanserlerden biri.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre, 2020 yılında dünya genelinde 1,9 milyondan fazla yeni bağırsak kanseri vakası ve bu kansere bağlı 930 binden fazla ölüm gerçekleşti.

Dünya çapında en yaygın üçüncü kanser türü ve tüm kanser vakalarının yaklaşık yüzde 10’unu oluşturuyor. Kansere bağlı ölümlerin de ikinci önde gelen nedeni.

Birçok kişide hastalığın erken evrelerinde belirti görülmez. Uzmanlar bağırsak kanserinin erken teşhisinde dışkı kontrolünün önemine dikkat çekiyor.

Bağırsak kanseri belirtileri neler?

  • Dışkıda değişiklikler – ishal veya kabızlık gibi
  • Normalden daha sık veya daha seyrek dışkı yapma
  • Dışkıda kırmızı veya siyah görünümlü kan
  • Anüste kanama
  • Tuvalete yeni gitmiş olsanız bile sık sık dışkı yapma ihtiyacı hissetme
  • Karın ağrısı
  • Karında bir yumru
  • Şişkinlik
  • Kilo kaybı
  • Sebepsiz yere çok yorgun hissetmek

Bu belirtilere sahip olmak mutlaka bağırsak kanseri olduğu anlamına gelmez, ancak bunların üç hafta ya da daha uzun bir süre boyunca fark ederseniz ve iyi hissetmiyorsanız bir hekime görünmeniz tavsiye ediliyor.

Bağırsak kanseri bazen dışkının bağırsaktan geçmesini olanaksız kılabilir.

Bu da şiddetli karın ağrısı ve kabızlığa yol açabilir. Bu durumda hızlıca sağlık kuruluşlarına başvurmak gerekir.

Dışkı nasıl kontrol edilir?

Tuvalete çıktığınızda dışkınıza iyi bakmak önemli. Ayrıca bu konuda konuşmaktan asla çekinmeyin.

Dışkındaki kanın yanı sıra rektal (anüs çevresindeki) kanamaya da dikkat etmek gerekir.

Parlak kırmızı renkte kan hemoroit (basur) kaynaklı olabilir, ancak bağırsak kanserinden de kaynaklanabilir.

Dışkıda koyu kırmızı veya siyah kan, bağırsaklardan veya mideden gelebilir; bu nedenle önemli bir uyarı olabilir.

Ayrıca, tuvalete çıkma sıklığında normale göre bir değişiklik de olabilir.

Veya bağırsaklarınızı gerektiği gibi boşaltmadığınızı ve yeterince sık gitmediğinizi hissedebilirsiniz.

İngiltere’deki Bağırsak Kanseri Vakfı, doktora bir semptom günlüğü ile gidilmesini tavsiye ediyor.

Doktorlar, çeşitli bağırsak sorunlarına sahip çok sayıda farklı kişiyi ve semptomlarını bilirler. Dolayısıyla siz de konuyla ilgili rutinlerinizdeki değişiklikleri ve kanamalar hakkında bilgi vermekten çekinmeyin.

Bağırsak kanserine ne neden olur?

Kimse bağırsak kanserine tam olarak neyin sebep olduğundan emin değil. Ancak kanserin gelişimini daha olası hale getirebilecek bazı şeyler var:

  • Yaşlandıkça, kanser olma olasılığı artar. Bağırsakta da durum farklı değil. Çoğu vaka 50 yaş üstü yetişkinlerde görülür.

Ayrıca risk artıran faktörler arasında şunlar sayılabilir:

  • Fazla kırmızı et ve salam, sucuk, pastırma gibi işlenmiş etleri tüketmek
  • Sigara içmek
  • Çok fazla içki içmek
  • Fazla kilolu ya da obez olmak
  • Bağırsağınızda tümöre dönüşebilen poliplerin olması
elde kan bulaşmış peçete

Kalıtsal mıdır?

Pek çok vakada bağırsak kanseri kalıtsal değil. Ancak 50 yaşından önce teşhis konmuş herhangi bir yakın akrabanız varsa doktorunuza söylemelisiniz.

Lynch sendromu gibi bazı genetik durumlar, insanların bağırsak kanseri geliştirme riskinin çok daha yüksek olduğu anlamına gelebilir.

Ancak doktorlar bu durumu bilirse bunlar da önlenebilir.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c20m7gygx31o

Palmiye yağının alternatifi bulunmuş olabilir

Araştırmacılar kek, kurabiye gibi ürünleri inceliyor
Edinburgh’daki Queen Margaret Üniversitesi’ndeki araştırma ekibini Catriona Liddle ve Dr. Julien Lonchamp yönetti

19 Eylül 2023

Güncelleme 19 Eylül 2024

İskoçya’da bir araştırma ekibi, palmiye yağının alternatifi olabilecek bir ürün geliştirmiş olabileceklerini açıkladı.

Süpermarket raflarındaki gıda ve kozmetik ürünlerinin neredeyse yarısının palmiye yağı içerdiği tahmin ediliyor.

Palmiye yağına olan büyük talep, palmiye ağaçlarının yetiştiği Ekvator’a yakın bölgelerde önemli oranda ormansızlaşmaya yol açtı.

Edinburgh’daki Queen Margaret Üniversitesi’nden (QMU) gıda uzmanları, ürettikleri yüzde 100 bitki bazlı yeni içeriğin çevre için yüzde 70 oranında daha iyi olduğunu söylüyor. Ayrıca yüzde 80 daha az doymuş yağ ve yüzde 30 daha az kalori ile ürettikleri PALM-ALT’ı çok daha sağlıklı bir seçenek olarak değerlendiriyorlar.

Ekibin üst düzey araştırmacılarından Catriona Liddle, “(Palmiye yağının) yerine geçebilecek, aynı tada ve aynı dokuya sahip ürünü elde etmeyi başardık” diyor ve ekliyor:

“Bir kurulu, ürünümüz ile geleneksel palmiye yağ arasındaki farkı anlayıp anlayamadığını görmek için bazı duyu testlerinden geçirdik ama farkı anlayamadılar.”

Yeni PALM-ALT ürününün mayonez tarzı bir kıvama sahip olduğu belirtiliyor.

Palmiye ve hindistan cevizi ya da ilave tatlandırıcı, şeker, koruyucu madde veya renklendirici içermiyor.

Keten tohumu endüstrisinden bir yan ürün ile doğal lif ve kanola yağından yapıldı.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı’na (WWF) göre palmiye yağı, dünyada üretilen bitkisel yağların yüzde 40’ını oluşturuyor ve böylece dünyanın en çok üretilen bitkisel yağı olmaya devam ediyor.

Gıda ve kozmetik firmaları arasında oldukça popüler. Kokusuz, tatsız ve renksiz olduğu için ürünlerin kokusunu, tadını ve görünümünü değiştirmiyor.

Pürüzsüz bir dokusu var ve doğal koruyucu görevi görüyor. Yüksek sıcaklıkta da özelliklerini koruduğu için yemek pişirmek için de ideal. Çikolatadan şampuana, pizzadan diş macununa ve deodorantlara kadar her şeyde kullanılıyor.

Palmiye yağı üretimine uygun arazi açmak için ormansızlaştırmaya gidiliyor

Palmiye yağı ekimi için arazi kullanımının yüzde 85’i Endonezya ve Malezya’da.

1970’de 3,3 milyon hektardan 2020’de neredeyse 9 kat artarak 28,7 milyon hektara çıktı.

Mali açıdan bakıldığında, dünya çapındaki palmiye yağı endüstrisinin 2021’de 62,3 milyar dolar değerinde olduğu bildiriliyor. Talep artışı sürdüğünden, bu rakamın 2028 yılına kadar 75,7 milyar dolara çıkması bekleniyor.

Catriona Liddle, BBC’ye yaptığı açıklamada, “Palmiye yağı gıda endüstrisinde yağ olarak kullanılıyor, size doku ve iyi bir raf ömrü sağlıyor. Özellikle fırında pişirilen ürünlerde neredeyse yeri doldurulamaz bir bileşen çünkü çok işlevsel” dedi.

Bundan sonra yeri doldurulabilir mi?

Fakat araştırmayı yürüten ekibinin PALM-ALT için uluslararası patent alma aşamasında olması ve olası üreticilerle görüşmeye başlamasıyla birlikte bu durum değişmek üzere olabilir mi?

Liddle, “Ekmek, kek, bisküvi gibi herkesin yemeyi sevdiği ancak bizim için pek de sağlıklı olmayan unlu mamuller ile başladık” diyor ve ekliyor:

“Yüzde 80’den fazla daha az doymuş yağ ve yüzde 30 daha az kalori içeren bir ürün yarattık. Dolayısıyla bu, palmiye yağından çok daha sağlıklı bir ürün. Ayrıca karbon emisyonları açısından düşünüldüğünde çevre açısından da neredeyse yüzde 70 daha iyi.

“Şimdi ürünü üretecek kişilerle görüşmeler yapmayı düşünüyoruz, bu yüzden bizim için gerçekten heyecan verici.”

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c3g3l7145kyo

‘Genetik hayaletler’ araştırması Covid’in kaynağının yaban hayvanları olduğunu buldu

Rakun köpekleri Covid'in potansiyel kaynaklarından olarak görülüyor.
Rakun köpekleri Covid’in potansiyel kaynaklarından olarak görülüyor.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Fransa’dan bilim insanları tarafından, milyonlarca genetik kod parçası kullanılarak yapılan yeni bir araştırma, Covid-19 salgınının bir laboratuvar sızıntısından ziyade pazarda satılan enfekte hayvanlarla ortaya çıktığını öne sürüyor.

Çalışma için Covid’in erken evrelerinde Çinli yetkililer tarafından toplanan ve salgının kökenleri hakkında en değerli bilimsel bilgi kaynaklarından biri olarak görülen numuneler kullanıldı.

Numuneler Ocak 2020’de Çin’in Vuhan kentinde toplanmıştı.

Vuhan’daki hastanelere gizemli bir zatürreyle başvuranların artmasıyla Huanan Deniz Ürünleri Toptan Pazarı ile erken bir bağlantı kurulmuştu. Pazar kapatıldıktan sonra yetkililer, tezgahlar, hayvan kafeslerinin içi ve kesilen hayvanların kürkünü yüzmek için kullanılan ekipmanlar dahil birçok yerden sürüntü örnekleri topladılar.

Huanan Deniz Ürünleri Toptan Pazarı salgının ilk günlerinde kapatıldı.

Bu numunelerle ilgili analizleri geçen yıl yayımlandı ve ham veriler diğer bilim insanlarının kullanımına sunuldu.

Şimdiyse ABD ve Fransa’daki bir grup bilim insanı, daha da gelişmiş genetik analizlerin Covid’in ilk günlerini daha derinlemesine incelemelerine izin verdiğini söylüyor.

Bu çalışma kapsamında milyonlarca kısa genetik kod parçasını (hem DNA hem de RNA) analiz ederek Ocak 2020’de pazarda olan hayvanları ve virüsleri bir nevi yeniden canlandırmaları gerekiyordu.

Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nden Prof. Florence Débarre, “Çevreden alınan numunelerle bu hayvanların DNA ve RNA hayaletlerini görüyoruz ve bu hayvanların bazıları [Covid virüsünün] bulunduğu tezgahlardalar,” diyor.

Cell dergisinde yayımlanan araştırma sonuçlarında, virüsün pazarda ortaya çıktığı tezini destekleyen bulgular sıralanıyor.

Buna göre Covid virüsü ve taşımaya yatkın hayvanların aynı yerde olduğu tespit edildi; bazı sürüntülerde hem hayvanın hem de koronavirüs genetik kodu birlikte gözlemlendi. Bunlar pazarın her yerine eşit bir şekilde dağılmamış; belirli sıcak noktalarda toplanmıştı.

ABD’deki Scripps Enstitüsü’nden Prof. Kristian Andersen, “Tek bir tezgah düzeyinde bile, salgının yüksek olasılıkla kaynağının pazar olduğunu gösteren çok tutarlı bir hikaye buluyoruz,” diyor.

Ancak, virüsle aynı anda aynı yerde olmaları hayvanların enfekte olduğunu kanıtlamıyor.

Pazarda tespit edilen hayvanlar arasında maskeli palmiye misk kedisi de vardı. Hayvan Sars virüsü salgınında rol oynamıştı.

Numunelerde en sık görülen hayvan, rakun köpeğiydi. Deneyler bu hayvanın Covid’i hem yakaladığını hem de bulaştırdığını göstermişti.

Pandeminin potansiyel kaynağı olarak tanımlanan diğer hayvanlar, 2003’teki Sars salgınıyla da ilişkilendirilen maskeli palmiye misk kedisi, beyaz bambu fareleri ve Malaya kirpileriydi. Virüsü yayıp yaymadıklarını görmek için deneyler yapılmadı.

Genetik analizin derinliği, pazarda hangi rakun köpek türlerinin satıldığını belirleyebilmesini sağladı. Bu türler Güney Çin’de yaban hayatında daha yaygın olarak bulunuyordu. Bu, bilim insanlarına bir sonraki adımda nereye bakacakları konusunda ipuçları veriyor.

‘Şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kaynağı hayvanlar’

Araştırma ekibi ayrıca pazarda bulunan viral numunelerin genetik kodunu pandeminin ilk günlerinde hastalardan alınan numunelerle karşılaştırdı. Viral numunelerdeki çeşitli mutasyonlar incelemek de ipuçları sağlıyordu.

Numuneler, Covid’in pazarda birden çok kez ortaya çıktığını ve hayvanlardan insanlara iki potansiyel yayılma olayı yaşandığını gösteriyor ancak kanıtlamıyor.

Araştırmacılar, bunun, salgının pazar dışında bir yerde başlayıp pazarda güçlenmesinden ziyade pazarın köken olduğu fikrini desteklediğini söylüyor.

Bilim insanları ayrıca mutasyonları virüsün soy ağacını oluşturmak ve geçmişine bakmak için kullandı.

Prof. Andersen, “Pandeminin ve pazardaki salgının başladığına inandığımız zamanlar örtüşüyor, aynılar,” diyor.

Araştırmalarına göre pandeminin ilk günlerinde görülen koronavirüsün tüm genetik çeşitliliği pazarda bulunuyordu.

Arizona Üniversitesi’nden Prof. Michael Worobey, “Bu büyük, gür evrimsel ağaçtaki küçük bir dal olmaktan ziyade, pazardaki genetik dizilimler ağacın tüm dallarına yayılmış durumda, bu da genetik çeşitliliğin aslında pazarda başladığıyla tutarlı,” diyor.

Bu çalışmanın, erken vakalar ve pazarla bağlantılı hastaneye yatışlar gibi diğer verilerle bir araya geldiğinde, Covid’in kökeninin hayvansal olduğuna işaret ettiğini söyledi.

Prof. Worobey, “Şüpheye mahal bırakmayacak şekilde böyle ortaya çıktı” dedi ve veriler göz önüne alındığında diğer açıklamaların “oldukça hayali, saçma senaryolar” gerektirdiğini belirtti.

“Bence şimdiye kadar kanıtların ne kadar güçlü olduğu konusunda bir takdir eksikliği vardı,” diye ekledi.

Kaynak ve yazının devamını okumak için bağlantıya tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c3e93w4lx93o

Dünya Alzheimer günü: Belirtileri neler, hangi tedaviler uygulanıyor?

Demans ve Alzheimer

5 Nisan 2024

Güncelleme 2 saat önce

İngiltere, kan testleri yoluyla Alzheimer hastalığı ve diğer demans türlerinin daha erken teşhis edilip edilemeyeceğini anlamak için denemeler yapıyor.

Bu sayede daha fazla insanın bakım, destek ve yeni ilaç tedavilerine daha erken aşamada başlanması umuluyor.

İngiltere’deki Alzheimer Society (Alzheimer Derneği) verilerine göre bugün dünyada 55 milyon insan demansla yaşıyor ve 2050’de bu rakamın 139 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor.

Demans ve Alzheimer aynı şey mi?

Demans, beynin birçok hastalığında görülen bir semptomdur. Hafıza kaybı söz konusudur ve özellikle yakın zamandaki olayları hatırlamakta zorluk çekilir.

Diğer belirtiler arasında davranış, ruh hali ve kişilik değişiklikleri, tanıdık yerlerde kaybolma veya konuşmada doğru kelimeyi bulamama sayılabilir.

Bu durum, insanların yemek yeme ve su içme gibi ihtiyaçlarının farkında olmadıkları bir noktaya ulaşabilir.

Alzheimer, demansa neden olan hastalıklar arasında en yaygın olanıdır.

Diğer demans türleri ve yol açan unsurlar ise şunlar:

  • Vasküler demans: Beyindeki kan dolaşım bozukluğu
  • Lewy cisimcikli demans: Lewy cisimciklerinin sinir hücrelerinde birikmesi
  • Frontotemporal demans: Fontal ve/veya temporal loblardaki sinir hücresi hasarına bağlı ortaya çıkan beyin fonksiyonlarındaki bozulma
  • Parkinson hastalığı demansı
  • Amyotrofik lateral skleroz (ALS – motor nöron hastalığı): İstemli kasların kontrolünden sorumlu sinir hücrelerinin zamanla tahrip olduğu ve dejeneratif hastalık
  • Ve yeni keşfedilen LATE: beyin hücrelerinde TDP-43 protein birikmesi

Alzheimer’ın erken belirtileri neler?

Alzheimer hastalığının ilk belirtileri genellikle hafıza kaybı olarak ortaya çıkar.

Bu, son konuşmaları unutmayı, eşya kaybetmeyi, isimleri unutmayı veya aynı soruyu tekrar tekrar sormayı içerebilir.

Ruh halinde de daha fazla endişe veya kafa karışıklığı gibi değişiklikler olabilir.

Gençler Alzheimer’a yakalanır mı?

Alzheimer çoğunlukla bir yaşlılık hastalığıdır. 80 yaşın üzerindeki her altı kişiden birinde görülür.

Erken (genç) başlangıçlı Alzheimer nispeten nadirdir. Yine de Alzheimer vakalarının yüzde 5’i 65 yaşın altındaki kişilerde ortaya çıkar.

Çok daha az sayıda insan ise 30’lu ve 40’lı yaşlarında etkilenebilir.

Genç yaşta Alzheimer’a yakalanmak için bilinen tek risk faktörü, yakın akrabaların da erken başlangıçlı hastalığa sahip olmasıdır. Hastalığı önlemenin bilinen bir yolu yoktur.

Demans engellenebilir mi?

Demansa yakalanmayı engellemenin kanıtlanmış bir yolu yok.

Ancak araştırmalar, her üç vakadan birinin yaşam tarzı değişiklikleri ile önlenebileceğini gösteriyor:

  • Orta yaşlarda işitme kaybını tedavi etmek
  • Eğitimde daha uzun süre geçirmek
  • Sigarayı bırakmak
  • Depresyon için erken tedavi
  • Fiziksel olarak aktif olmak
  • Sosyal izolasyondan kaçınmak
  • Yüksek tansi̇yondan kaçınmak
  • Obez olmamak
  • Tip 2 diyabet geliştirmemek

Bunları yapmanın beyni korumaya nasıl yardımcı olabileceği tam olarak bilinmiyor.

Peki, bu yaşam tarzı faktörleri beyindeki bunama sürecini gerçekten durduruyor mu? Yoksa beyni bunamaya hazırlayıp böylece daha uzun süre idare edilmesini sağlayarak semptomların ortaya çıkması mı erteleniyor?

Alzheimer kalıtsal mı?

Alzheimer kalıtsal olabilir, ama olay bundan ibaret değil.

Alzheimer’lı bir ebeveyne veya kardeşe sahip olmak hastalığa yakalanma riskini artırır.

Ancak hastalığa yakalanmış bir akrabanızın olması, kaderinizde bu hastalığa yakalanmak olduğu anlamına gelmez.

Alzheimer’dan etkilenmemiş bir ailede olmak da hastalığa yakalanmayacağınız anlamına gelmez.

Kaynak ve yazının devamını okumak için bağlantıya tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/cx0z3429jn2o

Hayvanlar Isınan Dünyaya Tepki Olarak Şekil Değiştiriyor

Her zamankinden daha hızlı değişen bir iklime yanıt vermek zorunda kalan türlerin adaptasyonlarının buna ayak uydurup uyduramayacağı henüz belirsizliğini koruyor.

AMiya Warrington ve meslektaşlarının Cape yer sincaplarını ( Xerus inauris ) incelediği Güney Afrika doğa koruma alanında , günlük maksimum sıcaklık sadece 18 yılda yaklaşık 2,5 °C arttı. Manitoba Üniversitesi’nde koruma ekolojisti olan Warrington, hayvanların bölgenin boğucu sıcağına dayanmak için bir dizi taktik geliştirdiğini söylüyor. Örneğin, splooting adı verilen bir pozda yere uzanmak, hayvanların daha az tüylü alt kısımlarından ısıyı atmalarına yardımcı oluyor. Sincaplar ayrıca, küçük şemsiyeler gibi başlarının üzerine kıvırdıkları gür kuyruklarının altında gölgeli dinlenme yerleri buluyorlar. Gerçekten sıcak olduğunda, fosil memeliler serinlemek için yuvalarına çekiliyorlar. Ancak Warrington, serinlemek için tüm bu seçeneklere rağmen, bu kadar hızlı bir iklim değişikliği nedeniyle “yine de toleranslarının sınırlarında olabilecekleri” konusunda uyarıyor.

Warrington, bu yoğun baskının vücutlarının şekil değiştirmeye başlamasının nedeni olabileceğini söylüyor. Yaklaşık yirmi yıllık bir süre zarfında sincapların zaten inanılmaz derecede büyük olan ve ısıyı dağıtmaya yardımcı olabilecek arka ayaklarının vücut boyutlarına göre yaklaşık %11 oranında büyüdüğünü buldu. Bu arada, omurga uzunlukları yaklaşık %6 oranında kısaldı.

Ve Cape yer sincabı iklim değişikliğine yanıt olarak şekil değiştiren tek hayvan değil . Bilim insanları birçok türün vücudunun nispeten kısa bir zaman diliminde ince değişiklikler geçirdiğine dair daha fazla kanıt topladıkça, adaptasyonlarının artan sıcaklıkların önünde kalıp kalamayacağı ve bir kırılma noktasına ne kadar yakın olabilecekleri belirsizliğini koruyor.

Küçük bedenler, büyük uzuvlar

1800’lerin sonlarında, iki biyolog, endotermlerin vücutlarının sıcaklığa bağlı olarak enlemlere göre değiştiğine dair ayrı ama ilişkili hipotezler öne sürdü . Bergmann kuralı, daha sıcak tropiklere yakın yaşayan hayvanların daha küçük vücutlar geliştirme eğiliminde olduğunu öne sürerken, Allen kuralı, uzantıların aynı mekansal eğim boyunca daha büyük hale geldiğini öngörür. Her iki durumda da, iki biyolog (kuralların adını aldığı kişiler) ısıyı dağıtmak için termal adaptasyonların bu eğilimleri yönettiğini öne sürdü.

Bir araştırmacı elinde küçük bir mavi kuş tutuyor ve tek tek tüylerini göstermek için bir kanadını açıyor.

Bir bilim insanı , Kuş Popülasyonları Enstitüsü tarafından yürütülen devam eden izleme çalışmalarının bir parçası olarak bir çivit ispinozunu ( Passerina cyanea ) bantlama ve morfolojik ölçümler için hazırlıyor. GRAHAM MONTGOMERY

Michigan State Üniversitesi’nde kantitatif ekolojist olan Casey Youngflesh , “Daha küçük bir birey olduğunuzda, hacim oranına göre daha büyük bir yüzey alanınız olur ve bu da ısıyı daha kolay dağıtmanızı sağlar” diyor. Bergmann kuralı enlemdeki değişiklikleri dikkate alırken, Youngflesh, iklim değişikliğinin Kuzey Amerika’daki bölgelerde daha sıcak hava koşullarına yol açmasıyla kuşların vücut boyutlarının zamansal olarak küçülüp küçülmediğini belirlemeye çalıştı.

105 kuş türünün tüm menzillerine bakan o ve meslektaşları, Kuş Popülasyonları Enstitüsü tarafından derlenen kuş halkalama verilerini taradılar ve üç on yılda 80 türde önemli vücut kütlesi azalmaları buldular . Analiz 250.000’den fazla kuşu içeriyordu ve tüm türler arasında ortalama kütle azalmasının yaklaşık %0,6 olduğunu, ağaç kırlangıçlarının ( Tachycineta bicolor ) yaklaşık %2,8 ile en büyük düşüşü kaydettiğini buldu.

Mutlak sayılar küçük görünse de Youngflesh, evrimsel değişimlerin çoğunun jeolojik zaman ölçeklerine yayıldığını belirtiyor. “Bunun yalnızca 30 yıllık bir dönem olduğunu hatırlamamız gerektiğini düşünüyorum,” diyor. “Ve bu tür değişimleri bu kadar hızlı bir zaman ölçeğinde görmek biraz şok edici.”

Youngflesh’in araştırmasında yer almayan bir ornitolog ve evrimsel biyolog olan Phred Benham da aynı fikirde. “[Onların] projesinin ölçeği muazzam,” diyor ve bu kadar kısa bir süre içinde bu kadar çok türdeki bu değişimi kaydetmenin “gerçekten tüm bu kuşları etkileyen küresel bir şey olduğunu ve mantıklı olanın iklim değişikliği olduğunu” da ekliyor.

“ İklim Değişikliğinin Gelecekteki Mağdurlarının Belirlenmesi ” bölümüne bakın

Youngflesh’in çalışması ayrıca, mutlak kuş kanat uzunluklarının zamanla aynı kalma eğiliminde olmasına rağmen, kuşların küçülen vücutlarına kıyasla nispeten daha uzun hale geldiğini buldu. Ancak Youngflesh, bu artan “kanatlılığın” Allen’ın kuralının önerebileceği gibi ısı dağılımıyla daha az ve mevsimsel göçlerle daha çok ilgisi olduğunu varsayıyor. “Popülasyonlar daha uzağa göç etme eğiliminde olduğunda, daha uzun kanatlara sahip olma eğilimindedirler” diyor ve bu bulgunun kuşların mevsimsel olarak uzun mesafeler uçma yeteneklerini koruma ihtiyacını yansıtabileceğini ekliyor.

Öte yandan, gagaların sıcaklığa bağlı olarak değiştiği görülüyor, diyor daha önce bu olguyu inceleyen Benham. “Daha büyük bir yüzey alanına sahip olmak [kuş gagalarının] daha fazla ısıyı pasif olarak, ek metabolik maliyetler olmadan ve ayrıca buharlaştırıcı soğutmaya güvenmeden dağıtmasına olanak tanır,” diyor ve bunun suyu korumalarına yardımcı olduğunu ekliyor.

Bir Afrika yer sincabı, splooting adı verilen bir pozisyonda yere düz bir şekilde uzanır ve gür kuyruğunu kullanarak vücudunun geri kalanını gölgede bırakır.

Afrika yer sincapları (Xerus inauris ), çeşitli yollarla kendilerini sıcaktan korurlar; bunlardan biri de yere düz bir şekilde uzanarak alt taraflarından ısıyı atmaktır. JANE SU ADAMI

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayınız: https://www.the-scientist.com/animals-are-shape-shifting-in-response-to-a-warming-world-70869

Açlık Düzenlemesinin Kökenleri

Sinir sistemi tarafından salgılanan küçük proteinler olan nöropeptitler, hayvanların ne kadar yiyecek yediğini düzenler. Bu moleküllerin ne kadar zamandır bu rolü oynadığını bulmak için Tohoku Üniversitesi’nde yardımcı doçent olan Vladimiros Thoma dikkatini denizanasına çevirdi. Thoma, “Denizanası ve ayrıca taraklı denizanası adı verilen diğer hayvanlar nöronların kökenleri için aday olarak inceleniyor,” diye açıkladı ve bu da onları bu soruyu araştırmak için mükemmel modeller haline getirdi .  

Thoma ve meslektaşları, Cladonema pacificum denizanasını kullanarak , hem denizanasında hem de meyve sineklerinde, milyonlarca yıl önce ortak bir atayı paylaşan hayvanlarda beslenmeyi kontrol eden bir peptit keşfettiler. Bulguları, nöropeptitlerin iştah düzenlemesindeki rolü için derin evrimsel köklere işaret ediyor . 1 

Cladonema’nın iştahını düzenleyen molekülleri belirlemek için ekip, denizanasını yaklaşık 50 saat aç bıraktı ve aç bırakılmış ve yakın zamanda beslenmiş denizanasının gen ifade profillerini karşılaştırdı. Beslenmenin, nöropeptitleri kodlayanlar da dahil olmak üzere birkaç genin ifadesini değiştirdiğini buldular. Bu moleküllerin yiyecek alımını kontrol etme yeteneğini taradıktan sonra, aralarında GLWamid peptidinin de bulunduğu beş beslenme baskılayıcı buldular.

Resimde bir denizanasının dokunaçlarının tabanı ve hayvanın göz deliği gösterilmektedir. İlgi duyulan peptidi ifade eden nöronlar yeşil renkle gösterilmiştir ve hücre çekirdekleri macenta renkle etiketlenmiştir. Denizanası siyah bir arka plana karşıdır. 

Araştırmacılar peptit GLWamid’i (yeşil) ve hücre çekirdeklerini (macenta) etiketlediler ve GLWamid’in dokunaçtaki nöronlarda ve denizanası gözünü çevreleyen nöronlarda (siyah daire) ifade edildiğini buldular. KOKİ NAGATA

Çalışmaya dahil olmayan Nevada Üniversitesi, Reno’da nöropeptit araştırmacısı olan  Meet Zandawala , “Bu Wamide peptitleri ilk olarak böceklerde keşfedildi,” dedi . “Bu peptitleri bu kadar [basit] hayvanlarda bulmak oldukça ilginç.”

Ekip ayrıca GLWamid’in denizanası dokunaçlarındaki nöronlarda ifade edildiğini  ve beslenmeyi baskılamak için dokunaç kasılma hareketini engellediğini gösterdi. 

Daha sonra araştırmacılar, GLWamid’in meyve sineklerinde bilinen bir iştah düzenleyici olan miyoinhibitör peptit (MIP) ile benzer şekilde çalışıp çalışmadığını test ettiler. Denizanasını MIP ile yıkadılar ve GLWamid ifade eden ancak MIP’den yoksun transgenik sinekler ürettiler. MIP’in denizanasının karides alımını azalttığını, GLWamid’in ise sineklerin hortumlarını çıkarıp bir damla şekerli su yutma sayısını azalttığını buldular. 

“Bu sinyal evrimsel olarak korunmuştur. Sineklerde de vardır ve aynı şekilde işliyor gibi görünüyor,” diye açıkladı Thoma. “Milyonlarca yıl boyunca hala çok benzer bir sisteme sahip olmanız oldukça çarpıcı.” 

Zandawala, önemli bir sonraki adımın denizanası peptidinin hedefini belirlemek olduğuna inanıyor. Bilim insanları bu organizmayı incelemek için araçlar geliştirirken bunu ve diğer soruları araştırabilirler, dedi Thoma. “Önümüzde parlak bir gelecek var.”

Ana Kaynakta Kullanılan Referans;

  1. Thoma V ve diğerleri. Proc Natl Acad Sci USA . 2023;120(15):e2221493120 .

Kaynak: https://www.the-scientist.com/the-origins-of-hunger-regulation-71357

Karbon-14 Metodu Nedir?

Karbon-14 metodu (karbon tarihleme ya da radyokarbon yöntemi olarak da bilinir), arkeoloji ve jeoloji gibi bilimlerde organik maddelerin yaşını belirlemek için kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntem, özellikle 50.000 yıla kadar olan fosil ve antik nesnelerin yaşını belirlemek için idealdir.

Karbon-14 izotopu, kozmik ışınların atmosferdeki azot atomlarına çarpmasıyla oluşur. Bu radyoaktif karbon, atmosferdeki karbondioksit (CO₂) ile birleşerek bitkiler tarafından fotosentezle emilir. Bitkileri yiyen hayvanlar da karbon-14’ü vücutlarına alır, böylece karbon-14, tüm canlı organizmaların dokularında bulunur. Canlı bir organizma öldüğünde, karbon alımı durur ve dokulardaki karbon-14 zamanla bozunarak azalmaya başlar.

Karbon-14, radyoaktif bir izotop olduğundan, sabit bir yarılanma ömrüne sahiptir (yaklaşık 5.730 yıl). Yani bir organizma öldüğünde, vücudundaki karbon-14 miktarı her 5.730 yılda bir yarıya iner. Arkeologlar ve jeologlar, bir fosilin ya da organik materyalin ne kadar karbon-14 içerdiğini ölçerek ne kadar zaman önce öldüğünü, dolayısıyla yaşını hesaplayabilirler.

Karbon-14 metodunun bazı özellikleri:

  • Yalnızca organik materyallerde kullanılır: Fosiller, ağaç halkaları, kemikler, bitki ve hayvan kalıntıları gibi karbon içerikli materyaller üzerinde uygulanabilir.
  • Sınırlı bir zaman aralığı için etkilidir: Yaklaşık 50.000 yıla kadar olan tarihlendirmelerde kullanılır. Daha eski materyallerde karbon-14’ün çoğu bozunduğu için ölçüm yapılamaz.
  • Çevresel faktörler etkileyebilir: Karbon-14 miktarını etkileyen çevresel değişiklikler ve kozmik ışınlardaki değişkenlikler, tarihleme sonucunu etkileyebilir, ancak bu etkenler genellikle kalibrasyon yöntemleriyle dengelenir.

Karbon-14 metodu, arkeoloji ve jeoloji alanında eski medeniyetlerin kalıntılarının, fosillerin ve geçmiş ekosistemlerin yaşını belirlemek için yaygın olarak kullanılır.

Karbon-14 Metodunun Çalışma Prensibi:

1. Karbon-14 (C-14), atmosferde bulunan doğal bir radyoaktif izotoptur ve az miktarda da olsa tüm canlı organizmaların bünyesinde bulunur.
2. Canlı bir organizma, atmosferdeki karbondioksiti soluduğunda ya da bitkiler aracılığıyla besin zincirine aldığında, vücudunda bir miktar karbon-14 toplar.
3. Organizmalar öldüğünde, karbon-14 alımı durur ve bünyesindeki karbon-14 atomları zamanla bozulmaya başlar. Karbon-14, beta bozunmasıyla azot-14’e dönüşür.
4. Karbon-14 izotopunun yarılanma ömrü yaklaşık 5730 yıldır, yani bir örnekteki karbon-14 miktarı bu sürede yarıya iner.
5. Bilim insanları, bir organik örnekteki karbon-14’ün mevcut miktarını ölçerek, o canlının ne zaman öldüğünü ve dolayısıyla fosilin ya da kalıntının yaşını hesaplayabilirler.

Kaynak: Moleküler Biyoloji ve Genetik telegram kanalı

Bu yazıda yapay zekadan yararlanılmıştır.

İşte Beynimizi Oluşturan Maddenin Şimdiye Kadarki En Detaylı Haritası

Araştırmacılar insan beyin dokusunun ufak bir parçası içerisindeki neredeyse tüm nöron ve bağlantılarının üç boyutlu görüntüsünü oluşturdu. Bu sürüm, beyin yüzeyine olan derinliklerine göre renklendirilmiş uyarıcı nöronları gösteriyor. Mavi nöronlar yüzeye en yakın olanlar iken, fuşya en iç katmanı simgeliyor. Örnek yaklaşık 3 mm genişliğinde. Görüntü: Google Research & Richtman Laboratuvarı/Harvard Üniversitesi. 3B model: D. Berger/Harvard Üniversitesi

Nöronlara kadar giden bu ufak ‘pizza dilimini’ keşfedin.

Bir milimetre küp nereden bakarsanız bakın ufaktır. Zar zor fark edilir; küçük bir parçacık, leke veya kırıntı gibidir. Fakat yeterince yakından bakarsanız, bir madde parçacığının içerisinde büsbütün bir dünya olduğunu görebilirsiniz. Sinirbilimciler ve mühendislerden oluşan bir araştırma takımı, makine öğrenim araçlarının da yardımıyla her bir nöronu, sinapsı, damarı ve destekleyici hücreyi takip ederek bir milimetre küp hacmindeki insan beyninin nano ölçek çözünürlüğündeki şemasını çıkarmış ve bu dokunun 3 boyutlu bir modelini yeniden oluşturmuş. Toplam beyin hacminin yalnızca milyonda birini temsil etse de yeni görüntüler, insanlardaki beyin maddesinden alınan bir parçanın şimdiye kadar oluşturulmuş en detaylı haritasını teşkil ediyor. Sonuçlar nörolojik bozukluklar, beynin yapısı ve davranışlarımızın kökenleri hakkında bilimsel bir keşif dalgasına yol açabilir.

Çalışmadaki kıdemli araştırmacılardan biri olan ve PopSci‘ye konuşan sinirbilimci, moleküler ve hücresel biyoloji profesörü Jeff Lichtman (Harvard Üni.), “Veri setimiz bir bakıma minyatür” diyor. “Fakat içerisine girdiğinizde küçük gibi gelmiyor ve devasa bir ormana benzediğini görüyorsunuz. Çok küçük bir orman ama çok, çok, çok karmaşık bir orman.”

5.600 aksonun (mavi) bağlandığı tek bir nöron (beyaz). Bu bağlantıları meydana getiren sinapslar yeşil ile gösterilmiş. Nöronun hücre gövdesi (merkezi çekirdek), yaklaşık 14 mikrometre genişliğinde. Görüntü: Google Research & Richtman Laboratuvarı/Harvard Üniversitesi. 3B model: D. Berger/Harvard Üniversitesi

Tüm bu karmaşıklık, bu kapsamlı beyin haritası parçasının veya “konektomun” tertibinin belgelendiği ve 9 Mayıs’ta Science bülteninde yayımlanan bir çalışmayla sergileniyor. İlk konektom bir nematod beynine aitti ve 1986 yılında tamamlanmıştı. Sinirbilimciler o zamandan beri gittikçe büyüyen ve karmaşıklaşan beyin planları çıkarmaya devam etti; bunlar arasında meyve sineklerinin, kurtçukların, bir iribaşın ve bir yer solucanının beyni de bulunuyor. Fakat insan beyinleri, çetrefilli ve erişilmesi zor oldukları için haritalama açısından benzersiz bir güçlük çıkarıyor. Bu yeni ve kısmi insan konektomu, herkesin keşfetmesi için internetten erişilebiliyor.

Yeni çalışmada yer almayan ve Thomas Jefferson Üniversitesinde çalışan sinirbilimci Tim MoscaPopSci‘ye şöyle söylüyor: “Gördüğümüz şey etkileyici bir teknoloji marifeti olmakla kalmıyor, aynı zamanda dünya ile gerçekten paylaşmanın ve tüm bu bilimsel bilginin ortaya çıkarılmasının hedeflendiği bir araç ve kaynak niteliğini de taşıyor. Bu grup yapılan şeye bakmak isteyen, üzerinde düşünmek isteyen veya araştırmasında kullanmak isteyen herkesin yararlanabileceği tüm bu yeni araç ve veri hatlarını tasarlayarak harika bir iş çıkarmış.”

Tek bir nöron (beyaz) ve diğer nöronlardan gelip ona bağlanan tüm aksonlar. (Yeşil= uyarıcı aksonlar; Mavi=kısıtlayıcı aksonlar) Görüntü: Google Research & Richtman Laboratuvarı/Harvard Üniversitesi. 3B model: D. Berger/Harvard Üniversitesi

Beyin pizzasının sunumu

Çalışmadaki örnek, ismi verilmeyen ve epilepsi ameliyatı geçiren bir hastadan on yılı aşkın süre önce alınmış. Ameliyatı yapan cerrah, temporal lobun küçük bir parçasını çıkararak alttaki bir lezyona erişip tedavi uygulamış. Bu dokuyu hızla muhafaza ederek, sonrasında bilim insanlarıyla paylaşmış. Parçanın toplam hacmi 1 milimetre küp olsa da parça küp şeklinde değil. Bunun yerine, “Kalın bir pizza parçası gibi; ama o kadar kalın değil” diyor Lichtman. Eninden daha uzun olan bu küt, üçgenimsi yığın, araştırmacıların 3 mm kalınlığındaki serebral korteksin altı katmanının tamamının bir bölümünü yakalamasına olanak sağlamış.

Araştırmacılar, insan beyin dokusunun ufak bir parçası içerisindeki neredeyse her nöronun ve bağlantılarının 3 boyutlu bir görüntüsünü oluşturmuş. Mavi nöronlar kısıtlayıcı nöronlar. Kırmızı, turuncu, sarı ve yeşiller ise çekirdeklerindeki genişlikleri 15-30 mikrometre arasında değişen ve boyutlarına göre renklendirilen uyarıcı nöronlar (kırmızı en büyük iken yeşil en küçük). Görüntü: Google Research & Richtman Laboratuvarı/Harvard Üniversitesi. 3B model: D. Berger/Harvard Üniversitesi

Bu beyin pizzasının haritası çıkarılırken atılan ilk adım, özel olarak tasarlanan ve elmas bıçakla kesim yapan bir makine yardımıyla dokunun 5.019 ayrı en kesite dilimlenip banta yerleştirilmesi olmuş. Araştırmacılar bundan sonra dilimlerin her birini bir elektron mikroskobuyla bir yıl boyunca titizlikle görüntülemişler. Ardından bu dilimleri dijital olarak hizalayıp birleştirmiş ve birden fazla makine öğrenim aracı kullanarak oluşturulan 3 boyutlu formu doldurup, bileşenlerin her birini etiketleyerek renklendirmişler.

Segmentin nöron yoğunluğu, milimetre küp başına 16.000 nöron; çalışmaya göre aynı beyin kesitinin bundan önceki bir yoğunluk tahmininden yaklaşık üçte bir daha düşük ve bir fare beyninin benzer kesitinden 10 kat daha düşük yoğunlukta. Beyin dokusunu bir arada tutan bağlayıcı yapıştırıcı olan gliyal hücreler, parçada yer alan nöronların yaklaşık iki katı sayıda.

Nöral kâşifler

Bu beyin parçasının fiziksel boyutu ufak olabilir ancak detay seviyesi, haritalama çalışmasıyla yakalanan verinin devasa boyutta olduğu anlamına geliyor. Yeniden oluşturulan segmentin dijital boyutu 1,4 petabayt veya 1.400 terabayt (ortalama bir dizüstü bilgisayardan 2.800 tanesinin depolama kapasitesine eşit). İçerisinde keşfedilme potansiyeli bulunan pek çok şey var: Tekil nöral devreler, daha önce gözlenmemiş hücresel oran ve şekiller, her bir kortikal katmanın bileşimi ve daha fazlası.

“Yeni bir adaya düşen bir kâşif olmak gibi” diyor Lichtman. “Etrafınıza bakmaya ve yeni şeyler bulmaya devam edersiniz.”

Lichtman ve çalışmada yer alan pek çok araştırmacı, şimdiden bazı ilginç gözlemler yapmış. Haritasını çıkardıkları ~150 milyon sinaps arasında, özellikle güçlü olan nadir bir bağlantı tipi keşfetmişler. Vakaların büyük çoğunluğunda (%96,5) aksonlar (nöronların gidiş yönündeki iletim hattı), hedefteki bir hücreyle bir bağlantı oluşturmuş. Bazıları (yaklaşık %3) ise 2 bağlantı yapmış. Fakat %0,01’den daha düşük bir kısmı dörtten fazla sinaps oluşturmuş. Bunlar arasında 50’den fazla noktaya bağlanan bazı aksonlar ve hedef hücreler de var.

Dikenli bir dentride (yeşil) tırmanıp bir akson ve onun hedef hücresi arasında sıra dışı derecede güçlü bir bağlantı oluşturan bir aksonun (mavi) görüntüsü. Görüntü: Google Research & Richtman Laboratuvarı/Harvard Üniversitesi. 3B model: D. Berger/Harvard Üniversitesi

“Her zaman belli hücreler arasında süper bağlantılar olacağına yönelik bir kuramımız vardı” diyor Mosca. “Fakat bunu kanıtlayacak çözünürlüğe hiç erişememiştik… Artık var olduğunu biliyoruz ve ne işe yaradığı sorusunun peşinden gidebiliriz.” Lichtman’ın mevcut hipotezine göre bu fazladan pekiştirilmiş bağlantılar; iyi oturmuş, öğrenilmiş eylemler için “beynin otomatik şekilde kullanılmasını” mümkün kılan bir tür hiper hızlı güzergâh.

Yeni gözlemlerin bir diğeri: Pek çok dentrit (nöronların genelde girdileri alan, dallanan uzantıları), birbirini aynalıyor gibi görünüyor; sonsuz sayıda üç boyutlu olasılıktan yalnızca iki yönsel dizilimin birinde simetrik şekilde yöneliyor. “[Daha önce] hiç böyle bir şey görmemiştik” diyor Lichtman. “Bunu neden yapıyorlar? Bilmiyoruz… Tümüyle bir gizem.”

Yeniden oluşturulan yapıdaki ilginç bulgulardan biri de birbirine ayna görüntüsüyle yönelme eğilimi sergileyen hücre kümelerinin mevcudiyeti. Bu görüntü, özellikle simetrik duran bir çifti gösteriyor. Görüntü: Google Research & Richtman Laboratuvarı/Harvard Üniversitesi. 3B model: D. Berger/Harvard Üniversitesi

Bilim insanları, “akson sarmalı” adını verdikleri ve uzun akson kabloların kendi etraflarına dolanıyor gibi göründüğü, henüz açıklanmamış yeni bir yapı daha keşfetmiş. Çalışmanın eş kıdemli yazarı ve Google’da şirketin Connectomics araştırma takımına öncülük eden kıdemli ekip üyesi Viren Jain, her nöronda olmasa da bazı aksonların birden fazla düğüm içerdiğini söylüyor. Tekrardan söylemek gerekirse bu sarmalların işlevi ve sebebi bilinmiyor. “Böyle bir yapı bulmayı beklemiyorduk. Çok tuhaf… En başta bir kablonun amacına bir nevi ters düşen büyük bir kablo karmaşıklığı gibi. Amaç bir yerlere gitmek ve diğer şeylere temas etmektir.”

Araştırmadaki şaşırtıcı bir bulgu da “akson sarmallarının” ortaya çıkması. Aksonlar (mavi), bir sinir hücresinin lifsi parçası olan ve sinyalleri hücrenin dışına taşıyan yapılar. Bu tuhaf akson yığınları örnekte nadir görülmüş. Bazı vakalarda ise başka bir hücrenin (sarı) yüzeyinde duruyorlarmış. İşlevleri bilinmiyor. Görüntü: Google Research & Richtman Laboratuvarı/Harvard Üniversitesi. 3B model: D. Berger/Harvard Üniversitesi

Bu üç bulgu muhtemelen buzdağının sadece görünen kısmı. “Veri seti o kadar büyük ki, bir insan veya laboratuvar grubu tamamını keşfedemez” diyor Lichtman. “Bunu sadece bir insan grubu yapabilir.” Projenin açık tabiatı sebebiyle, baskı öncesi haliyle ilk yayınlandığı günden beri projeye 200’den fazla makalede atıf yapılmış.

Bu kısmi konektomdan kaynaklanan keşifler, bilimde büyük ve temel birer ilerleme olmalarının yanısıra nihayetinde beyin hastalıklarını daha iyi anlayıp tedavi etmemize de yardımcı olabilir. Projede yer almayan ve Princeton Üniversitesinde fizikçi ve sinirbilimci olarak çalışan Andrew Leifer, “İnsan beyinlerinin nöral bağlantılarını böylesine detaylı şekilde ölçme kabiliyeti, insan sağlığını ilerletmek bakımından heyecan verici olasılıklara kapı aralıyor” diyor ve şöyle ekliyor: “Sağlıklı bir beyin bir hastalıktan muzdarip olduğunda veya işlev bozukluğu sergilediğinde beynin bağlantı yapısının nasıl değiştiğini anlamak için farklı beyinlerin karşılaştırılması düşünülebilir.”

Gelecekteki sınırların zorlanması

Keşfedilecek çok fazla şey olduğu gibi sınırlar da var. Böylesine büyük ölçekli bir girişimin mümkün kılınmasında kilit önem taşıyan otomatikleştirilmiş makine öğrenim yöntemleri, insan nezaretinde düzeltilmesi gereken bir hata payı taşıyor. Düzenleme yapma işi devam edecek. Bu aynı zamanda isteyen herkesin katılmak için başvurabileceği bilimsel bir topluluk çalışması.

Bunun yanısıra numune, bir kişinin beyninin sadece ufak bir parçası. Lichtman’ın belirttiğine göre karşılaştırma yapacak daha fazla numune ve harita olmadan, bu tek parçaya dayanarak genel olarak insan beyinleriyle veya temporal lobun ötesindeki diğer beyin bölgeleriyle ilgili henüz sonuç çıkarılamayan pek çok şey var.

Ayrıca belki de en önemlisi, bu beyin segmentinin epilepsi ameliyatı olan birinden gelmiş olması; Jain ve Lichtman, “normal” bir beyni temsil etmiyor olabileceğini ve değerlendirecek daha fazla parçaya ulaşana kadar bunu kesin şekilde bilmenin hiçbir yolu olmadığını söylüyor. “Ancak bundan sonra birçok takip çalışması planlıyoruz” diye ekliyor Jain.

Bu tasvirde, beyin numunesinin bir kısmında yer alan uyarıcı (piramitsel) nöronların tümü değişen yakınlaştırma ve eğim dereceleriyle gösteriliyor. Boyutlarına göre renklendirilmişler; hücrelerin gövde (merkezi çekirdek) boyutu, karşıdan karşıya 15-30 mikrometre arasında değişiyor. Görüntü: Google Research & Richtman Laboratuvarı/Harvard Üniversitesi. 3B model: D. Berger/Harvard Üniversitesi

Araştırma takımı, insanların ek beyin numunelerini temsil eden birden fazla kısmi konektom oluşturmak istiyor. Ayrıca zebra balıklarının konektomu üzerinde de çalışıyorlar ve fare beyninin gitgide daha büyük segmentlerini ele almayı planlıyorlar. Memeli beyinleri de pek çok benzerlik paylaşıyor. Lichtman’ın söylediğine göre eksiksiz bir fare konektomu, kendi beynimizin yanısıra beynin hayvanlar genelindeki evrimine yönelik yeni fikirler sunabilir.

Şu anda kullanılabilir teknolojiler (ve etik sonuçlar) ile insan beyninin tam bir konektomunun “ulaşılması güç bir hedef” olduğunu söylüyor Lichtman. “O noktadan kelimenin tam anlamıyla bir milyon kat uzaktayız” diyor Jain. Fakat bilim insanları bu çalışma yoluyla o yönde ufak da olsa erken bir adım attı. Ayrıca en küçük kapı deliği bile büsbütün bir bilgi evrenine giden bir portal olabilir.

“İnsanların bunu Hubble ve James Webb teleskobu gibi düşünmesini isterim” diyor Lichtman. “Bilinmeyen bir alana doğru bakıyoruz ve bu alan, bizimle uzaktaki dış uzaydan çok daha alakalı. Her birimizin omuzlarında taşıyıp kullandığı ama hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz iç uzay.”

Yazar: Lauren Leffer/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Yazının Ana Kaynağı: POPULAR SCIENCE DERGİSİ

Büyük gen düzenleme tartışması: güvenli ve etik olabilir mi?

Genetik mühendisliğinde yeni bir şey yok. Taş Devri atalarımız bitkileri ve hayvanları melezleyerek ürettikleri yiyecek miktarını artırabileceklerini fark ettiler.

Modern genetik, bilim adamlarının çok daha fazlasını yapmalarını sağladı: bir laboratuardaki organizmaların dna’sında kesin, hedefe yönelik değişiklikler yapmak. Ve bunun yeni, daha üretken, hastalığa dayanıklı mahsullere ve hayvanlara yol açacağını iddia ediyorlar.

Bilim henüz emekleme aşamasındadır, ancak Japonya’da gen düzenlenmiş yiyecekler zaten raflarda: sakinliği teşvik ettiği iddia edilen bir kimyasal açısından zengin domatesler; ekstra yenilebilir etli çipura kırmızısı; ve daha hızlı büyüyen kirpi balığı.

ABD’de de firmalar ısıya dayanıklı sığır, çukursuz kiraz ve çekirdeksiz böğürtlen geliştiriyor.

Teknolojinin destekçileri, hayvan hastalıklarını ve ıstırabı azaltabileceğini ve daha az antibiyotik kullanımına yol açabileceğini söylüyor. Ayrıca, mideleri sindirim için çim gibi sert lifleri parçaladığında inek, keçi ve geyik gibi çiftlik hayvanlarının ürettiği sera gazı metan emisyonlarını azaltarak iklim değişikliğiyle mücadele edebileceğine inanıyorlar.

Ancak muhalifler, gen düzenlemenin hala güvenli olduğu kanıtlanmadığını ve hayvan refahı üzerindeki etkilerden endişe duymaya devam ettiklerini söylüyor.

Şimdi, Birleşik Krallık’ta gen düzenlenmiş yiyeceklerin satılmasına izin veren bir yasa duraklatıldı ve bazı İngiliz bilim adamları, diğer ülkeler tarafından ele geçirilebilecekleri konusunda uyarıyorlar.

Yeni İşçi hükümeti, özellikle ticareti etkileyebilecek düzenlemeler konusunda Avrupa Birliği ile daha yakın bir uyum sözü verdi. Ve şu anda, AB’nin gen düzenlenmiş ve genetiği değiştirilmiş mahsullerin ticari satışı konusunda çok daha katı kuralları var.

AB, güvenlik endişeleri ve teknolojiye halkın muhalefeti nedeniyle onlarca yıl önce genetiği değiştirilmiş (GM) mahsuller konusunda katı düzenlemeler yaptı. Gen düzenlenmiş ürünler aynı yönetmelikler kapsamındadır.

Ancak bilim adamları için “gen düzenleme” ve “GM” terimleri farklı şeylere atıfta bulunur.

Çok daha eski bir teknoloji olan GM, onları daha üretken veya hastalığa dirençli hale getirmek için bitkilere ve hayvanlara yeni genler eklemeyi içerir. Bazen bu yeni genler tamamen farklı türlerdendi-örneğin, böceklere tatsız bir tat vermesi için akrep genine sahip bir pamuk bitkisi.

Buna karşılık, gen düzenleme, bitkide veya hayvanın dna’sında daha kesin değişiklikler yapmayı içerir. Bu değişiklikler genellikle oldukça küçüktür ve DNA’nın bölümlerini, savunucularına göre, geleneksel melezleme gibi doğal yollarla, ancak çok daha hızlı üretilebilecek bir biçimde düzenlemeyi içerir.

Kaynak ve devamını incelemen için : https://www.bbc.com/news/articles/c74j2lz88pwo

Son Neandertallerden biri olan ‘Thorin’in DNA’sı nihayet sıralandı ve akrabalık ve 50.000 yıllık genetik izolasyonu ortaya çıkardı.

J. R. R. Tolkien’in “Hobbit” indeki bir cücenin adını taşıyan Thorin, 42.000 yıl kadar önce yaşamış olabileceği için “son Neandertal” olarak da adlandırılır.

Araştırmacılar, Thorin’in azı dişlerinden birinin kökünün bir kısmını erkek olduğunu belirlemek ve bir bütün genom dizisi oluşturmak için kullandılar ve onun izole edilmiş, daha önce bilinmeyen bir Neandertal soyunun parçası olduğunu ortaya çıkardılar. (Resim kredisi: Ludovik Slimak)

Gezegende yürüyen son Neandertallerden biri olan” Thorin”, DNA bulgularının yeni bir analizi olan 50.000 yıl boyunca izole edilmiş, daha önce bilinmeyen bir soyun parçasıydı.

2015 yılında Güney Fransa’nın Rhône Nehri Vadisi’ndeki Grotte Mandrin kaya sığınağının girişinde keşfedilen Thorin, J. R. R. Tolkien’in “Hobbit” indeki bir cücenin adını taşıyan Thorin, 42.000 yıl kadar yakın bir zamanda yaşamış olabileceği için bazen “son Neandertal” olarak anılıyor. en yakın insan akrabalarımızın kaybolduğu zamana. Şimdiye kadar sadece dişleri ve kafatasının bazı kısımları kurtarılmış olsa da, Neandertallerin ne zaman ve nasıl kaybolduğunu daha iyi anlamak için Thorin’in genomu analiz edildi.

Başlangıçta Thorin’in kalıntılarını bulan Slimak, yirmi yıl önce Rhône Vadisi’ndeki Neandertallerin, Grotte Mandrin’deki taş aletlerde fark ettiği farklılıklara dayanarak yakındaki bölgelerdekilerden farklı olduğunu teorileştirdi. Thorin ve akrabalarının diğer çağdaş mekanlarda görülen yeni araç yapım tarzını benimsemediklerini öne sürdü.

Slimak Live Science’a bir e-postada” 20 yıl önce önerdiğim şeyin öngörücü olduğu ortaya çıktı ” dedi. “Thorin’in nüfusu, klasik Neandertal popülasyonlarıyla tek bir gen alışverişi yapmadan 50 bin yıl geçirmişti.”

Slimak ve meslektaşları, erkek olduğunu belirlemek ve bir bütün genom dizisi oluşturmak için Thorin’in azı dişlerinden birinin kökünün bir kısmını kullandılar. 
Daha önce yayınlanmış geç Avrupa Neandertal genomlarıyla karşılaştırıldığında, Thorin’in yüksek genetik homozigotluğa sahip olduğu bulundu — genellikle yakın zamanda akraba evliliğinin göstergesi olan özdeş gen varyantları — ve modern insanlarla melezleşmeye dair hiçbir kanıt yoktu.

Kaynak ve devamını incelemen için: https://www.livescience.com/archaeology/dna-of-thorin-one-of-the-last-neanderthals-finally-sequenced-revealing-inbreeding-and-50-000-years-of-genetic-isolation