Ezber bozan araştırma: Diş fırçası yüzeyinde “bakteri yok edici” faydalı bakteriyofajlar bulundu!

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, diş fırçası ve duş başlığı yüzeyinde “bakteri yok edici” faydalı bakteriyofajlar bulundu.

ABD’de araştırmacılar, duş başlığı ve diş fırçalarının yüzeyindeki “biyofilm” adlı mikroorganizmalarda tespit edilen virüslerin, bakterilere saldıran ve yok eden, antibiyotik direnci sorununun çözümünde kullanılan bakteriyofajları içerdiğini tespit etti.

CNN’in haberine göre, Northwestern Üniversitesinden araştırmacılar, yüzeylerde bulunabilen farklı tip bakterilerden oluşan “yapışkan” benzeri mikroorganizmalar olan biyofilmleri inceledi.

34 diş fırçası ve 92 duş başlığı yüzeyindeki biyofilmler üzerine çalışmaları sonucu, bu yüzeylerde 614 farklı virüs tespit eden araştırmacılar, her numunenin “benzersiz mikrop kümeleri” içermesi nedeniyle bu sayının daha fazla olabileceğini belirtti.

Araştırmacılar, duş başlığı ve diş fırçalarındaki ılık, nemli ortamlarda üreyen mikropların bulunduğuna ve bir evde çok çeşitli virüslerin bulunabileceğine dikkati çekti.

Bu virüslerin, grip ya da soğuk algınlığı gibi bir hastalığa yol açmaktan ziyade “bakteri yok edici” olarak bilinen bakteriyofajları içerdiğini vurgulayan araştırmacılar, bakteriyofajların, antibiyotik direnci sorununa çözüm amaçlı kullanıldığını dile getirdi.

Araştırmacılar, diş fırçası ve duş başlığı yüzeyindeki mikrop çeşitliliği nedeniyle, her bakteriyi enfekte eden “onlarca, yüzlerce, hatta binlerce” virüs bulunuyor olabileceğine işaret etti.

Araştırma yazarlarından Erica Hartmann, mikropların her yerde olduğunu ifade ederek, “Başta iğrenme tepkisi versek de bunların iyi şeyler yaptığına ve biyoteknoloji alanında büyük potansiyel sunduğuna dair mikrobik dünyaya merakla yaklaşmak önemli.” değerlendirmesinde bulundu.

Araştırmanın sonuçları “Frontiers in Microbiomes” adlı dergide yayımlandı.

Kaynak ve devamını incelemen için : https://www.ntv.com.tr/galeri/saglik/ezber-bozan-arastirmadis-fircasi-yuzeyinde-bakteri-yok-edici-faydali-bakteriyofajlar-bulundu,Kc7dGmAmSE6ToG_xGRR-Bw/N6kd-_CgaES1j-9nB1xi5Q

İlk Hayvanlar, Dünya Okyanuslarını Oksijenlendirerek Karmaşık Yaşamın Evrimini Hızlandırmış Olabilir!

Exeter Üniversitesi’nde yapılan yeni araştırma, Dünya’daki karmaşık yaşamın evrimiyle ilgili yaygın bir inanışı sorgulanıyor. Geleneksel olarak atmosferde ve okyanuslarda çözünmüş belli bir miktarda oksijenin kompleks yaşam formlarının evrimi için zorunlu olduğu düşünülüyordu. Ancak bu araştırma, ilk oksijen seviyeleri düşükken bile hayatta kalıp, geçen okyanusları oksijenlendirerek karmaşık evrimini hızlandırabilir.

Bu çalışma, özellikle deniz süngerlerine odaklanıyor. Deniz süngerleri, bilinen en eski hayvan türlerinden biri olarak kabul edilir ve düşük oksijen seviyelerine dayanıklı oldukları bilinmektedir. Araştırmada, Danimarka’daki deniz süngerleri kullanılarak yapılan amplifikasyonlar, bu süngerlerin düşük oksijen koşullarında bile saklanabildiği ve metabolik işlemler sırasında çevrelerdeki suyu filtreleyip oksijen üretebildikleri ortaya konuldu. Bu durum, ilk hayvanların sadece oksijen tüketiminin evrimleşmeyle tanımlanmasıp, aynı zamanda oksijen üretimine katkıda bulunularak daha karmaşık yaşam formlarının evrimi için gerekli koşullar yaratılabileceği belirlenmiştir.

Bu başlangıçlar, ilk hayvanların yaşamları boyunca oksijenin çoğalmasını artırıyor, daha karmaşık organizmaların evrimini hızlandırdığını hayal ediyor. Oksijenin varlığı ve karmaşık yaşamın evrimi arasındaki ilişkinin daha önce düşünüldüğünden çok daha karmaşık olabileceğini ortaya koyan bu çalışma, Dünya’nın erken biyolojik aşamalarında her gün yaşam formlarının gelişip evrimleştiğini söylemek mümkün olabilir.

Kaynak: Sıradışı bilim sitesinden alınan haber yapay zeka ile desteklenmiştir.

Sihirli Mantarlar, Hiperbağlantılı Beyinler Yaratıyor!

Sihirli mantarların kullanabileceği psilosibin, beynin farklı bölgeleri arasında normalde nadiren gerçekleşen şeyler kurarak “hiperbağlantılı” bir beyin durumu yaratır. King’s College London’da bir fizikçi olan Paul Expert ve ekibinin araştırmasına göre, psilosibin etkisinin altında beyin, her zaman birbirinden bağımsız olarak çalışan bölgeler arasında bir şekilde yoğun bir iletişim kurulur. Bu durum, beyninde geçici bir yeniden yapılanmaya neden olarak, insanların algılarını, düşünme biçimlerini ve deneyimledikleri dünyanın farklı özelliklerini yorumlamalarına yol açabilir. Psikedelik programları yaratan bu “hiperbağlantılı” beyin durumu, insanların daha geniş bir düşünce ve algı aralığı deneyimine olanak sağlamasına imkan verir ve bu da psikedelik deneyimlerinin derin, mistik veya hayali görme kalitesinde olmasını sağlar

Kaynak: Sıradışı bilim sitesindeki haber yazısından alınan bir bilgidir.

Laboratuvarda Üretilen Tavuk Eti Satış İçin Onaylandı

ABD Tarım Bakanlığı (USDA), hücre kültürüyle yetiştirilmiş tavukları Amerikalı tüketicilere satması için iki firmaya onay vererek laboratuvarda üretilen et endüstrisi için önemli bir adım attı. CNBC‘nin akdardığına göre GOOD Meat ve UPSIDE Foods şirketleri, müşterilerden ilk siparişi aldı bile. Resmî denetleme kurumları, hücre kültürüyle et üretilen tesisleri standart mezbaha ve et işleme tesislerine uygulanan mevzuatlara göre denetleyecek.

Eat Just ve GOOD Meat firmalarının CEO ve kurucu ortağı Josh Tetrick, bakanlığın onayının kendi firmaları, et endüstrisi ve gıda sistemi için büyük bir dönüm noktası niteliğinde olduğunu belirterek, titiz ve düşünceli davranışları için Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) ve USDA’ya teşekkür ediyor. UPSIDE Foods’un CEO’su ve kurucusu Uma Valenti ise kararın, “tercihlerin ve yaşamın korunduğu daha sürdürülebilir bir geleceğe doğru atılan dev bir adım” olduğunu söylüyor.

Hücre kültürüyle üretilen etbitki tabanlı alternatiflerin aksine hayvan yağı veya kasındaki kök hücrelerin bir kültür ortamına nakledilip, sonrasında biyoreaktör yoluyla hücre büyümesinin teşvik edilmesiyle ortaya çıkıyor. İşlem tamamlandıktan sonra, geliştiricilerin iddiasına göre doğal etten çok az daha farklı bir ürün ortaya çıkıyor. GOOD Meat, 2020 yılında Singapur’da tüketicilere kültür yöntemiyle üretilmiş et satmak için onay almıştı.

Bakanlık geçtiğimiz Kasım ayında firmanın kültür yöntemiyle ürettiği etin insanlar için güvenli olduğunu onayladıysa da, verilen yeni onay bitki tabanlı et ürünlerine dönük ilginin azaldığı endüstride önemli bir anı temsil ediyor. Bitki tabanlı et alternatifleri, piyasaya çıktıkları günden beri çevre ve sağlık yönünden endişe sebebi oldukları iddiasıyla eleştirilerin hedefindeydi.

Fakat CNBC’de aktarılanlara göre kültür yöntemiyle üretilen etin önünde de bazı engeller var. Finansman ve talebi karşılayacak kadar büyük biyoreaktörlerin inşa edilmesi gibi ölçeklendirme problemleri mevcut. Ayrıca, laboratuvarda yetiştirilen etin dahi mevcut endüstrilerden daha sürdürülebilir olup olmayacağı sorusu var; son yıllarda yürütülen birden fazla çalışma, böylesi alternatiflerin genel enerji gereksinimleri ve sera gazı salınımları sebebiyle çevre için daha kötü bile olabileceğini gösteriyor.

Ek olarak üretim masrafları, ilk dönemde fiyatların son derece yüksek seyredeceğini gösteriyor. Hem UPSIDE hem de GOOD Meat’in ilk duyurduğu müşteriler, üç Michelin yıldızlı bir şefin yanında uluslararası bir restoran işletmecisini içeriyor.

Tüm bunlar olurken, şu mamut köftelerinin market raflarına ne zaman çıkacağı da henüz belli değil.

Yazar: Andrew Paul/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Probiyotiklerin Gerçekten İşe Yarayıp Yaramadığı Bilinmiyor

İçimizde yaşayan milyarlarca bakteri, yaşamımızda önemli bir rol oynuyor. Mikrobiyom şeklinde bilinen bu mikrop arkadaşlar yediklerimizi sindirmemize, hastalıklarla mücadeleye ve hatta ruh halimizin düzenlenmesine yardımcı oluyor. Fakat çok da uzak olmayan bir zaman önce, bu mikroorganizmaların bizim için neler yaptıklarını pek anlamış değildik. Hatta şimdi bile sağlığımız üzerindeki etkilerini yeni yeni öğrenmeye başlıyoruz. Yeni keşfedilen bu bilgiler, halkın mikrofloraya olan ilgisinin artmasına sebep oldu. Doğal olarak probiyotik pazarı da artış gösterdi ve canlı ya da cansız faydalı bakteri suşları içeren çok sayıda besin desteği piyasaya çıktı. Günümüzde bir marketin gıda takviyesi reyonuna gittiğinizde, rafların sindirimi düzenlediğini, bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, ruh halini desteklediğini ve kendinizi iyi hissetmenize yardımcı olduğunu iddia eden bir sürü farklı probiyotik seçenekle dolu olduğunu görürsünüz.

Fakat bazı uzmanlar, besin takviyelerinde pazarlamanın bilimden hızlı ilerlediğini söylüyor. Bulgular, probiyotiklerin sindirim sistemiyle ilgili belli başlı birkaç durumda yardımcı olabileceğini ve hatta normalde sağlıklı olan bireylerde sağlığı destekleyebileceğini akla getirse de, bilim sunduğu cevaplardan çok soru işaretleri doğurmuş durumda.

Probiyotikler nasıl bu kadar popüler oldu?

İnsanlar, moda olmadan çok uzun süre önce; aslında 6.000 yıl kadar önce fermente süt ürünleri şeklinde probiyotik alıyordu. Yaklaşık on ikinci yüzyıl civarındaki Cengiz Han döneminde güç ve sağlık kaynağı olarak görülen fermente süte büyük önem veriliyordu. Hatta o kadar ki, Moğol kadınlar savaş sırasında bunlar ile askerleri kelimenin tam anlamıyla yıkıyorlardı.

Bu fermente sütle duş almak yerine onu içseler daha iyi olabilirdi tabi fakat Moğol savaşçıların bildiği bir şey vardı. Probiyotiklerin, huzursuz bağırsak sendromu ve ülseratif kolitin de içinde bulunduğu bazı belli başlı sindirim rahatsızlıklarına karşı rahatlık sağladığı gösterilmişti. Hatta bazı nadir vakalarda bu takviyele hayat kurtarıcı olabilir. Bilim insanları 53 çalışmadan elde edilen sonuçları bir havuza aktardıklarında, erken doğan ve probiyotik verilen verilen bebeklerde nekrotize enterokolit gelişme ihtimalinin yüzde 46 kadar düştüğü görülmüş. Nekrotize enterokolit, bağırsak dokusunun iltihaplanmasına sebep olan ve çoğunlukla erken doğan bebekleri etkileyen ölümcül bir hastalık.

Probiyotikler herhangi bir şey yapıyor mu?

Fakat durum şu ki, probiyotikler üzerinde yürütülen araştırmalar çok düzensiz. Bu araştırmalarda farklı probiyotik suşları, dozları veya tedavi rejimleri kullanılmış olabiliyor. Dolayısıyla sonuçları karşılaştırmak ve pek çok araştırmadan elde edilen verileri bir araya getirip bir bütün şeklinde analiz etmek zorlaşıyor. Oysa bu yöntem, sadece tek bir çalışmaya göre çok daha yüksek bir seviyede bulgu sağlıyor. Southern California Üniversitesinde çalışan ecza bilimleri profesörü Roger Clemens, tüm bunlara ek olarak hastaların probiyotik tedavilere verdiği yanıtların her çalışmada çok büyük farklılık gösterebildiğini söylüyor. Chicago Üniversitesinde çalışan hekim bilim insanı Eugene Chang, bunun dışında probiyotikler üzerine yürütülen birçok çalışmanın yetersiz şekilde tasarlandığını söylüyor. Bu çalışmalarda, katılımcıların probiyotiklere ek olarak başka ilaçlar alıp almadığı ortaya çıkarılamıyor veya bunlara dönük kontrol yürütülemiyor. Katılımcılar sık sık sağlık, yaşam şekli ve diğer unsurlar yönünden büyük miktarda değişkenlik gösteren küçük gruplardan oluşuyor. Ayrıca herkesin farklı bir mikrobiyomu da oluyor. “Bu durum, verileri yorumlamayı çok zorlaştırıyor” diyor Chang.

Bulgular, normalde sağlıklı olan bireylerde çok daha inişli çıkıyor. Probiyotiklerin ruh hali ve kabızlıktan bağışıklık fonksiyonuna kadar her şey üzerindeki etkilerine dönük yürütülen araştırmalar, tutarsız ve düşük kaliteli sonuçlar getiriyor. “Probiyotiklere dönük bulgular, koşullara çok bağlı ve oldukça zayıf” diyor Chang ve verilerdeki bu tutarsızlığın, probiyotiklerin nasıl çalışacağıyla ilgili bile daha öğrenmemiz gereken çok şey olduğunu yansıttığını söylüyor.

Pek çok kişinin probiyotiklerle ilgili en temel varsayımlarından birini ele alalım: Probiyotiklerin bir şekilde bağırsaklarımıza yerleştiği ve mikrobiyotamızı “dengelediği” varsayılıyor. Görünüşe göre bilim insanlarının böyle bir şeyin doğru olup olmadığıyla ilgili hiçbir fikri yok. Washington Üniversitesinde çalışan mide bağırsak hastalıkları uzmanı William DePaolo, “Bu konu alanda büyük bir tartışma konusu” diyor. Gastroenterelogy bülteninde yayımlanan dobra bir yazıda ise bu ortak kanının “neredeyse kesin olarak hatalı” olduğu ileri sürülüyor. Yetişkin olduğumuz zaman itibariyle, mikrobiyomumuz büyük ölçüde biçimlenmiş oluyor. Chang, halihazırda bağırsaklarımızda bulunan mikropların pek çoğunun bebeklik dönemimizden beri ikamet ettiğini ve pek yeni gelenlerden olmadıklarını söylüyor. Yapılan çalışmalardan birinde, 19 sağlıklı gönüllüye dört haftalık bir dönemde probiyotik veya şeker hapı verilmiş. Müdahaleden üç hafta öncesinde çalışmaya önderlik eden bilim insanları deneklerin 15’inde endoskopi yaparken, sonrasında bu kişilerin bağırsak epitelyumundan biyopsi almış. Cell bülteninde yayımlanan sonuçlarda, mikrobiyomun katılımcıların sadece altısında değiştiği bulunmuş; dördünde ise hiçbir değişim gözlenmemiş.

Clemens’e göre bu durum, probiyotiklerin sağlığımızda anlamlı bir değişim meydana getirmesi için bağırsaklarımızda kalması gerektiği anlamına gelmiyor. Belirli probiyotikler, bağırsak ortamını sadece oradan geçerek de değiştirebilir. Örneğin yoğurt ve pek çok probiyotik kokteylde bulunan Lactobacillus bakterisi, bağırsaklarımızda hareket ettikçe laktik asit üretebiliyor ve patojenler için konuksever olmayan fakat iyi bakterilere karşı zararsız olan daha asidik bir ortam meydana getiriyor. Benzer şekilde probiyotiklerin de geçiş yaptıkları sırada ruh halini destekleyen serotonin veya bağışıklığı destekleyen kısa zincirli yağ asitlerinden bir doz verebileceğini söyleyen DePaolo, “Geçiyor olsalar bile etki bırakabildiklerini düşünmek istiyorum” diye de ekliyor. Fakat bu kısa süreli probiyotiklerin vücutta bir etkisi olsa dahi, söz konusu etkilerin yalnızca takviyeyi aldığınız sürece devam edeceğini belirtmekte fayda var.

Fakat Chang, bu konuda bilgi sahibi olmadığımızı söylüyor. Tüm bu işleyişler esasında akla yatkın olsa da, kanıtlanmış değiller. Örneğin probiyotiklerin hem başka hayvanlarda hem de laboratuvarda yetiştirildikleri zaman kısa zincirli yağ asidi benzeri bileşenler ürettiklerini biliyoruz. Fakat bunları insanlarda ürettiklerini ya da bu bileşenlerin sağlığın iyileşmesine yol açıp açmadığını bilmiyoruz. “Bu konuda daha sıkı bilimsel çalışmalar yapmadığımız sürece, bu sorulara güzel cevaplar veremeyeceğiz” diyor Chang.

Probiyotik almalı mısınız?

Hepsi değil ama belli tipte probiyotik suşları faydalı olabilir. Cell bülteninde yayımlanan çalışmada söylendiği üzere, belki de insanların probiyotiklerden fayda görüp görmeyeceği mikrobiyomlarının bileşimine bağlıdır. Bilim insanları, probiyotikleri sindirdiğimiz zaman canlı olup olmaması gerektiğini bile bilmiyor. Hatta ölü mikroplar faydalı özelliklere sahip moleküller bile salgılıyor olabilir. Bu sorulara cevap bulmak için daha fazla araştırma yapılması gerekiyor.

Bu durum, bizi marketlere ve gıda takviyesi reyonunu dolduran çok sayıda probiyotik seçeneğe geri götürüyor. Nasıl karar vermeli? Bilim ortalama, sağlıklı tüketiciye rehberlik edebilir mi? Chang’e göre maalesef hayır. Hangi mikropların faydalı olup hangilerinin olmadığına karar verecek bulgular olmadığı gibi, bu takviyeler çok az yasal düzenlemeye tabi tutuluyor. Belli bir hastalık veya durumu tedavi eden ilaç şeklinde görülmediklerinden, probiyotikler ABD Gıda ve İlaç Dairesince onaylanmıyor.

Clemens, genel olarak konuşulduğunda probiyotiklerin güvenli olduğunu söylüyor. Yine de kuşkuları var çünkü endüstri çok az yasal düzenlemeye tabi tutulduğundan, henüz güvenlik açısından incelenmemiş bakteri suşları içeren ürünlerden endişe duyuyor. Ayrıca çok nadir de olsa probiyotikler, bağışıklık yetersizliği olan kişilerde ciddi enfeksiyonlara yol açmış. Fakat Clemens, söz konusu kokteyl bilimsel incelemeden geçtiği sürece, normalde sağlıklı bir insanda probiyotikleri denemenin pek zararı olmayacağına inanıyor (tabii cüzdanınız haricinde). Clemens, bilimsel açıdan güvenilir bir öneri listesi için tüketicilerin, kokteylde bulunan bakteri suşlarının FDA Genellikle Güvenli Olarak Düşünülenler (GRAS) veritabanında yer alıp almadığını kontrol etmesi gerektiğini söylüyor. Daha kullanıcı dostu bir rehber için ise bilim insanlarının tüketiciler için geliştirdiği bir kaynak olan probiotics.com sitesini öneriyor.

Buna karşın Clemens, tüketicilerin güvenilir bir karar verdikten sonra bile market raflarındaki iddiaların tamamen bilimsel olmayabileceğinin farkında olması gerektiğini söylüyor: “Bana göre halkı yanıltıyorlar.”

Isobel Whitcomb/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu

Kaynak: Ana Kaynak

İnsülin iğneleri tarihe karışabilir…

Norveç ve Avustralya’dan iki üniversitenin ortak çalışması insülin iğnelerini tarihe karıştırabilir. Bilim insanlarının yaptığı çalışma neticesinde yenilebilir insülin geliştirdi.

Norveç ve Avustralya’dan iki üniversitenin ortak çalışması insülin iğnelerini tarihe karıştırabilir.

Sidney Üniversitesi ve Norveç Arktik Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı çalışma neticesinde yenilebilir insülin geliştirdi.

Bilimsel dergi Nature Nanotechnology’de yayımlanan araştırmaya göre yenilebilir insülin, kapsül formunda ya da bir parça çikolatanın içine gözle görülemeyecek nano-taşıyıcılar yoluyla yerleştirilerek vücuda alınabilecek.

Araştırmaya katılan isimlerden biri olan Arktik Üniversitesi’nden Profesör Peter McCourt, “İnsülini bu şekilde almak daha doğru çünkü vücudun acil şekilde insüline ihtiyaç duyan bölgelerine maddeyi hızlıca ulaştırmak mümkün oluyor. Şırıngayla alınan insülin tüm vücuda yayılıyor ve istenmeyen yan etkilere neden olabiliyor” diye konuştu.

Günümüzde birçok ilaç ağız yoluyla alınsa da diyabet hastaları şu ana kadar insülini vücutlarına enjekte etmek zorunda kaldılar.

McCourt, bu problemin nedeninin nano-taşıyıcılarla vücuda alınan insülinin midede parçalanması ve dolayısıyla vücudun ihtiyaç duyduğu bölgelere ulaşamaması olduğunu söyledi.

Araştırma kapsamında elde edilen sonuçlarsa bu problemi ortadan kaldırıyor.

McCourt, “İnsülinin mide asidi ve sindirim enzimleriyle parçalanmasını önleyecek bir kaplayıcı geliştirdik. Böylece insülin, gitmesi gereken yer olan karaciğere yapısı bozulmadan ulaşabiliyor” diye konuştu.

Geliştirilen kaplayıcının, sadece kan şekeri yükseldiğinde aktif hale gelen enzimler tarafından karaciğerde parçalandığı ifade edildi.

Araştırmaya öncülük eden isimlerden biri olan Sidney Üniversitesi’nden Nicholas J. Hunt, “Bu, kan şekeri yükseldiğinde karaciğerden hızlıca insülin salgılanması anlamına geliyor. Daha da önemlisi kan şekeri düşükse, insülin salgılanmıyor” dedi.

Ağız yoluyla alınabilen yeni insülinin ilk olarak solucanlar, fareler ve sıçanlarda denendiği ardından babunlarla da bir test yapıldığı aktarıldı.

Araştırmacılar yeni insülin metodunun insanlar üzerinde 2025’ten itibaren deneneceğini ve başarılı sonuçlar alınması halinde 2-3 yıl içinde de herkesin kullanımına sunulabileceğini belirtti.

Kaynak ve devamı için :İnsülin iğneleri tarihe karışabilir | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Ölmüş kedisinin DNA’sından klonlarını yaptırdı.

Kanadalı bir kadın, genetik ikizini oluşturması için ölü evcil hayvanının DNA’sını kullanan Teksas biyoteknoloji şirketi tarafından yaratılan kedisinin iki klonu için 50.000 dolar ödedi.

Kanadalı bir kadın, genetik ikizini oluşturması için ölü evcil hayvanının DNA’sını kullanan Teksas biyoteknoloji şirketi tarafından yaratılan kedisinin iki klonu için 50.000 dolar ödedi.

Kanadalı Kris Stewart, Ocak 2022’de trajik bir trafik kazasında ölen kedisinin 2 adet klonunu yaptırdı. Stewart bu klonlar için 50 bin dolar ödedi.

Yeni yavru kediler, ölen kedinin hücrelerinden birinin çekirdeğinin yeni bir yumurta hücresine aktarılmasını içeren somatik hücre klonlaması yoluyla yaratıldı.

Yumurta, kedinin yüzde 100’üne sahip yavru kedileri doğuran taşıyıcı bir anneye yerleştirildi.

Stewart yaptığı açıklamada “Kedim tarafından yaşanması gereken daha fazla yaşam varmış gibi hissettim” dedi.

Ancak uzmanlar, insanları çoğaltmak için aynı tekniği kullanmanın imkansız olduğunu söylüyor.

Stewart kendisini ‘sevdiğimiz hayvanları klonlamada dünya lideri’ olarak adlandıran Teksas merkezli ViaGen şirketinin hizmetleriyle anlaşmayavardı.

İki klon kedi bu yılın 10 Ocak’ında taşıyıcı annelerinde doğduktan sonra, ViaGen’in New York tesisinde iki ay geçirdiler. Sonunda Stewart’ın bu hafta onları eve götürmesine izin verildi.

Stewart, “Kedim, sahip olduğum en zeki hayvandı ve onun sayesinde artık 2 yeni evcil hayvanım oldu.”

ViaGen, kedilere ek olarak at klonlaması da yapıyor. Köpekler ve kediler 50.000 dolara, atlar ise 85.000 dolara mal oluyor.

Teknolojiye gelince, ViaGen bir evcil hayvanın klonunu oluşturmak için somatik hücre nükleer transferini kullanıyor. Bu, ünlü İskoç koyun Dolly’i üretmek için kullanılan tekniğin aynısı olarak biliniyor.

Somatik hücre nükleer transferi veya sadece nükleer transfer olarak da adlandırılan somatik hücre klonlaması, kavram olarak basittir ancak uygulanması zor bir durum olarak bilinmekte.

DNA’nın bir donörden hücreden çıkarılmasını içerir – bu durumda ‘somatik’ kelimesiyle belirtildiği gibi bir vücut hücresi.’

Kaynak ve devamını incelemen için : Ölmüş kedisinin DNA’sından klonlarını yaptırdı | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Su ayıları üzerinde yapılan araştırma yaşlanmayı engelleyebilir.

Bilim insanları, su ayılarında bulunan proteinlerin insan hücrelerindeki metabolizmayı yavaşlatabildiğini keşfetti. Bu keşif insanlarda yaşlanmayı geciktirebilir.

Bilim insanları, su ayılarında bulunan proteinlerin insan hücrelerindeki metabolizmayı yavaşlatabildiğini keşfetti. Bu keşif insanlarda yaşlanmayı geciktirebilir.

Tardigradlar, yani su ayıları, dünyanın en yok edilemez yaşam formlarından biri ve ekstrem koşullarda hayatta kalma becerisi gösteriyor. Tamamen kurutulduklarında, dondurulduklarında, 150 santigrat derecenin üzerinde ısıtıldıklarında, bir insanın dayanabileceğinin birkaç bin kat ötesinde ışığa maruz kaldıklarında ve hatta uzay boşluğunda hayatta kalabiliyorlar.

Önceki çalışmalar, yarım milimetreden daha kısa olan bu canlıların ekstrem koşullara maruz kaldıklarında vücutlarını korumak için bitkisel hayata girebildiklerini göstermişti.

Bilim insanları, tardigradların çevresel streslerle karşılaştıklarında bu geçici ölüm haline girmek ve bu halden çıkmak için hangi mekanizmaları kullandıklarını bulmaya çalıştı.

Şimdi ABD’deki Wyoming Üniversitesi (UW) liderliğindeki bir araştırma ekibi, su ayılarının yaşam süreçlerini yavaşlatmak için hücrelerinin içinde jel oluşturan proteinler kullandığını buldu.

Bu proteinler insan hücrelerine eklendiğinde, moleküllerin tıpkı tardigradlarda olduğu gibi jelleştiğini ve metabolizmayı yavaşlattığını keşfettiler.

Araştırmacılar ayrıca, bu tardigrad proteinlerini üreten insan hücreleri geçici ölüm haline sokulduğunda, hücrelerin streslere karşı daha dirençli hale geldiğini tespit etti.

Su ayılarının bazı becerilerini insan hücrelerine kazandıran bu sürecin tersine çevrilebilir olduğu da saptandı.

UW’den çalışmanın ortak yazarı Thomas Boothby, “Stres ortadan kalktığında, tardigrad jelleri çözülür ve insan hücreleri normal metabolizmalarına geri döner” dedi.

Önceki araştırmalar, hemofili hastalarının tedavisinde kullanılan önemli bir ilacın tardigrad proteinlerinin farklı türleriyle stabilize edilebileceğini ortaya koymuştu.

Son bulgu, yaşlanmayı yavaşlatmak için hücrelerde ve hatta tüm organizmalarda geçici ölüm halinin başlatılmasına odaklanan yeni teknolojilerin geliştirilmesine önayak olabilir.

Ayrıca bu bulgu, tardigradlardan elde edilen proteinlerin, soğutmanın mümkün olmadığı yerlerde hayat kurtaran tedavileri insanlara ulaştırmak ve kök hücre gibi tedavilerin depolanma potansiyelini arttırmak için kullanılabileceğine dair ek kanıtlar sunuyor.

Kaynak ve devamı için : Su ayıları üzerinde yapılan araştırma yaşlanmayı engelleyebilir | DonanımHaber (donanimhaber.com)

İnsan beynini taklit edebilen dokular geliştirildi.


Sinirbilimciler laboratuvarda insan beynini taklit eden dokular oluşturdu. İşin en ilginç yanı ise bunun beynimizdeki devrelere benzeyen bir şekilde yapılmış olması.

Japon ve Fransız sinirbilimciler, laboratuvar şartlarında yetiştirilen insan beynini taklit edebilen dokuları birbirine bağlamak için yepyeni bir teknik geliştirdi. Araştırmacıların ortaya koyduğu yeni teknik esasında insan beyninin doğal dinamiğine benzemesiyle de dikkatleri üstüne çekiyor. Beynin gelişim mekanizmalarını ve işlevlerini tam olarak incelemek zor olmaya devam etse de araştırmacılar, spesifik bölgeler arası bağlantıların ve oluşturdukları devrelerin birçok beyin işlevi için önemli olduğunu idrak etmeye başladılar.

İnsan beyninin anlaşılması için kritik bir gelişim

Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar, beyin yapısı ve işlevindeki türler arasındaki farklılıklar nedeniyle sınırlı kalıyor. Öte yandan laboratuvarda yetiştirilen beyin hücreleri de insan beynindeki hücrelerin karakteristik bağlantılarından yoksun olma eğilimiyle ayrı bir zorluk oluşturuyor. Daha önce yapılan çalışmalarda laboratuvar koşullarında beyin devreleri oluşturulmaya çalışılmış ve bu alanda ilerleme kaydedilmiş olsa da karakteristik eksikliği araştırmaları sınırlamıştı.

Şimdi ise Tokyo Üniversitesi’nden araştırmacılar, insan kök hücrelerinin beyin taklidi yapan yapılar halinde büyütüldüğü deneysel bir doku olan “nöral organoidler” arasında daha fizyolojik bağlantılar oluşturmanın bir yolunu buldu. Bu özel dokular, insan kök hücrelerinin beyin gelişimini taklit etmek üzere 3 boyutlu yapılar halinde büyütüldüğü deneylerde oluşturuluyor. Elip, organoidleri canlı bir insan beynindeki farklı alanları birbirine bağlayan köprülere benzeyen aksonal demetleri birbirine bağlayarak yaptı.

Aksonal demetlerle bağlanan serebral organoidler, tek organoidlerden veya önceki tekniklerin kullanıldığı organoidlerden daha karmaşık aktivite gösterdi. Buna ek olarak, araştırma ekibi optogenetik olarak bilinen bir teknik kullanarak aksonal demetleri uyardı. Uyarım sonrasında organoid aktivitesinde değişiklik yaşandığı ve bunun plastisite olarak bilinen bir süreçte gerçekleştiği görüldü.

Plastisite olukça önemli çünkü araştırmacıların beyin benzeri yapıların değişikliklere nasıl tepki verdiğini ve uyum sağladığını anlamalarına yardımcı oluyor. Bu da yapay beyin dokularının nasıl işlediği hakkında daha fazla şey öğrenmek anlamına geliyor.

Çalışmanın kıdemli yazarı Yoshiho Ikeuchi, “Bu bulgular, aksonal demet bağlantılarının karmaşık ağlar geliştirmek için önemli olduğunu gösteriyor. Özellikle, karmaşık beyin ağları dil, dikkat ve duygu gibi birçok derin işlevden sorumludur.” diyor.

Beyin ağlarındaki değişikliklerin çeşitli nörolojik ve psikiyatrik durumlarla ilişkilendirildiği göz önüne alındığında, beyin ağlarının daha iyi anlaşılması önemli. Laboratuvarda yetiştirilen dokuların dinamiğinin anlaşılması bu ağların farklı durumlarda zaman içinde nasıl oluştuğu ve değiştiğinin keşfedilmesi sağlayabilir. Bu da bilim insanlarını daha iyi tedavilere götürebilir.

Kaynak ve devamı için : İnsan beynini taklit edebilen dokular geliştirildi | DonanımHaber (donanimhaber.com)

Genlerimiz Bizi Katil Yapar mı?

Katil, İncil’inin okudu. Sarhoştu. Epey bir içmişti. Bradley Waldroup, 22 kalibrelik avcı tüfeğini alıp büyük tarım arabasından indiğinde, Tenessee’nin güneydoğusunda 2006’nın bir sonbahar gecesiydi. Boşandığı eşi ve onun bir arkadaşı, Leslie Bradshaw, Waldroup’ların 4 çocuğunu eve bırakmak için yeni gelmişlerdi. Waldroup bir anda eski eşi ve onun arkadaşıyla tartışmaya başladı. Silahına davrandı ve Bradshaw’a tam 8 el ateş ederek öldürdü. Sonra, kafasını kesip açmak için bir bıçak kullandı.

Ardından eski eşini bir bıçak ve kocaman bir palayla kovalamaya başladı. Bir ayak parmağını bıçakla doğradıktan sonra arabanın treylerine sürükledi. Ödü kopmuş çocuklarına “ Gelip annenize hoşça kal diyin” dedi çünkü bu annelerini görecekleri son sefer olacaktı. Mucize eseri, kadın adamın elinden kurtulup kaçmayı başardı.

3 yıl sonra, Waldroup mahkemede her şeyi itiraf etti. Yargıca, bir anda öfkeyle patladığını ve yaptıklarının hiçbirinden gurur duymadığını söyledi.  Öldürme suçundan hüküm giyen Waldroup, ölüm cezasıyla burun buruna geldi.

Yasal işleriyle ilgilenen grup, hayatını kurtarmak için daha önce hiç kullanılmamış, olağandışı bir yaklaşımla geldiler. Nashville’deki Vanderbilt Üniversitesinin moleküler genetik laboratuarlarına, Waldroup’un kan örneklerini gönderdiler ve spesifik bir gene bakılmasını istediler. Gerçekten de, Waldroup’un X kromozomunda bir genetik farklılık bulundu. Monoamin oksidaz-A (MAOA) enzimini kodlayan gende bir değişiklik.

psc0616_gne_02
Bradley Waldroup

Bu enzimin görevi, dopamin ve serotonin gibi önemli nörotransmitterları parçalamak. Eğer bu transmitterlar başıboş bırakılırlarsa, bu kuvvetli kimyasallar beyinde birikip; sinirsel iletim kontrolünün kaybına ve dolayısıyla öfke ve şiddettin artmasına sebep olabiliyor. Waldroup’un avukatları, belirli bir dereceye kadar da olsa genlerinin bunu yaptırdığını savunuyor.

20 yılı aşkın bir süre önce genetikçiler, MAOA enzimi eksikliğiyle şiddet içeren davranışlar arasında bir bağ kurdu. Ve yaklaşık 10 sene önce de medya bu eksikliğe sebep olan genlerden birine “savaşçı gen” adını taktı. Bu gen, şiddet içeren psikopat davranışlarla ilgili olduğu düşünülen tartışmalı genlerden biri.

Akıl hastalıkları da genetik sebeplere bağlanmaya başladı. Şubatta, Harvard’lı bilim adamları şizofreninin kökeninde yattığı düşünülen bir geni tanımladı ve bu gelişme şok edici bir etki yarattı. Bu gendeki bir değişiklik, ergenlikte ve yetişkinliğin ilk dönemlerinde, beynin karar vermeyle ilgilenen ön lobundaki sinapsların fazla kısalmasına (synaptic pruning) sebep oluyor ve bu da iletim ve sinyal kontrolünü harap ediyor. 2.2 milyon şizofreni hastası Amerikalının sadece küçük bir kısmının şiddet kullandığı bilinse de, ciddi akıl hastalıklarına sahip olan insanlar, normal insanlardan 2-3 kat daha fazla şiddet uygulamaya yatkın oluyorlar.

Birçok toplu katliam, saldırı ve yol kavgasında öldürme gibi cinayet haberleri gündemimizi doldurdukça; emniyet görevlileri, politikacılar, akıl sağlığı uzmanları ve halk bir sonrakini engellemek için ne yapılması gerektiğini sormaya başladılar. Tehlikeli ve şiddete yatkın insanları, birisine zarar vermeden önce fark edebilir miyiz? Seri katil Ted Bundy, toplu katliam yapan Adam Lanza ve şubatta yol kenarında rastgele 6 kişiyi öldüren Uber şoförü Jason Dalton gibi katiller arasında genetik bir benzerlik var mı?

Aslında bunlar, Nazilerde kafatası bilimi(frenoloji) ve ırk ıslahı gibi fikirlerin uyanmasını sağlayan cinsten, oldukça rahatsız edici sorular. Ama genetikçiler, kişilik özelliklerinin ve patolojisinin sırlarını çözmeye başladıkça, davranışçılıktan çok genetik determinizmi kucaklamaya başlıyoruz. Daha öncelerde karakter zayıflığıyla ilişkilendirilen alkolizm için, şimdi bilimin alkolizm riskini arttıran bir gen bulduğunu kabul ediyoruz. Genlerin, beyin fonksiyonlarını değiştirerek, endişeli davranışları tetikleyebileceğini savunuyoruz. Şimdi de aynısının şiddet için geçerli olabileceğiyle ilgili kanıtlar var.

“Ted Bundy ve Adam Lanza arasında genetik bir benzerlik var mı? Bu, soy ıslahını(öjenik) akıllara getiren rahatsız edici bir soru.”

Kent Kiehl, Grant şehrinde 440 tutukluya ev sahipliği yapan Western New Mexico Correctional Facility’de, taşınabilir küçük bir treylerin içinde çalışıyor. Sıkışık bir masada, büyük ve sürekli ses çıkaran silindirik bir tüpe bağlı bilgisayar ekranının karşısında oturuyor. Bu, 2.2 milyon dolarlık Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (FMRI) cihazı. Kiehl, teker teker bütün katillerin, tecavüzcülerin, kundakçıların ve diğer şiddet kullanan suçluların kafalarında delik açarak, beyinlerini inceliyor. Kiehl, şizofreni ve psikopati sinirbilimindeki en iyi uzmanlardan biri.

Kiehl, çalışmalarına özgün ve benzersiz bir perspektifle yaklaşıyor. Ailesi oldukça sakin bir mahalle olan Tacoma’da, Ted Bundy’nin alt sokağında yaşamış. Bundy 1975’te, 20 yıl içinde 36 kadını öldürmekten tutuklandığında, bütün mahalle sakinlerini inanılmaz bir korku kaplamış. O zaman Kiehl şunu düşünmüş: “  Nasıl bizim sakin küçük banliyömüzde böyle bir insan yetişebilir?” New Mexico Üniversitesinde bir nörolog olan Kiehl, son 25 yılını bu soruya cevap bulmak için harcamış.

Psikopatlar birkaç duygusal iletişim bozukluğuna sahip; empati ve pişmanlık duygularından yoksunlar. Kiehl, bu insanların Amerikan hapishanelerindeki popülasyonun %16’sını oluşturduğunu keşfetti. Bu insanlar aynı zamanda genel popülasyonun da %1 ini kapsıyor. Başka bir yönden bakılırsa, bulimiya kadar yaygın ancak teşhis edilmesi çok daha zor. Bu biraz sıkıntılı bir durum çünkü psikopatlar saldırmaya ve şiddete eğilimli oluyorlar. Ortalama olarak, sabıkalı bir psikopat 40 yaşına gelmeden 4 şiddet suçundan hüküm giyiyor. İkizlerle yapılan çalışmalar, psikopatik özelliklerde genetik materyalin önemi vurguluyor ancak pek az uzman bunların kesin sebep olduğu konusunda hemfikir. Kiehl, limbik ve paralimbik kortekslerdeki bozuklukların izinin sürülebileceğine ve sonrasında duyguların üretilip, sinir iletiminin kontrol edilebileceğine inanıyor.

Bir deneyde, tutuklu, bir bobinin altına yatıyor. Bu bobin birtakım manyetik sinyaller gönderiyor ve alıyor. Kiehl, “mevkinin elinden alınması” gibi işitsel kelime grupları ve araba kazası resmi gibi görsel veriler kullanarak, tutuklunun bunları ahlaki suç oranına göre puanlamasını istiyor.

Tutuklu karar verdikçe, nöronları ateşleniyor ve bilgisayar cevap süresini ve beynin hangi bölgesinin aktive olduğunu kaydediyor. Psikopat olmayan birinde, beynin amigdala bölgesinde aktivite gözlemlenirken, psikopatlarda gözlemlenmiyor. Kiehl, tutukluların verileri nasıl işlediğini, hangi bölgelerin aktif olduğuna bakarak belirleyebiliyor. Bir psikopat, amigdalada çok küçük bir aktivite gösterirken, verileri asıl beynin mantık bölgesinde işliyor. Hatta bazı durumlarda, Kiehl’i kandırmaya çalışıp, “uygun olan”, “olması gereken” cevapları veriyorlar.

Kiehl, 2 eyalet ve 8 hapishaneden topladığı, 4000 den fazla suçludan elde ettiği verileri birleştirerek, dünyanın en büyük adli sinirbilim kütüphanesini oluşturdu. Psikopatların, beyinlerindeki gri maddenin normalden az ve daha küçük amigdalaya sahip olmaya yatkın olabileceklerini buldu. Kısacası, Kiehl şöyle diyor: “ Onlar daha farklı bir beyine sahipler. Ve bu farklılık en az %50 oranında genetik farklılıklardan kaynaklanıyor. Sinirbilimle ilgilenen biri için pek de sürpriz bir sonuç değil.”

Kiehl’in çalışmaları o kadar meşhur olmaya başlamış ki, sorunlu çocukları olan aileler tavsiye için başvurmaya başlamış. Bunu sıkıntılı bir durum olarak buluyor çünkü henüz onlar için bir yanıtı yok. Kiehl şöyle diyor: “ Haftada en az bir kere çocuklarıyla başı dertte olan ebeveynlerden mail alıyorum. Ve bu çok içler acısı. ‘ Çocuğum bir psikopat mı?’, aramak isteyecekleri en son insanım.” 

psc0616_gne_08
Psikopatların, normal insanlardan farklı olan beyin bölgelerini gösteren bir beyin taraması sonucu

Şiddetin genetik kökeniyle ilgili modern araştırmalar, Hollanda’da Nijmegen Üniversite hastanesine gelen bir kadın sayesinde, 1978’de başladı. Ailesindeki erkeklerin (birçok erkek kardeş ve kendi oğlu), aynı akıl hastalığına sahip olduğundan şüpheleniyor ve yardım istemek için hastaneye geliyor. 2 tanesi kundakçılık yapıyor. Bir tanesi öz kız kardeşine tecavüz etmeye çalışıyor. Bir diğeri, patronunu arabasıyla ezerek öldürmeye çalışıyor. Başka bir tanesi yine öz kız kardeşine bıçak çekerek soyunması için zorluyor. Hatta 1962 yılında tedirgin bir aile bireyi tarafından detaylı bir biçimde çıkarılan şiddet suçlularının gösterildiği aile ağacı sayesinde, bu sülaledeki şiddetin 1870’lere dayandığı ortaya çıkıyor.

Bu kadın hastanede ortaya çıktıktan neredeyse bir 10 sene sonra, sonunda neyin yanlış olduğunu buluyorlar. Bu şiddete meyilli adamların X kromozomunda bir mutasyon meydana gelmiş. Bu bozukluğun MAOA genine zarar verdiği ortaya çıkıyor. Gen X kromozomunda olduğu için, sadece bir X kromozomuna sahip erkekler, iki X’e sahip olan kadınlara göre daha fazla sıkıntı yaşıyorlar. Çünkü kadınlardaki normal fonksiyonlarına sahip ikinci X, problemi telafi edebilir. Ancak, kadın bu kusuru oğluna aktarabilir. Bu bulgulardan sonra, ailedeki kadınlar taşıyıcı olup olmadığına bakılmak için test ediliyor.

“Şiddet, taciz, saldırı ve kundak suçlarından oluşan bir geçmişe sahip Alman bir adam da aynı genetik bozukluğa sahip”

O zamandan beri, başka genetik risk faktörlerinin keşfedildiği projeler de yapıldı. 2011’de, Alman bir araştırmacı, katekol-o-metiltransferaz (COMT) proteinini kodlayan bir gen ile homisidal davranışlar arasında bir bağlantı buluyor. Aynı MAOA gibi, bu da dopamini düzenleyen bir enzim. 4 sene sonra, Finlandiyalı araştırmacılar, hapishanedeki tutuluklularla bir araştırma yapıyor. Şiddet suçlularının genellikle, beyin hücre sinyal sisteminde görevli CDH13 proteinini kodlayan MAOA ve benzeri genlere sahip oldukları görülüyor. Daha önceki çalışmalar bu benzer ve çeşitli genlerin; otizm, şizofreni ,dikkat eksiği ve hiperaktivite bozukluğuyla bağlantılı olduğunu keşfetmişler. Molecular Psychiatry’de yayımlanan bu çalışma, hücresel fonksiyon bozukluğuyla ilişkilendirilen CDH13 ve benzerlerinin, şiddet içerikli davranışlara makul bir açıklama getirdiği sonucuna varıyor.

Saldırganlığın biyolojik bir temeli olma ihtimali, bilim adamları ve etikçileri bir hayli zor duruma sokuyor. Her şeyden önce çevresel koşulların, genlerin ekspresyonunda çok büyük bir rol oynadığını belirtiyorlar. Meme kanseri riskini arttıran bir gene sahip olmak, meme kanserine yakalanılacağı ya da şizofreniyle ilişkilendirilen bir gene sahip olmak, şizofreni olunacağı anlamına gelmiyor. Johns Hopskin Üniversitesi Beyin Gelişimi Lieber Enstitüsü başkanı Daniel Weinberg şöyle diyor: “ Genler, vücudunuzdaki her bir hücrenin içinde gerçekleşen tüm aktiviteleri, yaşadığınız her saniye boyunca yürüten bir program.  Eğer birtakım küçük kusurlar, bozukluklar kalıtım yoluyla size aktarılırsa, tabi ki bu size bir yol belirler. Ancak bir akıl hastalığına yakalanacağınızı belirlemez. Bu küçük kusurlar kader değil, risk unsurları. Çevresel faktörler de bir o kadar etkili.”.

“Pek çok insan, eşinin arkadaşını öldüren adamda olan o gene ve benzerlerine sahip ama onlar kimseyi öldürmüyor.”

Buna karşı, eşinin arkadaşını öldüren Bradley Waldroup’un sahip olduğu geni ve benzerlerini taşıyan pek çok insan var ama onlar kimseyi öldürmedi. Ancak mahkemeler, etik ve bilimsel tartışmalara açık “genlerim bana bunu yaptırdı” savunmasını kabul etti. 1994 ile 2011 arasında Amerika’da, neredeyse 80 defa genetiğe atıfta bulunularak savunma yapılmış. Fordham Üniversitesi Sinirbilim ve Hukuk Merkezi başkanı Deborah Denno şöyle diyor: “ Dava vekilleri gün geçtikçe, birtakım davranışlara açıklamalar getirmek için daha sofistike bir bakış açısı kullanıyorlar.”.

Jüri, Waldroup davasında, ölüm cezası yerine onu ömür boyu hapse mahkum etti. Yani katil-gen savunması işe yaradı. Bir jüri üyesine, Waldroup’un genetiğinin kararına etki edip edilmediği sorulduğunda, “ O, tabi ki !” cevabını aldılar.

Ancak Denno, genlerin rollerinin ve şiddet riskini arttırmalarının, medya yüzünden mahkemeler tarafından yanlış anlaşıldığını düşünüyor.  Davranış genetiği, genleri çalışmakla birlikte, aynı oranda çevresel faktörlerin de davranış üstündeki etkilerini araştırıyor. Bu psikoloji, sosyoloji, istatistik ve daha birçok alanı kapsayan disiplinler arası bir çalışma. Denno şunu ekliyor: “ Genlerin davranış üstünde etkisi olmakla birlikte, ne onları belirliyor ne de yönetiyor.”.

Hatta beslenme bozukluğu, sosyal ve ekonomik problemler, yetersiz eğitim gibi değişik çevresel faktörler, yetişkinlerin davranışsal patolojisini belirlemede kullanılan en güçlü araçlardan biri. Psikologlar çocukluk döneminde maruz kalınan istismarın, şiddet için başlı başına bir risk faktörü olduğunu uzun zamandır biliyor. 2002’de Science’ta yayımlanan bir çalışmaya göre; dengesiz, baskıcı ve cezalandırıcı ailelerde büyümüş çocuklar, anti-sosyal kişilikler geliştirip, şiddet kullanmaya daha yatkın oluyorlar. Tabi ki her suistimal edilmiş çocuk şiddete başvurmuyor. Beyinde sinirsel bozukluk veya hiperaktiviteye sebep olarak, şiddete yatkın olma riskini arttıran bu gen ve benzerleri fikri bir hayli dikkat çekici. Ancak bu, ne şiddetin kökeninde yattığı ne de tek sebep olduğu anlamına gelmez.

Julian Ford, Connecticut Üniversitesi Sağlık Merkezinde, çocuk ve ergenlik dönemi post-travmatik stres bozukluğunda (PTSD) uzmanlaşmış bir psikolog. Ford, Adam Lanza ve 2012 Sandy Hook İlkokulu saldırısı hakkında 114 sayfalık resmi bir araştırma raporu yazılmasına yardım ediyor.

Lanza 20 öğrenci, 6 çalışan, annesi ve kendisini öldürdükten sonra; eyaletin adli tıp doktoru, Lanza’nın beyninden bir parçayı DNA analizi için UConn genetik uzmanlarına gönderiyor. Bu, bir seri katilin genomunun çıkartılıp araştırıldığı ilk çalışma.

Popular Science’ın resmi talebine rağmen, ne adli tıp uzmanı ne de UConn genetikçileri raporların sonuçlarını açıklamıyorlar. Hatta ne aradıkları hakkında bile bir bilgi vermiyorlar. Ancak büyük olasılıkla, akıl hastalıklarıyla alakalı olan genleri araştırıyorlar.

Lanza hayatı boyunca, uykusuzluk (insomnia) ve konuşma bozukluğuyla uğraşmış. Utangaç, sessiz ve dışlanmış bir çocuk. 5. sınıfta, proje ödevi olarak “Büyükannenin Kitabı” adlı bir hikaye yazıyor. Hikayede, yaşlı kadın çocuklara ateş ediyor ve kabuğunun altındaki bir çocuğu korumaktan bahsediyor. Sonunda, Lanza’ya Asperger Sendromu, anksiyet ve obsesif kompulsif  tanısı konuluyor. Asperger şiddetle pek bağlantılı olmamasına rağmen, Lanza’nın şiddet içeren düşünce ve davranışlarını maskelemiş olabilir. Bir psikiyatrisin önerisi üstüne, annesi Lanza’yı okuldan alıyor ve evde eğitime başlıyor. Ford’a göre, herkes Lanza’nın üstesinden gelmeye çalıştığı zorlukları sebep alırken gözden kaçan asıl olay yaşadığı duygusal çalkantılar.

Ergenlik kırılgan ve zayıf bir dönem, sadece mod değişikliklerinden dolayı değil aynı zamanda inişli çıkışlı hormonlar yüzünden. Akıl hastalıklarının dışa vurumun en iyi gözlemlenebileceği zaman. Mesela şizofreninin belirtileri, genellikle bir anda bu dönemde veya yetişkinliğin başlarında ortaya çıkıyor. Harvard’da yapılan bir araştırmada, bilim adamları bu zamanlamadan sorumlu olduğu düşünülen bir geni tanımladı. Beynin, nöronlar arasındaki etkisiz bağlantıları kestiği sinaptik budama (synaptic pruning) süreci, beyin olgunlaştıkça görülen doğal bir olay. Bu, düşünme ve planlamanın yapıldığı prefrontal kortekste gerçekleşiyor. Bu geni ve benzerini taşıyan bireylerde, budama hızlanıyor ve bu da şizofreni riskini arttırıyor.

Harvard genetik uzmanı ve çalışmanın yazarı Steven McCarrol, bu sebeplerden dolayı bir ergenin bakımının ne kadar kritik olduğunu vurguluyor: “ Genellikle gençler birtakım semptomlar göstermeye başladıklarında, psikiyatri uzmanına başvurmadan sadece pediatri uzmanlarına görünüyorlar.”. Avustralya’da 2006’da başlamış “headspace” adı verilen bir akıl sağılığı programından bahsediyor. Program sayesinde, alışılmadık ama oldukça pratik yerlerde 80’den fazla klinik açılıyor. McCarrol şöyle diyor, “ Hatta bazıları alışveriş merkezlerinde. Yumuşak renkler ve rahat koltuklar sayesinde klinik havasında değil, böyle bir şey burada da olsa harika olurdu.”

Peki ya Adam Lanza gibi sağlık hizmetlerindeki çatlakların arasından kaçan çocuklara ne olacak? Gen taraması ve genetik araştırmalar yardımcı olabildi mi? Şimdilik, hayır. Ve araştırmacılar, gelecekte de işe yarar olabileceği hakkında şüpheliler. McCarrol şunları ekliyor, “ Genetiği tanı koymada kullanmak için yeterli genetik bilgisine henüz sahip değiliz.”

Ne aradığımız ve ne bulacağımız konusunda pek çok soru var. Özellikle şiddetle ilgili genetik risk faktörü taşıyan biri belirlendiğinde onun özel hayatı ve toplumun tepkisiyle ilgili birtakım endişeler mevcut. Yine de genetik araştırmaların devamı, suçluları hedeflemeden, şiddet ve şiddetin kökenini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Daha iyi anladıkça, engellemek için daha çok adım atılabilir.

Dolayısıyla, genetik ipuçlarını takip etmeyi bırakmak biraz zor. Johns Hopskin’den nörobilimci Daniel Weinberg, ölen PTSD hastalarından topladığı dünyanın en büyük beyin koleksiyonuna sahip. Çalışmalarında, akıl hastalıklarının arkasındaki moleküler ipuçlarını arıyor. “ Yüzyıl boyunca, akıl hastalıklarının nasıl gözüktüğünü, kulağa nasıl geldiğini ve nasıl hissettirdiğini biliyorduk. Ancak temelinde yatan sebep hakkında fikrimiz yoktu. Şimdi, genetik sayesinde, 10 yıl önce bize bilimkurgu gibi gelen şeyleri keşfedebiliyoruz.” diyor Weinberg.

Ancak o bile, bilimin neleri keşfedebileceği ve insanların buna nasıl tepki vereceği hakkında endişeli. Son olarak, şunları ekliyor, “ Herkesin genomunda değişik bozukluklara sebep olacak değişik risk faktörleri var. Yani aslında, herkesin bir sorunu var.”

Kaynak: Ana Kaynak