İdrar Gerçekten de Steril mi?

İdrarın steril olduğu partilerde ve sosyal medyada sıkça paylaşılan bir uydurmadır, ve eğer ki susuz kalırsanız idrarınızı içebilirsiniz. Ama diğer uydurma bilgiler gibi bu da doğru değil. İdrar steril değil arkadaşlar.

Mikroplar her yerde, bedenimizde ve de çevremizde. Rahim ve plasentada bile varlar. Gebelik süresince fetüsü saran plasentada dahi çeşitli mikroplar bulunur. Bu da bizi gerçek dünyaya hazırlar.

Fakat şu bir gerçek ki çoğu doktor hâlâ idrarın steril olduğunu düşünmekte ( birileri idrar yolu enfeksiyonu olmadığı sürece). Bu tıpkı bakterilerin bedenimiz için olumsuz bir şey olduğunu söyledikleri zamandaki gibi yanıldıklarını gösteriyor. Sağlıklı bir idrar yolunda hiçbir bakterinin olmadığını kabul etmek bayağı saçma olurdu.

Yapılan araştırmalar rahimde bulunan bakterilerin idrar yolu enfeksiyonunu önlemeye ve iyileştirmeye yardımcı olduklarını gösterdi.Bir yerde idrarın steril olduğu düşünülse bile idrarınız mikroplarla dolu.

Doğrusu son yapılan çalışmalar idrarda bakterilerin bulunduğunu gösterdi. Tabii sağlıklı bir idrardaki bakteri sayısı enfeksiyonlu idrardakinden daha azdı.

Özetleyecek olursak idrar steril DEĞİL! Ama bakteriler hiç de kötü şeyler değiller ve evet eğer ki idrar yolu enfeksiyonunuz yoksa idrarınızı içebilirsiniz.

Sağlığa iyi geldiğine inandıklarından idrarını içen birçok halk var. Diğerleri ise acil bir durum anında idrarı kullanabileceklerini düşünüyorlar. Fakat bu yine de iyi bir fikir değil çünkü ne kadar sağlıklı olursanız olun idrar, su kaybetmenize neden olacak tuzu içerir. Eğer idrarınızı içerseniz vücudunuzdaki tuz yoğunluğu giderek artacak ve böbreklerinize zarar vermiş olacaksınız.

Gerçekten de acil bir durumla karşı karşıyaysanız, idrarınızı bir ya da iki gün içmek sorun olmayacaktır. Uzun süre içmeniz durumunda böbreklerinize su kaybettirerek sorun yaşatacaksınız. Eğer çok terlemezseniz üç gün susuz kalmaya dayanabilirsiniz. Böylece çok susadığınızda işemeye başvurmayabilirsiniz.

Kaynak: Ana kaynak

EpiPen Hakkında Neler Bilmeliyiz?

EpiPen Nedir? Epipen Ne Anlama geliyor? Popular Science Arşivinden EpiPen… Neden herkes bir enjektör hakkında konuşuyor? Eğer hayati risk taşıyan bir alerjiniz varsa muhtemelen acil durumlarda kullanmanız için reçetenize EpiPen yazılmıştır. Cüzdanınızda ya da ofisinizde saklıyor, hatta yerini unutmuş olabileceğiniz bir yer de bile duruyor olabilir. Son zamanlardaki ilaç fiyatlarındaki bu skandal, tedaviyi günlük yaşamlarına taşıyan 3.6 milyon Amerikan vatandaşını etkilemekte.

EpiPen Hayati risk taşıyan alerjik reaksiyonların acil tedavisi için kullanılan EpiPen’lerin sadece iki adetinin fiyatı 2007’den bu yana %500 artış gösterdi.
EpiPen
Hayati risk taşıyan alerjik reaksiyonların acil tedavisi için kullanılan EpiPen’lerin sadece iki adetinin fiyatı 2007’den bu yana %500 artış gösterdi.

EpiPen TAM OLARAK NEDİR?

EpiPen nedir? EpiPenler, şiddetli alerjisi olan hastaların anafilaksiye (solunum yollarında şişme ile tıkanmaya bağlı olarak bilinç kaybı, hatta ölüme kadar gidebilen ekstrem reaksiyona) girmesini önleyen ilaçlı kalem şeklinde bir şırıngadır (Antihistaminler saman nezlesi gibi düşük riskli alerjileri tedavi eden ilaçlardır). Bu kalemler kasları rahatlatıp soluk yollarını açan ve kişinin nefes almasına izin veren epinefrini diğer bir deyişle adrenalini içerir.

Eğer bir insanın anafilaksiye girdiğine şahit olduysanız, bu biraz korkutucu olmuş olabilir. Ama EpiPen’leri varsa kendi kendilerine uygulayabilirler. Önce kapağını çıkarırlar, sonra iğnenin sivri ucunu uyluk bölgelerine saplarlar. İlaçlar 30 saniye kadar kısa bir sürede kan dolaşımına karışır. Ama şunu bilmeliyiz ki; EpiPen’in bileşimindeki ilaçlar anafilaksi için tedavi olarak görülemez, 10 ile 20 dakika arasında etkileri diner. Bu sebeple EpiPen’ler bir hastanın kritik bir reaksiyon sonrası tıbbi desteğe kadar zaman kazanması için bir yöntem olarak görülebilir.

Peki, insanlar neye bu kadar sinirlendi?

EpiPen’lerle aynı aktif bileşenleri içeren alternatifleri var ancak sadece küçücük bir kimyasal formül farklılığı sebebiyle çoğu doktorun reçetelerinde yer bulamıyorlar (Geçen sene, EpiPen’in gerçek jenerik ilacı Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylanmadı.)

2007’den beri iki adet EpiPen’in fiyatı (şu an bir pakette iki adet satılmakta) 100 dolardan başlayarak, 600 doları aşkın bir fiyata ulaştı, bu da %500’den daha fazla bir yükseliş demek. İndirimli sağlık poliçesine sahip olan hastalar fiyatlardaki bu saldırıya katlanıyor. Ateş pahası olduğu için acil tıp teknisyeni ve itfaiyeciler EpiPen’lere para vermek yerine standart şırıngalar kullanıyorlar.

Aynı zamanda Mylan adlı ilaç firmasının CEO’su Heather Bresch 2007 yılından bu yana EpiPen’lerin satışıyla maaşında 2,5 milyon dolardan 18,9 milyon dolara bir yükseliş yaşadı. Bresch, kamu bilinci oluşturacak kampanyalardaki zararını kapatmak ve EpiPen’lerin öğrencilere temin edilmesi için yapılan kulis faaliyetleri sebebiyle bu fiyat artışının gerekli olduğunu söyledi. Eleştirmenler bu fiyat artışının “fırsatçı” olduğunu düşünüyor.

İster istemez bu ilaç fiyatlarının basın ve hükümet tarafından hususi incelemeye alındığı zaman geldi. Şubat ayında “pharmabro” takma adıyla anılan Martin Shkreli, ciddi parazitik bir enfeksiyonla savaşan bir ilaç olan Daraprim’i birkaç dolardan 700 dolardan daha fazla olan bir fiyata çıkardığı için ithamlara maruz kaldı. Nisan ayında ilaç sektörünün büyüklerinden Valeant birçok ilaca zam getirdiği için hararetli tartışmalara girdi. Bu tarz şirketlerin mantık dışı bir şekilde sistemi suistimal edip yalnız başına kontrolü altında bulundurmaları Amerikan sağlık sistemini dünyadaki en pahalı sistem yapıyor.

Peki, buradan nasıl bir sonuç çıkıyor?

Kötü basınla yüzleşmek zorunda kalan Mylan fiyatlarda insafa geldi ve tüketicilerinin cepten peşin ödemede uğradığı zararı azaltmak için senet önerisiyle geldi. Bu bazı eleştirmenleri tatmin etmedi. L.A. Times’ta yazan bir eleştirmenin söylediğine göre; bu senet sistemi de ilaç fiyatlarını eskisi kadar yüksek tutuyor, tek fark bu sefer tüketiciler yerine sigortacılar ve hükümet programları (hükümetçe himaye altında olan, EpiPen’i ihtiyacı olan öğrencilere temin eden okullar) eskisi kadar yüksek meblağlar ödüyor. Bu sebeple politikacılar ve önde gelen, tanınmış siyaset toplulukları Mylan’ı –ne kadar şu an için böyle bir planı gözükmese de- fiyatları düşürmeye çağırıyor. Fiyat yükselişindeki hararet sürerse ve stokların fiyatı aniden düşmeye başlarsa Mylan belki de daha az seçeneklerle ortada kalabilir.

Kaynak: Ana Kaynak

İnsanların Hasar Görmüş Akciğerleri, Domuzlara Bağlanarak Onarılabilir

Son aşamaya gelen akciğer hastalıklarının acı gerçeklerinden birisi de, hastaların, akciğer bağışçılarından çok daha fazla olması. Bunun sebebi, sadece bağışçı sayısının az olması değil (ki bu da bir sorun); bağışlanan pek çok akciğerin önemli ölçüde hasar görmüş ve kullanılamaz durumda olması.

Fakat bugün yayımlanan bir araştırmaya göre yeni ve deneysel bir yöntemin kullanılmasıyla, bu şekilde hasar görmüş bir akciğer artık tekrar işlevsel hale döndürülebilir. Bu yöntemde akciğerin dolaşım sistemi, yaşayan bir domuzunki ile paylaşılıyor. Bu sayede vücudun kendini onarım mekanizmaları güçlenerek, mevcut akciğer bağışıyla yenileme yöntemlerinin kapasitesini geride bırakıyor.

Columbia Üniversitesi’nde çalışan baş araştırmacılar cerrah Ahmed Hüseyin ve biyomedikal mühendisi John O’Neill şöyle aktarıyor: “Esas biyolojik tamir mekanizmalarının yeterince uzun zaman dönemlerinde sağlanmasıyla, başka türlü kurtarılamayacak ve ciddi şekilde zarar görmüş akciğerler kurtarıldı.”

Yöntemin altında yatan ilke, canlı dışında akciğer perfüzyonu (EVLP) adı verilen mevcut bir donör akciğer yenileme yöntemine benziyor. Bu yöntem; bir havalandırıcı, pompa ve süzgeçlere bağlanmış steril bir kubbeye bir akciğer yerleştirilmesini kapsıyor.

Akciğerin ısısı, insan vücut sıcaklığında tutuluyor ve oksijen, besin ile protein içeren kansız bir çözelti, akciğer boyunca dolaştırılıyor. Sıvının organ boyunca pompalandığı bu dolaşım, perfüzyon kısmını oluşturuyor.

EVLP, bağışlanan akciğerleri dengeli tutarak ve hatta onları bir parça onararak birçok insanın hayatının kurtarılmasına yardımcı olmuş. Fakat bu yöntemin sağladığı zaman aralığı bir parça sınırlı. Yöntem, yalnızca sekiz saate kadar uygulanabiliyor. Biyolojik onarım işlevleri, bu kadar kısa zamanda devreye girmiyor.

Araştırma takımının, domuzlar ve yıllar süren araştırmalar ile kazandığı değerli zaman da bu. Araştırma takımı, bu yılın başlarında platformun süresini dört güne kadar uzatmış. Şimdiyse araştırmacılar aynı yöntemle, hasar görmüş beş insan akciğerini domuzlara bağlayarak bunları başarıyla onardıklarını aktarıyorlar. Bu akciğerler arasında, ağır biçimde hasar gören ve EVLP kullanılarak işlevi geri kazandırılamamış bir akciğer de bulunuyor.

Michelle Starr/ScienceAlert. Ç: O.

Kaynak: Ana Kaynak

Hayvansal Protein ve Bitkisel Protein Arasında Fark Var Mı?

Bazı yazarlar, hayvanların işlem görme şekli dışında ister hayvan ister bitki kaynaklı olsun, protein proteindir derler. Buna ne cevap verirsiniz?

Hayvan ve bitki proteinleri arasındaki başlıca farklılığın, bunların amino asit profilleri olduğu bilgisine sahibiz ve emilen amino asitlerin vücut içinde kullanılma oranlarını yöneten şeyler bu profillerdir. Hayvan kaynaklı proteinler tabii ki bizim proteinlerimize çok daha fazla benzer haldedirler, bu yüzden, bitki proteinlerinden daha kolay ve hızlı şekilde kullanılırlar. Yani, hayvan temelli proteinlerden türetilen ‘alt tabaka’ amino asitler, kendi protein sentezleme tepkimelerimiz için daha kolay şekilde mevcutturlar ve bu sayede tam hızda çalışırlar. Bitki proteinleri, bir veya daha fazla amino asit bakımından kısıtlıdırlar. Bir bitki proteinindeki bağıl amino asit eksikliğini düzelttiğimizde, hayvan proteinlerine eşdeğer bir tepki oranı elde ederiz. Benim laboratuvarımda, bu görüşü destekleyen deneysel veriler üretildi; ve tabii ki, geçmişte diğer laboratuvarlarda yapılan benzer gözlemler de bu yönde yorumlanabilir.

Hayvan ve bitki proteinleri arasındaki profil farklılıklarının bazıları, sırasıyla doku tepkilerini haber veren arginin/lisin oranlarıyla önceden belgelenmişti.

Hayvan proteinlerinde ayrıca, asit üreten metabolitlere metabolize olan ve daha yüksek yoğunluklarda sülfür içeren amino asitler vardır. Bunun sonucunda, konağın aleyhine olan bu ters asit etkilerini azaltmak için, hafifçe daha düşük olan fizyolojik pH düzeltilmeli ve kalsiyum gibi tamponlar kullanılmalıdır.

Fakat benim ana tezimde, çalışmamın ilgili olduğu kadar, protein ve kanser üzerindeki gözlemlerimiz, hatırı sayılır detayda çalışma yapılmasına rağmen, bunun daha önemli ve daha küresel olduğu hipotezinin sinyallerini veriyordu. Bu yüzden, hayvan ve bitki proteinlerinin ince yapısal ve işlevsel özellikleri üzerinde çok önemli yapılar olarak özellikle durmak istemiyorum. Bunun yerine, benim görüşlerim daha çok, proteine olan büyük saygımızın, özellikle ‘yüksek kaliteye’ sahip hayvan proteini konusundaki mantıksız saygımızın hem biyolojik hem de sosyokültürel sonuçlarının ne olduğunu sormaya benziyor. Olağandışı şekilde önemli ve değerli olan bazı şeylerin burada olduğunu düşünüyorum.

Protein hakkındaki mesele, en iyi şekilde, benim kitabım olan The China Study‘de özetlenmiş ve örneklenmiştir. Ancak, bu konu hakkında daha fazla şey vardır; çok ama çok daha fazla. Tezlerimin çoğu, epey teknik bir doğaya sahiptir ve genelde ayrı bilgi parçaları şeklindedir. Bu durum, kısmen, kitabımızın ana hedeflerinden birisi olan büyük resmi tamamlamak ve sentezlemek amacı taşıyordu.

Kitaptaki protein savının önemli kısmı, çeşitli etkiler üretmede diğer besinlere karşı proteinin göreceli önemini tahmin etmemekti. Bunun yerine, bu durum yüksek oranda değişken ve aksine kullanışsız olurdu çünkü ne mümkün olurdu ne de çok bilgilendirici olurdu.

Benim anlatmak istediğim şey, proteinin 1839 yılındaki keşfinden başlayarak bugüne kadar olan zamanda, bu yapı maddesine aslında taptık ve sonuç olarak, beslenme ile sağlık hakkındaki daha genel düşüncelerimizin, bu yaklaşıma uymak zorunda olduğunu temin ettik. Bu durum, proteinin çoğunlukla hayvan temelli gıdalarda bulunduğu düşünüldüğünde (ve hâlâ pek çokları tarafından böyle düşünülüyor) özellikle doğru durumdaydı. İlk yıllarda protein et ve et de protein anlamına gelmişti. Bu yüzden, proteine duyulan derin saygının çoğu, aslında ete duyulan saygıydı.

Kariyerimin ilk kısımları esnasında yaptığım şey, geleneksel bilimin telkin edeceği şeyden daha fazlası değildi. Büyük ihtimalle hayvansal protein bakımından zengin olan beslenme düzenlerinin, Filipinler’deki karaciğer kanseri ile ilişkili olduğu gözlemini yapmıştım. Bu, Hindistan’da, deneysel farelere olağan alım seviyelerinde kazein verilmesinin karaciğer kanserini desteklediğini gösteren sıradışı rapor ile birlikte, bu etkinin nasıl işlediğine dair 27 yıllık çalışmam olan The China Projesi’ni teşvik etti. Bunun doğru olup olmadığını ve daha ötesi, nasıl işlediğini görmek amacıyla çok sayıda deney yaptık.

Hükümetin kanserojen kimyasal test programında test edilen tüm kimyasal kanserojenler arasında (ve kanserojen bir şeyin ne olduğuna karar vermek için geleneksel ölçütü kullanarak), kazeinin (ve çok muhtemel olarak, diğer çoğu hayvan temelli proteinlerin) en bağıntılı madde olduğunu açık şekilde gösterdik. Bu, tartışılabilir bir konu değil ve bu kararın içerdiği sonuçlar, pek çok yönde şok edici halde.

Ancak, daha sonraki çalışmamın ana odak noktası haline gelen şey bu bulgu ile bu açık hüküm değildi (geleneksel kanıda ne kadar önemli olursa olsun). Fakat, çok daha geniş bir hipotezi araştırmamız gerektiği fikrini veriyordu, yani, en azından kısmen, farklılık gösteren protein içerikleri ve bileşimleri dolayısıyla, hayvan ve bitki temelli besinlerin daha genel ilişkisini araştırmamız gerektiğini. Ayrıca, beslenmeyi çok farklı şekilde düşünmeme sebep olan bulguları sağlayan şeyler, bu deneylerdi, özellikle gıda temelli beslenmenin, besin temelli beslenmeden çok ama çok daha önemli olması bağlamında.

Kısacası, kazein ve onun deneysel kansere sebep olma yeteneği üzerindeki bulgularımız, çok daha heyecanlandırıcı ve alâkalı sorulara ve sonuçlara giden bir atlama taşı haline geldi. Bu süreçte, pek çok heyecanlandırıcı fikir ve sonuçlar doğdu ve bunlardan ikisi, benim için kişisel olarak epey derin. Birincisi, bu bana ilaca dayalı sağlık ile gıdaya dayalı sağlık hakkında düşünmek arasında bulunan inanılmaz boşluğu gösterdi (ve ben, besin desteklerinin, ilaca dayalı sağlıktan daha fazlası olmadığını düşünüyorum; bu kimyasallar sadece, geleneksel ilaçlardan farklı bir zamanda veriliyor). İkincisi, bu bana, sağlığı korumada ve hastalığı önlemede bir kavram olarak beslenmeyi geliştirmek ve kullanmakta ne kadar hatalı olduğumuzu gösterdi. Bunda, genel olarak tıbbi uygulamalar, özel olarak araştırma tahkikatları ve müstehcen siyaset gelişimi hakkında ciddi bir alaycılık yaptım.

Hayat kurtarıcı olabilen ve akıllıca kullanılırsa faydalı olabilen bazı ilaçlar bulunduğunu biliyorum. Fakat ilaçlara olan bağlılığımız ve piyasaya olan bağımlılığımız ile piyasanın besin destekleri, ilaçlar ve diğer tıbbi öteberi hakkındaki iddiaları mide bulandırıcı; kelimenin tam anlamıyla böyle.

Bu yüzden, (çoğunlukla hayvan temelli gıdalardaki) protein hakkındaki bir tartışma, bulguların kendisi ikna etmek için yeterli olsa da, bulguların ötesinde daha geniş bir konu olmalıdır.

Ayrıca, kronik kalp rahatsızlığı suçlusu tarihsel olarak doğarken, doymuş yağ ile kolesterol tehlikelerine (elbette hayvansal gıdada bulunan) odaklanmayı da eklemeliyim, çünkü bu bileşenlerin alımını, hayvansal gıdanın alımını azaltmadan azaltmak mümkündür. Sadece yağın birazını çıkarın (yağsız süt, yağsız et gibi). Fakat protein ortadan kaldırılamaz; çünkü artık hayvansal gıda gibi bile görünmez. Bu yüzden, hayvan temelli proteini sorgulamaya teşebbüs etmemek konusunda yıllardır çok büyük baskılar vardı; bu durum, hayvansal gıdaları feda etmek anlamına gelir.

T. Colin Campbell, PhD

Center For Nutrition Studies

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

İki Çeşit Yağ Hücresi Vardır: İşte İyi Olanına Daha Fazla Sahip Olmanın Yolları

İnsanların büyük çoğunluğu, vücuttaki tüm yağların aynı olduğunu düşünür. Çok fazla olmasa da vücudumuzda bir miktar yağ mutlaka olmalıdır. Yetişkinliğe eriştiğimizde yağ hücreleri hiç istemediğimiz bölgelere birikip enerji depolarlar. Buraya kadarki kısım yağın hikayesinin sadece küçük bir bölümü. Esasen birbirinden tamamen farklı iki çeşit yağ hücresine sahibiz. Bunlar kahverengi ve beyaz yağ hücreleridir. Son dönemde anlaşıldı ki, kahverengi yağ hücreleri oldukça havalı ve faydalı bir özelliğe sahip: kalori yakabiliyorlar.

Bilim insanları uzun zamandır yağ çeşitlerini biliyorlardı, ancak 2009 yılındaki bir buluş bu hücrelerin işlevlerine karşı bakış açımızı tamamen değiştirdi. Beyaz olanlardan farklı olarak kahverengi yağ hücreleri bizi sıcak tutmak için ısı üretiyor. Bu durum özellikle kendilerini ısıtmaya yönelik hareketler yapamayan bebekler için oldukça faydalı. Bu sebeple bilim insanları uzunca bir süre bu hücrelerin sadece bebeklerde bulunduğunu varsaydı. Ancak 2009 yılında, New England Journal of Medicine’de aynı zamanda yayımlanan bir dizi araştırma gösterdi ki bu hücreler yetişkinlerde de mevcut.

Bu buluş kahverengi yağ hücrelerinin etkileri üzerine hala devam eden birçok araştırmayı tetikledi. Daha da önemlisi bu araştırmaların bazıları, kişilerin kilo verebilmek için kahverengi yağ hücresi miktarını nasıl arttırabileceği üzerine yapılıyor.

Kahverengi yağ nedir? Diğer yağdan farkı nedir?

Beyaz ve kahverengi yağ hücreleri arasındaki temel fark renkleridir. Beyaz yağ hücresinin içinde tek bir büyük lipid (yağ) damlası dışında pek birşey yoktur. Bu yağlı katman hücreye rengini verir. Beyaz yağ enerji depolaması ve iç organlarımız için yumuşak bir destek sağlaması ile ünlüdür. Ayrıca bu hücreler östrojen ve leptin (açlığı düzenler) gibi birçok hormon üretirken, insülin gibi diğer hormonlar için de almaçlara sahiptir.

Diğer tarafta kahverengi yağ hücresinin mahiyeti ise tamamen farklıdır. Bu hücrelerde iri bir parça yağ yerine, az miktarda minik yağ damlacıkları ve bol miktarda mitokondri bulunur. Bu hücresel dinamoların içerisinde, hücreye rengini ve dolayısıyla ismini veren demir bulunur ki kendisi küçük yağ taneciklerinin yakılmasını sağlayan yakıt görevini görür. Evet, vücudunuzda yediğiniz yağları yakan yağ hücreleriniz var. Çok havalı değil mi?

Beyazlardan çok kahverengi yağ hücrelerine mi sahip olmalıyım?

Unutmamak lazım ki beyaz yağ hücreleri, yağ yakan kahverengilere göre daha az cazibeli olsa da oldukça önemli. Eğer hiç beyaz yağımız olmasaydı, iç organlarımız tamamen korunmasız kalırdı. Ayrıca vücudumuz hormonlarımızın büyük çoğunluğunu, ve buna bağlı olarak da bedensel işlevlerimizi düzenleyemezdi.

Beyaz yağların aşırı birikebildiği de bir gerçek. Bu durum genelde yaktığımızdan daha fazla kalori aldığımızda oluyor. Çok fazla beyaz yağ diyabet ve obezite gibi hastalıklara sebep olabiliyor. Diğer yandan kahverengi yağ hücreleri içlerindeki yağı yakarak aşırı birikmeyi önlemeye yardımcı oluyor.

Son birkaç yıldır araştırmacılar, kahverengi yağ hücrelerini arttırmak obeziteyi tedavi eder mi veya engeller mi, eğer cevap evet ise ne kadar daha kahverengi yağa ihtiyaç var gibi sorular üzerine çalışıyor.

Nasıl daha fazla kahverengi yağ alabilirim?

Bilim insanları henüz bu konuda tüm gizemleri çözemese de görünen o ki kahverengi yağın vücuttaki etkinliğini arttırmak oldukça faydalı ve bunu yapmanın bazı yolları mevcut.

Kahverengi yağ düşük sıcaklıklarda daha aktif duruma geçiyor. 2009 yılında New England Journal of Medicine’de yayımlanan bir çalışmaya göre, 16 ila 19 santigrat derece arasındaki sıcaklıklarda bulunan serin bir odada oturduğunuzda daha çok kahverengi yağ hücresi etkin hale geliyor. Bu çalışmanın üzerine yapılan 2014’teki başka bir araştırmada, sıcaklığı kontrol edilen bir odada uyuyan yetişkin erkekler incelendi. Araştırma sonucunda görüldü ki, 24 derecelik odadakilere kıyasla 19 derecelik bir odada 1 ay boyunca uyuyan deneklerin kahverengi yağ hacmi ikiye katlandı. Ayrıca katılımcıların insülin hassasiyetlerinde de gelişmeler gözlendi. Bu doğrultuda araştırmacılar, gece yatarken veya ofiste çalışırken sadece ısıtıcıyı kapatmanın bile sağlığımıza katkısı olduğu sonucuna vardı.

Yakın zamanda gerçekleştirilen birçok çalışmada da, egzersiz yapmanın yeni hücre üretimini veya mevcut hücrelerin yakılmasını tetikleyerek kahverengi yağa etki ettiği ortaya kondu. Dahası, fiziksel aktivitenin bir miktar beyaz yağ hücresini kahverengiye çevirebildiği gözlemlendi. Düzenli ve ölçülü egzersiz, yağ hücrelerinin sizin faydanız için çalışmasını sağlamanın yüzde yüz garantili yolu.

Bilim insanları, kahverengi yağın bizim için başka neler yapabildiğini ve nasıl arttırılabileceğini bulmak adına oldukça sıkı çalışıyorlar. Bu ay Small Methods’ta yayımlanan bir makalede araştırmacılar kahverengi yağ üretimini arttırdığı düşünülen ilaçları vücuda uygulayan bir plasteri raporladılar.

Bir yandan bilim adamlarının bizi incecik ve muazzam kahverengi yağ makinelerine nasıl çevireceklerini beklerken, diğer yandan da beyaz yağlarımızı sağlıklı seviyelerde tutmayı unutmamamız çok önemli. İşin özü düzenli egzersiz yapmak, stresten uzak durmak ve tabi ki de yüksek miktarda lif tükettiğiniz dengeli bir beslenme düzenine uymak. Bu kış camı aralayarak uyumak yağ yakımınızı ufak bir miktar arttırabilir ancak yine de her sabah spor salonuna gitmek kesinlikle daha fazla işe yarayacaktır.

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Sadece 24 Saat Aç Kalmak, Kök Hücrelerin Yenilenmesine Yardımcı Oluyor

Bu çalışma, ‘aç kalma’ hapına bile yol açabilir.

On yıllar boyunca yapılan çok sayıda çalışma, sıkı ve düşük kalorili beslenme düzenlerinin; daha uzun ve daha sağlıklı bir hayatın anahtarı olabileceğini gösterdi.

Peki bunun sebebi ne? Aç kalmanın fareler üzerindeki etkilerinin incelendiği yeni bir çalışma, bu konuda bir cevap sunabilir gibi görünüyor. Araştırmacılar, kalori alımının sadece 24 saat kısıtlanmasıyla, bağırsaklarda bulunan kök hücrelerin yenilenmesini destekleyebilen metabolik bir dönüşümün başladığını buldular.

Bağırsaklara ait olan bu kök hücreler, biz yaşlandığımız zaman etkili bir şekilde yenilenemiyorlar. Bu hücreler, sağlıklı bir dokuyu sürdürmek ve hastalıklarla mücadele etmekte bize yardımcı oldukları için önem taşıyorlar. Bu yüzden söz konusu bulgular epey değer taşıyor.

MIT’de biyolog olan Ömer Yılmaz şöyle söylüyor: “Aç kalmanın bağırsak üzerinde pek çok etkisi var. Bunların arasında, enfeksiyonlar veya kanserler gibi bağırsağı vuran her türlü hastalıkta muhtemel kullanım alanları ve yenilenmeyi desteklemek de bulunuyor.”

“Bu çalışma, aç kalmanın; karbonhidratları kullanmaktan yağ yakmaya kadar, bağırsaktaki kök hücrelerde metabolik bir anahtarı ateşlediğine dair bulgular sağlıyor.”

Çalışmada gerçekleşen bu dönüşüm, hücrelerin enerji kaynağı olarak karbonhidratlar yerine yağı tüketmesinden ibaret değildi. Dönüşümle birlikte hücrelerin işlevleri de arttı.

Araştırmacıların “bağırsağın yük beygirleri” olarak tanımladığı bağırsak kök hücreleri, genelde bağırsak astarını beş günde yeniliyor fakat metabolik dönüşümün faaliyete geçmesiyle, bu yenilenme hızlanabiliyor.

Yılmaz’ın takımı, laboratuvarda, 24 saat aç kalmış farelerin bağırsak kök hücrelerini aldı ve bunları bir kültür ortamında yetiştirerek, organa benzer bir tür ‘mini bağırsak’ olan ve organoid adı verilen hücre yığınları haline getirdi.

Bunu yaptıkları zaman, aç kalan farelerden alınan kök hücrelerdeki yenilenme kapasitesinin, aç kalmamış sıradan farelere göre iki kat yüksek olduğunu görmüşler.

Takım üyesi ve biyomedikal araştırmacısı Maria Mihaylova şöyle söylüyor: “Aç kalmanın, bağırsak bezeleri üzerinde organoid oluşturacak kadar büyük bir etkisi vardı. Organoid oluşumu, kök hücresinin yönlendirdiği bir süreç.”

“Bu şeyi hem genç farelerde hem de yaşlı farelerde gördük ve bu süreci yönlendiren moleküler mekanizmaları anlamak istedik.”

Takım cevabı bulmak için; aç kalan farelerin kök hücrelerinde yer alan mesajcı RNA’yı sıraladı ve aç kalmanın, peroksizom çoğaltıcı etkinleşik alıcı (veya PPAR) adı verilen kayıt etmenlerini faaliyete geçirdiğini, bunun da yağ asitlerinin metabolize edilmesiyle ilişkili genleri açtığını buldu.

Bu vakada gerçekleşen söz konusu etkinleşme, hücrelerin glukoz yerine yağ asitlerini yıkmasına sebep oldu ve aynı zamanda kendilerini yenileme becerilerini destekledi.

Araştırmacılar PPAR’ın etkinleşmesini engellediklerinde, yenilenme desteği sona erdi. Fakat takımın keşfettiği tüm şey bu değil.

Farelere, PPAR’ların etkilerini faaliyete geçiren ve GW501516 adı verilen bir molekül uygulandığında, farelerin aç kalmasıyla ortaya çıkan faydalı etkilerin bazıları yeniden oluştu.

Araştırmacılardan biri olan Chia-Wei Cheng şöyle söylüyor: “Bu da çok şaşırtıcıydı. Sadece bir metabolik güzergâhı faaliyete geçirmek, belirli yaş fenotiplerini tersine çevirmek için yeterli olmuştu.”

Bu metabolik anahtarın kapsamını ve işlevini tamamen anlamadan önce, araştırmacıların hâlâ araştırmaları gereken bir çok şey var. Üstelik bunun, insanlarda da farelerde olduğu kadar kolay şekilde idare edilip edilemeyeceği bilinmiyor.

Fakat bu çalışma, gelecekte bir şekilde hap veya başka bir ilaç tedavisi yardımıyla bu metabolik anahtarı faaliyete geçirme olasılığı sunuyor ve bizi bu olasılığa bir adım daha yaklaştırıyor. Belki de (sadece belki), hastaların aç kalması gerekmeden onların bağırsak sağlığını iyileştirebilir ve bu sayede daha uzun süre yaşamalarına yardımcı olabiliriz.

Bu sonuçlar henüz kesin olmayabilir, ancak hiç olmadığı kadar tutarlı görünmeye başlıyorlar.

Çalışmada yer almayan ve Utah Üniversitesinde biyokimyacı olan Jared Rutter şöyle söylüyor: “Yazarlar, güzel bir deney sahnesinde, bu metabolik değişimlere aç kalma olmaksızın sebep oluyorlar ve sistemi yıkarak benzer etkiler görüyorlar”

“Bu çalışma, beslenme ve metabolizmanın; hücrelerin davranışı üzerinde derin etkilere sahip olduğunu ve bu durumun hastalıklara yatkınlık sağladığını gösteren, hızlı bir şekilde büyüyen bir araştırma alanıyla uyum gösteriyor.”

Bulgular, Cell Stem Cell bülteninde sunuldu.

Kaynak: Ana kaynak

Nihayet Lityumun Bipolar Bozukluğu Nasıl Tedavi Ettiği Biliniyor

Bir şeyi anlamadan onu düzeltemezsiniz.

Lityumun ABD’deki hastaları tedavi etmek için ilk onaylanışından neredeyse 50 yıl sonra, bilim insanları nihayet onun bipolar bozukluk belirtilerini tedavi etmedeki etkisinin ardında yer alan moleküler işleyişi belirlediler.

Bu büyük bir olay çünkü daha güvenli ve daha etkili bipolar ilaç tedavileri arayışındaki en büyük engellerden birisi, halihazırda sahip olduğumuz tedavileri anlamamak olmuştu.

Sanford Burnham Prebys Tıbbi Keşif Enstitüsü’nden baş araştırmacı Evan Snyder, “Bir tedaviyi daha iyi yapmanın tek yolu, ilk önce onun nasıl çalıştığını anlamaktır,” diyor.

Bipolar bozukluk, sadece ABD’de yaklaşık 5.7 milyon yetişkini etkiliyor ve dünyada önde gelen altıncı yetersizlik sebebi. İnsanı alıkoyan durum, duygusal çıkışlar (mani) ve tahrip edici düşüşler (bunalım) arasında aşırı ruh hali değişimlerine sebep oluyor ve bu durum kişilerin normal hayat yaşamasını engelleyebiliyor.

Ayrıca, mevcut tedavilerin nispeten ilkel ve güvenilmez olması işleri daha kötü hale getiriyor.

Lityum hastaların sadece yaklaşık üçte birinde işe yarıyor. Fakat ilaç işe yarasa bile, içlerinde mide bulantısı, kas titremesi, duygusal hissizlik, kilo alımı ve doğum kusurları gibi pek çok yan etkiyle birlikte geliyor.

Uzun bir deneme yanılma sürecinden sonra, cevap vermeyen hastaların üçte ikisi antipsikotiklerantidepresanlar ve hatta elektrik şoku tedavisi gibi diğer seçenekleri aramaya bırakılıyor.

İyi haber ise, eğer bu araştırma doğrulanır ve nihayet lityumun moleküler hedefini bilirsek, araştırmacıların aynı şeyi yapan daha yumuşak ve daha etkili ilaçları elemeye başlayabilecek olmaları.

Bu ayrıca, durumu test etmek ve ilaca kimin cevap vereceğini tahmin etmek bakımından daha iyi ve yeni yöntemlerin kapısını aralıyor.

Snyder’in açıkladığı üzere:

“Lityum nesiller boyunca bipolar bozukluğu tedavi etmede kullanılıyordu fakat şimdiye kadar terapinin belli bir hasta için neden işe yaradığı veya yaramadığı konusundaki bilgi eksikliğimiz, gereksiz dozlamaya yol açıyor ve etkili bir tedavi bulmayı geciktiriyordu. Dahası, bunun yan etkileri pek çok hasta için tahammül edilemez olduğundan, ilacın kullanımını kısıtlıyor ve en az tehlikeye sahip daha hedefli ilaçlar konusunda acil bir ihtiyaç oluşturuyordu.

Önemli bir biçimde, bulgularımız güvenli ve etkili olan yeni ilaçları bulmak için açık bir yol sunuyor. Bu durum yine aynı derecede önemli olarak, bunlar gibi psikiyatrik sorunlara hangi tür mekanizmaların sebep olduğuna dair fikir edinmemize yardımcı oldu. “

Araştırmacılar, lityumun beyni nasıl etkilediğini çözmek için insan tesirli pluripotent kök hücreleri (hiPS) kullanarak onun tepki verdiği güzergâhı haritaladılar. Bu hücreler, lityuma tepki veren ve vermeyen bipolar hastalardan alınan ve daha sonra kök hücreleri gibi davranmaları için yeniden programlanan sıradan hücrelerdi.

Araştırmacılar, CRMP2 adı verilen bir proteinin, bipolar hastaların hücrelerinde pasif olduğunu buldular; bu protein, sinir hücresi iletişimiyle bağlantılı.

Fakat lityuma tepki veren hastalardan üretilen hiPS hücrelerine lityum eklendiği zaman bu durum düzeldi ve CRMP2 faaliyeti normale döndü.

Bu durum, bipolar bozukluğun ardındaki işleyişin daha önce pek araştırmacının sandığı gibi her zaman genetik olmayabileceğini, bunun yerine CRMP2 proteininin hücrede nasıl düzenlendiğiyle ilgili bir konu olabileceğini öne sürüyor.

Bu iyi bir haber çünkü doğru ilaç tedavisi ile sorunu çözmenin mümkün olabileceğini gösteriyor.

“Lityum tepkisi üzerinde çalışmanın, bu karmaşık bozukluğun moleküler güzergâhını aydınlatan bir ‘moleküler konserve açacağı’ şeklinde kullanılabileceğini fark ettik. Bu bozukluğun sebebinin bir gendeki kusur değil, bir gen ürününün çevirme sonrası düzenlemesi (fosforilasyon) olduğu ortaya çıktı; bu olayda, sinirsel ağları düzenleyen hücrelerarası bir protein olan CRMP2 söz konusuydu,” diyor Snyder.

“Bu ‘konserve açacağı’ yaklaşımı, yani tam olarak neden öyle olduğunu bilmeden faydalı bir etkisi olduğu bilinen ilacı kullanmak, bipolar bozukluğun altında yatan sebebi incelememize ve anlamamıza olanak sağladı.”

Takım, bipolar bozukluğu bulunan ölü hastalardan aldıkları beyin örneklerini kullanarak bulgularını doğruladı ve bu kişilerin ayrıca normalden daha az faal CRMP2 bulunduran nöronlara sahip olduklarını gösterdi. Bunun yanında, aynı işleyişin hayvan örneklerinde ve laboratuvar ortamında yetiştirilmiş canlı nöronlarda da çalıştığını gösterdiler. Hedefin yukarı ve aşağı yöndeki etkilerini haritalandırarak, “lityum tepki yolu” olarak adlandırdıkları bir harita oluşturdular.

Şimdilik elimizdeki tek çalışma bu. Ders kitaplarını yeniden yazmadan önce, moleküler güzergâhın bağımsız takımlar tarafından doğrulanması gerekiyor. Bu karmaşık durumun altında yatan pek çok sebebin olması da muhtemel, bu yüzden sadece bu işleyişin her bipolar vakasına cevap olması muhtemel değil.

Fakat zihinsel sağlık sorunlarıyla yaşayan dünya çapındaki milyonlarca insana daha iyi göz kulak olmamıza yardımcı olabilecek herhangi bir bilgi, doğru yönde atılmış büyük bir adımdır.

Takımın sıradaki hamlesi, mevcut ilaçları elemeden geçirerek, aynı güzergâhı etkileyen fakat daha az yan etkiye sahip olan veya lityumdan daha başarılı olan moleküller bulup bulamayacaklarını görmek olacak.

Snyder yukarıdaki videoda, eğer halihazırda kullanılmakta olan bir ilaç adayı belirlemede başarılı olurlarsa, bir veya iki yıl içinde bunu klinik deneylere sokabileceklerini açıklıyor.

Araştırma, Proceedings of the National Academy of Sciences bülteninde yayınlandı.,

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Kafasının İçinde Sesler Duyan İnsanlar, Bir Konuşma İçerisine Gizlenmiş Sesleri de Algılayabiliyorlar

Her iki ses duyma olayının da nedeni, beyinlerimizin dünyayı deneyimlemesindeki farklılık olabilir.

Neden bazı kişiler kafalarında sesler duyarlarken diğerleri duymuyor sorusu, halen psikolojik bir gizem olmaya devam ediyor.
Fotoğraf: Depositphotos

“Sam’in Oğlu” olarak da bilinen seri katil David Berkowitz’in, kafasının içinde bir köpeğin, cinayet işlemesini söylediğini iddia etmesi büyük yankı uyandırmıştı. Ancak sesler duymak, mutlak bir psikoz belirtisi değildir. Brain dergisinde yayınlanan yakın tarihli bir araştırmanın yazarları, dikkat-odaklı nöral yolların da bu yanıltıcı seslere neden olabileceği şeklinde kapsamı genişlettiler. İnsanlar onları duyar, çünkü beyinleri özellikle konuşmaları ayıklamak üzere koşullanmış olabilir. 

Durham Üniversitesi’nde, psikolojik araştırmacı ve çalışmanın başyazarı olan Ben Alderson-Day, Popular Science’a verdiği demeçte, “sesleri duyan birçok insanın ciddi zihinsel sağlık sorunlarına sahip olduğu doğrudur,” dedi. “Fakat genel nüfusun, kabaca yüzde 5 ila 15’i, hayatlarının bir noktasında olağan dışı sesler duyma deneyimi yaşamıştır. Potansiyel olarak yüzde birinin, oldukça sık deneyimler yaşadıklarını, bunu kimseye söylemediklerini ve hiç bir şey yokmuş gibi günlük hayatlarını sürdürdüklerini düşünüyoruz. “

Psikologların dikkatini çeken işte bu yüzde birdir. Bu grup klinik psikoz hastaları değil ve bu nedenle genellikle psikotropik ilaç kullanmamaktadır, araştırmacılar, akıl hastalığının karıştırıcı faktörleri olmaksızın bu insanların sesler duyma eğilimlerini inceleyebilirler. Bu iyi huylu ses mağdurlarının, insanların sesleri neden duyduğu ve beynin daha kapsamlı anlaşılması konularına bir açıklama getirebileceğine inanıyorlar.

Alderson-Day, “Beynimizin dünyayı nasıl hissettirdiğine dair gittikçe yaygınlaşan bir teori var, sadece duyusal bilgileri pasif bir şekilde almaktan ziyade beynimiz, dünyayla ilgili öngörüler yapıyor ve anlamlı modeller arıyor,” diyor. Tahmin edici işleme veya öngörülü kodlama adı verilen teori, dış dünyadaki deneyimlerimizin çoğunun gerçekte olandan ziyade gerçekleşmesini beklediğimiz şeyle ilgili olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, neden bulutlarda ve Rorschach lekelerinde şekiller görmeye eğilimli olduğumuz bununla açıklanabilir. Yaşamayı umduğumuz deneyimleri yaşarız ve sadece elimizi zorlayacak kadar delil olduğunda, bu öngörüleri veya beklentileri değiştiririz.

Alderson-Day, “Sesler duyan kişilerin, özellikle olağan dışı veya belirsiz durumlarda, çevrelerindeki ortamlarda anlamlı modeller aramaya biraz daha hazır beyinleri olduğuna dair bir düşünce mevcut,”  diye ekliyor.

Bu hazır olma durumunun sesler duymaya etkisini tespit edebilmek amacıyla, Alderson-Day ve University College London’dan ve Portekiz Porto Üniversitesi’nden bazı araştırmacı çalışma arkadaşları, sesleri duyan ancak zihinsel olarak sağlıklı kişiler ve sağlıklı fakat sesler duymayan kişiler olarak deneklerini iki gruba ayırarak fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) makinelerine yerleştirdiler.

Araştırmacılar, deneklerin ne sıklıkla sesler işittiğini ölçmek için, Launay-Slade Halüsinasyon ölçeği adı verilen, görsel ve işitsel halüsinasyonları ölçen bir şey kullandı. Birçoğumuzun sesler duyma deneyimi olduğu için – bir ses duymuşsanız (anneniz belki de adınızı söylüyordur) ve bu esnada boş bir evdeyseniz, bu bir işitme halüsinasyonudur – sadece yakınlarda ve nispeten sıklıkla sesler duyan insanlar bu gruba dahil edildi.

Araştırmacılar, iki gruba yirmişer dakikalık sinüs dalgası sesi (SWS) uyguladılar. SWS bir duyuyu alır ve gerçek bir cümlenin frekansını ve genişliğini taklit ederek onu saptırır. SWD, R2D2’ye çok benzer diyor Alderson-Day. “Eğer bu frekans ve genişlik alanları aynı orijinal cümleden alınırsa,” o zaman, “eğitim aldıktan sonra, sesi duyarsanız muhtemelen ne dediği anlaşılır,” diye açıklıyor. Sinüs dalgası konuşması hakkında linkte detaylı bilgi mevcuttur.

Her bir çalışma, 45 anlaşılır SWS denemesi ve 45 tane de anlaşılamayan SWS denemesi içeriyordu. Anlaşılır olmayan SWS, anlaşılır şeyler gibi ses yaratıyor, ancak beyin onları gerçekten çözemesin diye frekansları ve parçaları iki farklı cümleden alıp birbirinin üstünde yapıştırıyor. Ayrıca, 18 hedef ses vardı – deneklere araştırmanın amacının, olağan dışı seslerin beyinde nasıl işlendiğini anlamak olduğu söylendi – sesleri iyice dinleyip hedef sesi her duyduklarında bir düğmeye basmaları istendi.

Birinci turdan sonra, katılımcılar halen tarayıcıya bağlıyken, duydukları seslerle ilgili herhangi bir kelime veya cümle duyup duymadıkları soruldu. Evet cevabını verirlerse, sesi ilk ne zaman duyduklarını belirtebiliyorlar mı diye soruldu, eğer belirtebiliyorlarsa  içerdiği kelimelerden herhangi birini tekrar edebiliyorlar mı diye soruldu.

Kontrol grubu katılımcıların yarısından biraz azına kıyasla, sesler duyan dinleyicilerin dörtte üçünün konuşma bulunduğunu tespit edebildiklerini buldular. Bir katılımcı, konuşmayı ilk üç veya dört turda duyduğunu bildirdi. İlginç bir şekilde, her iki grup da konuşma ve dil ile ilişkilendirilen tipik bir alan ağını kullandı, ancak sesler duyan dinleyiciler bunlara ilaveten beynin başka alanlarını da kullandılar.

Alderson-Day, “sesler duyan dinleyiciler, dikkatimizi etkin kullanmak ve farklı önemli sinyaller izlemekle ilişkilendirilen, anterior singulat ve superior frontal girus olmak üzere iki alan kullandı,” diyor. “Bunlar özellikle dille ilgili olmamakla birlikte, dikkatimizi çevremizdeki dünyaya nasıl ayırdığımızla ilgili bölgelerdir. Gizli konuşmanın yer aldığı sinüs dalgası konuşması esnasında özellikle buralar aydınlandılar. “

Her iki grubun konuşma kalıplarını tanımak için eğitim almaları haricinde, ikinci tur birinciyle neredeyse aynıydı. Bu eğitimden sonra SWS’deki sesleri tanıma açısından iki grup arasındaki fark kayboldu. Dinleyicilere konuşma olduğu söylendiğinde duyabiliyorlardı – ancak buna hazırlanmışlardı.

Çalışma denekleri çok azdı, grup başına 20 kişiden az, bu nedenle Anderson-Day geniş bir sonuç çıkarılmasın diye uyarıda bulundu. Yine de, bu ön sonuçların, tahminci işleme teorisine (predictive processing theory) uygun olduğu söyeniyor. Bu yılın başlarında, Yale Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından Science dergisinde yayınlanan ayrı bir çalışma, Anderson-Day’ın çalışmasına ilave bir içerik daha ekledi.

Bu çalışma, sesler duyanları, duymayanları ve şizofreni hastalarını, işitsel halüsinasyonları tetiklediği bilinen bir uyarana maruz bıraktı. Uyaran, duyulması zor bir sesle aynı anda bir ışığı insanlara uyguladı. Zamanla, ışık her görüntülendiğinde, insanlar bir ses duyduklarını söyleme eğilimi gösterdiler, hatta bunu hiç ses olmadığı durumlarda da yaptılar.

Ses olmadığı zaman bile ses duymaya yatkınlık olayının, özellikle sesler duyanlarda – psikoz olsun veya olmasın – gerçekleşmesi muhtemeldir. Yine, sesler duyanların çevrelerinde sesler duymaya daha hazır olduklarını ileri sürdü. Sesler duyanlarla, sesler duyup aynı zamanda psikozlu olanlar arasındaki en büyük fark, sesin gerçek olmadığını kabul etme becerisiydi. Psikotik olmayan sesler duyan dinleyiciler, olayın kafalarında gerçekleştiğini kabul etti; bu da, tahminci işleme teorisini destekledi – beklentilerimiz gerçekten de önemli olabilir.

Alderson-Day, “sesler duyan ama klinik olmayan insanlarla araştırmalar yapmak, gerçekten dünya konusunda nelere inandığımızı göstermenin bir yoludur, duymak istediğimiz şey gerçekten duyusal deneyimlerimizi şekillendirebilir,” diyor.

Sinüs dalgası konuşması, insanın doğru eğitim ile anlayabileceği, yapay olarak bozulmuş bir konuşma biçimidir. Ancak işitsel halüsinasyonlar yaşayan birçok insan eğitim olmadan sinüs dalgası konuşmasını anlayabiliyor.
Fotoğraf: Depositphotos

Bu, doğal olarak, sesleri duyan, ancak psikotik olmayan kimselerin, bu deneyimlerini nasıl anladıkları sorusunu gündeme getiriyor? Bunun için bir dizi teknik kullanıyorlar.

Alderson-Day, “sıklıkla ilk başlarda, başkalarının bu sesleri duymadıklarını fark etmediklerini, ancak zamanla kendileri için mantıklı bir açıklama geliştirdiklerini,” söylüyor. “Bunun sadece, beyinlerinin ürettiği bir çeşit bilinçsiz beyin radyosu olayı olduğunu düşünüyor olabilirler. Böyle açıklayacak en az bir ya da iki kişi tanıyorum.” Diğer insanlar sevilen birinin sesi ya da manevi bir bakış açısıyla düşünüyorlar. Sesler duyanlar, kendilerini medyum veya psişik olarak adlandıranlar arasında da temsil edebilmektedir.

Zaman içinde, tahminci işleme teorisi tutarsa, bu durum bazı zihinsel hastalıklara yaklaşım biçimimizi değiştirebilir. Şu anda yaygın uygulama, sık görülen psikotik atakları ilaçlarla tedavi etmektir. Ancak Alderson-Day, insanların bu sesleri neden daha iyi algıladığının zihinsel sağlık uzmanlarının kendilerini daha hedefe yönelik bir şekilde tedavi etmelerine yardımcı olabileceğini düşünüyor, belki de bu bireylerin deneyimlerini daha az sıkıntı yaratacak şekilde yönetmesine ve yeniden oluşturmalarına yardımcı olabilir. Ne olursa olsun Alderson-Day, sesler duyanların tıbbi veya zihinsel sağlık uzmanlarından her zaman yardım almalarının doğru olacağını düşünüyor.

Beyin hakkında halen bilmediğimiz çok şey var. Ancak şu an için, bu araştırma bize dünyadaki tecrübemizin, sadece nöronların ateşlenme biçimiyle yönlendirilen, benzersiz deneyimler olduğunu hatırlatıyor. Ve şu soruyu da aklımızdan çıkarmayalım: Bizi kimbilir başka hangi yanlış yollara sürüklüyorlardır?

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Kanser hastalarında görülen ortak belirti: Erken teşhis için önem taşıyor

Kanser hastalığında erken teşhis hayati önem taşıyor. Kanserler oluştukları organ, bölge ve mikroskobik yapılarına göre sınıflandırılırlar. Kanseri başlangıç seviyesinde yakalamak tedavi açısından büyük avantaj sağlar. Peki, kanserin en erken görülen belirtisi nedir?

BMC Palliative Care dergisinde yayımlanan bir araştırmada kanserin en erken belirtisiyle ilgili bilgiler paylaşıldı.Kanser, anormal hücrelerin hızla bölünmesi ve diğer doku ve organlara yayılması sonucu ortaya çıkan çok sayıda hastalık için kullanılan ortak terimdir. Yüzden fazla türde kanser çeşidi bulunmakta olup kanser türleri isimlerini genelde kanserlerin oluştuğu organ veya dokudan alırlar.

Yapılan bu araştırmada bir hasta grubu analiz edildi ve kanser hastalarında en sık görün semptomlar belirlenmeye çalışıldı.

İlerlemiş kanser hastalarını gözlemleyerek yapılan bu çalışmada ağrı veya hastalık gibi rahatsız edici semptomlar varsa, hastalığın herhangi bir aşamasında kullanılabiceği ortaya çıktı.

Çalışma, Ekim 2004 ile Aralık 2009 arasında Tayvan’da bir palyatif bakım ünitesinde yürütülmüştür. Belirti yoğunluğu, “Belirti Bildirim Formu” ile ölçüldü ve sıfırdan dörde kadar bir ölçekte derecelendirildi.

Bu önlemler palyatif bakım ünitesinde birinci, üçüncü, beşinci ve yedinci günlerde değerlendirildi. Çalışma verileri rutin klinik kayıtları ve hastaların demografik verilerini de içeriyordu.

KANSERİN EN YAYGIN BELİRTİLERİ

Yapılan bu araştırmada 824 ileri kanser hastası arasında en sık görülen semptomlar arasında ağrı, iştahsızlık ve kabızlık yer aldı. Bu 3 belirti kanser hastalığının en erken evrelerinde ortaya çıkabiliyor.65 yaş ve üstü hastalar, ağrı, uyku bozukluğu, depresyon ve anksiyete ölçeklerinde 65’in altındakilere göre anlamlı derecede daha düşük puanlara sahiptiler.

Kaynak: Ana Kaynak

Araştırmacılar elektrik üretebilen yapay bitki geliştirdi: İşte detaylar..

Araştırmacılar tarafından geliştirilen bu yapay bitki, iç mekandaki ışığı fotosentez için kullanıyor, iç mekandaki CO2 seviyesini yüzde 90 oranında azaltıyor, oksijen ve biyoelektrik üretiyor. 

ABD’deki Binghamton Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı sürdürülebilir enerji alanında büyük bir atılım gerçekleştirerek yalnızca fotosentezi taklit etmekle kalmayıp aynı zamanda elektrik de üreten yapay bir bitki geliştirdi. Proje başlangıçta bakteriyle çalışan biyopiller üzerine yapılan araştırmaların bir uzantısı olarak tasarlanmıştı.

Yapay bitki iç mekan havasını temizleyip elektrik üretebiliyor

Ekip, beş biyolojik güneş pili ve fotosentetik bakteri kullanarak yapay bir yaprak üretti ve bu yaprak daha sonra daha geniş uygulama alanlarına sahip tam teşekküllü bir bitkiye dönüştü. Bitki aynı zamanda iç mekan hava kalitesini de iyileştirebiliyor. Beş yapraklı yapay bitkinin karbondioksit emme oranı ve oksijen üretim kapasitesi test edildi.

Şu anda yaklaşık 140 mikrowatt güç üretiyor ancak Profesör Seokheun Choi ve doktora öğrencisi Maryam Rezaie liderliğindeki ekip bu çıktıyı bir miliwatt’ın üzerine çıkarmayı hedefliyor. Ayrıca tasarıma lityum iyon piller veya süper kapasitörler gibi bir enerji depolama sistemi eklemeyi planlıyorlar.

Yapay bitki özellikle karbondioksit seviyelerini düşürerek iç mekan hava kalitesini iyileştirmede oldukça başarılı oldu. Fotosentezi güçlendirmek için iç mekan ışığını kullanıyor ve iç mekan CO2 seviyelerini 5.000’den 500ppm’ye yüzde 90 oranında düşürebiliyor.

Bu doğal bitkilerin sağladığı yüzde 10’luk azalmaya göre büyük bir gelişme olarak kabul ediliyor. Sistem ayrıca taşınabilir elektronik cihazları çalıştırmak için yeterli miktarda oksijen ve biyoelektrik üreterek iç mekan çevresel sorunlarına sürdürülebilir bir çözüm sunuyor. 

Choi, özellikle COVID-19 salgını göz önünde bulundurulduğunda iç mekan hava kalitesinin önemine vurgu yaptı. Farklı kaynakların, yapı malzemeleri ve halılar dahil olmak üzere zararlı maddeler üretebileceğini belirtti. Ayrıca, insan solunumu iç mekanlarda CO2 seviyelerini yükseltir. Sentetik tesis, yenilenebilir elektrik üretirken hava kalitesini artırıp CO2 seviyelerini düşürerek bu sorunları çözebilir.

Kaynak ve devamı için : https://www.donanimhaber.com/arastirmacilar-elektrik-uretebilen-yapay-bir-bitki-gelistirdi–182804