AMPK’nin Biyokimyası: Etki Mekanizmaları ve DiyabetinTedavisindeki Önemi

Bir enerji sensörü olarak, 5′-adenozin monofosfat (AMP) ile aktive edilmiş protein kinaz (AMPK), metabolik yolları koordine ederek hücre enerji gereksinimini maksimum seviyede düzenler. Bir serin/ treonin protein kompleksi olan AMPK, üç ana alt birimden oluşur. AMPK’nin moleküler regülasyonu bu üç ana alt birimin fosforilasyonu ile olmaktadır. AMPK, düşük enerji seviyelerinde (AMP/ADP:ATP) aktive olmaktadır. Metabolizmada AMPK aktive olduğunda anabolik reaksiyonlar inhibe edilirken katabolik reaksiyonlar aktive edilmektedir. AMPK aktive olduğunda protein, yağ asitleri, glikojen ve kolesterol sentezi inhibe edilirken yağ asitlerinin oksidasyonu, kan glikoz seviyesini düzenlemede insülinden bağımsız bir şekilde GLUT4 proteininin translokasyonu ve hasarlı hücrelerin yok edilmesi (otofaji) işlemini aktive edilir. AMPK’nin aktivasyonu LKB1 (serine–threonine kinase liver kinase B1) ve CaMKKβ (Ca2+/calmodulin-dependent protein kinase β) kinazları tarafından da olmaktadır. Diyabetin tedavisinde AMPK’nin
aktivasyonu metformin gibi bazı ilaçlar tarafından da olmaktadır. Farmasötik ilaçlara ek olarak, çok sayıda doğal olarak bulunan fitokimyasal bileşiklerin özellikle bazı polifenollerin AMPK’yi aktive ettiği gösterilmiştir. Bu polifenollerün hem AMPK’yi aktive ettiği hem de Tip 2 diyabetin komplikasyonlarını azalttığı da görülmüştür. Bunlar arasında en fazla bilinen polifenoller resveratrol, kuersetin ve kurmumin’dir. Bunlara ek olarak D vitamini ve K1 vitamininin de AMPK’yi aktive ettiği ve GLUT4’ın traslokasyonunu arttırdığı da görülmüştür. Görüldüğü gibi AMPK’nin aktivasyonunun arttırılmasının diyabet başta olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde önemli olduğu görülmüştür. AMPK’nin aktivasyonununun artırılmasında egzersizin yanında fonksiyonel besinlerin ve vitaminlerinde önemli
bir yeri olduğu görülmektedir.

Kaynak; https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/979120

Serbest Radikal Biyokimyasının Tarihsel Süreçteki Gelişimi

Serbest radikallerin kimyasal olarak mevcudiyeti konusunda, yaklaşık 100 yıl önce bir sonuca ulaşılmakla birlikte, varlıkları
ilk 30-40 yıl boyunca dünya çapında kabul görmemiştir. Serbest radikallerin biyolojik sistemlerdeki varlığı ve önemi 1950’lerin
ortalarına kadar kabul görmese de, reaktif oksijen biyokimyasını kuran bir grup bilim adamının katkıları ile varlıkları ve önemleri
aydınlatılmıştır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısının büyük bir kısmında, reaktif oksijen türevlerine, doku hasarı ve hastalığına yol
açan bir tür biyokimyasal “oksitleyici ajan” gözüyle bakılmıştır. Yirmi birinci yüzyıla girerken reaktif oksijen biyokimyası bir disiplin olarak olgunlaşmış ve biyomedikal bilimler arasındaki önemi yerleşmiştir. Günümüzde hemen her hastalığın bir dereceye
kadar oksidatif strese bağlı olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca günümüzde, reaktif oksijen türevlerinin (ROS) homeostazisini devam ettirmeye yardımcı olmak üzere, normal ve sağlıklı dokuların hücrelerinde sıkı-kontrollü bir şekilde oluştuğu kabul görmeye
başlamıştır. Ortaya çıkan yeni teknolojilerin, özellikle proteomik teknolojilerin, reaktif oksijen biyokimyası alanında ilerideki
gelişmeleri kolaylaştıracağı konusu bilimsel çevrelerce tartışılmaktadır.

Kaynak: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/5794

Maymun çiçeği salgını: Afrika’da acil durum ilan edildi

Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki salgınlar yetişkinlerin yanı sıra çocukları da etkiledi
Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki salgınlar yetişkinlerin yanı sıra çocukları da etkiledi

Maymun çiçeği olarak da bilinen mpox virüsü Orta ve Doğu Afrika’da hızla yayılıyor.

Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (Africa CDC) bugün son durumla ilgili yaptığı açıklamada halk sağlığı açısından acil durum ilan etti.

Şu anda görülen salgının, virüsün yeni bir varyantıyla ilişkilendirildiği için öncekilerden daha endişe verici olduğu söyleniyor.

Uzmanlar bunun şimdiye kadar gördükleri en tehlikeli varyant olduğu uyarısını yapıyor.

Africa CDC’den bilim insanları, yeni varyantın yayılma hızından endişe ediyor.

2024’ün başından bu yana Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 13 bin 700’den fazla mpox vakası ve 450 ölüm kaydedildi.

Acil durum kararının hükümetlerin müdahalelerini koordine etmelerine yardımcı olacağı ve etkilenen bölgelere tıbbi malzeme ve yardım akışının hızlandırılmasına yol açabileceği belirtiliyor.

Peki maymun çiçeği nedir, nasıl yayılıyor?

Mpox vakaları haritası

Virüs ne kadar yaygın ve hangi ülkelerde görülüyor?

Mpox hastalığına monkeypox (maymun çiçeği) virüsü neden oluyor. Maymun çiçeği virüsü, çiçek hastalığı ile aynı grupta bulunuyor ama onun kadar tehlikeli değil.

Virüs başlangıçta sadece hayvanlardan insanlara bulaşıyordu ama artık insandan insana da bulaşabiliyor.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi ülkelerdeki tropikal yağmur ormanlarında bulunan ücra köylerde daha yaygın bir şekilde görülüyor.

Bu bölgelerde her yıl binlerce vaka ve yüzlerce ölüm gerçekleşiyor. Virüsten en çok 15 yaş altı çocuklar etkileniyor.

Virüsün şu anda iki farklı türü var.

“Clade 1” Orta Afrika’da endemik bir tür. “Clade 1b” ise mevcut salgında görülen yeni ve daha şiddetli olan virüs türü.

Africa CDC, 2024 yılının başından Temmuz ayının sonuna kadar 14 bin 500’den fazla mpox enfeksiyonu ve 450’den fazla mpox ölümünün gerçekleştiğini açıkladı.

Bu, 2023’ün aynı dönemine kıyasla enfeksiyonlarda %160, ölümlerde ise %19’luk bir artış anlamına geliyor.

Maymun çiçeği (mpox) vakalarının %96’sı Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde görülürken, hastalık normalde endemik olmadığı Burundi, Kenya, Ruanda ve Uganda gibi birçok komşu ülkeye de yayıldı.

Batı Afrika’da görülen “Clade II” adlı daha hafif bir mpox türü, 2022 yılında küresel bir salgına yol açmıştı.

Virüs, normalde görülmediği Avrupa ve Asya bölgeleri dahil, Türkiye’nin de içinde olduğu yaklaşık 100 ülkeye yayılmıştı. Salgın bu dönemde savunmasız grupların aşılanmasıyla kontrol altına alındı.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde mpox aşılarına ve tedavilerine yeterli erişim yok ve sağlık yetkilileri hastalığın yayılmasından endişe ediyor.

Semptomları ne?

Mpox veya maymun çiçeği, enfekte insanlarla yakın temas yoluyla yayılıyor
Mpox veya maymun çiçeği, enfekte insanlarla yakın temas yoluyla yayılıyor

İlk belirtiler arasında ateş, baş ağrısı, şişlikler, sırt ağrısı ve kas ağrıları yer alıyor.

Ateş düştükten sonra, genellikle yüzde başlayıp vücudun diğer bölgelerine, en yaygın olarak da avuç içlerine ve ayak tabanlarına yayılan bir döküntü gelişebiliyor.

Aşırı kaşıntı yapan veya ağrılı olabilen döküntüler değişip farklı aşamalardan geçebiliyor ve sonunda kabuk oluşturup dökülüyor. Bazen döküntüler deride iz bırakabiliyor.

Enfeksiyon genellikle kendiliğinden iyileşiyor ve yaklaşık 14-21 gün sürüyor.

Ciddi vakalarda lezyonlar tüm vücuda, özellikle de ağız, göz ve cinsel organlara yayılabiliyor.

Bilmeniz gerekenler

Nasıl bulaşıyor?

Mpox, enfekte kişiyle yakın temas yoluyla insandan insana yayılıyor. Cinsel ilişki, cilt teması ve enfekte kişinin yakınında konuşmak veya nefes almak da buna dahil.

Virüs açık yaralar, solunum yolu ya da gözler, burun veya ağız yoluyla da bulaşabiliyor.

Virüsün bulaştığı çarşaf ve nevresim, giysiler ve havlular gibi nesnelere dokunarak da hastalık yayılabiliyor.

Maymunlar, sıçanlar ve sincaplar gibi enfekte hayvanlarla yakın temas da başka bir tehlike unsuru.

2022’deki küresel salgın sırasında virüs çoğunlukla cinsel temas yoluyla yayılmıştı.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki mevcut salgın da cinsel temastan kaynaklanıyor.

Kimler risk altında?

Ağır mpox vakalarına karşı koruma sağlayan aşılar bulunuyor
Ağır mpox vakalarına karşı koruma sağlayan aşılar bulunuyor

Vakaların çoğu cinsel olarak aktif olan kişilerde ve erkeklerle cinsel ilişkiye giren erkeklerde görülüyor.

Birden fazla partneri olan veya yeni cinsel partneri olan kişiler de risk altında olabilir.

Ancak sağlık çalışanları ve aile üyeleri de dahil olmak üzere, semptomları olan biriyle yakın teması olan herkes virüsü kapabilir.

Mpox virüsü olan kişilerle yakın temastan kaçınılması ve virüsün olduğu yerlerde bulunanların ellerini sık sık yıkaması tavsiye ediliyor.

Mpox olan kişiler, vücudundaki döküntüler kaybolana kadar kendilerini izole etmeli.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), iyileştikten sonra 12 hafta boyunca cinsel ilişkiye girerken önlem olarak prezervatif kullanılması gerektiğini söylüyor.

Nasıl tedavi ediliyor?

Çiçek hastalığında kullanılan tedavi yöntemleri mpox için de yararlı olabilir, ancak ne kadar etkili oldukları henüz yeterince bilinmiyor.

Mpox salgınları, enfeksiyonları önleyerek kontrol altına alınabilir. Bu da aşılama yoluyla yapılabiliyor.

Şu anda mpox için üç aşı bulunuyor ancak bunlar sadece risk altındakiler veya enfekte bir kişiyle yakın temasta bulunanlara veriliyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yaygın bir aşılama programı tavsiye etmiyor.

Ne kadar koruma sağladıklarını anlamak için yeni mpox varyantlarına karşı aşıların daha fazla denenmesi gerekiyor.

WHO son dönemde ilaç üreticilerinin, henüz onaylanmamış olsa da mpox aşılarını ihtiyaç duyulan ülkelerde acil durumlar için kullanıma sunmalarını istedi.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/c4gep56x96go

Yaşlı ağaçlar ‘karbon yakalama yeteneklerini geliştirebiliyor’

Araştırmada 180 yıllık meşe ağaçları incelendi
Araştırmada 180 yıllık meşe ağaçları incelendi

Haber bilgisi: Esme Stallard, İklim ve Bilim Muhabiri

İngiltere’deki Birmingham Üniversitesi’nden bilim insanları, yaşlı ağaçların gezegenin ısınmasına yol açan sera gazı emisyonlarını yakalayıp emme kapasitelerini geliştirebildiklerini keşfetti.

Yaşlı meşe ağaçlarından oluşan bir orman yedi yıl boyunca normalin üzerindeki seviyelerde karbondiokside maruz bırakıldı. Ağaçların bu değişim karşısında gövde alanlarını genişleterek daha çok karbondioksit hapsettiği gözlemlendi.

Araştırmacılar, Nature Climate Change dergisinde yayımlanan çalışmanın, iklim değişikliğiyle mücadelede yaşlı ormanların korunmasının önemini ortaya koymasını umuyor.

Dünyada her altı saniyede bir futbol sahası büyüklüğünde birincil ormanın kaybedildiği tahmin ediliyor

Birmingham Orman Araştırmaları Enstitüsü Direktörü ve çalışmanın yazarlarından olan Profesör Rob MacKenzie, “Bunun umut verici ve olumlu bir örnek olduğunu düşünüyorum” diyor ve devam ediyor:

“Bu, yerleşik ormanların dikkatli bir şekilde yönetilmesi gerektiğini gösteren bir bulgu. Yaşlı ormanlar bizim için çok önemli bir iş yapıyor. Kesinlikle onları kesmememiz gerekiyor.”

Çalışmanın sonuçları, Prof. MacKenzie’nin 2016’daki kuruluşundan bu yana başkanlığını yaptığı Birmingham Üniversitesi Free-Air Carbon Dioxide Enrichment (Serbest Hava Karbondioksit Zenginleştirme – FACE) deneyinin bir parçası.

FACE, İngiltere’nin batısındaki Staffordshire bölgesinde 52 dönümlük bir ormanda gerçekleştiriliyor. Amacı değişen iklimin ormanlık alanlar üzerindeki etkisini gerçek zamanlı olarak izlemek.

Ormanlık alanda 180 yıllık meşe ağaçları bulunuyor.

Uzmanlar 40 metreye kadar çıkan ağaçların arasına bir boru ağı yerleştirdi.

Bu borular her gün ormana karbondioksit üflüyor. Uzmanlar burada sera gazı emisyonlarını azaltmak için herhangi bir önlem alınmadığı takdirde dünyanın karşı karşıya kalabileceği koşulları yaratmaya çalışıyor.

7 yıl süren gözlemlerin sonucunda FACE’te çalışan uluslararası araştırmacılardan oluşan ekip, yüksek miktarda karbondiokside karşı meşe ağaçlarının daha üretken hale geldiğini tespit etti.

Ağaçların gövdelerini yaklaşık yüzde 10 oranında genişleterek karbondioksidi hapsettiği gözlemlendi.

Ağaçlar havadan karbondioksidi çektiklerinde bunu farklı şekillerde kullanabiliyor.

Yaprak ve kök üretimi kısa süreli bir karbondioksit depolama yöntemi olarak değerlendiriliyor çünkü yapraklar döküldüğünde veya yeni kökler öldüğünde karbon yeniden atmosfere salınıyor.

Ancak uzmanlar, ormandaki ağaçların gövdelerini genişleterek karbondioksidi yıllarca depolayabilecek hale geldiğini görüyor.

‘Sihirli değnek değil’

Daha önce yapılan araştırmalar genç ağaçların da karbondioksit emme oranlarını artırabildiklerini gösteriyor.

Ancak şimdiye kadar yaşlı ormanların aynı uyum yeteneğine sahip olmadığı varsayılıyordu.

BBC’ye konuşan Prof. MacKenzie, yaşlı ağaçların nasıl davrandığını anlamanın önemli olduğunu, dünyadaki ağaç örtüsünün çoğunu yaşlı ağaçlık alanların ve ormanların oluşturduğunu söylüyor.

Sonuçlar olumlu olsa da MacKenzie, “Bu kesinlikle fosil yakıt salımlarımız için sihirli bir değnek değil” diyor ve şöyle devam ediyor:

“Dünyada şimdiki hızımızla fosil yakıt yakmaya devam etmemize izin verecek kadar ormanlık alan yaratmamızın kesinlikle bir yolu yok.”

Karbondioksit üfleyen borular, ağaçların etrafındaki ekosistemi bozmamak için kademeli olarak eklendi
Karbondioksit üfleyen borular, ağaçların etrafındaki ekosistemi bozmamak için kademeli olarak eklendi

Araştırmanın süresi 2031’a kadar uzatıldı. Araştırmacılar ağaçların bu davranışının devam edip etmeyeceğini görmek için onları izlemeye devam edecek.

ABD’deki Tennessee Üniversitesi’nde profesör ve çalışmanın yazarlarından biri olan Dr. Richard Norby, “FACE deneyinin devam etmesi çok önemli çünkü tepkilerin zaman içinde değişebileceğini biliyoruz. Daha uzun süreli veriler sonuçlara olan güvenimizi artırır” diyor.

Araştırmacılar aynı zamanda yüksek karbondioksit seviyelerinin ağaçların ömrü ve böcekler gibi diğer canlılar üzerindeki etkilerine de bakmayı umuyorlar.

Bu deneyi yürütürken bilim insanları, farklı hava koşullarının bir sonucu olabilecek bazı böcek türlerinde bir artış gözlemlediklerini de söylüyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/crmw7j1xr9vo

Biyolojik Saat Nedir? Sirkadyen Ritm Nasıl Çalışır?

Biyolojik Saat Nedir? Sirkadyen Ritm Nasıl Çalışır?

Biyolojik ritm, bir canlının ya da biyolojik olgunun belirli aralıklarla, bir frekans dahilinde tekrarlanmasına denir. Kimi zaman sirkadyen ritm olarak da bilinen biyolojik ritm, günlük bir döngüyü takip eden fiziksel, zihinsel ve davranışsal değişikliklerdir. Öncelikle bir organizma, çevresindeki aydınlığa ve karanlığa tepki verir. Buna yönelik davranışsal değişim sergiler

Buna en güzel örnek, uyku döngümüzdür. Günün belirli saatlerinde uyur, belli saatlerinde uyanık kalırız ve bunu sürekli tekrar ederiz. Bir diğer örnek, vücut sıcaklığı ritmidir ve gün içerisinde belirli şekillerde ve sürekli olarak vücut sıcaklığı değişimi yaşanır. Ayrıca bu sadece organizma düzeyinde değil, çevresel boyutta da değerlendirilebilir. Gel-gitlerin sürekliliği, gece ve gündüzün birbirini takip etmesi, ayın fazları bunun örnekleridir. Bunların “biyolojik ritm” dahilinde değerlendirilme sebepleri, bu olguların canlıların aktivitelerinde çok önemli yerleri olmasıdır. 

Biyolojik Saat Nedir?

Biyolojik Saat, adından da anlaşılabileceği gibi, “zamanı” ölçmeye yarar. Ancak bildiğimiz saatlerden biraz farklı bir şekilde: Biyolojik bir saatin, pil gibi harici bir güç kaynağına veya zamanı ölçmek için kuvars gibi bir osilatöre ihtiyaçları yoktur. Biyolojik saatlerin en önemli görevi, biyolojik ritmi sağlamaları ve üreme dönemleri gibi bazı önemli biyolojik zamanlamaları yerine getirmeleridir. 

Biyolojik saatler, bir organizmanın doğuştan gelen zamanlama araçlarıdır. Sirkadiyen ritmi üretirler ve onların zamanlamalarını düzenlerler. Vücuttaki hücrelerde etkileşime giren spesifik moleküllerden (proteinler) oluşurlar. Biyolojik saatler hemen hemen her doku ve organda bulunur. Bilim insanları insanlarda, meyve sineklerinde, farelerde, mantarlarda ve saatin bileşenlerini yapmaktan sorumlu diğer bazı organizmalarda benzer genleri tanımladılar.

Biyolojik saatimizin infografiği.
Biyolojik saatimizin infografiği.

Ana Saat Nedir?

Beyindeki ana saat, biyolojik saatlerin hepsini koordine eder ve onları senkronize eder. İnsanları da içeren omurgalı hayvanlarda ana saat, suprakiazmatik çekirdek veya SCN adı verilen bir yapı oluşturan yaklaşık 20.000 sinir hücresinden (nöronlar) oluşan bir gruptur. SCN, beynin hipotalamus bölgesinde yer alır ve gözlerden doğrudan girdi alır. Bu bölgedeki Clk ve Per2 adlı genler sirkadyen ritmin oluşturulmasından sorumludur (2017 Fizyoloji ve Tıp alanında Nobel ödülü alan çalışma, Karolinska Enstitüsü’nde bu genler üstünde yapılmıştı). Ayrıca asetilkolin, glutamat ve serotonin gibi başlıca nörotransmitterler bu işleyişe katılır ve bu işleyişin önemli bileşenleridir.

Zeitgeber Nedir?

Suprakiazmatik çekirdekte biyolojik ritmi sıfırlayan uyaranlar zeitgeber olarak adlandırılır. Yeni döngülerin başlaması için ritm sıfırlanmalıdır. Işık en önemli zeitgeberlerden biridir. Endojen saatimiz, düzenli zeitgeberler ile günlük yirmi dört saatimizi senkronize eder. Egzersiz, beslenme düzeni, sıcaklık, iş hayatı, jet lag de zeitgeberlere örnek olarak verilebilir.

Suprakiazmatik Çekirdek Bunları Nasıl Yapıyor?

Suprakiazmatik çekirdek ritmi düzenlerken hipotalamusta kendine üç ana yol belirlemiştir. Bunlar; retinohipotalamik yol, genikulohipotalamik yol ve raphe çekirdeklerinin yollarıdır. Bu yolda suprakiazmatik çekirdeğe iletim sağlanabilmesi için; endokrin nöronlar, hipotalamusun paraventriküler çekirdeğinde bulunan otonom nöronlar, hipotalamusun içindeki ve dışındaki beyin bölgelerine biyolojik sinyalin iletimini sağlayabilen yolaklar eşlik eder.

Suprakiazmatik çekirdeğin anatomik lokalizasyonu.
Suprakiazmatik çekirdeğin anatomik lokalizasyonu.

İkincil Biyolojik Ritm Nedir?

Karaciğer, pankreas, kalp, böbrek, bağırsak ve ciltte de olduğu gibi vücutta birçok yerde ikincil ya da periferik olarak adlandırılan biyolojik ritmler vardır. Bu organlar ışık etkeninden ziyade yemek zamanlaması, ortam sıcaklığı gibi faktörler tarafından tetiklenseler de senkronizasyon suprakiazmatik çekirdek tarafından gerçekleştirilmektedir.

Sirkadiyen Ritmler Sağlığı ve Vücut Fonksiyonunu Etkiler Mi?

Evet! Sirkadiyen ritmler; uyku-uyanıklık döngüsünü (Optik sinirlerden gelen ışık azaldığında kendimizi uykulu hissetmemizi sağlayan melatonin hormonunun salınımını arttırırlar), hormon salınımını, yeme alışkanlıklarını ve besinlerin sindirimini, vücut ısısını ve diğer önemli vücut fonksiyonlarını etkileyebilir. Hızlı veya yavaş çalışan biyolojik saatler, bozuk veya anormal sirkadiyen ritmlere yol açabilir. Düzensiz ritmler; uyku bozuklukları, obezite, diyabet, depresyon, bipolar bozukluk ve mevsimsel duygulanım bozukluğu gibi çeşitli kronik sağlık koşullarıyla ilişkilendirilmiştir.

Biyolojik Saatimizi Nasıl Hesaplarız?

Sirkadiyen saatler, periyodik biyokimyasal, fizyolojik ve davranışsal süreçlerin geniş bir repertuarını kullanıyor. Hücresel düzeyde, neredeyse her organda sirkadiyen dinamiklerini düzenleyen karmaşık bir biyokimyasal etkileşimler ağı tarafından yönetilirler. Meyve sineği, fare ve insandaki genetik çalışmalar, çekirdek saat genlerinin (Clock, Bmal1, Per1-3 ve Cry1-3 dahil) salınımlı aktivasyonu ve baskılanmasıyla evrimsel olarak korunmuş bir mekanizma ortaya çıkarmıştır. Memelilerde bu sistem, hücresel süreçleri koordine etmek için zamansal bilgi ileterek genomun neredeyse yarısının ekspresyonunu düzenler. Bu yüzlerce ritmik gen; çeşitli zamanlarda birçok organda olan diürnal (gündüzcül) salınım piklerini sergiler, muhtemelen farklı dokularda güne özgü olan fonksiyonları yansıtır.

Belirleyici olan genlerin aktifleşme sıklığına göre sıralanışı.
Belirleyici olan genlerin aktifleşme sıklığına göre sıralanışı.

Northwestern üniversitesindeki bilim insanları da bu çalışmalara dayanarak TimeSignature adlı, gen ekspresyonundan sirkadiyen zamanı saptayabilen algoritmayı geliştirdiler. TimeSignature testi sadece iki kan alımı gerektiriyor ve dış dünyadaki zamana kıyasla araştırmacılara vücudunuzdaki zamanı söyleyebiliyor. Örneğin, dış dünyadaki saat sabah 8 olsa bile vücudunuzdaki saat sabah 6 olabilir. Ayrıca, TimeSignature bu testi sadece 1.5 saat içerisinde yapabiliyor!

Ekip, vücuttaki 20.000 geni inceledi ve farklı zamanlara bağlı güçlü gen sinyalleri gösteren yaklaşık 40 civarında gen olduğunu buldu. Başka bir deyişle, bu 40 genin bir kişinin iç saatine bağlı olarak günün belirli saatlerinde aktifleşme olasılığının daha yüksek olduğu saptandı. Örneğin, bir insanın bedeni saatin sabah 6 olduğunu düşünüyorsa, A genini B den daha fazla ifade eder; saatin sabah 8 olduğunu düşünüyorsa, belki de daha fazla C genini ve biraz da A ve B genlerini ifade edecektir. TimeSignature testi bu kalıpları öğrenir ve vücudun saatinin ne zaman olduğu ile ilgili bir tahminde bulunabilir.

Hipotalamus anatomisi ve beyninin alttan görünümü.
Hipotalamus anatomisi ve beyninin alttan görünümü.

Saat geni programının periferik kandaki mononükleer hücreler (PBMC) dahil hemen hemen tüm dokularda mevcut olduğu keşfi, hücreye özerk saatlerin varlığını göstermektedir ve sirkadiyen değerlendirme için alternatif bir yaklaşım sunmaktadır. Bu periferik saatler, pineal hormon olan melatoninin ritmik ekspresyonunu ve adrenalden kortizol sekresyonunu tetiklediği gibi vücut sıcaklığını ve beslenme ritmini de düzenleyen, hipotalamik suprakiazmatik nükleusun (SCN) içindeki nöral pacemaker ile senkronize olmuştur. PBMC’deki gen ekspresyonundaki değişiklikler alışılmış uyuma-uyanma zamanlarıyla ilişkilidir ve PBMC ritmlerinin, sirkadyen uyuma-uyanma değişikliklerini tetikleyen SCN’deki pacemaker tarafından resetlendiği kavramıyla tutarlıdır.

Northwerstern üniversitesi Feinberg Tıp Fakültesi Nöroloji anabilim dalında uyku tıbbı şefi olan eş yazar Dr. Phyllis Zee şöyle diyor:

Bu gerçekten kişiselleştirilmiş tıbbın ayrılmaz bir parçası. Pek çok ilacın dozaj için en uygun zamanları vardır. Vücudunuzda saatin kaç olduğunu bilmek, en etkili yararı elde etmek için kritik öneme sahiptir. Tansiyon ilacı, kemoterapi veya radyasyon almak için en iyi zaman başkalarından farklı olabilir.

Bu ve bunun gibi çalışmalar da umarız çözüme kavuşmamış hastalıkların tedavisinde bir umut ışığı olur.

Biyolojik Saatler ve Ritmler Neden Evrimleşti?

Çünkü çevre hiçbir zaman sabit değildir, sürekli olarak değişir. En basitinden, Dünya’nın kendi etrafında dönmesinden dolayı düzenli olarak gündüz ve gece, Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesinden dolayı mevsimler, Ay’ın Dünya’nın etrafında dönmesinden dolayı gel-gitler meydana gelir. Bunlara çevresel ritmler denir. İşte bunlara adapte olabilmemiz için, vücudumuzun biyolojik bir saate ihtiyacı vardır. Bu, bizim kontrolümüz dışında çalışan biyolojik saatimizdir. 

Bunların evrimleşmesinin sebebi, bazı hayati davranışların (beslenme, üreme, vb.) “doğru zamanda” yapılabilmesinin sağlanmasıdır. Örneğin siyanobakterilerde, fotosentez ve nitrojen bağlanması (fixation) aynı anda olabilmektedir. Ancak nitrojen, ortamda oksijen bol miktarda bulunurken bağlanamaz. Bu sebeple, biyolojik saatin evrimi sonucu, bu iki işlem birbirinden ayrılmıştır. Fotosentez gündüz yapılırken, gece nitrojen bağlanır. Buna zamansal ayrışım denir.

Ayrıca Biyolojik Saatler, çok önemli bir diğer olayın sağlanabilmesi için evrimleşmiştir: Av zamanları. Bir grup canlı, gündüzleri aktifken, bir diğer grup geceleri aktiftir. Eğer bir av geceleri aktifse, o avın avcısının biyolojik saati, gece kalkmak üzere “kurulmuştur”, böylece potansiyel yemeğini asla kaçırmaz. Aynı şekilde avlar da, mümkün olduğunca avcıların ortamda bulunmadığı zaman aktif olmaya çalışırlar. Elbette, meydana gelen zorunlu çakışmalar sonucu “avlanma” olayı gerçekleşir. Örneğin Türkiye’de bolca görebileceğiniz avurtlak ve kör fareler, kışın akşam 5-7 gibi ortaya çıkmaktadır. Bu saatlerde hava kararmaya başlar ve diurnal (gündüz avlanan) avcılar artık gündüzkü kadar iyi göremezler. Tabii bu defa da, nokturnal (gece avlanan) avcılar başa bela olmaktadır. İşte buna, doğal denge denir.

Bir diğer evrimleşme sebebi ise organizmaların doğal ortama katılabilmeleri içindir. Örneğin uykudan uyanmadan önce, insan biyolojik saati kortizol hormonu salgılayarak metabolik hızı arttırırlar, böylece başlayacak gün için enerji ihtiyacı hissetmeyiz. 

Biyolojik Saat Neden Önemlidir? 

Biyolojik saatleri vücudumuz pek çok yerde kullanmaktadır. Örneğin tıpkı bir saat çaların belirlenen bir saatte çalması gibi, canlıların vücudundaki biyolojik saatler de belirli zamanlarda belirli tepkilerin verilmesini sağlarlar. Örneğin bir canlının beslenme koşulları en iyi olduğu zaman, organizmanın aktivitesini arttırmaya çalışırlar.

Öte yandan biyolojik saatler, zamanı farkında olmadan ölçmemizi sağlarlar. Bu, beslenme, çiftleşme, göç, dinlenme ve diğer aktivitelerimizi ayarlamamızı sağlar.

Bir diğer görevi ise, bulunduğumuz ortamın zaman dilimine adapte olabilmemizdir. Çünkü her canlının bulunduğu ortama adapte olduğu bir zaman hissiyatı (time sense) vardır. Örneğin arılar, günün hangi saatinde beslenmeleri gerektiğini çok iyi bilirler. İşte bu, Biyolojik Saat yardımıyla gerçekleşir.

Biyolojik Saatler Nerede Kullanılırlar?

Günlük hayatımızda biyolojik saatler ile ilgili birçok durumla karşılaşırız. Bunlardan en meşhur ikisi, gece mesaisi ve jet-lag‘dir. Gece mesaisi yapan insanların biyolojik saatleri kayacağı için, o gün ve sonraki günlerde eski dengesini sağlamakta zorlanacaktır. Bunun sebebi, bazı hormonların biyolojik saate göre salgılanmalarıdır ve bu hormonlar salgılanmayınca, insanın doğal dengesi bozulacaktır.

Jet-lag olayı ise, uzun uçuşlar sebebiyle gün saatinin değişiminin insan vücuduna yansımasıdır. Örneğin, Türkiye-Almanya arası 2-3 saat, Almanya-Amerika arası 9-10 saat sürmektedir. Aktarmaların 4 saat ve 7 saat olduğunu varsayarsak, Amerika’dan Türkiye’ye gelmek yaklaşık 24 saat sürmektedir. Dünya, batıdan doğuya döndüğü için, uçak da Amerika dönüşü doğuya doğru uçtuğu için, örneğin 14 Haziran tarihinde saat 15.00’da Amerika’dan yola çıkan biri, Dünya üzerinde sabitlenmiş bir noktaya göre 24 saat sonra, 15 Haziran tarihinde saat 15.00 civarında iniş yapacaktır. Ancak uçuş boyunca, kişi öğlen vakti yola çıkmasına rağmen, Güneş’in doğduğu ve ilerlediği yöne doğru ilerleyeceğinden, gün çok hızlı geçecek ve bir an önce gece olacaktır.

Benzer şekilde, daha uyuma fırsatı bulamadan gece bitecektir; zira “Güneş’in yönü”nde (doğuya) gidildiği için, 8 saatlik bir gece 4-5 saate kadar inebilecektir. Bu sebeple bir an önce günler değişecektir. İşte bu, biyolojik saatimizin sapmasına ve bünyemizin işlevlerini düzgün yerine getirememesine sebep olur.

Kaynaklar ve İleri Okuma

  • R. Braun, et al. (2018). Universal Method For Robust Detection Of Circadian State From Gene Expression. PNAS, sf: 115-139. | Arşiv Bağlantısı
  • D. Uludağ. Biyolojik Ritim: Vücudumuzun Orkestra Şefi. (26 Mart 2017). Alındığı Tarih: 1 Haziran 2019. Alındığı Yer: Sinirbilim | Arşiv Bağlantısı
  • Y. Saplakoğlu. Blood Test Could Tell You What Time It Is In Your Body. (10 Eylül 2018). Alındığı Tarih: 1 Haziran 2019. Alındığı Yer: LiveScience | Arşiv Bağlantısı
  • EurekAlert. What Time Is It In Your Body?. (10 Eylül 2018). Alındığı Tarih: 1 Haziran 2019. Alındığı Yer: EurekAlert | Arşiv Bağlantısı
  • NIH. Circadian Rhythms. (1 Ağustos 2017). Alındığı Tarih: 28 Şubat 2020. Alındığı Yer: NIH | Arşiv Bağlantısı

Alıntı Yapılan Kaynak: https://evrimagaci.org/biyolojik-saat-nedir-sirkadyen-ritm-nasil-calisir-51

Organlar Neden Evrimleşmiştir? Bir Canlı İçin Organ Evriminin Avantajı Nedir?

Organlar Neden Evrimleşmiştir? Bir Canlı İçin Organ Evriminin Avantajı Nedir?

En ilkin canlılar koaservatlar adı verilen çok ilkin bakterimsi canlılardı. Onların evriminden önce bakteriler, sonra da bakteriler içerisinde meydana gelen bir dallanma sonucu arkeler ve ökaryotlar evrimleşti. İlk canlılığın evrimleşmesinin 4-3.8 milyar yıl kadar önce olduğunu düşünüyoruz.  

Organların evrimleşmesi, günümüzden yaklaşık 500 milyon yıl öncesine dayanıyor. Çünkü önce 900 milyon yıl kadar önce çok hücreli canlılar tek hücrelilerden evrimleşmeye başlıyor. Evrimleri 600 milyon yıl kadar önce hız kazanıyor ve 500 milyon yıl kadar önce de en yüksek hıza ulaşıp çeşitlilik artıyor.

Dolayısıyla organların evrimleşmesi için geçen bir 3.5 milyar yıl gibi bir süre var. Bu sürecin tamamında elbette organlar evrimleşmiyor ama temelleri atılıyor. Şöyle ki: 

Çok hücrelilik içerisinde bazı hücreler belli başlı görevlerde özelleşerek sadece o işleri yapmaya başlıyorlar. Bunun tek bir sebebi var: Enerji tasarrufu. Her zaman, iş bölümünün enerji tasarrufu konusunda, özellikle de moleküler bazda, çok avantajlı ve verimli olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla organların kökenleri çok eskilerde, tekil hücrelerin belli başlı görevlerde özelleşmesiyle başlıyor.

Daha sonradan bu özelleşmiş hücreler, çok hücreli canlıların karmaşıklaşması ve hacimce büyümeleri sonucunda sayıca artıyorlar. Çünkü eskiden 10 hücre bir araya gelip 1 çok hücreli oluşturuyorken örneğin sadece 2 hücre solunum konusunda özelleşiyorsa, evrimsel süreç içerisinde 100.000 hücre bir araya gelip 1 çok hücreliyi oluşturduklarında -atıyoruz- 10.000 tanesi solunum konusunda özelleşiyorlar. İşte bu en ilkin organ oluşumu olarak düşünülebilir.

 Bugüne baktığımızda, yine aslında kendimizin -ve diğer birçok hücreli canlıların- trilyonlarca hücrenin bir araya gelmesi sonucu oluşan çok hücreliler olduğumuzu görüyoruz. Ve yine, bu trilyonlarca hücrenin içerisinden belli grupların belli işleri yapmakta özelleştiğini görüyoruz. İşte bu, iş bölümünün evrimsel süreçteki bileyici ve özelleştirici niteliğinden kaynaklanmaktadır.

Organlarımızı oluşturan hücreler, diğer işlevleri de yapmaktadır, buna şüphe yok. Örneğin tekil bir karaciğer hücresi, solunum da yaparak hayatını sürdürür. Ancak bu hücre, özellikle solunum yapma ve bunu işbirliği içerisinde gerçekleştirme konusunda özelleşmemiştir. Dolayısıyla yaptığı solunumun bütün hücrelere bir faydası yoktur, sadece kendisini idare eder. Ancak belirli karaciğer hücrelerinin (organlar içerisinde de özelleşmeler vardır: dokular) total olarak salgıladıkları kimyasallar (örnek: insülin), bütün organizmanın işleyişinde görev almaktadır. Dolayısıyla organlaşma ve özelleşme, belli başlı işlevleri fazladan yerine getirme ve bunu tüm organizma bazına mal etme konusunda çok önem taşımaktadır.

Teşekkür: Onur Ali İmren

Kaynak: https://evrimagaci.org/organlar-neden-evrimlesmistir-bir-canli-icin-organ-evriminin-avantaji-nedir-301

Canlılarda Neden Sadece İki Cinsiyet Bulunur?

Canlılarda Neden Sadece İki Cinsiyet Bulunur?

İlk olarak şu bilgiyi vermekte fayda var: Tüm canlılarda cinsiyet sayısı 2 değildir. Ancak %99’undan fazlasında durum böyledir ve istisna bulmak pek de kolay değildir. Ancak çok net olarak bildiğimiz bir krallık olan mantarların bazı türlerinde 20.000 ila 36.000 arasında farklı cinsiyet bulunduğu bilinmektedir. Örneğin Schizophyllum commune türünün tam 28.000 farklı cinsiyeti tanımlanmıştır. Bazı diğer mantar türlerindeyse alışageldiğimiz ikili cinsiyet sistemini görebilmekteyiz. Ayrıca cıvık mantarlar (slime mold) olarak bilinen -ancak aslında mantar olmayan- bir çeşit canlı grubunda da 13 farklı cinsiyet bulunduğu bilinmektedir. Benzer şekilde, Tetrahymena thermophila isimli silli protozoa türünde 7 farklı cinsiyet görülmektedir. Daha karmaşık canlılar olaraksa Pogonomyrmex cinsine ait karıncalarda 3 veya 4 farklı cinsiyet, Spinicaudata takımından midye ıstakozlarında da 3 farklı cinsiyet bulunmaktadır. Bunlarda bu kadar çok sayıda cinsiyet olabilmesinin nedeni, bu canlılardaki “seks” kavramının biraz daha farklı olmasındandır. 

Bu canlılarda, bildiğimiz anlamıyla cinsiyet kromozomları bulunmaz, bu canlıların cinsiyetleri, kromozomlarındaki seks belirleyici genetik işaretler ile tanımlanır. Yani normalde, alışageldiğimiz ikili cinsiyet sisteminde cinsiyete ait apayrı kromozomlar bulunurken, çok cinsiyetli sistemlerde, cinsiyetler tıpkı saç rengi veya göz rengini belirleyen genler gibi, kromozomlar üzerindeki belli bölgelerde bulunan genlerle tanımlanırlar. Dolayısıyla, bu genetik işaretleyicilerin (ya da genlerin) çeşitliliği kadar da cinsel çeşitlilikten bahsedilebilir. 

Burada, hep iki cinsiyet düşünmeye alıştığımız için, 3. bir cinsiyetin nasıl diğerleriyle çiftleşebileceğini anlamak güç geliyor olabilir. Bunun sebebi, cinsiyetleri kromozom bazında ele alarak, hep “erkek” veya “dişi” olarak kutuplandırmamızdandır. Bu sebeple, üçüncü bir cinsiyetin (örneğin bu cinsiyete uydurma bir isim olan “gelbe” diyelim), ikili sistem için anlamsız olacağı düşünülecektir. Beynimiz, hemen uygun bir “üreme organı” düşünmeye itilecek ancak başarısız olacak, bunun sonucunda da üç cinsiyetli bir sistem hayal edemeyeceğizdir. Bunu çözmenin yolu çok kolaydır: Çok cinsiyetli canlılarda, kromozomlar değil de, genler ve bu genlerdeki varyasyonlar cinsiyetleri belirlediğinden, cinsiyetleri birbirine oturan erkek ve dişi gibi kalıplar olarak düşünmemek gerekmektedir. Birbirleriyle doğrudan bir alakası bulunmayan A, B, C, D, E, F, G gibi farklı harflerle isimlendirmeli ve her birinin birbiriyle (veya belli gruplarla) çiftleşecek genetik yapısı olduğu düşünülmelidir. Bu şekilde bir sistemde, alışılagelmiş “erkek organı” ve “dişi organı” aranmayacağından, çiftleşme daha iyi anlaşılacaktır. Zaten, genellikle çok cinsiyetli sistemlerde, hayvanlardaki ya da bitkilerdeki gibi üreme organları bulunmamakta, daha farklı, daha hücresel üreme yapıları görülmektedir. Bu şekilde düşünerek, çok cinsiyetli sistemleri daha iyi kavrayabilirsiniz.

Ne var ki, burada saydıklarımız ve bunlar haricindeki birkaç tek tük istisnanın dışında neredeyse tüm canlılık alemi, sadece iki kutup cinsiyete bölünmüştür: dişiler ve erkekler. Esasında bu da, cinselliğin daha iyi anlaşılması, evrimsel biyolojinin güçlenmesi, beynin anlaşılmaya başlanmasıyla birlikte tartışmalı hale gelmiştir. Konuyla ilgili birçok bilim insanı, canlılarda ikiden fazla cinsiyet olduğunu savunmaktadır. Sadece dışavurulan cinsel karakterlerin en genel kalıplarının “erkek” ve “dişi” olarak toplandığı ileri sürülmektedir. Dolayısıyla cinsiyetleri sadece üreme organına bakarak belirlemek doğru bir yaklaşım olmayabilir. Yani erkeklik ile dişilik sadece birer kutuptur/kalıptır; ancak bu iki cinsiyet arasında birçok farklı cinsiyet kombinasyonu bulunuyor olabilir (cinsel organ bakımından sadece erkekler ve dişiler bulunsa da). Dolayısıyla, hormonal ve sinirsel sistemlerin işin içine dahil edilmesi ve genlerin de cinsiyet belirlenmesi üzerindeki etkileri analiz edildikçe, kalıpsal bir “erkek” ve “dişi” tanımından bahsedememeye başlandığı görülecektir. Muhtemelen, günümüzde de eğilimler bazında sayısız farklı cinsiyet bulunmaktadır. Ancak biz bu yazıda, iki adet cinsiyet olduğunu varsayacağız, diğerlerine bir başka yazımızda değinebiliriz. Daha doğru bir tabirle, bu yazımızda, üreme organları açısından cinsiyetleri ele alacağız ve bu yüzden ikili cinsiyet sistemi üzerinde duracağız.

Teknik olarak, cinsiyet sayısının artması, tür için bir avantajdır. Bunu, İngiltere’deki Bath Üniversitesinden Prof. Laurence Hurst şöyle anlatmaktadır: 

Bir diskoda bulunduğunuzu düşünün. Amacınız eve görtürecek birini bulmak ve ışıklar kapanıyor. Ancak bir kural olduğunu varsayalım: Çarptığınız ilk kişiyi götürmek zorundasınız. Bu durumda, eğer iki cinsiyete sahip bir türden bir canlıysanız, doğru eşleşmenin gerçekleşme ihtimali yaklaşık yüzde ellidir. Ancak 100 farklı cinsiyet bulunan bir türden olsaydınız ve diğer cinsiyetlerin her biriyle çiftleşebilecek olsaydınız, şansınız oldukça artardı.

Bunu biraz daha bilimsel bir anlatımla, şu şekilde sunabiliriz: 100 cinsiyetli bir canlı grubunun bir cinsiyeti, kendisinden başka bütün cinsiyetlerle çiftleşme olanağı bulunsaydı, bir eş bulma şansı, iki cinsiyetlilerde görülen %50’den, %99’a çıkardı. İşte bu avantajın var olmasına rağmen canlılığın iki cinsiyetle sınırlanması, evrimsel bir gizemdir.

Bilim insanları bu soru üzerinde uzun yıllardır araştırmalar yapmaktadırlar ve Prof. Hurst’ün mitokondriyal DNA’nın aktarımıyla ilgili bir noktada, bu soruya bir cevabı bulunmaktadır. Bilindiği üzere, hücrelerimizin çekirdeğinde bulunan DNA mitoz veya mayoz ile yavrulara aktarılmaktadır ve belirli yasalara tabidir. İstediği zaman bölünemez ve belirli dönemlerde, hücre dışı etkilere ve belirli büyüme oranlarına verilen tepkiyle bölünme ve DNA çoğalması gerçekleşir. Ancak hücrenin “enerji merkezi” olan mitokondrimiz içerisinde bağımsız olarak bulunan ve “mitokondriyal DNA” denen genetik materyalimiz, çekirdekteki DNA’dan ve hücre olaylarından bağımsız olarak ve çok hızlı bir şekilde çoğalabilir.

İşte tam bu nokta, düğümü çözebilecek olan noktadır. Eğer yazılarımız arasından eşeyli üremeyle ilgili olan açıklamalarımızı okursanız, orada da görebilirsiniz ki mitoz bölünme bizim gibi canlılar için oldukça tehlikeli bir üreme yolu olurdu. Çünkü genetik materyal olduğu gibi kopyalanırdı, çeşitlilik neredeyse hiç bulunmazdı ve bu şekilde kopyalanan DNA’mızı öldürebilecek bir mutasyon ya da virüsün popülasyona dahil olmasıyla, tüm tür çok kısa bir sürede yok olabilirdi. Ancak mayoz bölünme, çeşitlilik yaratmaktadır ve bu tip ölümcül virüsler bir kısım genetik amteryale zarar verebilmekteyken, bir kısmına zarar veremez

Bu da bizi şu noktaya getiriyor: Mitokondriyal DNA’mız, mitoz ile ve çok hızlı bölünmektedir. Eğer 100 farklı cinsiyet bulunsaydı ve her biriyle çiftleşme şansımız bulunsaydı, mitokondriyal DNA’da meydana gelecek bir mutasyon inanılmaz hızlı bir şekilde bütün popülasyona yayılırdı. Eğer ki bu mutasyon zarar veren tipten olursa da, bütün popülasyonun ölümü ile sonuçlanabilirdi; çünkü hem mitokondriler çalışmaz hale gelebilirdi, hem de “transpozonal sıçrama” denen bir olayla mitokondrideki DNA’nın bir parçası kimi zaman çekirdekteki DNA’ya sıçrayıp yapışabilir; bu da çekirdek DNA’mızın yapısının hızla bozulmasına sebep olabilirdi. Ancak iki cinsiyet bulunduğunda ve bireylerin birbiriyle çiftleşme şansları %99 değil de %50 olunca, bu kritik durumun önüne geçilir, çünkü %99’luk durumdaki kadar geniş bir çiftleşme ve mitokondiryal DNA aktarımı görülmez. Bu da, kontrolsüz gibi bölünen mitokondiryal DNA’larımızın popülasyonlara zarar vermesini önler.

Bu hipotezi destekleyen ilginç bir bulgu da bulunmaktadır: Genel olarak iki cinsiyete sahip türlerde, yavrular mitokondriyal DNA’larını her zaman annelerinden almaktadırlar (bölünme mekanizmalarından ötürü); tıpkı erkeklerin Y-kromozomlarını sadece babalarından alması gibi… Ancak 36.000 farklı cinsiyete sahip olan mantarlarda, özel bir mekanizma, üreme sırasında mitokondriyal DNA’nın aktarımını engeller. Bu da yukarıda bahsettiğimiz sorunun gerçekleşmesine engel olur. Muhtemelen bu sayede bu kadar çok sayıda cinsiyet evrimleşebilmiş; diğer türlerde bu engelleyici mekanizma evrimleşmediğinden cinsiyetler de optimum düzey olan 2’de kalmıştır. Sonrasında, bu cinsiyetlere has özelliklerin belirli genetik bölgelerde toplanması sonucu cinsiyet kromozomları evrimleşmiş ve günümüze kadar iki cinsiyet birbirinden ayrılarak gelmiştir (bunu cinsiyetlerin evrimiyle ilgili yazımızda ele alıyoruz, buradan okuyabilirsiniz).

Bu durumda, evet, belki çok cinsiyetli bir türe ait olmak temel olarak üreme şansımızı arttırıyor olabilir. Ancak evrimin ödünleşim (trade-off) ilkesi dahilinde, bu fayda, çok kritik bir tehlike/zarar ile dengelenmektedir. Bu sebeple, %99’luk bir çiftleşme şansı ama çok ciddi bir yok oluş tehlikesindense, %50 ihtimalle çiftleşme ama çok daha güvenli bir yaşam evrimsel olarak tercih edilmiştir.

Kısaca bu konudaki evrimsel geçmişi şöyle özetleyebiliriz: başlangıçta, zaten bildiğimiz gibi, cinsiyetler yoktu ve sadece amitoz veya mitoz tipi bölünmeler meydana geliyordu. Sonrasında ise ilk defa aynı tür içerisinde farklı üreme/eşeysel özellikleri olan yapılar oluşmaya başladı. Sayı ikiye çıktığı anda, en uygun düzeydeki evrimsel avantaja ulaşıldı, çünkü 3. bir cinsiyetin oluşumu, mitokondrilerin birbiriyle etkileşiminde sıkıntılar yaratacak ve türe hızla yayılabilecek zararlı mutasyonların önünü açacaktı. 3. veya 4. cinsiyetler belki de birkaç farklı noktada evrimleşti; ancak bunlardan sadece mitokondri problemini çözebilenler hayatta kaldı, diğerleri ise bu zararlı mutasyonların popülasyona hızlı yayılımı sonucu elendiler. Mantarlardaki abartılı sayılara ise, bu mitokondri sorunu Berlin Duvarı Stratejisi adı verilen engelleme yöntemiyle çözüldüğü için ulaşılabildi. 

Bu izahlar, tamamen açıklayıcı olmasa da, temel soruna ışık tutuyor gibi gözüküyor. Bu konuyla ilgili birtakım diğer görüşler de mevcuttur ancak çoğu zaman bilimsellikten uzaklaştığı için bilim dünyasında hiçbir zaman kabul görmemişlerdir. Bu yüzden bunlar üzerinde hiç durmayacağız. Ancak neden iki cinsiyetin olduğunun hala araştırılmakta olan bir konu olduğunu ve henüz tam olarak aydınlatılmadığını belirtmekte fayda var. İlerleyen dönemlerde bu konu daha da aydınlatıldığında, bu yazımızı güncelleyebiliriz.

 Teşekkür: Betül Çıktay

Kaynaklar ve İleri Okuma

  • BBC. Why Are There Only Two Sexes?. (4 Ağustos 2019). Alındığı Tarih: 4 Ağustos 2019. Alındığı Yer: BBC | Arşiv Bağlantısı
  • A. Schaffer. Why Are There Only Two Sexes?. (27 Eylül 2007). Alındığı Tarih: 4 Ağustos 2019. Alındığı Yer: Slate | Arşiv Bağlantısı
  • University of Wisconsin. University Of Wisconsin. (4 Ağustos 2019). Alındığı Tarih: 4 Ağustos 2019. Alındığı Yer: University of Wisconsin | Arşiv Bağlantısı

Alıntı Yapılan Kaynak: https://evrimagaci.org/canlilarda-neden-sadece-iki-cinsiyet-bulunur-73

Sanılanın Aksine, Tıbbi Hatalar (Malpraktis), Ölümlerin Önde Gelen Üçüncü Sebebi Değil!

Sanılanın Aksine, Tıbbi Hatalar (Malpraktis), Ölümlerin Önde Gelen Üçüncü Sebebi Değil!

İddia

Tıbbi hatalar ABD’deki ölümlerin önde gelen üçüncü sebebidir.

Gerçek mi?

Sahte

İddianın Kökeni

Birçok insan tarafından paylaşılan endişe verici bir istatistik, aslında hatalı veri tahminlerine dayanıyor ve bu yanlış algı ne yazık ki sektördeki tüm ilaçları güvenilmez olarak göstermek için kullanılıyor.

Tüm bu algı 2018 yapımı The Resident adlı dizinin ilk bölümünde genç bir hemşirenin rol aldığı sahnede, başka bir genç oyuncuya Amerika Birleşik Devletleri’nde tıbbi hataların ya da teknik adıyla malpraktislerin kanser ve kalp hastalıkları gibi ciddi sorunlardan sonra üçüncü önde gelen ölüm sebebi olduğunu söylemesiyle öne çıkıyor. Bu ürpertici açıklamadan sonra ise karakter, “Bu konuda konuşmamızı istemiyorlar.” diye ekleme yapıyor.

Ancak elbette ki ilaçların güvenilmez olduğu yöndeki şüphe The Resident dizisiyle başlamadı, bu fikir 2016 yılından bu yana kamuoyunda dolaşıp duruyor. Bu çevirinin orijinal yazarı, yakın zamanda aldığı bir e-postada bu “şehir efsanesi” ile karşılaşmış ve postayı gönderen kişi resmi verilere inanmadan önce söyleyeceklerinin dinlenmesini istiyormuş. Postada anlatıldığına göre çıkarılacak sonuç; ilaçların öldürücü olabileceği ve modern tıbbi ilaçlara rağmen alternatif çözümlere karşı daha açık fikirli olmamız gerektiğiymiş. Peki tıbbi işlemler sırasında yaşanan, uygulama ve personele dayanan hatalar gerçekten de Amerika Birleşik Devletleri için üçüncü sıradaki ölüm nedeni midir?

Gerçek Ne?

Tabii ki böyle bir iddianın araştırılması duyarsızlık suçlamalarına davetiye çıkarır, bu yüzden iddianın analizine başlamadan önce birkaç önemli hususa değinmek gerekir: Tıbbi hatalar bir gerçektir, her alan gibi tıpta da hatalar yaşanmaktadır. Sağlık sistemindeki iyileştirilmesi gereken noksanlıklar sebebiyle bazı insanlar hayatları kaybetmekte veya kalıcı olarak sakatlanmaktadır. Tıbbi alanda gerçekleşen başlıca hatalar hastalara konulan yanlış teşhisler, ilaç dozajının yanlış hesaplanması ve tedavinin geciktirilmesidir.

Muhtemelen bu hatalar hafife alınmaktadır, çünkü sağlık sisteminde yapılan iyileştirmeler ve gelişmeler; sağlık sistemi ve çalışanlarından ziyade hastanelere yönelik olarak gerçekleşmektedir. Oysa sağlık sistemine ve çalışanlara yönelik geliştirmeler yapmak da çok önemlidir, zira bazı hataların sonuçları ancak yıllar sonra ortaya çıkabilmektedir. Böyle durumlarda vakanın izini sürmek gerçekten imkansızlaşabilir, bu hataların yıllar sonra bile geriye dönük olarak izlenebilmesi, raporlanması ve ilgili alanda geliştirmelerin yapılması gerekmektedir; ancak bu şu anki sağlık iyileştirmelerinde pek teşvik edilmemektedir.

Hasta güvenliği çalışmaları da bu konuda gerçekten önemlidir, çünkü uzun vadede zorluklara sebep olan sorunların alınan önlemlerle engellenmesi gerekmektedir. Bu yazının yazarı olan Jarry, deneyimini şöyle aktarıyor:

Şahsen küçük bir tıbbi hatayla karşı karşıya kaldım; sivil bir kuruluşun laboratuvar raporu doktorum tarafından yanlış analiz edildi, doktorum yaygın görülen ve çoğunlukla hayati tehlike barındırmayan bir viral enfeksiyonum olduğunu düşündüğü için bana antibiyotik vermedi. Doktorumun yaptığı bu hata tıbbi hatalara bir örnek, eğer ki enfeksiyonum antibiyotik almadığım için ağırlaşaydı ciddi bir sorun yaşayabilirdim.

Ancak daha önce de belirtildiği gibi, tıpta sırf pratikte işe yaradığı için uygulanan uydurmaca şeyler yoktur. Yani tıbbi hataların Amerika Birleşik Devletleri’nde üçüncü önde gelen ölüm nedeni olduğu fikri yalnızca bir hayal ürünüdür, gerçekteki olumsuz vakaların abartılı bir tahminidir.

Bilgiler

Bu hikâyenin başlangıcı 2000 yılında yayımlanan “To Err Is Human: Building a Safer Health System by the Institute of Medicine” (Tr: “Hatasız Kul Olmaz: Güvenli Bir Sağlık Enstitüsü İnşa Etmek“) adlı rapora dayanıyordu.

Rapor, birisi Colorado ve Utah’ta diğeri ise New York’ta yapılan iki çalışmayı ele aldı ve elde ettikleri sonuçları Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tüm hastane belgelerine göre değerlendirdi. Çalışmalar sonucu elde edilen veriler ışığında ulaşılan sonuç ise her yıl ABD’de tıbbi hatalar sebebiyle 44.000 ila 98.000 kişinin hayatını kaybettiğiydi. Araştırmanın sonuçlarına göre tıbbi hatalar motorlu taşıt kazalarından kaynaklanan ölümleri geride bırakıp sekizinci sıraya yerleşti. Bu araştırmadan elde edilecek sonuç, tıbbi kazaların kamuda yayınlanan haberlerin aksine önde gelen üçüncü değil, sekizinci ölüm sebebi olmasıydı.

2016 yılında ise British Medical Journal, Johns Hopkins Üniversitesi Cerrahi Bölümü’nden araştırma görevlisi Michael Daniel ve ameliyathane kontrol listesini geliştiren Profesör Martin A. Makary tarafından yapılan bir analiz yayınladı. Bu analiz, kabaca yapılmış hesaplamaların da desteğiyle, medikal hataların daha isabetli raporlanması için bir çağrıda bulunuyordu. Bu çağrının motivasyon kaynağı ise kalite ve güvenlik araştırmalarını desteklemek için yeterli fon bulunmamasıydı.

Yazarlar 2000 yılına ait Tıp Enstitüsü raporundan sonra sorunla ilgili yayınlanmış olan birkaç çalışmayı ele aldılar ve bu çalışmalardaki tıbbi hata kaynaklı ölüm oranlarını alıp 2013 yılında ABD’deki toplam hastaneye yatış sayısına göre bir oran çıkardılar. Elbette ki ortaya çıkan sonuç; gerçek sorunun hafife alındığını gösteriyordu. Çünkü elde ettikleri tüm verileri eksiksiz bir şekilde analize dahil etselerdi, ortaya çıkacak olan sonuç çok daha vahim olacak ve ölüm sıralamasında tıbbi hatalar daha yüksek bir basamağa çıkacaktı. Hastalık Kontrol Merkezlerinin ABD’deki ölüm nedenleri listeleri kapsamlı bir veri tabanı olan Scopus‘a göre en az 1.265 makalede incelenmişti. Bu unutulmaz analiz haber makalelerine, televizyon programlarına ve alternatif tıp çevrelerine yayıldı.

Ancak analiz yayınlandıktan sonra birçok eleştirmen tarafından kusurları sebebiyle sert bir tutumla karşılaştı. Çünkü kullanılan çalışmalardaki veriler ABD’de hastanede yatan tüm hastalara genellenmeye uygun değildi. Örneğin çalışmaya dahil edilen, ABD Sağlık ve İnsani Hizmetler Departmanı Genel Müfettişliği tarafından yapılan bir araştırma 65 yaş ve üzeri, engelli veya son dönem böbrek hastalığı olan ve ABD Yaşlılar İçin Devlet Sağlık Sigortası’ndan yararlanan kişiler üzerinde yürütülmüştü. Diyaliz ve organ naklindeki tıbbi hataların bulunduğu konular tespit edilerek hayatını kaybeden hastalar sayılmış, daha sonra elde edilen bu yeni veriler British Medical Journal analizindeki tüm hastaneye yatış tahminleri için kullanılmıştı. Ancak bunu yapmak elbette popülasyonun yalnızca bir kısmına yönelik bir gözlem olacağı için elde edilen bu verilerin genelleme yapılarak tüm nüfusa uygulanması bir tür Aceleci Genelleme‘ye yol açacaktı.

Konuya ilişkin başka bir örnekte ise Amerika Birleşik Devletleri’nde hastaneye kaldırılan tüm hastalar incelendiğinde her on hastadan birisinin doğum yapmak için hastaneye kaldırıldığı görüldü. Bu ve benzeri vakalar sebebiyle, ABD Yaşlılar İçin Devlet Sağlık Sigortasının verilerini alıp bunu hastanede yatış alan tüm hastalara uygulamak gerçeği yansıtmayacaktı. Kaba bir deyişle popülasyonun yalnızca bir kısmının verilerini tüm topluma ithaf etmek pireyi deve yapmaktı.

Üstelik British Medical Journal‘ın yayınladığı analizin sonuçlarının ortalaması alınırken araştırmaya “önlenebilir ölümler” dahil edilmemişti, bu analizde amaç daha ziyade tıbbi bakımdan kaynaklanan zararlara yönelik veriler sunmaktı. Belirtmek gerekir ki tıbbi hatalar ölümlere yol açabilir, ancak bu hataların nedensellik içerisinde doğru bir şekilde değerlendirilmesi gerekir ve bu da bahsi geçen çalışmalarda sağlanmamıştır.

Dr. Kaveh G. Shojania ve Pr. British Medical Journal‘ın arka plan hesaplamasına ilişkin keskin bir yorum yazan Mary Dixon-Woods; tıbbi hatadan ölüme kadar gerçekleşen olayların nedensellik bağlamının yanlış izah edilmesinin ne kadar kolay olabileceğine dair bir örnek veriyor. Vücudunun enfeksiyona aşırı tepki vermesi nedeniyle çoklu organ yetmezliği sebebiyle yoğun bakıma giren bir hastayı hayal edin. Doktorlar, hastanın alerjik reaksiyon geliştirdiği bir antibiyotiği yanlışlıkla hastaya veriyor, bunun akabinde hastada antibiyotik sebepli deri döküntüsü gerçekleşiyor. Doktorlar döküntüyü durdurmak adına antibiyotiği değiştiriyor ancak organlar yeni verilen antibiyotiğe cevap vermeyip birkaç hafta içerisinde iflas ediyor ve hasta hayatını kaybediyor.

Bahsedilen makalelerde yazarlar muhtemelen burada tıbbi bir hata yapıldığını, ancak hastanın ölüm sebebinin bu tıbbi hata olmadığını ileri sürüyorlar. Çünkü temelde ölümle sonuçlanan tıbbi hataları tespit eden araştırmaları kullanarak tıbbi hataların bu ölümlere neden olduğunu söylemek pek adil bir davranış değil. Çünkü işin gerçeği; bu örnekteki gibi hastaların en iyi tıbbi bakımı almış olsalar bile ne kadar yaşayabileceklerinin bilinmemesi. Burada temel olaydan kopma gerçekleşirse, hasta ölümlerinde tıbbi hataların etkisi çarpıtılarak başka sonuçlara malzeme edilebilir.

British Medical Journal‘ın yayınladığı analizde yer alan bazı çalışmalarda raporlanan ölümlere baktığımızda ise başka bir sorun ortaya çıkıyor. Yukarıda bahsedilen ABD Sağlık ve İnsani Hizmetler Departmanı Genel Müfettişliği araştırması, tıbbi hatalardan kaynaklanan 12 ölüm rapor etmiş. Bu araştırmada kullanılan iki çalışma daha 9 ve 14 ölümü listelemişti. Ancak bir diğer çalışma, yaklaşık 400.000 kişinin öldüğünü iddia ediyordu. Shojania ve Dixon-Woods’un belirttiği gibi, çok az sayıda gerçekleşen bu ölümlerden (son araştırma hariç) yola çıkarak ABD’deki tüm hastane yatışlarına genelleme yapmak ciddi bir şüpheyi hak ediyordu.

Tıbbi hataların önde gelen üçüncü ölüm sebebi olduğu iddiasıyla ortaya atılan çalışmaları incelediğimizde bu çalışmaların aslında tıbbi hatalardan kaynaklanan ölümlerle ilgili olmadığını, daha doğrusu bu konuda yetersiz veriyle desteklendiğini görüyoruz. ABD’nin tamamına genellenemeyecek verilerin kaba bir şekilde birleştirilerek, belirli popülasyonların ele alındığı British Medical Journal’ın analizinde yer alan yılda yaklaşık 440.000 hastanın öldüğüne dair Dr. Benjamin L. Mazer ve Chadi Nabnan’ın tahminin gerçek olabilmesi için hastanelerde yatış alan hastaların ölümlerinin %62’si tıbbi kazalar sebebiyle olmalıdır. Ortaya çıkan bu analiz sonuçlarına inanmaksa biraz saf olmayı gerektirir…

Gerçekten de yeni yayınlanan çalışmalar bu olguyu inceledi ve ortaya çıkan tıbbı kaynaklı ölüm oranları %62’den çok uzaktı. Birleşik Krallık’ta yapılan bir başka araştırma ise hastane ölümlerinin %3.6’sının önlenebilir tıbbi hatalardan kaynaklandığını bildiriyor; Norveç’te gerçekleştirilen benzer bir çalışma %4.2’yi rapor ediyor; sorunla ilişkin British Medical Journal‘ın 2019’da yayınladığı bir meta-analizde ise her 20 hastadan en az birinin önlenebilir tıbbi hatalardan etkilendiği ve etkilenen bu insanların %12’sinin kalıcı sakatlıklar yaşadığı veya bu zarar neticesinde hayatını kaybettiği belirtiliyor.

Bu yeni meta-analizin yazarları inceledikleri çalışmalarda elde ettikleri sayıların önemli ölçüde farklılık gösterdiğine dikkat çekiyor. Çünkü belirli bir hastanın tıbbi zarar görmesi vakasının önlenebilir olup olmadığını belirleyebilmek kolay değildir. Hatta belirleme aşaması için özel olarak kurgulanan bir araştırmada, değerlendirme yapabilmek için tıbbi dosyalara bakan doktorların çoğu zaman aynı fikirde olmadığı görülmüştür. Aslında, bir incelemede ölümün kesin veyahut muhtemelen engellenebilir olduğu düşünülse bile incelemeyi tekrar eden ikinci bir doktorun ilk doktorla aynı kanıya varma oranı sadece %16’dır. Bu da aynı vakada gerçekleştirilen iki bağımsız doktor incelemesinin aynı sonuca varmayacağını neredeyse garanti eder.

Tıbbi hatalar sorunu bir buzdağı gibidir, herkes tepesini rahatça görebilir; ancak daha da yaklaştığımızda sorunun görünenden çok daha büyük olduğu ve değerlendirme konusunda birden fazla olasılığı barındırdığı görülür.

İşte bu anlaşmazlıklar nedeniyle tıbbi hataların üçüncü önde gelen ölüm nedeni olduğu düşüncesi, sertçe sorgulanmaması gereken bir yardım çağrısı haline gelir; çünkü önlenebilecek zarar gerçekten vardır ve insan hayatını tehlikeye atmaktadır. Yine de gerçekleşen ölümlerin engellenebilmesi adına bu abartılı tahmine güvenmek zararsız olmayabilir!

Düşen Uçaklar ve Sihirli Halılar

Bu konunun ciddiyeti üzerinden yapılan abartılmış analizlerin sonuçları göz ardı edilmemelidir. 2019’da Ulusal Tüfek Derneği, yayınladığı bir videoda tıbbi yanlış uygulamaların silahlardan daha ölümcül olduğu ve tıbbi hata kaynaklı ölümlerin kazayla gerçekleşen silah ölümlerden 500 kat daha fazla olduğunu iddia etti, elbette ki bu videonun kaynağı bahsettiğimiz yanlış veriler ışığında British Medical Journal‘ın yayınladığı analizdi. Yani videodaki iddia, belirli argümanları göz ardı ederek ve konuyu “cımbızlayarak” ortaya atılan bir sayıydı; üstelik Ulusal Tüfek Derneği’nin yayınladığı bu video bilinçsiz silah sahiplerine cesaret veriyor ve kendilerine gelen eleştirileri baştan savma bir şekilde reddetmelerine olanak veriyordu.

En endişe verici kısma daha gelmedik bile; daha da endişe verici olan şey, bu iddianın alternatif tıbba inanan insanlar tarafından ele alınarak tıbbi hizmetlerin “Rus ruleti oynamaya” benzetilmesiydi! Yine bu argümanın arkasına sığınarak çevrelerindeki insanları da kendi inandıkları alternatif tıp yöntemlerine yönlendiriyorlardı. Üstelik yanlış analizle başlayan olaylar bütünü, modern tıbba karşı duran grupların ellerinde büyük bir silah haline gelmiş durumdaydı.

Eğer sizler de muhtemelen “ABD hastanelerinde her altı ayda bir, Vietnam Savaşı’nda ölenlerden daha fazla Amerikalı, hatalı tıbbi uygulamalar yüzünden öldürülüyor” yazısını okursanız kafanızda tıbbi işlemlerden dolayı hayatını kaybedenler şöyle bir örnekle yer edinebilir: “Gün aşırı tam dolu bir uçağın düşmesi.” İşte, bahsedilen yanlış analizin iddia ettiği veriler tam da buna karşılık gelmektedir. Tıbbi hatalar ve yaralanmalar hakkındaki abartılı iddialar, popüler tıbbi makaleler ve raporların bizlere söylediği gibi inkâr ve kayıtsızlık kültünden kaynaklanan salgınlardır. Elbette ki okuduğunuz bunca şeyden sonra homeopatinin daha mâkul bir alternatif olup olmayacağını merak edebilirsiniz.

Beynini esnetip büyütebileceğini biliyor muydun?

Ya da hata yapmanın beynin için en iyi öğrenme yollarından biri olduğunu? Nasıl ağırlık kaldırdığında kasların güçleniyorsa, hiç vazgeçmeden yeni şeyler denemek de beynini güçlendirir. Örnek mi? İlk kez havuzda yüzünü suya sokma cesareti bulduğun anı düşün. Bir sonraki denemende beynin sana bu korkuyu yendiğini hatırlattı ve daha cesur davrandın, öyle değil mi?

Ancak içiniz rahat olsun; bu korkutucu kıyaslar, analizler ve raporlar anlattığımız üzere “tehlikeli” ve “cımbızlanmış” verilere dayanmaktadır, üstelik sadece bunla yetinmeyip ilaçların zararları ve alternatif tıbbin zararlarıyla ilgili fayda/zarar analizi olmadan yapılmış karşılaştırmalardır. Akupunktur, homeopati, kayropraktik ve şifalı bitkiler gibi alternatif tıp yöntemleri modern tıbba göre bariz şekilde daha az fayda sağlamaktadır.

Şunu unutmamamız gerekiyor: Tıp riskleri ve faydaları dengelemekle alakalıdır. Bu yüzden tıp sürekli iyileştirilmesi ve geliştirilmesi gereken bir sistemdir. Ancak görüldüğü üzere uçak tasarımlarındaki sorunlarımız bizi halıların uçup uçamayacağını düşünmeye itmemelidir, sorunumuzun çözümü sorunun kendisindedir.

Tıbbi hatalar hakkında ölçülemeyen şeylerin yönetilemeyeceği söylense de güvenilmez ve yanlış hesaplamalara dayanan gerçek dışı belgeler ve araştırmaları kullanmanın da bir çözüm olamayacağı aşikardır.

Kaynaklar ve İleri Okuma

Alıntı Yapılan Kaynak: https://evrimagaci.org/sanilanin-aksine-tibbi-hatalar-malpraktis-olumlerin-onde-gelen-ucuncu-sebebi-degil-17099