Stronsiyum Alüminat Nedir? Ne İşe Yarar? için yorumlar kapalı
Stronsiyum alüminat tozu ile karıştırılmış reçine epoksiden yapılan yüzüğün etkileyici hali. Stronsiyum alüminat, gündüz vakti depoladığı güneş ışığını geceleyin yavaş yavaş yayma özelliğine sahiptir.
Stronsiyum (Sr), kimyasal bir elementtir. Periyodik tabloda 38 numarada yer alır ve alkali toprak metaller grubuna dahildir. Gümüşi bir renge sahip olan stronsiyum, yumuşak bir metal olup, doğal olarak bazı minerallerde bulunur. Kimyasal özellikleri itibariyle kalsiyum ve magnezyum gibi diğer alkali toprak metallerine benzer.
Stronsiyumun yaygın bir kullanım alanı piroteknik ürünlerdir; örneğin, havai fişeklerde kırmızı renkli ışık elde etmek için stronsiyum bileşikleri kullanılır. Ayrıca tıbbi görüntüleme ve radyoterapi gibi alanlarda da bazı stronsiyum izotopları kullanılmaktadır.
Doğada genellikle stronsiyanit (SrCO₃) ve selestin (SrSO₄) mineralleri şeklinde bulunur. Stronsiyumun kendisi reaktif bir element olduğundan, serbest halde doğada nadiren bulunur; genellikle bileşikler halinde karşımıza çıkar.
Özellikleri:
Işık Depolama: Stronsiyum alüminat, çevresindeki ışığı emerek depolayabilir ve karanlık ortamlarda uzun süre boyunca ışık yaymaya devam edebilir. Bu özellik onu geleneksel fosforlardan daha parlak ve daha uzun ömürlü kılar.
Güvenli ve Zehirli Olmayan: Genellikle toksik değildir, bu nedenle güvenli bir şekilde kullanılabilir.
Yüksek Parlaklık ve Uzun Süreli Işıma: Karanlıkta, yaklaşık 8-12 saat süren bir ışıma sağlayabilir. Ayrıca, geleneksel çinko sülfid esaslı fosforlardan daha parlak bir ışık yayar.
Maymun çiçeği salgını: Sağlık Bakanlığı Türkiye’de vaka görülmediğini açıkladı için yorumlar kapalı
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Afrika kıtasında görülen ve maymun çiçeği olarak da bilinen mpox virüsü nedeniyle küresel halk sağlığı acil durumu ilan etti. Sağlık Bakanlığı Türkiye’de hastalıkla bağlantılı herhangi bir vakanın görülmediğini ve ek önleme gerek duyulmadığını açıkladı. İsveç ise Afrika dışında ilk bulaşıcı vakanın tespit edildiğini duyurdu.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde başlayan ve hızla komşu ülkelere yayılan bu bulaşıcı hastalık nedeniyle en az 524 kişi öldü.
Şu anda görülen salgının, virüsün yeni bir varyantıyla ilişkilendirildiği için öncekilerden daha endişe verici olduğu söyleniyor.
Uzmanlar bunun şimdiye kadar gördükleri en tehlikeli varyant olduğu uyarısını yapıyor, yayılma hızı ile yüksek ölüm oranından endişe ediyor.
Küresel halk sağlığı acil durumu,196 ülke için yasal olarak bağlayıcı olan Uluslararası Sağlık Mevzuatı kapsamındaki en yüksek alarm seviyesi.
WHO Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, Afrika kıtasında ve ötesinde daha fazla yayılma ihtimalinin “çok endişe verici” olduğunu söyledi.
“Bu salgını durdurmak ve hayatları kurtarmak için koordineli bir uluslararası müdahale şart” dedi.
Mpox virüsü Orta ve Doğu Afrika’da hızla yayılırken, İsveç’te Afrika kıtası dışında görülen ilk bulaşıcı yeni mpox vakası tespit edildiği açıklandı.
İsveç Halk Sağlığı Kurumu, söz konusu kişinin Afrika’da şu anda büyük bir mpox Clade I salgınının yaşandığı bir bölgede bulunduğu sırada hastalığa yakalandığını belirtti.
Türkiye’de Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre ise, ülkede henüz herhangi bir maymun çiçeği vakasına rastlanmadı.
Sağlık Bakanlığı tarafından Perşembe günü yapılan açıklamada, “Özellikle Afrika kıtasında görülen M çiçeği (mpox) hastalığı vakasına Türkiye’de rastlanmamıştır, henüz herhangi bir kısıtlama veya ek tedbir ihtiyacı yoktur” denildi.
Bakanlığın X hesabından yapılan açıklamada, gerekli çalışmaların yürütüldüğü, bilim kurulu ve sağlık altyapısıyla sürecin “hassasiyetle” takip edildiği belirtildi.
2024’ün başından bu yana Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 14.000’den fazla mpox vakası kaydedildi.
Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (Africa CDC) de son durumla ilgili yaptığı açıklamada halk sağlığı açısından acil durum ilan etmişti.
Acil durum kararının hükümetlerin müdahalelerini koordine etmelerine yardımcı olacağı ve etkilenen bölgelere tıbbi malzeme ve yardım akışının hızlandırılmasını sağlayabileceği belirtiliyor.
Virüs ne kadar yaygın ve hangi ülkelerde görülüyor?
Mpox hastalığına monkeypox (maymun çiçeği) virüsü neden oluyor. Maymun çiçeği virüsü, çiçek hastalığı ile aynı grupta bulunuyor ama onun kadar tehlikeli değil.
Virüs başlangıçta sadece hayvanlardan insanlara bulaşıyordu ama artık insandan insana da bulaşabiliyor.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi ülkelerdeki tropikal yağmur ormanlarında bulunan ücra köylerde daha yaygın bir şekilde görülüyor.
Bu bölgelerde her yıl binlerce vaka ve yüzlerce ölüm gerçekleşiyor. Virüsten en çok 15 yaş altı çocuklar etkileniyor.
Virüsün şu anda iki farklı türü var.
“Clade 1” Orta Afrika’da endemik bir tür. “Clade 1b” ise mevcut salgında görülen yeni ve daha şiddetli olan virüs türü.
Africa CDC, 2024 yılının başından Temmuz ayının sonuna kadar 14 bin 500’den fazla mpox enfeksiyonu ve 450’den fazla mpox ölümünün gerçekleştiğini açıkladı.
Bu, 2023’ün aynı dönemine kıyasla enfeksiyonlarda %160, ölümlerde ise %19’luk bir artış anlamına geliyor.
Maymun çiçeği (mpox) vakalarının %96’sı Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde görülürken, hastalık normalde endemik olmadığı Burundi, Kenya, Ruanda ve Uganda gibi birçok komşu ülkeye de yayıldı.
Batı Afrika’da görülen “Clade II” adlı daha hafif bir mpox türü, 2022 yılında küresel bir salgına yol açmıştı.
Virüs, normalde görülmediği Avrupa ve Asya bölgeleri dahil, Türkiye’nin de içinde olduğu yaklaşık 100 ülkeye yayılmıştı. Salgın bu dönemde savunmasız grupların aşılanmasıyla kontrol altına alındı.
Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde mpox aşılarına ve tedavilerine yeterli erişim yok ve sağlık yetkilileri hastalığın yayılmasından endişe ediyor.
DEHB, Yiyecek Ararken Süper Güç Sağlamak Üzere Evrimleşmiş Olabilir için yorumlar kapalı
Pensilvanya Üniversitesinde çalışan araştırmacılar, geçenlerde DEHB’nin (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu) muhtemel evrimsel faydaları üzerine bir çalışma yayımladılar. Bilim insanları çalışma kapsamında, hedefin sekiz dakikalık bir süre içerisinde mümkün olduğunca fazla meyve toplamak olduğu çevrim içi bir yiyecek toplama oyunu oynayan 457 yetişkinden toplanan verileri analiz etmiş.
Oyuncular ya orijinal konumlarındaki çalılıklardan meyve toplamaya devam etmek ya da yeni bir bahçeye gitmek arasında seçim yapabiliyormuş. Başka yere gitmek kısa bir süreye mal olsa da ve gidilen bu yerin mevcut konumdaki kadar meyve barındırması garanti olmasa da; her bir bahçeden alabileceğiniz meyve sayısı yeniden yiyecek aramaya gittiğinizde azalıyormuş.
Denekler, oyunla beraber DEHB belirtileri taşıyıp taşımadıklarını değerlendirmek için tasarlanan bir ankete de katılmışlar. Tam veya resmi bir teşhis yerine geçmeyen bu ankette, dikkat toplamada zorlanma gibi özellikler taranmış.
Araştırmacılar anket sonuçlarını oyun istatistikleriyle karşılaştırdığında, DEHB belirtileri taşıyan kişilerin oyunu akranlarından daha farklı (ve daha etkili şekilde) oynadığını keşfetmişler. Bu kişilerin başka bir bahçeye gitmesi ve ortalamada 521 taneye kıyasla 602 tane meyve toplaması daha muhtemel olmuş.
Bunun gerçek yiyecek arama faaliyeti için tamamen mükemmel bir model olmadığını söylemeye muhtemelen gerek yok. Araştırmacılar gelecekte insanların bizzat yiyecek aramasını kapsayan benzer bir deney yürütmeyi ve denekleri de resmi DEHB teşhisi konan kişilerden seçmeyi planlıyor. Fakat bu deneyin yürütülmesi belli ki çok daha karmaşık olacak.
Ancak DEHB özellikleri ve diğer nöroçeşitlilik tiplerinin, atalarımızın hayatta kalmasına yardımcı olmak üzere evrimleştiğini akla getiren ilk araştırma bu değil. Başka çalışmalarda DEHB’li kişilerin bilgi veya nesne aramada sergilediği farklılıklar incelenmiş ve yiyecek aramanın “keşfetme” aşamasında, “faydalanma” aşamasına kıyasla daha çok zaman harcadığımız bulunmuş. Hatta şu an devam eden ve DEHB’li çocukların dikkatsizlik önyargılarına karşı daha düşük yatkınlık gösterdiğini düşündürten araştırmalar da var.
2008 yılında araştırmacılar, Kenya’da yaşayan ve DEHB ile ilişkilendirilen gen mutasyonları taşıyan göçebe bir grubun üyelerinin ortalamadan daha sağlıklı olduğunu keşfetmişler. Oysa aynı mutasyonlar, çiftçilik yapan ve yakın akraba olan kişilerde yetersiz beslenmeyle ilişkilendirilmiş. Bu olguyu kapsayan ve avcıya karşılık çiftçi hipotezi olarak bilinen genel bir görüş var. Bu görüşe göre DEHB ile ilişkilendirilen hiper odaklanma, aslında insanların günlerini avlanıp yiyecek arayarak geçirdiği zamanlarda çok faydalı bir özellikmiş. Tarımsal ve sanayileşmiş yaşamda ise çok daha faydasız bir özellik. 1998 yılında yayımlanan bir çalışmada, DEHB olduğunu söyleyen yetişkinlerin tüm dikkatlerini teslim tarihi gelen acil bir işe vermek için yemek yemeyi, uyumayı ve diğer kişisel ihtiyaçlarını daha iyi erteleyebildikleri bulunmuş. Bu düşünce yapısı, aniden ortaya çıkan bir mamut sürüsü veya beklenmedik bir meyve hazinesi gibi önceden tahmin edilemeyen besin kazanımları yönünden faydalı olmuş olmalı.
Hatta bazı araştırmacılar, şekerin hiperaktivite belirtilerini tetikleyebilmesinin de fruktozun beyinlerimize yiyecek ararken bir meyve hazinesiyle karşılaştığımızı ve daha fazla meyve aramamız gerektiğini düşündürmesinden kaynaklanabileceğini öne sürmüş.
Konu üzerinde yapılacak çok daha fazla araştırma olsa da yeni çalışma, neyin “iyi” ve neyin “normal” olduğuna yönelik mevcut fikirlerimizin epey keyfi olduğunu ve bu fikirleri yeni bir çerçeveye oturtmanın, insanların aslında neden böyle olduğuna dair çok havalı fikirler sunabileceğini hatırlatıyor. Ayrıca yiyecek arayan (en azından) bazı kişilere göre bulgular hiç de şaşırtıcı değil.
Bilim İnsanları Dinozorların Ne Kadar Büyüyebileceğini Hesapladı için yorumlar kapalı
T. rex’in en yüksek boyutunun, mevcut değerlerden %70 daha ağır olduğu tahmin ediliyor.
Çarşamba günü Ecology and Evolution bilim bülteninde yayımlanan yeni bir çalışmada, etçil Tiranozor rex örnek alınarak dinozorların en yüksek ne boyutlara çıkabileceği inceleniyor. Kanada Doğa Müzesinde çalışan Dr. Jordan Mallon ve Londra Queen Mary Üniversitesinde çalışan Dr. David Hone, T. Rex’in fosil kalıntıların gösterdiğinden %70 daha ağır olabileceğini söyleyen tahminler ortaya çıkarmış.
Araştırmacılar pek çok dinozorun ulaştığı bu devasa boyutların, onları sonsuz bir hayranlık kaynağına çevirdiğini ve bu hayvanların nasıl bu kadar büyük olacak şekilde evrimleştiği sorusunu akıllara getirdiğini söylüyor. Hangi dinozor türlerinin kendi grubundaki en büyük dinozorlar olduğu ve hatta hangilerinin şimdiye dek yaşamış en büyük dinozorlar olduğuna yönelik süregelen iddialar ve bunlara dönük karşı iddialar var.
Çoğu dinozor türü sadece bir veya birkaç numuneden biliniyor. Bu yüzden boyut aralıklarının şimdiye dek yaşamış en büyük üyeleri de içermesi son derece olağan dışı. Fakat ‘En büyük bireyler ne kadar büyüktü ve onları bulma ihtimalimiz var mı?’ sorusu geçerliliğini koruyor.
Mallon ve Hone, bu soruyu ele almak üzere bilgisayar modellemesi kullanarak bir T. rex popülasyonunu değerlendirmiş. Popülasyon boyutu, büyüme hızı, ömür uzunluğu, fosil kayıtlarının eksikliği ve daha fazlasını içeren değişkenleri hesaba katmışlar.
Model için T. rex’in seçilme sebebi, tüm bu detayların halihazırda iyi tahmin edildiği tanıdık bir dinozor olması. T. rex’te hâlâ yeterince bilinmeyen yetişkinlikteki vücut-boyut değişkenliği, cinsiyet farklılıklarıyla ve bu farklılıklar olmadan modellenmiş. Ayrıca bu değişkenlik, büyük boyutları ve dinozorlar ile olan yakın akrabalıkları sebebiyle seçilen günümüzdeki aligator örneklerine dayanıyor.
Ormanın gölgelerinden çıkan dev bir T. rex. Tasvir: Anonim/Kanada Doğa Müzesi
Paleontologlar, bilinen en büyük T. rex fosillerinin muhtemelen en yüksek vücut boyutunun %1’ini temsil eden yüzde 99’luk dilime girdiğini keşfetmişler. Fakat bilim insanlarının en yüksek %99,99’daki bir hayvanı bulması için (on binde birlik bir hayvan), günümüzdeki hızda 1.000 yıl daha fosil çıkarması gerekiyor.
Bilgisayar modelleri, yaşamış en büyük bireyin (2,5 milyon hayvanda bir) günümüzde bilinen en büyük T. rex numunelerinden %70 daha ağır (tahmini 15 tona karşılık 8,8 ton) ve %25 daha uzun (15 metreye karşılık 12 metre) olabileceğini öne sürüyor.
Bilinen en büyük T. rex (önde) ile muhtemel en büyük dev T. rex’in silüeti. Canlandırma: Kanada Doğa Müzesi
Bu değerler modele dayalı tahminler olsa da modern türlerin devlerine yönelik yapılan keşif kalıpları, bir yerlerde henüz bulunmamış daha büyük dinozorlar olması gerektiğini düşündürüyor. “Bazı izole kemik ve parçalar, şu an elimizde bulunan iskeletlerden daha büyük bireylerin olduğuna işaret ediyor” diyor Hone.
Yeni çalışma, en büyük fosil hayvanlarla ilgili tartışmalara yenisini ekliyor. Çeşitli gruplardaki en büyük dinozorların birçoğu, tek bir iyi örnekten biliniyor. Dolayısıyla bu tek hayvanın, türün büyük mü yoksa küçük örneği mi olduğunu bilmek imkansız. Görünürde büyük bir tür, tek bir dev bireye ve küçük bir tür de özellikle ufak bir bireye dayanıyor olabilir; hiçbiri de kendi türünün ortalama boyutunu yansıtmaz.
Paleontologların belli bir türün şimdiye kadarki en büyük bireylerini bulma ihtimali inanılmaz derecede küçük. Bu yüzden dünya çapındaki müzelerde dev iskeletler görülebilse de bu türlerin en büyük bireyleri, muhtemelen sergilenen örneklerden çok daha büyüktü.
Dr. Jordan Mallon, Kanada Doğa Müzesi koleksiyonlarında yer alan bir T. rex dökümünün yanında duruyor. Numune, Amerikan Doğa Tarihi Müzesindeki bir iskeletten. Fotoğraf: Kanada Doğa Müzesi
Kanada Doğa Müzesinde çalışan Dr. Jordan Mallon, “Çalışmamıza göre T. rex gibi büyük fosil hayvanlar için bu hayvanların ulaşabileceği mutlak boyutlar hakkında fosil kayıtlarından hiçbir fikir edinemiyoruz” diyor. “15 tonluk bir T. rex’i düşünmek eğlenceli olsa da biyomekanik veya ekolojik bir bakış açısından ilginç sonuçlar barındırıyor.”
Kaynak: Kanada Doğa Müzesi. Çeviren: Ozan Zaloğlu. popular scıence türkiye
Bir Milyar Yıl Sonra İlk Kez İki Yaşam Formu Tek Organizmada Birleşti için yorumlar kapalı
Evrimsel yönden büyük bir adım olabilecek deniz algi Braarudosphaera bigelowii’yi gösteren bir ışık mikroskobu görüntüsü. Bu alg, UCYN-A adı verilen bir bakteriyi içine alarak nitroplast adı verilen yeni bir organel oluşturmuş. Siyah ok nitroplastı gösteriyor. Görüntü: Tyler Coale
Şimdiyse bilim insanlarından oluşan bir araştırma takımı, muhtemelen en az bir milyar yıldır gerçekleşmemiş büyük bir yaşam olayının işaretini tespit etmiş. Araştırmacılar ana endosimbiyoz; yani tek organizmada birleşen iki yaşam formu gözlemlemişler. Dünyada bolca bulunan bir deniz algi çeşidiyle bir bakteri arasında gerçekleşen bu inanılmaz derecede nadir olay, laboratuvar ortamında gözlemlenmiş. Farklı bir açıdan bakacak olursak, böyle bir şey en son olduğunda bitkiler gezegenimize yeni yeni yayılmaya başlamıştı. Çalışmanın sonuçları geçtiğimiz günlerde Cellve Sciencebültenlerinde iki makale halinde yayımlandı.
‘Hücrenin enerji santralinin’ ve kloroplastların geldiği yer
Ana endosimbiyoz, mikrobiyal bir organizma diğerini yuttuğu zaman gerçekleşiyor. Sonrasında bu yutulmuş canlılar bir iç organ gibi kullanılmaya başlanıyor. Konak canlı, endosimbiyont adı verilen bu canlıya besin, enerji ve koruma gibi birkaç fayda sağlıyor. Yutulan endosimbiyont, artık kendi başına hayatta kalamadığında konak hücre için organel adı verilen bir organa dönüşüyor.
Cell bülteninde yayımlanan çalışmanın eş yazarı olan ve Santa Cruz – California Üniversitesinde çalışan doktora sonrası araştırma görevlisi Tyler Coale, “Organellerin bu tip şeylerden ortaya çıkması çok nadir görülen bir şey” diyor açıklamasında. “İlk defa gerçekleştiğini düşündüğümüz zamanlarda bütün kompleks yaşama hayat vermişti.”
Konak yaşam formunun diğer canlının fonksiyonu için temel teşkil ettiği endosimbiyozun, tarihte sadece üç defa gerçekleştiği biliniyor. Tüm bu vakalar evrim için büyük atılımlar olmuş çünkü konaklarıyla birleşmeleri, endosimbiyontların var olması için temel bir niteliğe dönüşmüş.
“Bir bakteri hücresinden daha karmaşık olan her şey varlığını o olaya borçlu” diyor Coale. “Bir milyar yıl kadar önce, aynı şey bu sefer bize bitkileri veren kloroplast ile gerçekleşmiş.”
Bu ikinci olay, daha gelişmiş hücrelerin siyanobakterileri özümsediği zaman meydana gelmiş. Güneş ışığından enerji toplayabilen siyanobakteriler, nihayetinde kloroplast adı verilen ve güneş ışığından enerji toplayabilen organellere dönüşmüş. Bu kloroplastlar, bize biyolojinin bir diğer ana ilkesini; Güneş’ten yiyecek üretebilen yeşil bitkileri vermiş.
Bu son endosimbiyoz olayıyla birlikte, alglerin atmosferdeki nitrojeni diğer hücresel işlemler için kullanabilecekleri amonyağa dönüştürmesi mümkün. Fakat bir bakterinin yardımı gerekiyor.
Nitrojen yaşamın var olması için çok önemli bir besin ve bitkiler normalde onu bitki ya da alglerden ayrı duran bakterilerle kurdukları karşılıklı ilişkiler yoluyla elde ediyorlar. Araştırma takımı ilk önce B. bigelowii’nin UCYN-A adı verilen bir bakteriyle bu tür bir simbiyotik ilişki sergilediğini düşünmüş. Bu ilişki sonrasında çok daha yakın ve ciddi hale gelmiş.
Bilim insanları bu alg ve UCYN-A bakterisi arasındaki boyut oranının, B. bigelowii algiyle ilişkili farklı türler boyunca benzer kaldığını keşfetmiş. Bu büyüme, anahtar besinlerin alışverişiyle kontrol ediliyor ve canlıların metabolizmalarını birbirine bağlıyor gibi görünüyor. Büyüme oranlarındaki bu eşgüdüm, araştırmacıların UCYN-A’yı ‘organel benzeri’ şeklinde adlandırmasına yol açmış.
Makalenin eş yazarı ve UC Santa Cruz’da mikrobiyal okyanus bilimci olan Jonathan Zehr, “Organellerde tam olarak böyle oluyor” diyor bir açıklamada. “Eğer mitokondri ve kloroplasta bakarsanız, aynı şeyi görürsünüz: Hücreyle orantılıdırlar.”
Nitroplasta merhaba deyin
Bu bakterinin bir organel olduğuna yönelik daha fazla bulgu arayan bilim insanlarının, daha derinlere bakması gerekmiş. Science bülteninde yayımlanan çalışmada araştırmacılar gelişmiş X-ışını görüntüleme yöntemi kullanarak, canlı B. bigelowii alg hücrelerinin iç kısmını incelemişler. Bunun sonucunda, çoğalma ve hücre bölünmesinin hem konak alg hem de UCYN-A bakterisi arasında eşgüdüm gösterdiği ortaya çıkmış. Çalışma, ana endosimbiyozun iş başındaki bu canlı birleştirme sürecine yönelik çok daha fazla kanıt sağlamış.
Berkeley Laborutavarı Biyobilimler Alanında çalışan ve ABD Ulusal X-Işını Tomografi Merkezinin başkanı olan makale eş yazarı Carolyn Larabell, “Bu makaleye kadar, bunun bir ‘endosimbiyont’ olup olmadığı ya da gerçek bir organele dönüşüp dönüşmediği hâlâ bilinmiyordu” diyor bir açıklamada. “X-ışını görüntülemesiyle birlikte konak alg ve endosimbiyontun bu çoğalma ve bölünme sürecinin eşgüdümlü olduğunu gösterdik. Bu durum, ilk güçlü kanıtları sundu.”
Berkeley Lab’deki bilim insanlarının gerçekleştirdiği yumuşak X-ışını tomografisiyle oluşturulan bu görüntüler, algi hücre bölünmesinin farklı aşamalarındayken gösteriyor. Artık bir organel olduğu düşünülen ve nitrojen fiksasyonu yapan UCYN-A camgöbeği renkte, alg çekirdeği mavi renkte, mitokondri yeşil renkte ve kloroplastlar leylak renginde gösterilmiş. Görüntü: Valentina Loconte/Berkeley Lab
“Endosimbiyonttan organele giden bir şeyin ayırıcı özelliklerinden biri de bu” diyor Zehr. “DNA parçalarını atmaya başlıyorlar, genomları gittikçe ufalıyor ve o gen ürünlerinin (veya proteinin) hücreye nakledilmesi için ana hücreye bağımlı olmaya başlıyorlar.”
Araştırma takımına göre bu durum, UCYN-A’nın bir tam organel şeklinde düşünülebileceğini gösteriyor. “Nitroplast” adını verdikleri bu organel, 100 milyon yıl kadar önce evrimleşmeye başlamış olabilir. İnsanların zaman algısına göre kulağa uzun gelse de mitokondri ve kloroplastlar ile karşılaştırıldığında, evrimsel zamanda sadece bir milisaniye kadar.
UCYN-A ve konak algiyle ilgili hâlâ cevaplanmamış bir sürü soru var ve araştırma takımı, UCYN-A ile algin farklı soy hatlarında nasıl işlediğini çözüp incelemek istiyor. Nitroplastlar üzerinde yürütülecek daha fazla çalışmayla, bunların başka hücrelerde de bulunup bulunmadığı ve sağladıkları faydaların ne olduğu belirlenebilir. Örneğin tarımda geniş uygulama alanları olabilir.
“Bu sistem nitrojen fiksasyonunda yeni bir bakış açısı” diyor Coale. “Böyle bir organelin mühendislik yoluyla mahsul veren bitkilere nasıl dönüştürülebileceğiyle ilgili ipuçları sağlayabilir.”
Zehr’e göre bilim insanları muhtemelen UCYN-A ile benzer evrimsel hikayeleri olan başka organizmalar bulacak ama bu keşif, “ders kitaplarına geçecek türden”.
Yazar: Laura Baisas/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.
Genetiği Değiştirilmiş Domuz Böbreği İlk Defa Bir İnsana Nakledildi için yorumlar kapalı
Doktorlar ‘gerçek kahramanın’, deneysel işlemin yapıldığı 62 yaşındaki bir hasta olduğunu söylüyor.
ABD’deki Massachusetts Genel Hastanesinde (MGH) çalışan cerrahlar dünyada bir ilki gerçekleştirerek, genetiği değiştirilmiş bir domuz böbreğini kronik böbrek hastalığı olan bir insana başarıyla nakletti. Hayvan organlarının genlerinin düzenlenmesine yönelik onlarca yıldır yürütülen araştırmalara dayanan tarihi ameliyat, bazen ölümcül derecede uzayan nakil bekleme sürelerini azaltma yolunda büyük bir dönüm noktası olabilir. Gen düzenleme teknolojisinde gerçekleşen son ilerlemeler, bu gibi ameliyatların yaygınlaşabileceği anlamına geliyor.
Massachusetts eyaletinde yaşayan Richard Slayman isimli 62 yaşındaki bu adamın ağır diyabet ve hipertansiyon hastası olduğu ve yedi yıldır diyalize girdiği aktarılıyor. Hastaya nihayetinde insan bir donörden yeni bir böbrek nakledilse de beş yıl sonra organ yetmezliği işaretleri görülmeye başlanmış. Slayman başka bir böbrek için bekleme sırasındayken, doktorları genetiği değiştirilmiş bir domuzdan deneysel bir böbreğin nakledilme ihtimalinden bahsetmiş.
“Bu nakli hem bana yardımcı olmanın hem de yaşamak için nakil bekleyen binlerce insana umut vermenin bir yolu olarak gördüm” diyor Slayman.
Genetiği değiştirilmiş domuz üzerindeki bu mühendislik, Massachusetts tabanlı biyoteknoloji şirketi eGenesis tarafından uygulanmış. Bilim insanları CRISPR gen düzenleme teknolojisini kullanarak, 69 geni değiştirilen bir domuz ortaya çıkarmış. Bu düzenlemelerden birkaçı, hastada bağışıklık tepkisini harekete geçirebilecek domuzdaki zararlı genleri ortadan kaldırmayı amaçlıyormuş. Domuza insan genleri de eklenerek, böbreğin daha uyumlu olması ve insan vücudunun onu reddetme ihtimalinin azaltılması sağlanmış.
eGenesis CEO’su Mike Curtis, “Tıpta yeni bir sınırı temsil eden bu gelişme, genom mühendisliği kullanılarak dünya çapında böbrek yetmezliğinden muzdarip milyonlarca hastanın hayatını değiştirme olasılığını gösteriyor” diyor bir açıklamada.
Bilim insanları neden hayvan organlarının genlerini değiştirmekle ilgileniyor?
Bilim insanları, “zenotransplantasyon” denilen bir uygulamayla hayvan organlarını insanlara nakletmenin, günün birinde insanlardaki organ nakli için tamamlayıcı bir görev göreceğinden ve uzun nakil bekleme sürelerini kısaltacağından ümitli. ABD Hastalık Denetim ve Önleme Merkezlerine göre sadece ABD’de 36 milyon kişinin kronik böbrek hastalığından muzdarip olduğu ve bunlardan 800.000’inin böbrek hastalığı veya böbrek yetmezliğinin son aşamada olduğu tahmin ediliyor. Bu aşamaya gelindiğinde, hastalar çoğu kez kanlarını süzen bir diyaliz makinesine bağlanmaya veya organ nakli için başvuruda bulunmaya mecbur kalıyor. ABD Sağlık Kaynak ve Hizmetleri Dairesine (HRSA) göre şu an ülkede 103.000’in üzerinde insan organ nakli bekleme listesinde bulunuyor.
Fakat uzun bekleme süreleri ve organ bağışçılarının sınırlı olması, bu hastaların birçoğunun asla nakil olamayacağı anlamına geliyor. HRSA, her gün 17 kişinin yeni bir organ beklerken hayatını kaybettiğini tahmin ediyor. Bu uzun bekleme süreleri ve organ bağışı yapan kişi sayısının az olması, organ kara borsasını da körüklemeye yardımcı oluyor.
Hayvanlardan yapılabilecek organ nakilleri sadece böbreklerle sınırlı değil. Örneğin Pennsylvania Üniversitesinde çalışan cerrahlar, 2022 yılında genetiği değiştirilmiş bir domuz karaciğerini beyin kökü ölümü gerçekleşen bir hastaya başarıyla nakletmiş. Bu işlemden kısa süre sonra da Maryland Üniversitesi Tıp Merkezinde çalışan araştırmacılar, ölümcül durumdaki iki hastaya domuz kalbi nakletmişlerdi. Bu iki ameliyat başarılı geçse de nihai sonuçları kısıtlı olmuş. Söylenene göre her iki hasta da ameliyatlardan sonra iki ay geçmeden hayatını kaybetmiş. İnsanların bağışıklık sistemleri, diğer türlerden gelen organlara şiddetli bir tepki gösteriyor ve onları reddetmeye çalışıyor. Bu durum, söz konusu ameliyatları özellikle zorlu hale getiren bir engel teşkil ediyor.
MGH Nakil Merkezi Müdürü Joren Madsen, “Eğer kolay olsaydı şimdi yapıyor olurduk ama değil” diyor bir açıklamada. “Domuz zenotransplantasyonunun önünde zorlu bir engel var.”
Yine de araştırmacılar, gen düzenlemede kaydedilen ilerlemelerin daha uzun süren faydalar sağlayabileceği yönünde umutlu. Cerrahlar daha öncesinde genetiği değiştirilmiş böbrek ve karaciğerleri babunlara nakletmiş. eGenesis, bir vakada genetiği değiştirilmiş bir domuz böbreği nakledilen bir maymunun ameliyattan sonra iki yıl yaşadığını iddia ediyor. Slayman’ın ameliyatına katılan cerrahlar da benzer şekilde hastanın yeni böbreklerinin, iki yıl daha yaşamasına yardımcı olabileceğini umuyorlar. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), yaşamlarının sonuna yaklaşan hastalar için uygulanan “insani amaçlı kullanım” programı kapsamında Slayman’ın ameliyatı için hızlı bir onay vermiş. Ameliyatın daha geniş şekilde kullanılması için FDA’nın tam test ve onayı gerekecek.
Tarihi ameliyat her ne kadar bilimsel ve tıbbi bir maharet örneği olsa da, ameliyatı yapan cerrahlar asıl övgünün bilinmeyen bir bölgeye gitmeyi göze alan hastaya ait olduğunu söylüyor.
“Bugün asıl kahraman, hasta Slayman” diyor MGH Nakil Merkezi Müdürü Joren C. Madsen. “Önceden hayal bile edilemeyen bu öncü ameliyat, kendisi keşfedilmemiş bir alana gitme cesaret ve isteğini göstermeseydi mümkün olmazdı.”
“Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor” için yorumlar kapalı
Kocaeli’nin Gebze ilçesindeki TÜBİTAK MARTEK’te bulunan StemBio Kordon Kanı, Hücre ve Doku Merkezi’nde kök hücre üretimi yaptıklarını ifade eden Klinik Danışmanı Prof. Dr. Alper Çelik, “Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor. Kök hücre tedavisiyle birlikte artık vücudu yeterince insülin üretmeyen bu hastaların, vücutları tekrar insülin üretmeye başlıyor ve dışarıdan insülin kullanımına gerek kalmaksızın kendi ürettikleri insülinle hayatlarına devam etmeleri mümkün” dedi. StemBio Medikal Direktörü Doç. Dr. Durmuş Burğucu ise “Özellikle son 20 yılda kök hücre ve hücresel tedavilerde birçok hastalıkta ki bunlar yaşam süresiyle birlikte artan kronik hastalıklar olmak üzere hastalarımız bu alanda fayda görmekte” ifadelerini kullandı.
Gebze ilçesindeki Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Marmara Teknokent’te (MARTEK) bulunan, 30’un üzerinde hücresel tedavi ürünü üreten ve hastaların hizmetine sunan Stembio Kordon Kanı, Hücre ve Doku Merkezi’nde, StemBio Medikal Direktörü Doç. Dr. Durmuş Burğucu ve Klinik Danışmanı Prof. Dr. Alper Çelik hem merkezi hem de kök hücre tedavisini anlattı.
“30’UN ÜZERİNDE HÜCRESEL TEDAVİ ÜRETEN BİR MERKEZ”
Vücudun 200 farklı tipte hücreden oluştuğunu belirten StemBio Medikal Direktörü Doç. Dr. Durmuş Burğucu “Kök hücreler vücudumuzu oluşturan birçok hücreye dönüşme potansiyelinde. Dolayısıyla vücudumuz, 200 farklı tipte hücreden oluşuyor. Bunların farklı yapı, fonksiyonları var ve farklı amaçlar için çalışıyorlar. Kök hücre ve hücresel tedavilerin üretilmesi ve bunların klinik tıpta kullanılması için de laboratuvarların belli altyapıya ihtiyacı var. Merkezimiz 800 metrekare GMP alanında, 30’un üzerinde hücresel tedavi ürünü üreten ve hastaların hizmetine sunan bir merkez. Dolayısıyla bu işlemlerin uluslararası regülasyon ve ulusal kanunlara uygun bir şekilde yapılması gerekiyor. Farklı hastalık gruplarında, onlarca hastalıkta klinik başvuru dosyası hazırlayarak Sağlık Bakanlığı’na sunuyoruz ve burada ilgili klinisyenlerimizin hücresel tedavi ürünlerinden fayda sağlamasını gösteriyoruz” dedi.
“HASTAMIZ DA HEKİMİMİZ DE GÜVENLİ ÜRÜNE ERİŞMİŞ OLUYOR”
İki temel nokta olduğunu belirten Doç. Dr. Burğucu, “Bunlardan bir tanesi hastanın korunması, bir diğeri de uygulayıcı hekimin güvenli ürüne erişmesi. Dolayısıyla tüm standartlara uygun olan hücresel tedavi ürünleri laboratuvardan serbest bırakıldığı zaman hastamız da hekimimiz de güvenli ürüne erişmiş oluyor ve tıbbi süreçlerde onlara destek sağlamış oluyoruz. Laboratuvarların altyapısı özellikle dışarıdan herhangi bir kontaminasyona yer vermeyecek şekilde uygun, steril edilmiş, iklimlendirilmiş hava şartları sağlayan ve özel kıyafetlerle çalışan, yetişmiş elemanların olduğu merkezler. Bunun dışında bakanlık tarafından onay almış olması ve rutin denetimlerde de bu standartları sürdürülebilir olduğunu göstermesi gerekiyor. Özellikle son 20 yılda kök hücre ve hücresel tedavilerde birçok hastalıkta ki bunlar yaşam süresiyle birlikte artan kronik hastalıklar olmak üzere hastalarımız bu alanda fayda görmekte” ifadelerini kullandı.
“DİKKAT ETMEMİZ GEREKEN DOĞRU HASTAYA DOĞRU KÖK HÜCRE UYGULANMASI”
Kök hücre tedavisiyle 100 binlerce hastanın fayda gördüğünü belirten Doç. Dr. Buğrucu, “Kök hücre ve hücresel tedavilerin klinik anlamda yoğun bir şekilde kullanıldığı tarih 2010 yılı ve sonrasında. Biz bunları veri tabanlarından takip ediyoruz. Son 10 yılda binlerce çalışma yayınlandığını ve buradan 100 binlerce hastanın fayda sağladığını görüyoruz. Fakat burada dikkat etmemiz gereken doğru hastaya, doğru kök hücre ya da hücresel tedavi ürününün uygulanması. Ülkemizde de bu konuda çok iyi durumdayız. Özellikle hematopoetik kök hücre naklinde 100’ün üzerinde uygulayıcı merkezimiz olduğu gibi, bizim gibi Sağlık Bakanlığı’ndan onaylı başka merkezlerde bulunmakta” dedi.
“VÜCUTLARI TEKRAR İNSÜLİN ÜRETMEYE BAŞLIYOR”
Kök hücre uygulamasıyla beraber insanların insülin ihtiyaçlarının büyük oranda ortadan kalktığını belirten Klinik Danışmanı Prof. Dr. Alper Çelik ise “Kök hücre tedavisi, diyabetli hastalarda artık yepyeni bir umut. Bu, vücudu yeterince insülin üretmeyen bireyler için, Tip 1 ya da ara form diyabetler için yeni bir tedavi modalitesi. Bu hastaların çoğu yoğun insülin tedavisi kullanmaktaydı ve büyük bir kısmı insülin tedavisine rağmen kan şekeri kontrolü sağlamakta sıkıntı çekmekteydi. Kök hücre tedavisiyle birlikte artık vücudu yeterince insülin üretmeyen bu hastaların, vücutları tekrar insülin üretmeye başlıyor ve dışarıdan insülin kullanımına gerek kalmaksızın kendi ürettikleri insülinle hayatlarına devam etmeleri mümkün. Bu gerçekten çığır açıcı bir tedavi. Yepyeni bir tedavi ve özellikle yurt dışı kaynaklı sonuçlar çok umut verici. Türkiye’de de artık bu konuda çok önemli büyük merkezler var ve şu an biz bu büyük merkezlerden bir tanesindeyiz. Dünya standartlarında kök hücre üretimi yapılabiliyor ve bu sayede bilhassa vücudu insülin üretmeyen ya da insülin üretimi çok azalmış bireylerde kök hücre uygulamasıyla beraber vücutları tekrar insülin üretmeye başlıyor ve bu insanların insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor” diye konuştu.
“KÖK HÜCRE UYGULAMALARI YAYGINLAŞINCAYA KADAR İNSÜLİN İHTİYAÇLARI ORTADAN KALKMIYORDU”
Yapılan uygulamayla vücudun tekrar insülin ürettiğini belirten Prof. Dr. Çelik, “Şeker hastalarının çoğunda aslında vücut insülin üretiyor. Bu bireyler farklı tedavi ediliyorlar. Pankreasa kök hücre uygulaması, vücudu insülin üretmeyen çoğu genç erişkin ya da çocuk hastaları için geçerli olan bir tedavi. Bunlar Tip 1 ya da Tip 1.5 ara form diyabeti olarak adlandırılıyorlar ve bu insanlar ne kadar perhiz yapsalar ne kadar spor yapsalar bile insülin ihtiyaçları ortadan kalkmıyordu ta ki kök hücre uygulamaları yaygınlaşıncaya kadar. Kök hücre uygulamasıyla beraber artık vücutları tekrar insülin etmeye başlıyor ve bu sayede insülin ihtiyaçları ortadan kalkıyor” dedi.
“TEKRAR İNSÜLİN ÜRETMEYE BAŞLAMASIYLA KONTROL ALTINA ALINIYOR”
Uygulamalarla sürecin baştan sona değiştiğini söyleyen Prof. Dr. Çelik, “Tip 2 diyabette durum biraz farklı. Orada perhiz yapmak, ilaç kullanmak, spor yapmak ya da diyabetle alakalı ameliyat geçirmek, olayı büyük oranda çözebiliyor ama Tip 1 diyabette ya da ara form diyabette vücudunuz yeterince insülin üretmediği için şimdiye kadar hep insülin dışarıdan almak zorundaydınız ancak kök hücre uygulamaları bunu baştan sona değiştiriyor. Çünkü kök hücre tedavisi pankreasın yeterince insülin üretmeyen hücrelerinin yerini alıyor ve insülin üreten hücre sayısının artışını sağlıyor. Bu sayede hastalık, bedenin tekrar insülin üretmeye başlamasıyla beraber kontrol altına alınıyor” ifadelerini kullandı.
Mitoz Geçiren İnsan Mezenkimal Kök Hücresi için yorumlar kapalı
Mezenkimal kök hücreler (MSCs), vücuttaki birçok farklı doku türüne dönüşme potansiyeline sahip olan çok yönlü hücrelerdir. Bu hücreler kemik iliği, yağ dokusu, sinovyal sıvı, deri ve hatta diş pulpası gibi çeşitli kaynaklardan elde edilebilir. MSC’ler, kemik, kıkırdak, kas, yağ ve sinir dokuları gibi mezenkimal dokulara farklılaşabilir.
Mitoz Geçiren İnsan Mezenkimal Kök Hücreleri: Mitoz, hücre bölünmesinin temel mekanizmasıdır ve kök hücrelerin çoğalması için gereklidir. İnsan mezenkimal kök hücreleri, mitoz yoluyla çoğalır ve kendilerini yeniler. Bu süreç, hücrelerin sayısını artırarak, hasarlı dokuları onarmak veya yeni dokular oluşturmak için gerekli olan hücre miktarını sağlar.
Mitoz Süreci: Mitoz sırasında, bir hücre DNA’sını kopyalar ve ardından iki yeni hücreye bölünür. Mitoz beş aşamada gerçekleşir:
Profaz: Hücre, DNA’sını yoğunlaştırır ve çekirdek zarı çözülmeye başlar.
Metafaz: Kromozomlar hücrenin ortasında sıralanır.
Anafaz: Kromozomlar birbirinden ayrılarak hücrenin zıt kutuplarına çekilir.
Telofaz: Yeni çekirdek zarları oluşur ve hücre bölünmesi tamamlanmak üzeredir.
Sitokinez: Hücre, sitoplazmasını ikiye böler ve iki yeni hücre oluşur.
Mezenkimal kök hücrelerin mitoz geçirme yeteneği, onların terapötik uygulamalarda kullanılabilirliğini artırır. Örneğin, hasarlı dokuya enjekte edildiklerinde, bu hücreler mitoz yoluyla çoğalır ve eksik dokuları tamamlayarak iyileşmeyi hızlandırabilir. Ayrıca, bu hücrelerin immünomodülatör (bağışıklık sistemi düzenleyici) özellikleri de vardır, bu da onları otoimmün hastalıkların tedavisinde potansiyel bir araç haline getirir.
Mezenkimal kök hücreler, günümüzde doku mühendisliği, rejeneratif tıp ve çeşitli hastalıkların tedavisinde geniş bir araştırma alanı olarak ön plandadır.
Kaynak: Pittenger, M. F. et al. (1999). “Multilineage Potential of Adult Human Mesenchymal Stem Cells”. Science.
Omurilik hasarı: kök hücrelercevaba sahip mi? için yorumlar kapalı
Kök hücreler hem özel hücre çeşitlerine farklılaşabilir hem de kendi kendilerini yenileyerek daha çok kök hücre üretebilirler. Genel anlamda iki çesit kök hücre vardır: herhangi bir vücut hücresine farklılaşabilen pluripotent kök hücreler ve sadece bazı tip hücrelere farklılaşabilen yetişkin kök hücreler.