“Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor”

Kocaeli’nin Gebze ilçesindeki TÜBİTAK MARTEK’te bulunan StemBio Kordon Kanı, Hücre ve Doku Merkezi’nde kök hücre üretimi yaptıklarını ifade eden Klinik Danışmanı Prof. Dr. Alper Çelik, “Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor. Kök hücre tedavisiyle birlikte artık vücudu yeterince insülin üretmeyen bu hastaların, vücutları tekrar insülin üretmeye başlıyor ve dışarıdan insülin kullanımına gerek kalmaksızın kendi ürettikleri insülinle hayatlarına devam etmeleri mümkün” dedi. StemBio Medikal Direktörü Doç. Dr. Durmuş Burğucu ise “Özellikle son 20 yılda kök hücre ve hücresel tedavilerde birçok hastalıkta ki bunlar yaşam süresiyle birlikte artan kronik hastalıklar olmak üzere hastalarımız bu alanda fayda görmekte” ifadelerini kullandı.

Gebze ilçesindeki Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Marmara Teknokent’te (MARTEK) bulunan, 30’un üzerinde hücresel tedavi ürünü üreten ve hastaların hizmetine sunan Stembio Kordon Kanı, Hücre ve Doku Merkezi’nde, StemBio Medikal Direktörü Doç. Dr. Durmuş Burğucu ve Klinik Danışmanı Prof. Dr. Alper Çelik hem merkezi hem de kök hücre tedavisini anlattı. 

“30’UN ÜZERİNDE HÜCRESEL TEDAVİ ÜRETEN BİR MERKEZ” 

Vücudun 200 farklı tipte hücreden oluştuğunu belirten StemBio Medikal Direktörü Doç. Dr. Durmuş Burğucu “Kök hücreler vücudumuzu oluşturan birçok hücreye dönüşme potansiyelinde. Dolayısıyla vücudumuz, 200 farklı tipte hücreden oluşuyor. Bunların farklı yapı, fonksiyonları var ve farklı amaçlar için çalışıyorlar. Kök hücre ve hücresel tedavilerin üretilmesi ve bunların klinik tıpta kullanılması için de laboratuvarların belli altyapıya ihtiyacı var. Merkezimiz 800 metrekare GMP alanında, 30’un üzerinde hücresel tedavi ürünü üreten ve hastaların hizmetine sunan bir merkez. Dolayısıyla bu işlemlerin uluslararası regülasyon ve ulusal kanunlara uygun bir şekilde yapılması gerekiyor. Farklı hastalık gruplarında, onlarca hastalıkta klinik başvuru dosyası hazırlayarak Sağlık Bakanlığı’na sunuyoruz ve burada ilgili klinisyenlerimizin hücresel tedavi ürünlerinden fayda sağlamasını gösteriyoruz” dedi. 

“HASTAMIZ DA HEKİMİMİZ DE GÜVENLİ ÜRÜNE ERİŞMİŞ OLUYOR” 

İki temel nokta olduğunu belirten Doç. Dr. Burğucu, “Bunlardan bir tanesi hastanın korunması, bir diğeri de uygulayıcı hekimin güvenli ürüne erişmesi. Dolayısıyla tüm standartlara uygun olan hücresel tedavi ürünleri laboratuvardan serbest bırakıldığı zaman hastamız da hekimimiz de güvenli ürüne erişmiş oluyor ve tıbbi süreçlerde onlara destek sağlamış oluyoruz. Laboratuvarların altyapısı özellikle dışarıdan herhangi bir kontaminasyona yer vermeyecek şekilde uygun, steril edilmiş, iklimlendirilmiş hava şartları sağlayan ve özel kıyafetlerle çalışan, yetişmiş elemanların olduğu merkezler. Bunun dışında bakanlık tarafından onay almış olması ve rutin denetimlerde de bu standartları sürdürülebilir olduğunu göstermesi gerekiyor. Özellikle son 20 yılda kök hücre ve hücresel tedavilerde birçok hastalıkta ki bunlar yaşam süresiyle birlikte artan kronik hastalıklar olmak üzere hastalarımız bu alanda fayda görmekte” ifadelerini kullandı. 

“Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor”

“DİKKAT ETMEMİZ GEREKEN DOĞRU HASTAYA DOĞRU KÖK HÜCRE UYGULANMASI” 

Kök hücre tedavisiyle 100 binlerce hastanın fayda gördüğünü belirten Doç. Dr. Buğrucu, “Kök hücre ve hücresel tedavilerin klinik anlamda yoğun bir şekilde kullanıldığı tarih 2010 yılı ve sonrasında. Biz bunları veri tabanlarından takip ediyoruz. Son 10 yılda binlerce çalışma yayınlandığını ve buradan 100 binlerce hastanın fayda sağladığını görüyoruz. Fakat burada dikkat etmemiz gereken doğru hastaya, doğru kök hücre ya da hücresel tedavi ürününün uygulanması. Ülkemizde de bu konuda çok iyi durumdayız. Özellikle hematopoetik kök hücre naklinde 100’ün üzerinde uygulayıcı merkezimiz olduğu gibi, bizim gibi Sağlık Bakanlığı’ndan onaylı başka merkezlerde bulunmakta” dedi. 

“Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor”

“VÜCUTLARI TEKRAR İNSÜLİN ÜRETMEYE BAŞLIYOR” 

Kök hücre uygulamasıyla beraber insanların insülin ihtiyaçlarının büyük oranda ortadan kalktığını belirten Klinik Danışmanı Prof. Dr. Alper Çelik ise “Kök hücre tedavisi, diyabetli hastalarda artık yepyeni bir umut. Bu, vücudu yeterince insülin üretmeyen bireyler için, Tip 1 ya da ara form diyabetler için yeni bir tedavi modalitesi. Bu hastaların çoğu yoğun insülin tedavisi kullanmaktaydı ve büyük bir kısmı insülin tedavisine rağmen kan şekeri kontrolü sağlamakta sıkıntı çekmekteydi. Kök hücre tedavisiyle birlikte artık vücudu yeterince insülin üretmeyen bu hastaların, vücutları tekrar insülin üretmeye başlıyor ve dışarıdan insülin kullanımına gerek kalmaksızın kendi ürettikleri insülinle hayatlarına devam etmeleri mümkün. Bu gerçekten çığır açıcı bir tedavi. Yepyeni bir tedavi ve özellikle yurt dışı kaynaklı sonuçlar çok umut verici. Türkiye’de de artık bu konuda çok önemli büyük merkezler var ve şu an biz bu büyük merkezlerden bir tanesindeyiz. Dünya standartlarında kök hücre üretimi yapılabiliyor ve bu sayede bilhassa vücudu insülin üretmeyen ya da insülin üretimi çok azalmış bireylerde kök hücre uygulamasıyla beraber vücutları tekrar insülin üretmeye başlıyor ve bu insanların insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor” diye konuştu. 

“Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor”

“KÖK HÜCRE UYGULAMALARI YAYGINLAŞINCAYA KADAR İNSÜLİN İHTİYAÇLARI ORTADAN KALKMIYORDU” 

Yapılan uygulamayla vücudun tekrar insülin ürettiğini belirten Prof. Dr. Çelik, “Şeker hastalarının çoğunda aslında vücut insülin üretiyor. Bu bireyler farklı tedavi ediliyorlar. Pankreasa kök hücre uygulaması, vücudu insülin üretmeyen çoğu genç erişkin ya da çocuk hastaları için geçerli olan bir tedavi. Bunlar Tip 1 ya da Tip 1.5 ara form diyabeti olarak adlandırılıyorlar ve bu insanlar ne kadar perhiz yapsalar ne kadar spor yapsalar bile insülin ihtiyaçları ortadan kalkmıyordu ta ki kök hücre uygulamaları yaygınlaşıncaya kadar. Kök hücre uygulamasıyla beraber artık vücutları tekrar insülin etmeye başlıyor ve bu sayede insülin ihtiyaçları ortadan kalkıyor” dedi. 

“Kök hücre uygulamasıyla insülin ihtiyacı büyük oranda ortadan kalkıyor”

“TEKRAR İNSÜLİN ÜRETMEYE BAŞLAMASIYLA KONTROL ALTINA ALINIYOR” 

Uygulamalarla sürecin baştan sona değiştiğini söyleyen Prof. Dr. Çelik, “Tip 2 diyabette durum biraz farklı. Orada perhiz yapmak, ilaç kullanmak, spor yapmak ya da diyabetle alakalı ameliyat geçirmek, olayı büyük oranda çözebiliyor ama Tip 1 diyabette ya da ara form diyabette vücudunuz yeterince insülin üretmediği için şimdiye kadar hep insülin dışarıdan almak zorundaydınız ancak kök hücre uygulamaları bunu baştan sona değiştiriyor. Çünkü kök hücre tedavisi pankreasın yeterince insülin üretmeyen hücrelerinin yerini alıyor ve insülin üreten hücre sayısının artışını sağlıyor. Bu sayede hastalık, bedenin tekrar insülin üretmeye başlamasıyla beraber kontrol altına alınıyor” ifadelerini kullandı. 

Kaynak: https://www.dha.com.tr/saglik-yasam/kok-hucre-uygulamasiyla-insulin-ihtiyaci-buyuk-oranda-ortadan-kalkiyor-2360521

Mitoz Geçiren İnsan Mezenkimal Kök Hücresi

Mezenkimal kök hücreler (MSCs), vücuttaki birçok farklı doku türüne dönüşme potansiyeline sahip olan çok yönlü hücrelerdir. Bu hücreler kemik iliği, yağ dokusu, sinovyal sıvı, deri ve hatta diş pulpası gibi çeşitli kaynaklardan elde edilebilir. MSC’ler, kemik, kıkırdak, kas, yağ ve sinir dokuları gibi mezenkimal dokulara farklılaşabilir.

Mitoz Geçiren İnsan Mezenkimal Kök Hücreleri: Mitoz, hücre bölünmesinin temel mekanizmasıdır ve kök hücrelerin çoğalması için gereklidir. İnsan mezenkimal kök hücreleri, mitoz yoluyla çoğalır ve kendilerini yeniler. Bu süreç, hücrelerin sayısını artırarak, hasarlı dokuları onarmak veya yeni dokular oluşturmak için gerekli olan hücre miktarını sağlar.

Mitoz Süreci: Mitoz sırasında, bir hücre DNA’sını kopyalar ve ardından iki yeni hücreye bölünür. Mitoz beş aşamada gerçekleşir:

  1. Profaz: Hücre, DNA’sını yoğunlaştırır ve çekirdek zarı çözülmeye başlar.
  2. Metafaz: Kromozomlar hücrenin ortasında sıralanır.
  3. Anafaz: Kromozomlar birbirinden ayrılarak hücrenin zıt kutuplarına çekilir.
  4. Telofaz: Yeni çekirdek zarları oluşur ve hücre bölünmesi tamamlanmak üzeredir.
  5. Sitokinez: Hücre, sitoplazmasını ikiye böler ve iki yeni hücre oluşur.

Mezenkimal kök hücrelerin mitoz geçirme yeteneği, onların terapötik uygulamalarda kullanılabilirliğini artırır. Örneğin, hasarlı dokuya enjekte edildiklerinde, bu hücreler mitoz yoluyla çoğalır ve eksik dokuları tamamlayarak iyileşmeyi hızlandırabilir. Ayrıca, bu hücrelerin immünomodülatör (bağışıklık sistemi düzenleyici) özellikleri de vardır, bu da onları otoimmün hastalıkların tedavisinde potansiyel bir araç haline getirir.

Mezenkimal kök hücreler, günümüzde doku mühendisliği, rejeneratif tıp ve çeşitli hastalıkların tedavisinde geniş bir araştırma alanı olarak ön plandadır.

Kaynak: Pittenger, M. F. et al. (1999). “Multilineage Potential of Adult Human Mesenchymal Stem Cells”. Science.

Omurilik hasarı: kök hücrelercevaba sahip mi?

Kök hücreler hem özel hücre çeşitlerine farklılaşabilir hem de kendi kendilerini yenileyerek daha çok kök hücre üretebilirler. Genel anlamda iki çesit kök hücre vardır: herhangi bir vücut hücresine farklılaşabilen pluripotent kök hücreler ve sadece bazı tip hücrelere farklılaşabilen yetişkin kök hücreler.

Kaynak; https://hikmetgeckil.wordpress.com/wp-content/uploads/2017/12/omurilik-hasari.pdf

AMPK’nin Biyokimyası: Etki Mekanizmaları ve DiyabetinTedavisindeki Önemi

Bir enerji sensörü olarak, 5′-adenozin monofosfat (AMP) ile aktive edilmiş protein kinaz (AMPK), metabolik yolları koordine ederek hücre enerji gereksinimini maksimum seviyede düzenler. Bir serin/ treonin protein kompleksi olan AMPK, üç ana alt birimden oluşur. AMPK’nin moleküler regülasyonu bu üç ana alt birimin fosforilasyonu ile olmaktadır. AMPK, düşük enerji seviyelerinde (AMP/ADP:ATP) aktive olmaktadır. Metabolizmada AMPK aktive olduğunda anabolik reaksiyonlar inhibe edilirken katabolik reaksiyonlar aktive edilmektedir. AMPK aktive olduğunda protein, yağ asitleri, glikojen ve kolesterol sentezi inhibe edilirken yağ asitlerinin oksidasyonu, kan glikoz seviyesini düzenlemede insülinden bağımsız bir şekilde GLUT4 proteininin translokasyonu ve hasarlı hücrelerin yok edilmesi (otofaji) işlemini aktive edilir. AMPK’nin aktivasyonu LKB1 (serine–threonine kinase liver kinase B1) ve CaMKKβ (Ca2+/calmodulin-dependent protein kinase β) kinazları tarafından da olmaktadır. Diyabetin tedavisinde AMPK’nin
aktivasyonu metformin gibi bazı ilaçlar tarafından da olmaktadır. Farmasötik ilaçlara ek olarak, çok sayıda doğal olarak bulunan fitokimyasal bileşiklerin özellikle bazı polifenollerin AMPK’yi aktive ettiği gösterilmiştir. Bu polifenollerün hem AMPK’yi aktive ettiği hem de Tip 2 diyabetin komplikasyonlarını azalttığı da görülmüştür. Bunlar arasında en fazla bilinen polifenoller resveratrol, kuersetin ve kurmumin’dir. Bunlara ek olarak D vitamini ve K1 vitamininin de AMPK’yi aktive ettiği ve GLUT4’ın traslokasyonunu arttırdığı da görülmüştür. Görüldüğü gibi AMPK’nin aktivasyonunun arttırılmasının diyabet başta olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde önemli olduğu görülmüştür. AMPK’nin aktivasyonununun artırılmasında egzersizin yanında fonksiyonel besinlerin ve vitaminlerinde önemli
bir yeri olduğu görülmektedir.

Kaynak; https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/979120

Serbest Radikal Biyokimyasının Tarihsel Süreçteki Gelişimi

Serbest radikallerin kimyasal olarak mevcudiyeti konusunda, yaklaşık 100 yıl önce bir sonuca ulaşılmakla birlikte, varlıkları
ilk 30-40 yıl boyunca dünya çapında kabul görmemiştir. Serbest radikallerin biyolojik sistemlerdeki varlığı ve önemi 1950’lerin
ortalarına kadar kabul görmese de, reaktif oksijen biyokimyasını kuran bir grup bilim adamının katkıları ile varlıkları ve önemleri
aydınlatılmıştır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısının büyük bir kısmında, reaktif oksijen türevlerine, doku hasarı ve hastalığına yol
açan bir tür biyokimyasal “oksitleyici ajan” gözüyle bakılmıştır. Yirmi birinci yüzyıla girerken reaktif oksijen biyokimyası bir disiplin olarak olgunlaşmış ve biyomedikal bilimler arasındaki önemi yerleşmiştir. Günümüzde hemen her hastalığın bir dereceye
kadar oksidatif strese bağlı olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca günümüzde, reaktif oksijen türevlerinin (ROS) homeostazisini devam ettirmeye yardımcı olmak üzere, normal ve sağlıklı dokuların hücrelerinde sıkı-kontrollü bir şekilde oluştuğu kabul görmeye
başlamıştır. Ortaya çıkan yeni teknolojilerin, özellikle proteomik teknolojilerin, reaktif oksijen biyokimyası alanında ilerideki
gelişmeleri kolaylaştıracağı konusu bilimsel çevrelerce tartışılmaktadır.

Kaynak: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/5794

Maymun çiçeği salgını: Afrika’da acil durum ilan edildi

Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki salgınlar yetişkinlerin yanı sıra çocukları da etkiledi
Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki salgınlar yetişkinlerin yanı sıra çocukları da etkiledi

Maymun çiçeği olarak da bilinen mpox virüsü Orta ve Doğu Afrika’da hızla yayılıyor.

Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (Africa CDC) bugün son durumla ilgili yaptığı açıklamada halk sağlığı açısından acil durum ilan etti.

Şu anda görülen salgının, virüsün yeni bir varyantıyla ilişkilendirildiği için öncekilerden daha endişe verici olduğu söyleniyor.

Uzmanlar bunun şimdiye kadar gördükleri en tehlikeli varyant olduğu uyarısını yapıyor.

Africa CDC’den bilim insanları, yeni varyantın yayılma hızından endişe ediyor.

2024’ün başından bu yana Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 13 bin 700’den fazla mpox vakası ve 450 ölüm kaydedildi.

Acil durum kararının hükümetlerin müdahalelerini koordine etmelerine yardımcı olacağı ve etkilenen bölgelere tıbbi malzeme ve yardım akışının hızlandırılmasına yol açabileceği belirtiliyor.

Peki maymun çiçeği nedir, nasıl yayılıyor?

Mpox vakaları haritası

Virüs ne kadar yaygın ve hangi ülkelerde görülüyor?

Mpox hastalığına monkeypox (maymun çiçeği) virüsü neden oluyor. Maymun çiçeği virüsü, çiçek hastalığı ile aynı grupta bulunuyor ama onun kadar tehlikeli değil.

Virüs başlangıçta sadece hayvanlardan insanlara bulaşıyordu ama artık insandan insana da bulaşabiliyor.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi ülkelerdeki tropikal yağmur ormanlarında bulunan ücra köylerde daha yaygın bir şekilde görülüyor.

Bu bölgelerde her yıl binlerce vaka ve yüzlerce ölüm gerçekleşiyor. Virüsten en çok 15 yaş altı çocuklar etkileniyor.

Virüsün şu anda iki farklı türü var.

“Clade 1” Orta Afrika’da endemik bir tür. “Clade 1b” ise mevcut salgında görülen yeni ve daha şiddetli olan virüs türü.

Africa CDC, 2024 yılının başından Temmuz ayının sonuna kadar 14 bin 500’den fazla mpox enfeksiyonu ve 450’den fazla mpox ölümünün gerçekleştiğini açıkladı.

Bu, 2023’ün aynı dönemine kıyasla enfeksiyonlarda %160, ölümlerde ise %19’luk bir artış anlamına geliyor.

Maymun çiçeği (mpox) vakalarının %96’sı Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde görülürken, hastalık normalde endemik olmadığı Burundi, Kenya, Ruanda ve Uganda gibi birçok komşu ülkeye de yayıldı.

Batı Afrika’da görülen “Clade II” adlı daha hafif bir mpox türü, 2022 yılında küresel bir salgına yol açmıştı.

Virüs, normalde görülmediği Avrupa ve Asya bölgeleri dahil, Türkiye’nin de içinde olduğu yaklaşık 100 ülkeye yayılmıştı. Salgın bu dönemde savunmasız grupların aşılanmasıyla kontrol altına alındı.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde mpox aşılarına ve tedavilerine yeterli erişim yok ve sağlık yetkilileri hastalığın yayılmasından endişe ediyor.

Semptomları ne?

Mpox veya maymun çiçeği, enfekte insanlarla yakın temas yoluyla yayılıyor
Mpox veya maymun çiçeği, enfekte insanlarla yakın temas yoluyla yayılıyor

İlk belirtiler arasında ateş, baş ağrısı, şişlikler, sırt ağrısı ve kas ağrıları yer alıyor.

Ateş düştükten sonra, genellikle yüzde başlayıp vücudun diğer bölgelerine, en yaygın olarak da avuç içlerine ve ayak tabanlarına yayılan bir döküntü gelişebiliyor.

Aşırı kaşıntı yapan veya ağrılı olabilen döküntüler değişip farklı aşamalardan geçebiliyor ve sonunda kabuk oluşturup dökülüyor. Bazen döküntüler deride iz bırakabiliyor.

Enfeksiyon genellikle kendiliğinden iyileşiyor ve yaklaşık 14-21 gün sürüyor.

Ciddi vakalarda lezyonlar tüm vücuda, özellikle de ağız, göz ve cinsel organlara yayılabiliyor.

Bilmeniz gerekenler

Nasıl bulaşıyor?

Mpox, enfekte kişiyle yakın temas yoluyla insandan insana yayılıyor. Cinsel ilişki, cilt teması ve enfekte kişinin yakınında konuşmak veya nefes almak da buna dahil.

Virüs açık yaralar, solunum yolu ya da gözler, burun veya ağız yoluyla da bulaşabiliyor.

Virüsün bulaştığı çarşaf ve nevresim, giysiler ve havlular gibi nesnelere dokunarak da hastalık yayılabiliyor.

Maymunlar, sıçanlar ve sincaplar gibi enfekte hayvanlarla yakın temas da başka bir tehlike unsuru.

2022’deki küresel salgın sırasında virüs çoğunlukla cinsel temas yoluyla yayılmıştı.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki mevcut salgın da cinsel temastan kaynaklanıyor.

Kimler risk altında?

Ağır mpox vakalarına karşı koruma sağlayan aşılar bulunuyor
Ağır mpox vakalarına karşı koruma sağlayan aşılar bulunuyor

Vakaların çoğu cinsel olarak aktif olan kişilerde ve erkeklerle cinsel ilişkiye giren erkeklerde görülüyor.

Birden fazla partneri olan veya yeni cinsel partneri olan kişiler de risk altında olabilir.

Ancak sağlık çalışanları ve aile üyeleri de dahil olmak üzere, semptomları olan biriyle yakın teması olan herkes virüsü kapabilir.

Mpox virüsü olan kişilerle yakın temastan kaçınılması ve virüsün olduğu yerlerde bulunanların ellerini sık sık yıkaması tavsiye ediliyor.

Mpox olan kişiler, vücudundaki döküntüler kaybolana kadar kendilerini izole etmeli.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), iyileştikten sonra 12 hafta boyunca cinsel ilişkiye girerken önlem olarak prezervatif kullanılması gerektiğini söylüyor.

Nasıl tedavi ediliyor?

Çiçek hastalığında kullanılan tedavi yöntemleri mpox için de yararlı olabilir, ancak ne kadar etkili oldukları henüz yeterince bilinmiyor.

Mpox salgınları, enfeksiyonları önleyerek kontrol altına alınabilir. Bu da aşılama yoluyla yapılabiliyor.

Şu anda mpox için üç aşı bulunuyor ancak bunlar sadece risk altındakiler veya enfekte bir kişiyle yakın temasta bulunanlara veriliyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yaygın bir aşılama programı tavsiye etmiyor.

Ne kadar koruma sağladıklarını anlamak için yeni mpox varyantlarına karşı aşıların daha fazla denenmesi gerekiyor.

WHO son dönemde ilaç üreticilerinin, henüz onaylanmamış olsa da mpox aşılarını ihtiyaç duyulan ülkelerde acil durumlar için kullanıma sunmalarını istedi.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/c4gep56x96go

Yaşlı ağaçlar ‘karbon yakalama yeteneklerini geliştirebiliyor’

Araştırmada 180 yıllık meşe ağaçları incelendi
Araştırmada 180 yıllık meşe ağaçları incelendi

Haber bilgisi: Esme Stallard, İklim ve Bilim Muhabiri

İngiltere’deki Birmingham Üniversitesi’nden bilim insanları, yaşlı ağaçların gezegenin ısınmasına yol açan sera gazı emisyonlarını yakalayıp emme kapasitelerini geliştirebildiklerini keşfetti.

Yaşlı meşe ağaçlarından oluşan bir orman yedi yıl boyunca normalin üzerindeki seviyelerde karbondiokside maruz bırakıldı. Ağaçların bu değişim karşısında gövde alanlarını genişleterek daha çok karbondioksit hapsettiği gözlemlendi.

Araştırmacılar, Nature Climate Change dergisinde yayımlanan çalışmanın, iklim değişikliğiyle mücadelede yaşlı ormanların korunmasının önemini ortaya koymasını umuyor.

Dünyada her altı saniyede bir futbol sahası büyüklüğünde birincil ormanın kaybedildiği tahmin ediliyor

Birmingham Orman Araştırmaları Enstitüsü Direktörü ve çalışmanın yazarlarından olan Profesör Rob MacKenzie, “Bunun umut verici ve olumlu bir örnek olduğunu düşünüyorum” diyor ve devam ediyor:

“Bu, yerleşik ormanların dikkatli bir şekilde yönetilmesi gerektiğini gösteren bir bulgu. Yaşlı ormanlar bizim için çok önemli bir iş yapıyor. Kesinlikle onları kesmememiz gerekiyor.”

Çalışmanın sonuçları, Prof. MacKenzie’nin 2016’daki kuruluşundan bu yana başkanlığını yaptığı Birmingham Üniversitesi Free-Air Carbon Dioxide Enrichment (Serbest Hava Karbondioksit Zenginleştirme – FACE) deneyinin bir parçası.

FACE, İngiltere’nin batısındaki Staffordshire bölgesinde 52 dönümlük bir ormanda gerçekleştiriliyor. Amacı değişen iklimin ormanlık alanlar üzerindeki etkisini gerçek zamanlı olarak izlemek.

Ormanlık alanda 180 yıllık meşe ağaçları bulunuyor.

Uzmanlar 40 metreye kadar çıkan ağaçların arasına bir boru ağı yerleştirdi.

Bu borular her gün ormana karbondioksit üflüyor. Uzmanlar burada sera gazı emisyonlarını azaltmak için herhangi bir önlem alınmadığı takdirde dünyanın karşı karşıya kalabileceği koşulları yaratmaya çalışıyor.

7 yıl süren gözlemlerin sonucunda FACE’te çalışan uluslararası araştırmacılardan oluşan ekip, yüksek miktarda karbondiokside karşı meşe ağaçlarının daha üretken hale geldiğini tespit etti.

Ağaçların gövdelerini yaklaşık yüzde 10 oranında genişleterek karbondioksidi hapsettiği gözlemlendi.

Ağaçlar havadan karbondioksidi çektiklerinde bunu farklı şekillerde kullanabiliyor.

Yaprak ve kök üretimi kısa süreli bir karbondioksit depolama yöntemi olarak değerlendiriliyor çünkü yapraklar döküldüğünde veya yeni kökler öldüğünde karbon yeniden atmosfere salınıyor.

Ancak uzmanlar, ormandaki ağaçların gövdelerini genişleterek karbondioksidi yıllarca depolayabilecek hale geldiğini görüyor.

‘Sihirli değnek değil’

Daha önce yapılan araştırmalar genç ağaçların da karbondioksit emme oranlarını artırabildiklerini gösteriyor.

Ancak şimdiye kadar yaşlı ormanların aynı uyum yeteneğine sahip olmadığı varsayılıyordu.

BBC’ye konuşan Prof. MacKenzie, yaşlı ağaçların nasıl davrandığını anlamanın önemli olduğunu, dünyadaki ağaç örtüsünün çoğunu yaşlı ağaçlık alanların ve ormanların oluşturduğunu söylüyor.

Sonuçlar olumlu olsa da MacKenzie, “Bu kesinlikle fosil yakıt salımlarımız için sihirli bir değnek değil” diyor ve şöyle devam ediyor:

“Dünyada şimdiki hızımızla fosil yakıt yakmaya devam etmemize izin verecek kadar ormanlık alan yaratmamızın kesinlikle bir yolu yok.”

Karbondioksit üfleyen borular, ağaçların etrafındaki ekosistemi bozmamak için kademeli olarak eklendi
Karbondioksit üfleyen borular, ağaçların etrafındaki ekosistemi bozmamak için kademeli olarak eklendi

Araştırmanın süresi 2031’a kadar uzatıldı. Araştırmacılar ağaçların bu davranışının devam edip etmeyeceğini görmek için onları izlemeye devam edecek.

ABD’deki Tennessee Üniversitesi’nde profesör ve çalışmanın yazarlarından biri olan Dr. Richard Norby, “FACE deneyinin devam etmesi çok önemli çünkü tepkilerin zaman içinde değişebileceğini biliyoruz. Daha uzun süreli veriler sonuçlara olan güvenimizi artırır” diyor.

Araştırmacılar aynı zamanda yüksek karbondioksit seviyelerinin ağaçların ömrü ve böcekler gibi diğer canlılar üzerindeki etkilerine de bakmayı umuyorlar.

Bu deneyi yürütürken bilim insanları, farklı hava koşullarının bir sonucu olabilecek bazı böcek türlerinde bir artış gözlemlediklerini de söylüyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/crmw7j1xr9vo

Migrene yeni tedavi umudu: Hap olarak alınacak ilaç İngiltere’de kullanıma sokuluyor.

Migren için önleyici tedavi yöntemleri arasında son dönemde öne çıkan atogepant türü haplar, İngiltere’de Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) kapsamında uygulamaya sokuluyor.

Kronik ve epizodik migren için önleyici tedavide kullanılacak ağızdan alınan ilk ilacın, kısa süre içerisinde hastalara verilmesi bekleniyor.

Sağlık uzmanları ülkede yaklaşık 170 bin kişinin yeni tedavi yönteminden yararlanabileceğini belirtiyor.

Migren, şiddetli baş ağrılarıyla kendisini gösteriyor ve atak döneminde kişinin günlük faaliyetlerini yerine getirmesini zorlaştırabiliyor.Ayda 15 günden daha az ağrılı dönemler epizodik migren olarak adlandırılıyor. Her ay 15 günden uzun süren ağrılı dönemlerse kronik migren olarak tanımlanıyor.

Yeni uygulamaya sokulacak ilaç, diğer tedavilere yanıt vermeyenler ya da iğne olamayanlar için tavsiye edilecek İngiltere’de klinik gözlemci kuruluş NICE (National Institute for Health and Care Excellence), deneme sürecinde yetişkinlerin bir bölümünde etkili olduğu görülen ilacın Ulusal Sağlık Hizmetleri’nde kullanılmasını tavsiye etti.

Migren, genellikle başın bir tarafındaki zonklayıcı ağrılarla tarif ediliyor ve birkaç gün sürebiliyor. Diğer semptomlar ise yorgunluk, ışığa hassasiyet ve konuşma güçlüğü. Migrenden kaç kişinin muzdarip olduğu bilinmiyor ancak NHS’e göre İngiltere’de migren hastası yaklaşık 6 milyon kişi var.

Kadınlar, erkeklere göre migrene daha yatkın.

Atogepant tipi ilaçlar, hem kronik migren hem de epizodik migren için önleyici tedavi sunabiliyor.

Migraine Trust adlı vakıf, gelişmeyi “olumlu bir adım” olarak görmekle birlikte, birçok kişinin bu tür yeni ilaçlara ulaşmakta zorluk yaşadığının da altını çiziyor.

Bunun nedenleri arasında, ilacın doktorlar tarafından yeterince bilinmemesi ve uzman hekimlere erişimde uzun bekleme listelerinin olması gösteriliyor.

“Gepant” grubu olarak ifade edilen ilaçlar, birkaç yıldır deneniyor ancak henüz yaygın kullanıma sokulmadı. Atogepant da bunlardan birisi.

Araştırmalara göre, beyindeki kalsitonin gen ilişkili peptid (CGRP) adlı bir kimyasal, migrende hem ağrı hem de ışığa hassasiyette rol oynuyor. Atogepant, anti-CGRP ilaçların yeni bir türü olarak, özellikle migren tedavisi için tasarlandı. İlaç, CGRP proteini reseptörünü bloke ederek işlev görüyor. Yeni nesil ilaçların eski tedavi yöntemlerine göre daha az yan etkisi bulunduğu da kaydediliyor.

Atogepant ile benzerlik taşıyan rimegepant da İngiltere ve İskoçya’da bazı hastalara verildi. Brighton kentinden Deborah Sloan bu ilacı alanlardan. BBC’ye kendi deneyimini anlatan Sloan, 40 yıl boyunca kronik migren ağrısı yaşadıktan sonra ilaç tedavisi sayesinde hayatının normale döndüğünü söylüyor. Deborah Sloan, her ayın yaklaşık 20 günü migren ağrıları çekmiş ve sağlığı nedeniyle iki kez işini bırakmak zorunda kalmış. Öte yandan bu ilaca, reçete yazabilecek doktor için uzun bekleme listeleri nedeniyle ilk olarak ücretli şekilde ulaşabilmiş.

Migren için yeni tedavi umudu: Hap olarak alınacak ilaç İngiltere’de kullanıma sokuluyor – BBC News Türkçe: Migrene yeni tedavi umudu: Hap olarak alınacak ilaç İngiltere’de kullanıma sokuluyor.

Sarhoş Hasta Sendromu: Vücudunun alkol ürettiğini kanıtlayan Belçikalı sürücü ceza almaktan kurtuldu.

Yusuf Özkan
Unvan,Lahey

Belçika’da, trafik kontrolleri sırasında birkaç kez kanında yüksek oranda alkol bulunduğu tespit edilen ve ehliyetine el konan erkek sürücü, karara itiraz ettiği mahkemede beraat etti.

Bağımsız kurumlarca verilen iki farklı sağlık raporunda, 40 yaşındaki sürücünün, vücudun şekeri otomatik olarak alkole dönüştüren “Sarhoş Hasta Sendromu”na (auto-brewery sendromu) sahip olduğu belirlendi.

Belçikalı kamu yayıncısı VRT’ye göre, ilk kez 2019 yılındaki bir trafik kontrolünde, kanında yüksek oranda alkole rastlanan sürücü, içki içmediğini savundu. Polis tarafından ehliyetine el konan ve para cezası verilen sürücü, 2022 yılının Nisan ve Mayıs aylarında iki kez daha ‘alkollü araç kullanmaktan’ suçlu bulundu. Yapılan kontrollerde, Belçikalı sürücünün kanında, yaklaşık 8 ila 14 kadeh arasında içkiye denk gelen, binde 2,09 promil alkole rastlandı.Bir bira fabrikasında çalışan Belçikalı sürücü, alkollü olarak direksiyon başına geçmediğini öne sürdü.

Her seferinde ehliyetine 15’er gün el konan sürücü hakkında Brugge Mahkemesi’nde dava açıldı. Sürücü alkol içmediği savunmasını tekrarladı. Buna rağmen, trafik kontrollerinde kanında yüksek oranda alkol bulunduğunu söyleyen sürücü, bunun nedeninin belirlenmesi için doktora başvurdu. İki ayrı hekim tarafından yapılan inceleme sonucu, Belçikalı sürücünün “sarhoş hasta sendromu” (auto brewery sendromu) adı verilen bir rahatsızlığa sahip olduğu belirlendi.

“Bağırsak fermantasyonu” olarak da bilinen ve oldukça nadir görülen bu hastalığa yakalanan kişilerde, vücuttaki şeker, otomatik olarak alkole dönüşüyor. Yani bir başka deyişle, bu kişiler hiç içki içmese dahi sarhoş olabiliyor.

Duruşma öncesi iki bağımsız hekim tarafından yapılan sağlık testlerinde Belçikalı sürücü, 24 saat boyunca şekerli yiyeceklerle beslendi ve alkollü içecek içmedi.

‘Dünya çapında yaklaşık 20 hasta var’

İnceleme sonucu, 40 yaşındaki sürücünün vücudu, karbonhidratları büyük oranda alkole dönüştürdü. Mahkeme tarafından atanan üçüncü bir hekim de, yaptığı incelemede aynı sonuçları elde etti. Bunun üzerine mahkeme, Belçikalı sürücünün, varlığından haberdar olmadığı, öngöremediği, önleyemediği bir rahatsızlıktan muzdarip olduğunu belirterek, “mücbir sebep” gerekçesiyle beraatine karar verdi. Brugge Mahkemesi hakimi, sürücünün yorgunluk veya bilişsel sorunlar gibi herhangi bir alkol zehirlenmesi belirtisi yaşamadığını da vurguladı.

Belçikalı sürücünün avukatı Anse Ghesquière, VRT’ye, “Soru aslında böyle bir durumun etkilerinin ne olduğudur. Bu konuda söylenecek çok az şey var çünkü tıp bilimi bu konuda neredeyse hiçbir şey bilmiyor. Dünya çapında yalnızca yirmi kadar vaka biliniyor” dedi.

Sarhoş Hasta Sendromu: Vücudunun alkol ürettiğini kanıtlayan Belçikalı sürücü ceza almaktan kurtuldu – BBC News Türkçe: Sarhoş Hasta Sendromu: Vücudunun alkol ürettiğini kanıtlayan Belçikalı sürücü ceza almaktan kurtuldu.