Genetiği Değiştirilmiş Domuz Böbreği İlk Defa Bir İnsana Nakledildi

Doktorlar ‘gerçek kahramanın’, deneysel işlemin yapıldığı 62 yaşındaki bir hasta olduğunu söylüyor.

ABD’deki Massachusetts Genel Hastanesinde (MGH) çalışan cerrahlar dünyada bir ilki gerçekleştirerek, genetiği değiştirilmiş bir domuz böbreğini kronik böbrek hastalığı olan bir insana başarıyla nakletti. Hayvan organlarının genlerinin düzenlenmesine yönelik onlarca yıldır yürütülen araştırmalara dayanan tarihi ameliyat, bazen ölümcül derecede uzayan nakil bekleme sürelerini azaltma yolunda büyük bir dönüm noktası olabilir. Gen düzenleme teknolojisinde gerçekleşen son ilerlemeler, bu gibi ameliyatların yaygınlaşabileceği anlamına geliyor.

Massachusetts eyaletinde yaşayan Richard Slayman isimli 62 yaşındaki bu adamın ağır diyabet ve hipertansiyon hastası olduğu ve yedi yıldır diyalize girdiği aktarılıyor. Hastaya nihayetinde insan bir donörden yeni bir böbrek nakledilse de beş yıl sonra organ yetmezliği işaretleri görülmeye başlanmış. Slayman başka bir böbrek için bekleme sırasındayken, doktorları genetiği değiştirilmiş bir domuzdan deneysel bir böbreğin nakledilme ihtimalinden bahsetmiş.

“Bu nakli hem bana yardımcı olmanın hem de yaşamak için nakil bekleyen binlerce insana umut vermenin bir yolu olarak gördüm” diyor Slayman.

Genetiği değiştirilmiş domuz üzerindeki bu mühendislik, Massachusetts tabanlı biyoteknoloji şirketi eGenesis tarafından uygulanmış. Bilim insanları CRISPR gen düzenleme teknolojisini kullanarak, 69 geni değiştirilen bir domuz ortaya çıkarmış. Bu düzenlemelerden birkaçı, hastada bağışıklık tepkisini harekete geçirebilecek domuzdaki zararlı genleri ortadan kaldırmayı amaçlıyormuş. Domuza insan genleri de eklenerek, böbreğin daha uyumlu olması ve insan vücudunun onu reddetme ihtimalinin azaltılması sağlanmış.

Yaklaşık dört saat süren yoğun ameliyattan sonra, ameliyat odasındaki cerrahların nakledilen böbreğin idrar ürettiğini gördüklerini söylediği iddia ediliyor. Bu önemli işaret, ameliyatın başarılı olduğu anlamını taşıyor. Oda alkış ve çığlıklarla yankılanmış.

eGenesis CEO’su Mike Curtis, “Tıpta yeni bir sınırı temsil eden bu gelişme, genom mühendisliği kullanılarak dünya çapında böbrek yetmezliğinden muzdarip milyonlarca hastanın hayatını değiştirme olasılığını gösteriyor” diyor bir açıklamada.

Bilim insanları neden hayvan organlarının genlerini değiştirmekle ilgileniyor?

Bilim insanları, “zenotransplantasyon” denilen bir uygulamayla hayvan organlarını insanlara nakletmenin, günün birinde insanlardaki organ nakli için tamamlayıcı bir görev göreceğinden ve uzun nakil bekleme sürelerini kısaltacağından ümitli. ABD Hastalık Denetim ve Önleme Merkezlerine göre sadece ABD’de 36 milyon kişinin kronik böbrek hastalığından muzdarip olduğu ve bunlardan 800.000’inin böbrek hastalığı veya böbrek yetmezliğinin son aşamada olduğu tahmin ediliyor. Bu aşamaya gelindiğinde, hastalar çoğu kez kanlarını süzen bir diyaliz makinesine bağlanmaya veya organ nakli için başvuruda bulunmaya mecbur kalıyor. ABD Sağlık Kaynak ve Hizmetleri Dairesine (HRSA) göre şu an ülkede 103.000’in üzerinde insan organ nakli bekleme listesinde bulunuyor.

Fakat uzun bekleme süreleri ve organ bağışçılarının sınırlı olması, bu hastaların birçoğunun asla nakil olamayacağı anlamına geliyor. HRSA, her gün 17 kişinin yeni bir organ beklerken hayatını kaybettiğini tahmin ediyor. Bu uzun bekleme süreleri ve organ bağışı yapan kişi sayısının az olması, organ kara borsasını da körüklemeye yardımcı oluyor.

Hayvanlardan yapılabilecek organ nakilleri sadece böbreklerle sınırlı değil. Örneğin Pennsylvania Üniversitesinde çalışan cerrahlar, 2022 yılında genetiği değiştirilmiş bir domuz karaciğerini beyin kökü ölümü gerçekleşen bir hastaya başarıyla nakletmiş. Bu işlemden kısa süre sonra da Maryland Üniversitesi Tıp Merkezinde çalışan araştırmacılar, ölümcül durumdaki iki hastaya domuz kalbi nakletmişlerdi. Bu iki ameliyat başarılı geçse de nihai sonuçları kısıtlı olmuş. Söylenene göre her iki hasta da ameliyatlardan sonra iki ay geçmeden hayatını kaybetmiş. İnsanların bağışıklık sistemleri, diğer türlerden gelen organlara şiddetli bir tepki gösteriyor ve onları reddetmeye çalışıyor. Bu durum, söz konusu ameliyatları özellikle zorlu hale getiren bir engel teşkil ediyor.

MGH Nakil Merkezi Müdürü Joren Madsen, “Eğer kolay olsaydı şimdi yapıyor olurduk ama değil” diyor bir açıklamada. “Domuz zenotransplantasyonunun önünde zorlu bir engel var.”

Yine de araştırmacılar, gen düzenlemede kaydedilen ilerlemelerin daha uzun süren faydalar sağlayabileceği yönünde umutlu. Cerrahlar daha öncesinde genetiği değiştirilmiş böbrek ve karaciğerleri babunlara nakletmiş. eGenesis, bir vakada genetiği değiştirilmiş bir domuz böbreği nakledilen bir maymunun ameliyattan sonra iki yıl yaşadığını iddia ediyor. Slayman’ın ameliyatına katılan cerrahlar da benzer şekilde hastanın yeni böbreklerinin, iki yıl daha yaşamasına yardımcı olabileceğini umuyorlar. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), yaşamlarının sonuna yaklaşan hastalar için uygulanan “insani amaçlı kullanım” programı kapsamında Slayman’ın ameliyatı için hızlı bir onay vermiş. Ameliyatın daha geniş şekilde kullanılması için FDA’nın tam test ve onayı gerekecek.

Tarihi ameliyat her ne kadar bilimsel ve tıbbi bir maharet örneği olsa da, ameliyatı yapan cerrahlar asıl övgünün bilinmeyen bir bölgeye gitmeyi göze alan hastaya ait olduğunu söylüyor.

“Bugün asıl kahraman, hasta Slayman” diyor MGH Nakil Merkezi Müdürü Joren C. Madsen. “Önceden hayal bile edilemeyen bu öncü ameliyat, kendisi keşfedilmemiş bir alana gitme cesaret ve isteğini göstermeseydi mümkün olmazdı.”

Yazar: Mack Degeurin/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Popular Scıence Türkiye

Biyokimya ve Klinik Biyokimya

Tıbbi Biyokimya Genel Tanıtım

Klinik Biyokimya, canlıların hücre düzeyinde moleküler yapılarını , metabolizma işlevlerini, sonuçlarını ve hastalık durumunda değişikliklerini inceleyen bilim dalıdır. Bu amaçla Tıbbi Biyokimya laboratuvarları da hastalıkların tanı, tedavi ve izlenmesinde klinisyene ışık tutan özgün birer uzmanlık alanı ve laboratuvar bilim dalı olarak görev yapar. Yapılan araştırmalar verilen tüm tıbbi kararların %70’inin laboratuvar sonuçlarına dayandığını ortaya koymaktadır. Laboratuvar sonuçları hemen hemen her hastalığın tanı ve tedavi sürecinde önemli rol oynamaktadır.

Başkent Üniversitesi İstanbul Hastanesi Tıbbi Biyokimya Laboratuvarı’mızın hedefi de hasta sonuçlarının doğru, güvenilir, zamanında ilgili birim hekimlerine ve hizmet alanlarına sunulmasıdır. Laboratuvarımızda kurulu bulunan LİS / HOS (Laboratuvar İletişim Sistemi/Hastane Otomasyon Sistemi) bağlantılarıyla ve günümüz teknolojisine en uygun ve en modern oto-analizörlerle kesintisiz haftanın 7 günü 24 saat süresince hizmet verilmektedir. Laboratuvarımızda uygulanan tüm işlemler hergün düzenli olarak laboratuvar uzman doktorunun denetiminde, deneyimli laboratuvar teknikerleri tarafından son teknolojiye dayanan geliştirilmiş cihazlarla gerçekleştirilmektedir. İç ve Dış Kalite çalışmalarımız ise her ay düzenli olarak yapılmaktadır.

Hastanemize ayaktan gelen veya yatan hastalarımızdan alınan örneklerde, hasta güvenliği kuralları esas alınarak, hastalıkların  tanısı, tedavisi, seyri, önlenmesi ve  izlenmesinde yön verici tüm testler yapılmaktadır.

Tüm testlerin günlük kontrolleri “İnternal Kalite Kontrolleri CLSI” kriterleri kullanılarak takip edilmekte olup, üyesi olduğumuz RIQAS aracılığı ile  yurt dışından gelen örneklerden elde ettiğimiz sonuçlar tüm dünya genelinde değerlendirilerek “Eksternal Kalite Kontrolleri”  yapılmaktadır. Süreçler ISO 9001:2015 JCI Kalite Yönetim Sistemleri doğrultusunda işletilmektedir.

Tıbbi Biyokimya Laboratuvarımızda; Klinik Biyokimya, Hormon, Hematoloji – Koagülasyon, Kardiyak Belirteçler, Tümör Belirteçleri, Terapötik İlaç Düzeyleri, Vücut Sıvıları, Gaita ve Tam İdrar analizleri çalışılmaktadır. Bunun dışında  özel testlerimizi referans laboratuvarımızla iş birliği yaparak hizmet kalitemizi eksiksiz en üst düzeye çıkarmayı amaçladık.

Ayrıca laboratuvarımızda rutin testler dışında programlanmış Check up sağlık hizmetleri de sunulmaktadır.

Biyokimya Laboratuvarı Test Rehberi

AFP (Alfa Fetoprotein): Nöral tüp bozukluğunun prenatal (doğum öncesi) tarama testidir. Karaciğer ve pankreas kanseri belirticidir.

AKŞ: Açlık Kan şekeri testi açlık durumunda kan şekeri düzeyini belirler. Hekimin rutin olarak istekte bulunduğu bir test olup esas olarak diyabet hastalığı tanısında kullanılır. Kan şekerinin normal düzeyinin üstüne çıkması (hiperglisemi); diyabet, gebelik diyabeti, pankreas tutulumu, hipertirioidizm, travma, inme veya ameliyat nedeniyle oluşan stres gibi durumlarda ortaya çıkar. Kan şekerinin normal düzeyinin altına inmesi ise (hipoglisemi); yetersiz beslenme, önemli kilo kayıpları, adrenal ve hipofiz yetmezliği, yenidoğan hipoglisemisi, aşırı alkol tüketimi gibi durumlarda görülür.

ALBÜMİN: Albümin kanda en çok bulunan proteindir. Bu nedenle analizine çok çeşitli durumlarda başvurulur. Akut ve kronik hastalıklar, karaciğer ve böbrek hastalıkları, yanıklar, travmalar ve beslenme yetersizliklerinde albümin düzeyi düşer. Kanda sıvı miktarının azaldığı durumlarda ise albümin düzeyi artar.

ALKALEN FOSFATAZ (ALP): Karaciğer, kemik, barsak ve paratirioid hastalıklarının tanı ve tedavisinde kullanılır.

ALT (SGPT): Alanin transaminaz esas olarak karaciğer hasarının belirteci olup, ilgili hastalıkların tanısında tayini yapılır. Akut karaciğer hücresi hasarı, viral veya ilaca bağlı hepatitler, tıkanma sarılığı, siroz, yağlı karaciğer, kronik alkol kullanımı, ciddi şoklar ve kalp yetmezliğinde kullanılan bir testtir.

AMİLAZ: Pankreas hastalıkları ve pankreatitin (pankreas iltihabı) tanı ve izlenmesinde kullanılan bir testtir. Ayrıca karın ağrısı, tükrük bezi hastalığı, kabakulak, safra yolu hastalıkları gibi durumlarda da amilaz düzeyinin ölçülmesi gerekmektedir.

ANTİ-HBs: HBsAg’ye karşı oluşmuş antikorları gösteren bir testtir. Anti-HBs tayini hepatit B aşısının ve bağışıklığın kontrolünde istenir.

ANTİ-HIV: Anti-HIV vücuda giren HIV virüsüne karşı üretilen antikorun teşhisi için yapılan testtir. İnsan İmmün Yetmezlik Virüsü (HIV) bağışıklık sistemini hedef alarak enfeksiyona neden olur.

ANTİ-HVC: Hepatit C virüsüne karşı oluşan antikorların saptanmasında kullanılan testtir.

ANTİ-TPO (Anti-Tiroid Peroksidaz): Otoimmün tiroid hastalıklarının tanı, tedavisi ve diğer tiroid hastalıklarından ayırt edilmesinde kullanılan bir testtir.

AST (SGOT): Aspartat transaminaz büyük oranda kalp ve karaciğerde, daha az olarak kaslarda, böbreklerde ve diğer bazı organlarda bulunan bir enzimdir. Başta kalp, karaciğer ve iskelet kası olmak üzere beyin, pankreas ve akciğer dokularında oluşan hasarların belirlenmesinde kullanılan bir testtir.

BUN: Kanda üre düzeyini yansıtan BUN (Kan Üre Azotu) böbrek fonksiyonlarını ölçmede kullanılır.Bir çok hastalıkta kreatinin ölçümü ile birlikte, özellikle akut ve kronik böbrek hastalarının izlemesinde önemlidir. Karaciğerde üre oluşumunda artış, böbrek atılımında ise azalma meydana geldiğinde kandaki üre düzeyi yükselir. Düşük protein alımı, ağır karaciğer yetmezliği ve gebelikte BUN düzeyi düşer.

CA 125: Kanser antijeni 125, özellikle over (yumurtalık) kanserlerinin tanı ve tedavisinin izlenmesinde kullanılan tümör belirtecidir.

CA 15-3: Kanser antijeni 15-3 özellikle meme kanseri tanı ve tedavisinin izlenmesinde kullanılan tümör belirtecidir.

CA 19-9: Kanser antijeni CA 19-9 testi pankreas, mide, kolon, karaciğer-safra yolu kanserlerinin belirlenmesi ve tedaviye yanıtın izlenmesinde kullanılır. Kolanjit, hepatit, pankreatit ve habis olmayan sindirim sistemi hastalıklarında da CA 19-9 düzeyi artabilir.

CEA (Karsino Embriyonik Antijen): Genel kanser tarama testidir. Kolerektal, akciğer, karaciğer, meme, pankreas, mide ve over kanserlerinde düzeyi artar. Peptik ülser, ülseratif kolit, rektal polipler gibi kanser olmayan durumlarda da CEA düzeylerinde artış gözlenebilir.

CRP: Çeşitli enfeksiyonlar, doku hasarı iltihabı ve romatizmal hastalıklarda CRP düzeyi hızla yükselir. Kalp ve damar hastalıklarının risk değerlendirilmesinde de CRP düzeyi araştırılır.

DEMİR (Fe): Hemoglobin ve hematokrit değerleri anormal olduğunda kanda demir tayini aneminin (kansızlık)nedenini belirler. Ayrıca demir eksikliği tedavisi sırasında demirin uygun bir şekilde emilip emilmediğini belirlemek için de kullanılır.

DHEA-S: Dihidroepiandrosteron -sülfat erkek ve kadında bulunan zayıf androjen etkili bir hormondur. Kadında virilizm (erkek özlelliklerin ortaya çıkması), hirşütizm (kıllanma) ve alopesi (saç dökülmesi) araştırılmasında kullanılır. Cushing sendromunun ayırıcı tanısı, gecikmiş ergenlik döneminin değerlendirilmesi, polikistik over sendromu ve adrenal hastalıklarda da DHEA-S tayini istenir.

ESR (Sedimentasyon): Eritrosit sedimentasyon hızı akut ve kronik enfeksiyonlar, romatizmal, bağ dokusu ve malign (habis) hastalıklarda kullanılan yardımcı bir testtir. Kırmızı kan hücrelerinin çökme hızına bakılır.

FERRİTİN: Ferritin demir eksikliği anemisinin belirlenmesi ve izlenmesinde, kronik böbrek hastalalarında demir tablosunun değerlendirilmesinde değerli bir testtir. Organizmada demir depolarının doluluk oranını belirler.

FOLİK ASİT: Diğer ismi ile B9 vitamini, folat eksikliğine bağlı kansızlık, beslenme yetersizliği, çocuk hipertiroidizmi, vitamin B12 eksikliğinde ve karaciğer hastalıklarında tayini istenir.

FOSFOR (P): Böbrek, endokrin ve sindirim sistemi hastalıklarının takibinde kullanılır. En yaygın kullanımı, azalmış GFR ile birlikte akut ve kronik böbrek yetersizliği durumundadır.

FSH: Folikül Uyarıcı Hormon beyin tabanında yer alan hipofiz bezinden salgılanır. FSH testi genellikle erkek veya dişi kısırlığının araştırılmasında diğer testler ile (LH, testosteron, östradiol, progesteron, anti-Müllerian hormon gibi) birlikte yapılır. FSH ölçümü ayrıca adet bozuklukları ve hipofiz bezi bozukluklarının tanısında kullanılır. Çocuklarda (kız veya erkek) erken veya geç ergenlik tanısı için yararlıdır.

GAİTA MİKROSKOPİSİ: Dışkının mikroskopla incelenmesidir. Bu tetkikle dışkıda parazit ve yumurtaları, gizli bir kanamanın olup olmadığı, ishale neden olan mikroorganizmalar saptanır.

GAİTADA GİZLİ KAN: GGK testi iç kanama ya da mide kanaması gibi hastalıkların tanısında kullanılır. Dışkıda gizli kan bulunması inflamatuvar barsak hastalıkları, ülser, polip, hemoroid veya kolon kanseri gibi bozuklukların işareti olabilir.

GGT: Gama-glutamiltransferaz, karaciğer-safra kanalı hastalıklarının tanısı ve izlenmesinde en duyarlı belirteçtir. Gizli alkolizmin ortaya çıkması için iyi bir testtir.

HbA1c: Kan şekerinin 3-4 aylık ortalamasını yansıtan bir testtir. Diyabet hastalarında kan şekeri düzenlenmesinin izlenmesi ve uzun dönem kan şekerinin kontrolü bakımından önem taşır. Olası diyabet tanısında da HbA1c tayini istenir.

HBsAg: İnsanda bulunan hepatit B virüsünün (antijeninin) saptanmasında yapılan testtir.

HDL: Yüksek yoğunluklu lipoprotein (High-Density Lipoprotein) arterlerde biriken kolestrolü alarak yıkıldığı karaciğere taşır. Damarlarda kolestrolün temizlenmesini sağladığından dolayı iyi kolestrol olarak tanımlanır.

HEMOGRAM: Diğer ismiyle Tam Kan Sayımı kan hücre elemanlarının sayılarını ve oranlarını veren testleri kapsar. En sık istenen tarama testlerinden biridir. Toplamını 18 kan testi oluşturur. Kanda eritrosit (kırmızı kan hücresi) sayımı ile birlikte buna bağlı olarak Hb, Hct, MCV, MCH, MCHC analizleri, kanda lökosit (beyaz kan hücresi) sayımı ile birlikte buna bağlı granülositler (lenfosit, monosit) analizleri yapılır. Hemogram hastanın genel sağlık durumunu değerlendirmede istenen bir testtir. Hematolojik hastalıklar ve diğer sistem bozuklukları ile ilgili önemli bilgiler verir. Anemi, enfeksiyon şüphesi, beslenme, hamilelik, ameliyat öncesi gibi durumların değerlendirilmesinde ve tedavilerinin izlenmesinde önem taşır.

HOMA-IR (İNSÜLİN DİRENCİ): İnsülin direnci testi kişide insülin direncinin olup olmadığını belirlemek için kullanılan bir testtir.  İnsülin direnci olan kişilerde kandaki şekerin dokular tarafından alınıp yakılması güçleşir, obezite (şişmanlık), hipertansiyon ve ateroskleroz (damar sertliği) gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı artar.

HOMOSİSTEİN: Folik asit ve B12 vitamini eksik olan kişilerde kanda homosistein düzeyi artar. Bunun nedeni bu vitaminlerin eksik olmaları sonucunda homosisteinin zararsız şekline dönüşememesidir. Homosistein damar içinde pıhtı oluşumuna yol açar, damar sertliğini tetkikleyerek kalp krizi riskini artırır. Bu nedenle kalp, beyin ve tromboemboli (pıhtı tıkacı oluşumu) riskinin araştırılmasında kullanılan bir testtir.

Ig E TOTAL: Alerji, aşırı duyarlılık ve çeşitli parazitik hastalıkların tanısında yararlı bir testtir.

İNSÜLİN: İnsülin kan şekerini ayarlayan pankreas hormonudur. İnsülin düzeyi kan şekeri düzeyi ile birlikte ölçülmelidir. İnsülin eksikliği Tip l diyabet (insüline bağımlı diyabet) hastalığında önemli bir faktördür.

KALSİYUM (Ca): Kalsiyum vücuttaki en önemli elektrolitlerden biridir. Kasların, sinirlerin, kalbin işleyişinde, kanın pıhtılaşmasında ve kemik oluşumunda önemli rolü vardır. Kemik oluşumu, D vitamini eksikliği, paratiroid bezi ve sindirim sistemi hastalıkları, akut ve kronik böbrek yetmezliği, böbrek nakli sonrası, malign (habis) tümörler, hiperparatiroidizm, akut osteoporoz (kemiklerin sertliğinin kaybolup, kalitesiz, kırılabilir duruma gelmesi) gibi çeşitli durumlarda kalsiyum aranması önemlidir. İdrarda kalsiyum tayini, kalsiyum alımını, barsaktan emilimini, kemik rezorpsiyonunu ve böbreklerden kayıp oranlarını yansıtır.

KLOR (CI): Klorür asit-baz dengesinin sağlanmasında önemli bir elektrolittir. Kanda ve idrarda klorür tayini vücutta su ve asit-baz dengesinin taranması ve izlenmesinde istenir. Böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde de bu testin önemli yeri vardır.

KREATİN KİNAZ (CK): Kreatin kinaz kalp, beyin ve iskelet kaslarında bulunan bir enzimdir. Kalp-damar ve kas hasarlarında düzeyi artar. Göğüs ağrısı, enfarktüs ve inme riskinde CK’nın izoenzimi CK-MB testi troponin gibi diğer testlerle birlikte değerlendirilir. Travmatik kazalar, spor aktivitesi, kas-içi enjeksiyonlardan sonra da CK düzeyinde artışlar kaydedilir.

KREATİNİN: Kanda ve idrarda kreatinin düzeylerinin ölçümü özellikle böbreklerin aktivitesini ve fonksiyon bozukluğunu saptamak amacıyla kullanılır. Böbreklerde kan akımının azalması, kronik böbrek hastalıkları, böbrek kanseri, kalp yetmezliği, kas hasarları, şok, dehidratasyon, hipotiroidizm, akromegali (el, ayak,yüz bölgesi başta olmak üzere kemik yapısında fazla büyüme),  gigantizm (aşırı büyüme durumu, dev hastalığı) ve et yönünden zengin diyet ile beslenme gibi  durumlarda kreatinin  düzeyi yükselir. Akut veya kronik glomerülonefrit, anemi, hipertiroidizm, kas kaybı hastalıkları, şok, idrar yolu tıkanıkları, vejeteryan beslenme sonucunda ise kanda kreatinin düzeyleri düşer.

LDH: Laktat dehidrogenaz kalp, karaciğer, kas, böbrek, akciğer ve kan hastalıklarının araştırılmasında yararlanılan bir testtir.

LDL: Düşük yoğunlukluğu lipoprotein (Low-Density Lipoprotein) arterlerde kolesterolün birikimine ve aterom plaklarının oluşumuna yol açar. Bu tür kolesterolün damarları tıkama eğilimi olduğundan kötü kolesterol olarak tanımlanır.

LİPAZ: Pankreastan salgılanan ve yağların sindiriminde etkili bir enzimdir. Genellikle pankreatit (pankreas iltihabı), barsak düğümlenmesi ve enfarktüsü, pankreas kisti tanısında kullanılır.

POTASYUM (K): Potasyum sinir impulslarının iletimi ve kas ile iskelet kası kasılmasının sürdürülmesinde önemli bir elementtir. Potasyum tayini elektrolit dengesi, kardiyak aritmi, kas güçsüzlüğü, karaciğer hastalıkları ve böbrek yetmezliğinin değerlendirilmesinde önemli bir testtir.

PROKLAKTİN: Prolaktin tayini galaktore (gebelik dışı süt üretimi), amenore (menstrüasyonun olmaması), kısırlık, hipogonadizm (testis veya yumurtalıklarda görülen seks hormon yetersizliği) değerlendirilmesinde yardımcı testtir. Prolaktin salgılayıcı tümör tedavisinin izlenmesinde de prolaktin tayini gereklidir.

PSA: Erkelerde prostat kanserini teşhis etmek, prostat biyopsisi gerekliliğini belirlemek, prostat kanseri tedavisini izlemek için yapılan bir testtir. Her PSA yüksekliği kanser varlığını doğrulamaz.

PTH: Paratiroid hormon düzeyi kandaki kalsiyum düzeylerinin değişikliklerini ve paratiroid fonksiyonun değerlendirilmesinde kullanılan bir testtir.

ROMATOİD FAKTÖR (RF): Romatoid artrit tanısı ve tedavisinin izlenmesinde kullanılan bir testtir.

SERBEST PSA: Proteinlere bağlanmayan, kanda serbest halde bulunan PSA’ya serbest PSA denir. Serbest PSA/Total PSA oranı prostat kanseri tanısı konulmasında yardımcı olur.

SERBEST TESTOSTERON: Total testosteronun sadece %2’si kadarı kanda serbest halde bulunur. Esas etkili olan serbest testosterondur.Total testosteron miktarı ile birlikte değerlendirilir.

SODYUM (Na): Sodyum hücre dışı sıvının en önemli katyonudur. Suyun hücrelerin içi ve dışı arasındaki hareketinin düzenlenmesinde, buna bağlı olarak kan basıncının ve vücudun su dengesinin korunmasında sodyum önemli rol oynar. Elektrolit ve asit-baz dengesinin değerlendirilmesi, yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, karaciğer ve böbrek hastalıklarının tanı ve izlenmesinde sodyum düzeylerinin ölçümü önemlidir.

T3 (Triiyodotiroinin): Tiroid bezinin ürettiği iki hormondan biridir. T4’ün bir kısmı T3’e dönüşür. Dokulardaki etkiden sadece T3’ün serbest şekli sorumludur. T3, tiroid fonksiyonlarının normal olup olmadığını belirler. Patolojik durumlarda salgılanması T4’den daha önce bozulup, T4’den sonra normale geldiğinden hipertiroidizmde yararlı bir testtir.

T4 (Tiroksin): Tiroid bezinin ürettiği iki hormondan biridir. Dolaşımdaki tiroid hormonlarının %90’ından fazlasını oluşturur. T4 sadece serbest formu dokular üzerine etki eden T3’e dönüşür. Hipertiroidizm ve hipotiroidizm teşhisine yardımcı testtir. Tiroid disfonksiyonu (guatr, kısırlık, psişik bozukluklar) şüphesi için yararlı bir testtir.

TİT (TAM İDRAR TESTİ): Tıbbi biyokimya laboratuvarlarında en çok istenen testtir. İdrarda şeker, protein, albümin,keton, bilirubin, ürolobin, ürobilinojen, nitrit gibi kimyasal inceleme ile birlikte idrarın rengi,  pH (asitliği) ve yoğunluğuna bakılır. İdrar sedimentinde hücresel sayım yapılarak iltihabi durumların, taş veya kum dökme gibi böbrek ve idrar yolları hastalıkları hakkında bilgi edinilir.

TOTAL DEMİR BAĞLAMA KAPASİTESİ: Transferin demiri bağlayan ve kanda taşıyan bir proteindir. Karaciğerde üretilir ve demir emilimini düzenler. Total demir bağlama kapasitesi kandaki demir düzeyini taramak amacıyla demir ve ferritin tayinleri ile birlikte değerlendirilir.

TOTAL KOLESTEROL: Kolesterol karaciğerde yapılan ve tüketilen, ayrıca dışarıdan gıdalarla alınan, organizma için gerekli bir yağ (lipid)’dır. Total kolesterol düzeyi arttığında ateroskleroz ve koroner arter hastalığı riski gelişir. Kolesterol kanda 2 tür lipoproteine bağlı olarak taşınır. Bunlar LDL ve HDL isimli lipoproteinlerdir. Total kolesterol her iki lipoproteinin içerdiği toplam kolesterol miktarıdır.

TOTAL PROTEİN: Organizmada proteinler birçok organın işleyişinde görev aldıklarından, kanda total protein testi yaygın olarak istenmektedir. Total protein tayininde kandaki albümin ve globulin miktarları ölçülür. Karaciğer, böbrek veya kemik iliğini tutan hastalıkların, diğer birçok metabolik veya besinsel bozuklukların tanı ve tedavisinin izlenmesinde araştırılır.

TOTAL TESTOSTERON: Testosteron erkeklerde ana cinsiyet hormonudur. Her ne kadar erkek cinsiyet hormonu olarak kabul edilse de hem erkeklerin hem de kadınların kanında bulunur. Erkeklerde kısırlık şüphesi, cinsel dürtü azalması veya erektil işlev bozukluğunda total testosteron düzeyine bakılır. Bunun dışında sakal ve vücut kıllarının eksikliği, kas kitlesinin azalması, jinekomasti (meme dokusu gelişimi), organ yağlanması, insülin direncinin artması ve koroner arter hastalığı riskinde kullanılan bir testtir. Kadında adet düzensizliği, polikistik over sendromu veya overde ve adrenal bezde gelişen tümörler nedeniyle de araştırılır.

TRİGLİSERİD: Vücutta katı yağların depo edildiği formu olan trigliserid, kanın da temel yağ komponentidir. Kanda trigliserid düzeyinin artmış olması ateroskleroz yönünden risk oluşturur. Trigliserid ve kolestrol düzeylerinin birlikte değerlendirilmesi önemlidir.

TSH (Tiroid Uyarıcı Hormon): Beynin altında bulunan hipofiz bezinden salgılanır. Görevi tiroid hormonlarının (T3, T4) sentezlerini ve salınımlarını uyarmaktır. Karşılık olarak bu hormonlar tarafından salgılanması inhibe edilir (azaltılır). TSH tayini tiroid fonksiyon bozukluklarını saptamak ve hipo veya hipertiroidi tedavilerini izlemek için yapılır.

ÜRİK ASİT: Gut tanısı ve tedavisi, lösemi, böbrek yetmezliği ile birlikte böbreklerde ürat birikiminin önlenmesi için yapılan tedavinin izlenmesinde kullanılan bir testtir. Ağır egzersiz ve yüksek purinli diyet ile düzeyi yükselebilir.

Kaynak ve devamını okuman için : Biyokimya ve Klinik Biyokimya (istanbulbaskentuniversitesi.com)

VİTAMİN B12: Siyanokobalamin ismi de verilen bu vitamin, beynin ve sinir sisteminin düzgün çalışması için gereklidir. B12 vitamini eksikliği halsizlik,kansızlık,nörolojik ve sindirim sistemi bozukluklarına yol açar.

25- Hidroksi-Kolekasiferol (D3 vitamini): Ölçümü kemik metabolizması veya paratiroid fonksiyon bozuklukları ile olası D vitamini eksikliğinin veya emiliminin değerlendirilmesinde, ayrıca D vitamini ile tedavi edilen hastaların izlenmesinde yararlıdır.

Biyokimya Nedir ? Biyokimyanın Dalları Nelerdir ?

Serhat Bozkurt tarafından

Biyokimya Nedir?

Biyokimya Nedir: Kimyasal reaksiyonların veya işlemlerin insan vücudunda nasıl gerçekleştiğini hiç gözlemlediniz mi? Metabolik aktiviteler nasıl gerçekleşir? Evet, kısacası tüm bu yaşam süreçlerini “Biyokimya” ile tanıyacaksınız. Tanım:

“ Canlı bir organizmada bulunmakta olan kontrol ve koordinasyon benzeri tüm yaşam alanlarının incelenmesi ile alâkalı bilim dalına Biyokimya denilmektedir. “

Bu terim bize 1930 yılında biyokimyanın babası Carl Neuberg tarafından tanıtıldı. Bu alan, canlı organizmanın kimyasal yapısını incelemek için biyolojiyi ve kimyayı birleştirir. Biyokimyacılar üreme, kalıtım, metabolizma ve büyüme gibi çeşitli işlemlerde yer alan kimyasal reaksiyonların ve kombinasyonların araştırılmasına girerek farklı laboratuvar türlerinde araştırmalar yapmaktadır.

Biyokimyaya giriş, geniş moleküler biyoloji alanlarının yanı sıra hücre biyolojisini de içerir. Organların ve moleküllerin anatomisi olan hücrelerin yapısını oluşturan moleküller ile ilgilidir. Karbon bileşiğini ve canlı organizmalarda maruz kaldıkları reaksiyonları tanımlar. Ayrıca, hücrelerin ve organların gereksinimlerini yerine getirmede moleküllerin işlevleri olan moleküler fizyolojiyi de tanımlar.

Esas olarak, karbonhidratlar, proteinler , asitler, lipitler gibi biyomoleküllerin yapı ve fonksiyonlarının incelenmesi ile ilgilidir . Dolayısıyla Moleküler biyoloji olarak da adlandırılır.

Biyokimyanın Dalları:

Bu konuya giren ana dallar biyokimyada şöyle açıklanmaktadır:

Moleküler Biyoloji:

Biyokimyanın kökleri olarak da adlandırılır. Özellikle canlı sistemlerin fonksiyonlarının incelenmesi ile ilgilenir. Aynı zamanda bu biyoloji alanı, DNA, proteinler, RNA ve bunların sentezi arasındaki tüm etkileşimleri açıklar.

Hücre Biyolojisi:

Hücre Biyolojisi, canlı organizmalarda hücrelerin yapısı ve işlevleri ile ilgilidir. Aynı zamanda Sitoloji olarak da adlandırılmaktadır. Hücre biyolojisi temel olarak ökaryotik organizmaların hücrelerinin ve bunların sinyal yollarının incelenmesine odaklanır, bunun yerine mikrobiyoloji kapsamında ele alınacak konular olan prokaryotlara odaklanır.

Metabolizma:

Metabolizma tüm canlılarda en önemli süreçlerden biridir. Bu, bir insan vücudunda gıda enerjiye dönüştürüldüğünde gerçekleşen dönüşümler veya bir dizi faaliyetten başka bir şey değildir. Özellikle metabolizma için örneklerden biri, sindirim sürecidir.Genetik:

Genetik, canlı organizmalarda genlerin incelenmesi, varyasyonları ve kalıtım özellikleri ile ilgilenen bir biyokimya dalıdır.

Genetik:

Genetik, canlı organizmalarda genlerin incelenmesi, varyasyonları ve kalıtım özellikleri ile ilgilenen bir biyokimya dalıdır.

Diğer dallar, Hayvan ve Bitki Biyokimyası, Biyoteknoloji, Moleküler Kimya, Genetik mühendisliği, Endokrinoloji, İlaç, Nörokimya, Beslenme, Çevre, Fotosentez, Toksikoloji, vb

Biyokimyanın Önemi ?

Biyokimya, aşağıdaki kavramları anlamak için esastır:

  • Diyeti belirli bir türün hücrelerinin özellikleri olan bileşiklere dönüştüren kimyasal prosesler.
  • Enzimlerin katalitik fonksiyonları.
  • Canlı hücrenin çeşitli enerji gerektiren işlemleri için özellikle tüketilen gıda maddelerinin oksidasyonundan elde edilen potansiyel enerjiyi kullanmak.
  • Doku ve hücrelerin çerçevesini oluşturan maddelerin özellikleri ve aynı zamanda yapıları.
  • Tıp ve biyolojideki temel problemleri çözmek.

Kaynak ve devamını okuman için : Biyokimya Nedir ? Biyokimyanın Dalları Nelerdir ? – Bilgin Var mı ? (bilginvarmi.com)

Biyokimya Nedir? Biyokimya Ne İle Uğraşır?

Biyokimya, bitki, hayvan ve mikroorganizma biçimindeki bütün canlıların yapısında yer alan kimyasal maddeleri ve canlının yaşamı boyunca sürüp giden kimyasal süreçleri inceleyen bilim dalıdır.

Biyokimyanın amacı her şeyden önce, hücre nin temel bileşenleri olan protein, karbonhidrat, lipit gibi organik bileşiklerin ve yaşamsal önem taşıyan kimyasal tepkimelerde en büyük rolü oynayan DNA nükleik asitlerin, vitaminlerin ve hormonların yapısal ve nicel çözümlemesini yapmaktır. Canlılardaki protein bileşimi, besinlerin enerjiye dönüşmesi, kalıtsal özelliklerin kimyasal mekanizmalarla iletilmesi gibi yaşam süreçlerinin araştırılması da yine biyokimyanın ilgi alanına girer

Her yaşam bilimi ve kimya ile uğraşmakta olan fakültede (tıp, eczacılık, biyoloji, ziraat, veteriner vs.) ilgili biyokimya kürsüsü bulunur. İnsan sağlığıyla ilgili bilimler de iki alanda incelenir: 1. Temel biyokimya 2. Klinik biyokimya.

Klinik biyokimya laboratuvar uzmanlığı ise, klinik laboratuvar bilimi ve teknolojisinin hasta bakımı için kullanıldığı bir tıp disiplini olup, sağlık ve hastalıktaki biyokimyasal mekanizmaları, hastalıkların önlenmesi, tanı ve ayırıcı tanı, prognoz ve tedavinin izlenmesindeki testleri, laboratuvar sonuçlarının tıbbi yorumlarını, klinisyenlere konsültasyonunu ve laboratuvar tanıyı içeren, tıbba ve kliniğe özgün bir laboratuvar bilimi ve uzmanlık alanıdır. Türkiye’de tüm tıp uzmanlık alanlarında olduğu gibi, bu alanın uzmanları da 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 9 uncu maddesine göre, 19/06/2002 tarih ve 24790 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Tıpta Uzmanlık Tüzüğü’ne göre yetişmektedirler.

Bu bilim alanının lisans eğitimi Türkiye’de ilk olarak Ege Üniversitesi Biyokimya Bölümü’nde verilmeye başlanmıştır. Bölümde aynı zamanda biyokimya ağırlıklı biyokimyagerlik ve biyoteknoloji ağırlıklı biyokimyagerlik opsiyonları bulunmaktadır. 2011 yılında ise Cumhuriyet Üniversitesi de Biyokimya bölümünü Fen Fakültesi bünyesinde açmıştır.

21. yüzyılın biyolojik bilimler ve biyoteknoloji çağı olacağı kabul edilmektedir. Bilim ve teknolojinin amacı sağlıklı bir çevre ve sağlıklı bir yaşamdır. Bu nedenle bugün hayal bile edilemeyecek olanakların insanlığın hizmetine sunulmasında en büyük pay gelecekte bu meslek üyelerinin olacaktır. Son yılların Nobel bilim ödüllerinin büyük oranda biyokimyasal çalışmalara verilmiş olması bunun en güzel kanıtıdır. İş olanaklarının, biyokimya, biyoteknoloji ve gen teknolojisinde gözlenen gelişmelere paralel olarak yoğunlaşması gelişmiş ülkelerde yayınlanan bilimsel dergilerdeki iş ilanlarının büyük bir kısmının bu alanlara yönelik oluşu ile kanıtlanmaktadır.

KAYNAK : Biyokimya Nedir? Biyokimya Ne İle Uğraşır? » TechWorm (tech-worm.com)

Yeni beyin-bilgisayar arayüzü, ALS’li adamın tekrar ‘konuşmasına’ izin veriyor.

UC Davis Health tarafından geliştirilen teknoloji, kişilerarası iletişimi geri yükler.

Yeni bir beyin-bilgisayar arayüzü, beyin sinyallerini yüzde 97’ye varan doğrulukla konuşmaya çevirir. Araştırmacılar, amyotrofik lateral skleroz (ALS) nedeniyle ciddi şekilde konuşma bozukluğu olan bir adamın beynine sensörler yerleştirdiler. Adam, sistemi etkinleştirdikten birkaç dakika sonra amaçladığı konuşmayı iletebildi.UC Davis Health’te geliştirilen yeni bir beyin-bilgisayar arayüzü (BCI), beyin sinyallerini %97’ye varan doğrulukla konuşmaya dönüştürüyor – türünün en doğru sistemi.

Araştırmacılar, amyotrofik lateral skleroz (ALS) nedeniyle ciddi şekilde konuşma bozukluğu olan bir adamın beynine sensörler yerleştirdiler. Adam, sistemi etkinleştirdikten birkaç dakika sonra amaçladığı konuşmayı iletebildi.

Bu çalışmayla ilgili bir çalışma bugün New England Journal of Medicine’de yayınlandı.

Lou Gehrig hastalığı olarak da bilinen ALS, vücuttaki hareketi kontrol eden sinir hücrelerini etkiler. Hastalık, ayakta durma, yürüme ve ellerini kullanma yeteneğinin kademeli olarak kaybolmasına yol açar. Ayrıca, bir kişinin konuşmak için kullanılan kasların kontrolünü kaybetmesine neden olarak anlaşılır konuşma kaybına yol açabilir.

Yeni teknoloji, felç veya ALS gibi nörolojik durumlar nedeniyle konuşamayan insanlar için iletişimi yeniden sağlamak için geliştiriliyor. Kullanıcı konuşmaya çalıştığında beyin sinyallerini yorumlayabilir ve bunları bilgisayar tarafından yüksek sesle ‘konuşulan’ metne dönüştürebilir.

UC Davis beyin cerrahı David Brandman, “BCI teknolojimiz, felçli bir adamın arkadaşları, aileleri ve bakıcılarıyla iletişim kurmasına yardımcı oldu” dedi. “Makalemiz, şimdiye kadar bildirilen en doğru konuşma nöroprotezini (cihazı) gösteriyor.”

Brandman, bu çalışmanın ortak araştırmacısı ve ortak kıdemli yazarıdır. UC Davis Nörolojik Cerrahi Bölümü’nde yardımcı doçent ve UC Davis Nöroprotez Laboratuvarı’nın eş direktörüdür.

Yeni BCI iletişim engelini aşıyor

Birisi konuşmaya çalıştığında, yeni BCI cihazı beyin aktivitelerini bir bilgisayar ekranındaki metne dönüştürür. Bilgisayar daha sonra metni yüksek sesle okuyabilir.

Sistemi geliştirmek için ekip, ALS’li 45 yaşındaki bir erkek olan Casey Harrell’i BrainGate klinik denemesine dahil etti. Kayıt olduğu sırada Harrell’in kollarında ve bacaklarında güçsüzlük (tetraparezi) vardı. Konuşmasını anlamak çok zordu (dizartri) ve başkalarının onun için tercüme etmesine yardımcı olmasını gerektiriyordu.

Temmuz 2023’te Brandman, araştırma amaçlı BCI cihazını implante etti. Konuşmayı koordine etmekten sorumlu bir beyin bölgesi olan sol precentral gyrus’a dört mikroelektrot dizisi yerleştirdi. Diziler, 256 kortikal elektrottan gelen beyin aktivitesini kaydetmek için tasarlanmıştır.

Sinirbilimci Sergey Stavisky, “Kaslarını hareket ettirme ve konuşma girişimlerini gerçekten tespit ediyoruz” dedi. Stavisky, Nörolojik Cerrahi Anabilim Dalı’nda yardımcı doçenttir. UC Davis Nöroprotez Laboratuvarı’nın eş direktörü ve çalışmanın ortak araştırmacısıdır. “Beynin bu komutları kaslara göndermeye çalışan kısmından kayıt yapıyoruz. Ve biz temelde bunu dinliyoruz ve bu beyin aktivitesi kalıplarını bir fonem haline getiriyoruz — bir hece veya konuşma birimi gibi — ve sonra söylemeye çalıştıkları kelimeler.

Daha hızlı eğitim, daha iyi sonuçlar

BCI teknolojisindeki son gelişmelere rağmen, iletişimi sağlama çabaları yavaş ve hatalara açık olmuştur. Bunun nedeni, beyin sinyallerini yorumlayan makine öğrenimi programlarının gerçekleştirilmesi için büyük miktarda zaman ve veri gerektirmesidir.

“Önceki konuşma BCI sistemlerinde sık sık kelime hataları vardı. Bu, kullanıcının tutarlı bir şekilde anlaşılmasını zorlaştırdı ve iletişimin önünde bir engel oluşturdu,” diye açıkladı Brandman. “Amacımız, birinin konuşmak istediğinde anlaşılmasını sağlayan bir sistem geliştirmekti.”

Harrell, sistemi hem istemli hem de spontane konuşma ortamlarında kullandı. Her iki durumda da, konuşma kod çözme, doğru çalışmasını sağlamak için sürekli sistem güncellemeleriyle gerçek zamanlı olarak gerçekleşti.

Kodu çözülen kelimeler bir ekranda gösterildi. Şaşırtıcı bir şekilde, ALS olmadan önce Harrell’ınkine benzeyen bir sesle yüksek sesle okundular. Ses, ALS öncesi sesinin mevcut ses örnekleriyle eğitilmiş yazılım kullanılarak bestelendi.

İlk konuşma verisi eğitim oturumunda, sistemin 50 kelimelik bir kelime dağarcığı ile %99,6 kelime doğruluğu elde etmesi 30 dakika sürdü.

“The first time we tried the system, he cried with joy as the words he was trying to say correctly appeared on-screen. We all did,” Stavisky said.

In the second session, the size of the potential vocabulary increased to 125,000 words. With just an additional 1.4 hours of training data, the BCI achieved a 90.2% word accuracy with this greatly expanded vocabulary. After continued data collection, the BCI has maintained 97.5% accuracy.

“At this point, we can decode what Casey is trying to say correctly about 97% of the time, which is better than many commercially available smartphone applications that try to interpret a person’s voice,” Brandman said. “This technology is transformative because it provides hope for people who want to speak but can’t. I hope that technology like this speech BCI will help future patients speak with their family and friends.”

Çalışma, 32 hafta boyunca 84 veri toplama oturumu hakkında rapor vermektedir. Toplamda, Harrell, yüz yüze ve görüntülü sohbet üzerinden iletişim kurmak için 248 saatten fazla bir süredir kendi hızınızda konuşmalarda BCI konuşmasını kullandı.

“İletişim kuramamak çok sinir bozucu ve moral bozucu. Sanki kapana kısılmış gibisin,” dedi Harrell. “Bu teknoloji gibi bir şey, insanların hayata ve topluma geri dönmelerine yardımcı olacak.”

Çalışmanın baş yazarı Nicholas Card, “Casey’nin bu teknoloji aracılığıyla ailesi ve arkadaşlarıyla konuşma yeteneğini yeniden kazandığını görmek son derece ödüllendirici oldu” dedi. Card, UC Davis Nörolojik Cerrahi Bölümü’nde doktora sonrası bir bilim adamıdır.

“Casey ve diğer BrainGate katılımcılarımız gerçekten olağanüstü. Bu erken klinik çalışmalara katıldıkları için muazzam bir övgüyü hak ediyorlar. Bunu, herhangi bir kişisel fayda elde etmeyi umdukları için değil, felçli diğer insanlar için iletişimi ve hareketliliği yeniden sağlayacak bir sistem geliştirmemize yardımcı olmak için yapıyorlar” diyor ortak yazar ve BrainGate deneme sponsoru-araştırmacısı Leigh Hochberg. Hochberg, Massachusetts General Hospital, Brown Üniversitesi ve VA Providence Sağlık Sistemi’nde nörolog ve sinirbilimcidir.

Yeni beyin-bilgisayar arayüzü, ALS’li adamın tekrar ‘konuşmasına’ izin veriyor | Bilim Günlüğü (sciencedaily.com): Yeni beyin-bilgisayar arayüzü, ALS’li adamın tekrar ‘konuşmasına’ izin veriyor.

Derimizdeki bakteri ve mikropları neden sevmeliyiz?

kozmetik ürün kullanan bir kadın

Vücudumuzun yüzeyinde milyarlarca bakteri, mantar ve virüs yaşıyor. Sağlığımızda oynadıkları yaşamsal önemdeki rolü ise yeni anlamaya başlıyoruz.

Derimiz çeşitli organizmalarla dolu. Teninizin herhangi bir santimetrekaresine yeterince yakınlaştığınızda, burada 10 bin ila bir milyon bakteri yaşadığını görürsünüz yani vücudumuzu saran tenimiz mikroorganizmalarla dolu bir ekosistemle kaynıyor. Bu kulağa biraz iğrenç geliyor değil mi?

Ya da gerçekten öyle mi? Tenimizdeki mikrobiyotanın (floranın) sağlıklı kalmamızda önemli bir rol oynadığını ve başka şaşırtıcı faydaları olduğunu gösteren kanıtlar giderek artıyor.

Bağırsak mikrobiyomunun, yani bağırsaklarımızı mesken tutan mikrop ekosisteminin önemi biliniyor. Bakteri, mantar, virüs ve diğer tek hücreli organizmaların, diyabetten astım ve hatta depresyona kadar çok sayıda hastalıkta önemli bir rol oynadığı kabul ediliyor.

Ancak şimdi derimizdeki mikro otostopçuların da en az bu kadar faydalı olabileceği anlaşılıyor. Bu organizmalar, vücudumuzun yüzeyine yerleşecek kadar şanssız olan patojenlere karşı ilk savunma hattını oluşturuyor. Aynı zamanda günlük yaşamda karşılaştığımız kimyasalların bazılarını parçalıyorlar ve bağışıklık sistemimizin gelişiminde önemli bir rol oynuyorlar.

Aslında, ağzımız ve bağırsaklarımızdaki güvenli, sıcak ve nemli ortama kıyasla, tenimiz mikroorganizmalar için oldukça zorlu bir ortam.

İngiltere’deki Hull Üniversitesi’nde yara iyileşmesi konusunda ders veren Holly Wilkinson “Deri, vücudun diğer kısımlarına kıyasla, çok zor bir yer. Kuru, çorak ve dış etkilere çok açık. Burada yaşayan bakteriler bu baskılarla başa çıkmak için milyonlarca yıllık bir evrim geçirdi” diyor.

deri kontrolü yapan doktor

Aslında bu ortak evrimleşme bizlere de çok sayıda fayda sağlıyor.

Tenimizin her kesimine mikroorganizma yerleşimi eşit şekilde dağılmıyor. Bakteriler yaşadıkları yer konusunda çok seçici olabiliyorlar. Ucunda pamuk olan bir çubuğu alnınız, burnunuz ya da sırtınıza sürdüğünüzde, bu bölgelerin kutibakteriyum ile dolu olduğunu görürsünüz. Bu grup bakteriler, deri hücrelerimizin cildimizin nemlenmesi ve vücudumuzun en dış katmanının korunması için ürettiği yağlı salgıyla beslenmek üzere evrimleşti.

Sıcak ve nemli koltuk altınızdan bir örnek aldığınızda ise büyük ihtimalle çok sayıda stafilokok ve korinebakteriyum bulacaksınız. Ayak parmaklarınızın arasında bolca propiyonibakteriyum türleri var. Bu tür bakterilerin bazıları çok sayıda diğer bakteriyle birlikte peynir yapımında da kullanılıyor.

Derimizdeki bakteri ve mikropları neden sevmeliyiz? – BBC News Türkçe: Derimizdeki bakteri ve mikropları neden sevmeliyiz?

Maymun çiçeği virüsü nedir, nasıl bulaşır, hastalığın tedavisi var mı?

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), maymun çiçeği olarak da bilinen Mpox virüsü nedeniyle küresel halk sağlığı acil durumu ilan etti. Peki maymun çiçeği virüsü nedir, tedavi edilebilir mi?

WHO’nun tavsiyesinden bir gün önce Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi, maymun çiçeğiyle bağlantılı olarak kıta çapında halk sağlığı acil durumu ilan etmişti.

WHO’ya göre sadece Afrika’da bu yıl virüsle bağlantılı 537 ölüm yaşandı, toplam vaka sayısıysa 15 bin 600’ü geçti. Bu, geçen yıl boyunca kıtada görülen toplam vaka sayısının şimdiden geçildiği anlamına geliyor.

Dünya Sağlık Örgütü 2022 yılında da maymun çiçeği için küresel acil durum ilan etmişti. O dönemde Türkiye’de virüsle bağlantılı beş vaka görüldüğü açıklanmıştı.

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu güncel salgınla ilgili Çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Maymun çiçeği ve Covid-19 ile ilgili gelişmeleri takip ediyoruz. Ancak şu anda herhangi bir alarm durumumuz söz konusu değil” dedi.

Uzmanlar şu anki salgının virüsün farklı bir varyantından kaynaklandığını söylüyor ve bunun öncekilere göre daha tehlikeli vir varyant olduğundan endişe ediyor.

Peki maymun çiçeği virüsü nedir, tedavi edilebilir mi?

Hastalıkla ilgili bilinenleri derledik.

Maymun çiçeği nedir, türleri neler?

Mpox veya maymun çiçeği virüsü
Fotoğraf altı yazısı,Mpox veya maymun çiçeği, enfekte insanlarla yakın temas yoluyla yayılıyor

İlk olarak 1950’lerde Orta Afrika’da tespit edilen maymun çiçeği, nadir görülen bir virüs. Çiçek hastalığına benzer bir hastalığa neden oluyor. Ancak maymun çiçeği görülen kişilerde hastalık daha hafif geçiyor ve uzmanlar bu durumda bulaşma olasılığının daha düşük olduğunu söylüyor.

Virüs genellikle tropik yağmur ormanlarının yakınındaki Batı Afrika ülkelerinde görülüyor. Virüsün, Batı Afrika ve Orta Afrika olmak üzere iki ana türü var. Batı Afrika’da görülen “Clade II” adlı daha hafif bir mpox türü, 2022 yılındaki küresel salgına da bu virüs yol açmıştı.

“Clade 1” ise Orta Afrika’da endemik bir tür. “Clade 1b” ise mevcut salgında görülen yeni ve daha şiddetli olan varyant.

Semptomları neler?

lk belirtiler arasında ateş, baş ağrısı, şişlikler, sırt ağrısı ve kas ağrıları yer alıyor.

Ateş düştükten sonra, genellikle yüzde başlayıp vücudun diğer bölgelerine, en yaygın olarak da avuç içlerine ve ayak tabanlarına yayılan bir döküntü gelişebiliyor.

Aşırı kaşıntı yapan veya ağrılı olabilen döküntüler değişip farklı aşamalardan geçebiliyor ve sonunda kabuk oluşturup dökülüyor. Bazen döküntüler deride iz bırakabiliyor. Enfeksiyon genellikle kendiliğinden iyileşiyor ve yaklaşık 14-21 gün sürüyor.

Ciddi vakalarda lezyonlar tüm vücuda, özellikle de ağız, göz ve cinsel organlara yayılabiliyor.

Maymun çiçeği (Mpox) virüsü ve belirtileri nedir, nasıl bulaşır, tedavisi var mı? – BBC News Türkçe: Maymun çiçeği virüsü nedir, nasıl bulaşır, hastalığın tedavisi var mı?

Maymun çiçeği salgını: Dünya Sağlık Örgütü küresel acil durum ilan etti…

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Afrika kıtasında görülen ve maymun çiçeği olarak da bilinen mpox virüsü nedeniyle küresel halk sağlığı acil durumu ilan etti.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde başlayan ve hızla komşu ülkelere yayılan bu bulaşıcı hastalık en az 524 kişiyi öldürdü.

Şu anda görülen salgının, virüsün yeni bir varyantıyla ilişkilendirildiği için öncekilerden daha endişe verici olduğu söyleniyor.

Uzmanlar bunun şimdiye kadar gördükleri en tehlikeli varyant olduğu uyarısını yapıyor, yayılma hızı ile yüksek ölüm oranından endişe ediyor.

Küresel halk sağlığı acil durumu,196 ülke için yasal olarak bağlayıcı olan Uluslararası Sağlık Mevzuatı kapsamındaki en yüksek alarm seviyesi. Akışının hızlandırılmasını sağlayabileceği belirtiliyor.

Virüs ne kadar yaygın ve hangi ülkelerde görülüyor?

Mpox hastalığına monkeypox (maymun çiçeği) virüsü neden oluyor. Maymun çiçeği virüsü, çiçek hastalığı ile aynı grupta bulunuyor ama onun kadar tehlikeli değil.

Virüs başlangıçta sadece hayvanlardan insanlara bulaşıyordu ama artık insandan insana da bulaşabiliyor.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi ülkelerdeki tropikal yağmur ormanlarında bulunan ücra köylerde daha yaygın bir şekilde görülüyor.

Bu bölgelerde her yıl binlerce vaka ve yüzlerce ölüm gerçekleşiyor. Virüsten en çok 15 yaş altı çocuklar etkileniyor.

Virüsün şu anda iki farklı türü var.

“Clade 1” Orta Afrika’da endemik bir tür. “Clade 1b” ise mevcut salgında görülen yeni ve daha şiddetli olan virüs türü. Africa CDC, 2024 yılının başından Temmuz ayının sonuna kadar 14 bin 500’den fazla mpox enfeksiyonu ve 450’den fazla mpox ölümünün gerçekleştiğini açıkladı. Bu, 2023’ün aynı dönemine kıyasla enfeksiyonlarda %160, ölümlerde ise %19’luk bir artış anlamına geliyor.

Maymun çiçeği (mpox) salgını: Dünya Sağlık Örgütü küresel acil durum ilan etti – BBC News Türkçe: Maymun çiçeği salgını: Dünya Sağlık Örgütü küresel acil durum ilan etti…