Suyla Çalışan Elektrikli Yara Bandı,Yaraları Hızlı İyileştiriyor için yorumlar kapalı
Yeni araştırmalar sayesinde elektrik stimülasyonu ile diyabetik yaralar gibi ülser yaralarının daha hızlı iyileştirilebileceği gösterildi. Yeni geliştirilen elektrikli yara bandı ise gücünü sudan alıyor. İnce,esnek ve pahalı olmayan yeni bant sudan elektroliz yoluyla elektrik elde ederek, 7 saat kadar çalışabiliyor. Ayrıca tekrar ıslatıldığında 2 saat daha elektrik stimülasyonu verebiliyor.
Peki elektrik nasıl daha hızlı iyileştirebiliyor? Oluşan küçük elektrik akımı hasarlı dokuya ilerleyerek, keratinositlerin(deri hücreleri) yaralı bölgeye göç etme hızlarını arttırarak, yaranın daha hızlı kapanmasını sağlıyor. Ayrıca bu esnada bakteriler öldükçe enfeksiyon azalıyor. Bugüne kadar birçok elektrikli stimülasyonlu yara bandı yapılsa da, piller ve elektronikler nedeniyle maliyet artıyor. Ayrıca ergonomi de bozuluyor. Ya da kablosuz şarj da , kaynağa yakın durmak gerektiğinden hastanın hareket kabiliyeti de kısıtlanıyor. İşte bu noktada deneysel yeni WPED – ya da Suyla Çalışan Elektroniksiz Pansuman – devreye giriyor. Amerikalı ve Koreli bilim insanlarından oluşan bir ekip tarafından geliştirilen bu ürün, alt tarafına iki elektrot eklenmiş ve üst tarafında ince esnek bir pil bulunan, kullanıma hazır yapışkanlı bir bandaj şeklindedir.
Tek kullanımlık bandaj doğrudan kronik bir yaraya uygulandığında, elektrotlar hasarlı dokunun dış hatlarına uyum sağlıyor. Batarya, sodyum klorür emdirilmiş bir selüloz tabakasıyla ayrılmış bir magnezyum anot ve bir gümüş klorür katottan oluşur. Bu selüloz kuru kaldığı sürece batarya inaktif kalır. Ancak selüloz ayırıcı ,bir damla su ile ıslatıldığında, iyonlar anottan katoda doğru hareket ederek, içinden geçebilir. Sonuç olarak pil, elektrotlar aracılığıyla alttaki dokuya yayılan ~1,5 voltluk radyal bir elektrik alanı üretmeye başlar. Bir kere su verildiğinde, yedi saate kadar elektrik stimülasyonu sağlıyor ve kuruyunca elektrik kesiliyor. Yeniden ıslatmanın yaklaşık iki saat daha pil aktivasyonu sağladığı belirtiliyor. Fakat WPED ucuz olduğu için – yaklaşık bir ABD doları – tek tek kullanmak ve eskisini atmak da bir seçenek olabilir. Daha da önemlisi, yara bandı hastalar tarafından evlerinde kendi kendilerine uygulanabilir ve aktive edilebilir. Böylece hastalar günlük faaliyetlerini sürdürürken bandaj güvenli ve göze batmayacak şekilde yerinde kalacak ve iyileştirici akımını onlar bunu yaparken iletecektir.
Fareler üzerinde yapılan laboratuvar testlerinde, WPED ile tedavi edilen diyabetik cilt ülserleri, geleneksel bandajlarla tedavi edilen yaralara kıyasla yaklaşık %30 daha hızlı iyileşti. Çalışmanın yazarlarından North Carolina State Üniversitesi’nden Dr. Amay Bandodkar, “Bizim için sonraki adımlar, elektrik alanındaki dalgalanmaları azaltma ve alanın süresini uzatma becerimizi ince ayarlamak için ek çalışmaları içeriyor. Ayrıca biz klinik deneyler ve sonunda insanlara yardımcı olabilecek pratik kullanıma yaklaştıracak ek testlerle ilerliyoruz.”
Erkekler dikkat… Kanserden ölümler yüzde 93 artacak için yorumlar kapalı
Yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, erkeklerde kanser vakalarının ve ölümlerinin 2050 yılına kadar artacağı, özellikle 65 yaş ve üzeri erkeklerde büyük artış olacağı öngörülüyor.
Cancer dergisinde yayımlanan araştırma için Avustralyalı araştırmacılar, 2022 yılında 185 ülke ve bölgede 30 kanser türüne bağlı vaka ve ölümleri analiz ederek 2050 yılına yönelik projeksiyonlar yaptı.
Çalışma, erkekler arasındaki genel kanser vakalarının 2022’de 10,3 milyondan 2050’de 19 milyona çıkacağını, %84’lük bir artış olacağını öngörüyor. Kanser ölümlerinin 2022’de 5,4 milyondan 2050’de 10,5 milyona çıkacağı ve %93’lük bir artış olacağı öngörülüyor. 65 yaş ve üzeri erkekler arasındaki ölümlerin ise %117 artacağı öngörülüyor.Daha düşük gelir ve yaşam beklentisine sahip ülkelerde erkeklerde kanserden ölümlerde daha büyük artışlar görülmesi öngörülüyor. Araştırmacılar, “2022 ile 2050 arasında Afrika ve Doğu Akdeniz’de vaka ve ölüm sayısının 2,5 kat artması öngörülüyor. Buna karşılık Avrupa’da yaklaşık yarı yarıya bir artış yaşanması bekleniyor” diye yazdı.
SİGARA İÇME ORANLARI DAHA YÜKSEK
Erkeklerin kanserden ölme olasılığı halihazırda kadınlardan daha fazla olarak kaydediliyor. Erkeklerin sigara içme ve alkol alma olasılığı daha yüksektir, bu davranışlar birçok kanser vakasına yol açar ve iş yerinde kanserojenlere maruz kalma olasılıkları daha yüksektir. Ayrıca tarama programlarına erişme olasılıkları da daha düşüktür.
Tıpkı 2022’de olduğu gibi, 2050’de de akciğer kanserinin erkeklerde kanser ve kanserden ölümlerin önde gelen nedeni olması öngörülüyor. 2050 yılına kadar erkeklerde en fazla artışın olacağı öngörülen kanserler akciğer zarı kanseri iken, ölüm ise prostat kanseri olacak.
Amerikan Kanser Derneği’nin bu yılın başlarında yayınladığı bir raporda, nüfus artışı ve yaşlanmanın dünyadaki kanser yükünün büyüklüğündeki temel etkenler olduğu belirtilirken, 2022’de yaklaşık 8 milyar kişi olan dünya nüfusunun 2050’de 9,7 milyara ulaşacağı tahmin ediliyor.
Ölümsüzlük mümkün mü? Yeni yöntem yaşlanan beyinleri onaracak. için yorumlar kapalı
Yeni bir araştırma, hasarlı veya yaşlanan beyin hücrelerini insan embriyosundan alınan dokuyla değiştirerek ölümsüzlüğe ulaşmayı hedefliyor. ABD hükümeti tarafından fonlanan çalışma, hayvan deneylerinde büyük bir başarı gösterdi. Ümit verici başarılara rağmen, alandaki bazı bilim insanları, ameliyatın uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getirdi.
ABD Hükümeti, “ölümü yenmeyi” amaçlayan tamamen çılgın beyin nakli araştırmalarını finanse ediyor.
Genetikçi Dr. Jean Hebert, hasarlı veya yaşlanan beyin hücrelerini insan embriyosundan alınan dokuyla değiştirmeyi amaçlayan bir cerrahi operasyon geliştirmek için 110 milyon dolarlık Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) hibesi aldı.
Laboratuvarlarda yetiştirilen ‘nöronal’ kök hücrelerle hastalıklı beyin dokusunun onarılması yöntemi, farelerde umut verici sonuçlar gösterdi. Ancak diğer uzmanlar, bu prosedürün genel kullanım için çok sert olduğuna inanıyor.
Dr. Hebert’in daha resmi olarak “işlevsel beyin dokusu değişimi” olarak tanımlanan girişimi, geçen yıl fareler üzerinde ilk başarı belirtilerini gösterdi.Bu denemeden elde edilen sonuçlar, hükümetin bu ay primatlar üzerinde testlere geçmek için hibe sağlamasına yol açtı. Gelecekte bir gün insan deneylerine geçilmesi bekleniyor.
FARE DENEYLERİ UMUT VERDİ
Araştırma sırasında, beyin lezyonları olan laboratuvar farelerinin yaşlanan beyinlerine fare kök hücreleri enjekte edilen bir prosedür uygulandı.
Genç hücreler hızla olgunlaşarak, konak beyindeki yeni rollerini yerine getirmeye hazır, uzmanlaşmış hücrelere dönüştüler. Daha sonraki testlerde fareler üzerinde yapılan elektrot çalışmalarına dayanarak, bu hücrelerin duyusal girdilere de yanıt verdiği görüldü.
Doktor Hebert, projeyi ölümsüzlüğe ulaşma yolundaki yaşam amacının bir parçası olarak tanımladı. Bu ümit verici başarılara rağmen, alandaki bazı bilim insanları, ameliyatın uygulanabilirliği veya uzun vadeli uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getirdi
Kenevir içmek beyindeki iltihaplanmış nöronları engelleyerek alzheimer’ ın önüne geçiyor için yorumlar kapalı
Son araştırmalar, özellikle tetrahidrokanabinol (THC) olmak üzere kenevir bileşiklerinin, beyin iltihabını ve hastalıkla bağlantılı olan amiloid-beta gibi zararlı proteinlerin birikimini azaltarak Alzheimer hastalığı üzerinde potansiyel terapötik etkilere sahip olabileceğini öne sürüyor. Salk Enstitüsü’nde yürütülen bir çalışma gibi laboratuvar çalışmaları, THC’nin yalnızca bu protein birikimlerini parçalamaya yardımcı olmadığını, aynı zamanda nöronlardaki iltihabı da azalttığını göstermiştir. Bu önemlidir çünkü nöroinflamasyon, nöronlar arasındaki iletişimi bozarak Alzheimer’ı kötüleştirebilir ve bilişsel gerilemeye katkıda bulunabilir.
THC’nin, iltihabı, nörotransmisyonu ve nöroproteksiyonu düzenlemede rol oynayan beynin endokannabinoid sistemiyle etkileşiminin anahtar mekanizma olduğuna inanılmaktadır. Bu sistem, Alzheimer hastalarında tipik olarak bozulan öğrenme, hafıza ve genel beyin sağlığı için kritik olan süreçlerde yer alır. Bu bulgular ümit verici olsa da, araştırma hala erken aşamalardadır ve bu etkileri doğrulamak ve kenevirin Alzheimer’ın tedavisi olarak güvenli ve etkili bir şekilde nasıl kullanılabileceğini tam olarak anlamak için insan denemeleri de dahil olmak üzere daha fazla çalışma gereklidir.
Ancak, kenevirin beyin sağlığı üzerindeki etkilerinin karmaşık olduğunu ve dozaj, yaş ve kullanım sıklığı gibi faktörlere bağlı olarak değişebileceğini belirtmek de önemlidir. Bazı araştırmalar, özellikle genç bireylerde kenevirin bilişsel bozukluklara yol açabileceği potansiyel risklerini vurgulamaktadır. Bu nedenle, kenevir bir tedavi olarak potansiyel gösterse de, dikkatli bir şekilde yaklaşılmalıdır ve Alzheimer tedavisinde etkinliğini ve güvenliğini belirlemek için daha kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Stronsiyum Alüminat Nedir? Ne İşe Yarar? için yorumlar kapalı
Stronsiyum alüminat tozu ile karıştırılmış reçine epoksiden yapılan yüzüğün etkileyici hali. Stronsiyum alüminat, gündüz vakti depoladığı güneş ışığını geceleyin yavaş yavaş yayma özelliğine sahiptir.
Stronsiyum (Sr), kimyasal bir elementtir. Periyodik tabloda 38 numarada yer alır ve alkali toprak metaller grubuna dahildir. Gümüşi bir renge sahip olan stronsiyum, yumuşak bir metal olup, doğal olarak bazı minerallerde bulunur. Kimyasal özellikleri itibariyle kalsiyum ve magnezyum gibi diğer alkali toprak metallerine benzer.
Stronsiyumun yaygın bir kullanım alanı piroteknik ürünlerdir; örneğin, havai fişeklerde kırmızı renkli ışık elde etmek için stronsiyum bileşikleri kullanılır. Ayrıca tıbbi görüntüleme ve radyoterapi gibi alanlarda da bazı stronsiyum izotopları kullanılmaktadır.
Doğada genellikle stronsiyanit (SrCO₃) ve selestin (SrSO₄) mineralleri şeklinde bulunur. Stronsiyumun kendisi reaktif bir element olduğundan, serbest halde doğada nadiren bulunur; genellikle bileşikler halinde karşımıza çıkar.
Özellikleri:
Işık Depolama: Stronsiyum alüminat, çevresindeki ışığı emerek depolayabilir ve karanlık ortamlarda uzun süre boyunca ışık yaymaya devam edebilir. Bu özellik onu geleneksel fosforlardan daha parlak ve daha uzun ömürlü kılar.
Güvenli ve Zehirli Olmayan: Genellikle toksik değildir, bu nedenle güvenli bir şekilde kullanılabilir.
Yüksek Parlaklık ve Uzun Süreli Işıma: Karanlıkta, yaklaşık 8-12 saat süren bir ışıma sağlayabilir. Ayrıca, geleneksel çinko sülfid esaslı fosforlardan daha parlak bir ışık yayar.
Maymun çiçeği salgını: Sağlık Bakanlığı Türkiye’de vaka görülmediğini açıkladı için yorumlar kapalı
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Afrika kıtasında görülen ve maymun çiçeği olarak da bilinen mpox virüsü nedeniyle küresel halk sağlığı acil durumu ilan etti. Sağlık Bakanlığı Türkiye’de hastalıkla bağlantılı herhangi bir vakanın görülmediğini ve ek önleme gerek duyulmadığını açıkladı. İsveç ise Afrika dışında ilk bulaşıcı vakanın tespit edildiğini duyurdu.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde başlayan ve hızla komşu ülkelere yayılan bu bulaşıcı hastalık nedeniyle en az 524 kişi öldü.
Şu anda görülen salgının, virüsün yeni bir varyantıyla ilişkilendirildiği için öncekilerden daha endişe verici olduğu söyleniyor.
Uzmanlar bunun şimdiye kadar gördükleri en tehlikeli varyant olduğu uyarısını yapıyor, yayılma hızı ile yüksek ölüm oranından endişe ediyor.
Küresel halk sağlığı acil durumu,196 ülke için yasal olarak bağlayıcı olan Uluslararası Sağlık Mevzuatı kapsamındaki en yüksek alarm seviyesi.
WHO Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, Afrika kıtasında ve ötesinde daha fazla yayılma ihtimalinin “çok endişe verici” olduğunu söyledi.
“Bu salgını durdurmak ve hayatları kurtarmak için koordineli bir uluslararası müdahale şart” dedi.
Mpox virüsü Orta ve Doğu Afrika’da hızla yayılırken, İsveç’te Afrika kıtası dışında görülen ilk bulaşıcı yeni mpox vakası tespit edildiği açıklandı.
İsveç Halk Sağlığı Kurumu, söz konusu kişinin Afrika’da şu anda büyük bir mpox Clade I salgınının yaşandığı bir bölgede bulunduğu sırada hastalığa yakalandığını belirtti.
Türkiye’de Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre ise, ülkede henüz herhangi bir maymun çiçeği vakasına rastlanmadı.
Sağlık Bakanlığı tarafından Perşembe günü yapılan açıklamada, “Özellikle Afrika kıtasında görülen M çiçeği (mpox) hastalığı vakasına Türkiye’de rastlanmamıştır, henüz herhangi bir kısıtlama veya ek tedbir ihtiyacı yoktur” denildi.
Bakanlığın X hesabından yapılan açıklamada, gerekli çalışmaların yürütüldüğü, bilim kurulu ve sağlık altyapısıyla sürecin “hassasiyetle” takip edildiği belirtildi.
2024’ün başından bu yana Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 14.000’den fazla mpox vakası kaydedildi.
Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (Africa CDC) de son durumla ilgili yaptığı açıklamada halk sağlığı açısından acil durum ilan etmişti.
Acil durum kararının hükümetlerin müdahalelerini koordine etmelerine yardımcı olacağı ve etkilenen bölgelere tıbbi malzeme ve yardım akışının hızlandırılmasını sağlayabileceği belirtiliyor.
Virüs ne kadar yaygın ve hangi ülkelerde görülüyor?
Mpox hastalığına monkeypox (maymun çiçeği) virüsü neden oluyor. Maymun çiçeği virüsü, çiçek hastalığı ile aynı grupta bulunuyor ama onun kadar tehlikeli değil.
Virüs başlangıçta sadece hayvanlardan insanlara bulaşıyordu ama artık insandan insana da bulaşabiliyor.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi ülkelerdeki tropikal yağmur ormanlarında bulunan ücra köylerde daha yaygın bir şekilde görülüyor.
Bu bölgelerde her yıl binlerce vaka ve yüzlerce ölüm gerçekleşiyor. Virüsten en çok 15 yaş altı çocuklar etkileniyor.
Virüsün şu anda iki farklı türü var.
“Clade 1” Orta Afrika’da endemik bir tür. “Clade 1b” ise mevcut salgında görülen yeni ve daha şiddetli olan virüs türü.
Africa CDC, 2024 yılının başından Temmuz ayının sonuna kadar 14 bin 500’den fazla mpox enfeksiyonu ve 450’den fazla mpox ölümünün gerçekleştiğini açıkladı.
Bu, 2023’ün aynı dönemine kıyasla enfeksiyonlarda %160, ölümlerde ise %19’luk bir artış anlamına geliyor.
Maymun çiçeği (mpox) vakalarının %96’sı Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde görülürken, hastalık normalde endemik olmadığı Burundi, Kenya, Ruanda ve Uganda gibi birçok komşu ülkeye de yayıldı.
Batı Afrika’da görülen “Clade II” adlı daha hafif bir mpox türü, 2022 yılında küresel bir salgına yol açmıştı.
Virüs, normalde görülmediği Avrupa ve Asya bölgeleri dahil, Türkiye’nin de içinde olduğu yaklaşık 100 ülkeye yayılmıştı. Salgın bu dönemde savunmasız grupların aşılanmasıyla kontrol altına alındı.
Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde mpox aşılarına ve tedavilerine yeterli erişim yok ve sağlık yetkilileri hastalığın yayılmasından endişe ediyor.
DEHB, Yiyecek Ararken Süper Güç Sağlamak Üzere Evrimleşmiş Olabilir için yorumlar kapalı
Pensilvanya Üniversitesinde çalışan araştırmacılar, geçenlerde DEHB’nin (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu) muhtemel evrimsel faydaları üzerine bir çalışma yayımladılar. Bilim insanları çalışma kapsamında, hedefin sekiz dakikalık bir süre içerisinde mümkün olduğunca fazla meyve toplamak olduğu çevrim içi bir yiyecek toplama oyunu oynayan 457 yetişkinden toplanan verileri analiz etmiş.
Oyuncular ya orijinal konumlarındaki çalılıklardan meyve toplamaya devam etmek ya da yeni bir bahçeye gitmek arasında seçim yapabiliyormuş. Başka yere gitmek kısa bir süreye mal olsa da ve gidilen bu yerin mevcut konumdaki kadar meyve barındırması garanti olmasa da; her bir bahçeden alabileceğiniz meyve sayısı yeniden yiyecek aramaya gittiğinizde azalıyormuş.
Denekler, oyunla beraber DEHB belirtileri taşıyıp taşımadıklarını değerlendirmek için tasarlanan bir ankete de katılmışlar. Tam veya resmi bir teşhis yerine geçmeyen bu ankette, dikkat toplamada zorlanma gibi özellikler taranmış.
Araştırmacılar anket sonuçlarını oyun istatistikleriyle karşılaştırdığında, DEHB belirtileri taşıyan kişilerin oyunu akranlarından daha farklı (ve daha etkili şekilde) oynadığını keşfetmişler. Bu kişilerin başka bir bahçeye gitmesi ve ortalamada 521 taneye kıyasla 602 tane meyve toplaması daha muhtemel olmuş.
Bunun gerçek yiyecek arama faaliyeti için tamamen mükemmel bir model olmadığını söylemeye muhtemelen gerek yok. Araştırmacılar gelecekte insanların bizzat yiyecek aramasını kapsayan benzer bir deney yürütmeyi ve denekleri de resmi DEHB teşhisi konan kişilerden seçmeyi planlıyor. Fakat bu deneyin yürütülmesi belli ki çok daha karmaşık olacak.
Ancak DEHB özellikleri ve diğer nöroçeşitlilik tiplerinin, atalarımızın hayatta kalmasına yardımcı olmak üzere evrimleştiğini akla getiren ilk araştırma bu değil. Başka çalışmalarda DEHB’li kişilerin bilgi veya nesne aramada sergilediği farklılıklar incelenmiş ve yiyecek aramanın “keşfetme” aşamasında, “faydalanma” aşamasına kıyasla daha çok zaman harcadığımız bulunmuş. Hatta şu an devam eden ve DEHB’li çocukların dikkatsizlik önyargılarına karşı daha düşük yatkınlık gösterdiğini düşündürten araştırmalar da var.
2008 yılında araştırmacılar, Kenya’da yaşayan ve DEHB ile ilişkilendirilen gen mutasyonları taşıyan göçebe bir grubun üyelerinin ortalamadan daha sağlıklı olduğunu keşfetmişler. Oysa aynı mutasyonlar, çiftçilik yapan ve yakın akraba olan kişilerde yetersiz beslenmeyle ilişkilendirilmiş. Bu olguyu kapsayan ve avcıya karşılık çiftçi hipotezi olarak bilinen genel bir görüş var. Bu görüşe göre DEHB ile ilişkilendirilen hiper odaklanma, aslında insanların günlerini avlanıp yiyecek arayarak geçirdiği zamanlarda çok faydalı bir özellikmiş. Tarımsal ve sanayileşmiş yaşamda ise çok daha faydasız bir özellik. 1998 yılında yayımlanan bir çalışmada, DEHB olduğunu söyleyen yetişkinlerin tüm dikkatlerini teslim tarihi gelen acil bir işe vermek için yemek yemeyi, uyumayı ve diğer kişisel ihtiyaçlarını daha iyi erteleyebildikleri bulunmuş. Bu düşünce yapısı, aniden ortaya çıkan bir mamut sürüsü veya beklenmedik bir meyve hazinesi gibi önceden tahmin edilemeyen besin kazanımları yönünden faydalı olmuş olmalı.
Hatta bazı araştırmacılar, şekerin hiperaktivite belirtilerini tetikleyebilmesinin de fruktozun beyinlerimize yiyecek ararken bir meyve hazinesiyle karşılaştığımızı ve daha fazla meyve aramamız gerektiğini düşündürmesinden kaynaklanabileceğini öne sürmüş.
Konu üzerinde yapılacak çok daha fazla araştırma olsa da yeni çalışma, neyin “iyi” ve neyin “normal” olduğuna yönelik mevcut fikirlerimizin epey keyfi olduğunu ve bu fikirleri yeni bir çerçeveye oturtmanın, insanların aslında neden böyle olduğuna dair çok havalı fikirler sunabileceğini hatırlatıyor. Ayrıca yiyecek arayan (en azından) bazı kişilere göre bulgular hiç de şaşırtıcı değil.
Bilim İnsanları Dinozorların Ne Kadar Büyüyebileceğini Hesapladı için yorumlar kapalı
T. rex’in en yüksek boyutunun, mevcut değerlerden %70 daha ağır olduğu tahmin ediliyor.
Çarşamba günü Ecology and Evolution bilim bülteninde yayımlanan yeni bir çalışmada, etçil Tiranozor rex örnek alınarak dinozorların en yüksek ne boyutlara çıkabileceği inceleniyor. Kanada Doğa Müzesinde çalışan Dr. Jordan Mallon ve Londra Queen Mary Üniversitesinde çalışan Dr. David Hone, T. Rex’in fosil kalıntıların gösterdiğinden %70 daha ağır olabileceğini söyleyen tahminler ortaya çıkarmış.
Araştırmacılar pek çok dinozorun ulaştığı bu devasa boyutların, onları sonsuz bir hayranlık kaynağına çevirdiğini ve bu hayvanların nasıl bu kadar büyük olacak şekilde evrimleştiği sorusunu akıllara getirdiğini söylüyor. Hangi dinozor türlerinin kendi grubundaki en büyük dinozorlar olduğu ve hatta hangilerinin şimdiye dek yaşamış en büyük dinozorlar olduğuna yönelik süregelen iddialar ve bunlara dönük karşı iddialar var.
Çoğu dinozor türü sadece bir veya birkaç numuneden biliniyor. Bu yüzden boyut aralıklarının şimdiye dek yaşamış en büyük üyeleri de içermesi son derece olağan dışı. Fakat ‘En büyük bireyler ne kadar büyüktü ve onları bulma ihtimalimiz var mı?’ sorusu geçerliliğini koruyor.
Mallon ve Hone, bu soruyu ele almak üzere bilgisayar modellemesi kullanarak bir T. rex popülasyonunu değerlendirmiş. Popülasyon boyutu, büyüme hızı, ömür uzunluğu, fosil kayıtlarının eksikliği ve daha fazlasını içeren değişkenleri hesaba katmışlar.
Model için T. rex’in seçilme sebebi, tüm bu detayların halihazırda iyi tahmin edildiği tanıdık bir dinozor olması. T. rex’te hâlâ yeterince bilinmeyen yetişkinlikteki vücut-boyut değişkenliği, cinsiyet farklılıklarıyla ve bu farklılıklar olmadan modellenmiş. Ayrıca bu değişkenlik, büyük boyutları ve dinozorlar ile olan yakın akrabalıkları sebebiyle seçilen günümüzdeki aligator örneklerine dayanıyor.
Ormanın gölgelerinden çıkan dev bir T. rex. Tasvir: Anonim/Kanada Doğa Müzesi
Paleontologlar, bilinen en büyük T. rex fosillerinin muhtemelen en yüksek vücut boyutunun %1’ini temsil eden yüzde 99’luk dilime girdiğini keşfetmişler. Fakat bilim insanlarının en yüksek %99,99’daki bir hayvanı bulması için (on binde birlik bir hayvan), günümüzdeki hızda 1.000 yıl daha fosil çıkarması gerekiyor.
Bilgisayar modelleri, yaşamış en büyük bireyin (2,5 milyon hayvanda bir) günümüzde bilinen en büyük T. rex numunelerinden %70 daha ağır (tahmini 15 tona karşılık 8,8 ton) ve %25 daha uzun (15 metreye karşılık 12 metre) olabileceğini öne sürüyor.
Bilinen en büyük T. rex (önde) ile muhtemel en büyük dev T. rex’in silüeti. Canlandırma: Kanada Doğa Müzesi
Bu değerler modele dayalı tahminler olsa da modern türlerin devlerine yönelik yapılan keşif kalıpları, bir yerlerde henüz bulunmamış daha büyük dinozorlar olması gerektiğini düşündürüyor. “Bazı izole kemik ve parçalar, şu an elimizde bulunan iskeletlerden daha büyük bireylerin olduğuna işaret ediyor” diyor Hone.
Yeni çalışma, en büyük fosil hayvanlarla ilgili tartışmalara yenisini ekliyor. Çeşitli gruplardaki en büyük dinozorların birçoğu, tek bir iyi örnekten biliniyor. Dolayısıyla bu tek hayvanın, türün büyük mü yoksa küçük örneği mi olduğunu bilmek imkansız. Görünürde büyük bir tür, tek bir dev bireye ve küçük bir tür de özellikle ufak bir bireye dayanıyor olabilir; hiçbiri de kendi türünün ortalama boyutunu yansıtmaz.
Paleontologların belli bir türün şimdiye kadarki en büyük bireylerini bulma ihtimali inanılmaz derecede küçük. Bu yüzden dünya çapındaki müzelerde dev iskeletler görülebilse de bu türlerin en büyük bireyleri, muhtemelen sergilenen örneklerden çok daha büyüktü.
Dr. Jordan Mallon, Kanada Doğa Müzesi koleksiyonlarında yer alan bir T. rex dökümünün yanında duruyor. Numune, Amerikan Doğa Tarihi Müzesindeki bir iskeletten. Fotoğraf: Kanada Doğa Müzesi
Kanada Doğa Müzesinde çalışan Dr. Jordan Mallon, “Çalışmamıza göre T. rex gibi büyük fosil hayvanlar için bu hayvanların ulaşabileceği mutlak boyutlar hakkında fosil kayıtlarından hiçbir fikir edinemiyoruz” diyor. “15 tonluk bir T. rex’i düşünmek eğlenceli olsa da biyomekanik veya ekolojik bir bakış açısından ilginç sonuçlar barındırıyor.”
Kaynak: Kanada Doğa Müzesi. Çeviren: Ozan Zaloğlu. popular scıence türkiye
Bir Milyar Yıl Sonra İlk Kez İki Yaşam Formu Tek Organizmada Birleşti için yorumlar kapalı
Evrimsel yönden büyük bir adım olabilecek deniz algi Braarudosphaera bigelowii’yi gösteren bir ışık mikroskobu görüntüsü. Bu alg, UCYN-A adı verilen bir bakteriyi içine alarak nitroplast adı verilen yeni bir organel oluşturmuş. Siyah ok nitroplastı gösteriyor. Görüntü: Tyler Coale
Şimdiyse bilim insanlarından oluşan bir araştırma takımı, muhtemelen en az bir milyar yıldır gerçekleşmemiş büyük bir yaşam olayının işaretini tespit etmiş. Araştırmacılar ana endosimbiyoz; yani tek organizmada birleşen iki yaşam formu gözlemlemişler. Dünyada bolca bulunan bir deniz algi çeşidiyle bir bakteri arasında gerçekleşen bu inanılmaz derecede nadir olay, laboratuvar ortamında gözlemlenmiş. Farklı bir açıdan bakacak olursak, böyle bir şey en son olduğunda bitkiler gezegenimize yeni yeni yayılmaya başlamıştı. Çalışmanın sonuçları geçtiğimiz günlerde Cellve Sciencebültenlerinde iki makale halinde yayımlandı.
‘Hücrenin enerji santralinin’ ve kloroplastların geldiği yer
Ana endosimbiyoz, mikrobiyal bir organizma diğerini yuttuğu zaman gerçekleşiyor. Sonrasında bu yutulmuş canlılar bir iç organ gibi kullanılmaya başlanıyor. Konak canlı, endosimbiyont adı verilen bu canlıya besin, enerji ve koruma gibi birkaç fayda sağlıyor. Yutulan endosimbiyont, artık kendi başına hayatta kalamadığında konak hücre için organel adı verilen bir organa dönüşüyor.
Cell bülteninde yayımlanan çalışmanın eş yazarı olan ve Santa Cruz – California Üniversitesinde çalışan doktora sonrası araştırma görevlisi Tyler Coale, “Organellerin bu tip şeylerden ortaya çıkması çok nadir görülen bir şey” diyor açıklamasında. “İlk defa gerçekleştiğini düşündüğümüz zamanlarda bütün kompleks yaşama hayat vermişti.”
Konak yaşam formunun diğer canlının fonksiyonu için temel teşkil ettiği endosimbiyozun, tarihte sadece üç defa gerçekleştiği biliniyor. Tüm bu vakalar evrim için büyük atılımlar olmuş çünkü konaklarıyla birleşmeleri, endosimbiyontların var olması için temel bir niteliğe dönüşmüş.
“Bir bakteri hücresinden daha karmaşık olan her şey varlığını o olaya borçlu” diyor Coale. “Bir milyar yıl kadar önce, aynı şey bu sefer bize bitkileri veren kloroplast ile gerçekleşmiş.”
Bu ikinci olay, daha gelişmiş hücrelerin siyanobakterileri özümsediği zaman meydana gelmiş. Güneş ışığından enerji toplayabilen siyanobakteriler, nihayetinde kloroplast adı verilen ve güneş ışığından enerji toplayabilen organellere dönüşmüş. Bu kloroplastlar, bize biyolojinin bir diğer ana ilkesini; Güneş’ten yiyecek üretebilen yeşil bitkileri vermiş.
Bu son endosimbiyoz olayıyla birlikte, alglerin atmosferdeki nitrojeni diğer hücresel işlemler için kullanabilecekleri amonyağa dönüştürmesi mümkün. Fakat bir bakterinin yardımı gerekiyor.
Nitrojen yaşamın var olması için çok önemli bir besin ve bitkiler normalde onu bitki ya da alglerden ayrı duran bakterilerle kurdukları karşılıklı ilişkiler yoluyla elde ediyorlar. Araştırma takımı ilk önce B. bigelowii’nin UCYN-A adı verilen bir bakteriyle bu tür bir simbiyotik ilişki sergilediğini düşünmüş. Bu ilişki sonrasında çok daha yakın ve ciddi hale gelmiş.
Bilim insanları bu alg ve UCYN-A bakterisi arasındaki boyut oranının, B. bigelowii algiyle ilişkili farklı türler boyunca benzer kaldığını keşfetmiş. Bu büyüme, anahtar besinlerin alışverişiyle kontrol ediliyor ve canlıların metabolizmalarını birbirine bağlıyor gibi görünüyor. Büyüme oranlarındaki bu eşgüdüm, araştırmacıların UCYN-A’yı ‘organel benzeri’ şeklinde adlandırmasına yol açmış.
Makalenin eş yazarı ve UC Santa Cruz’da mikrobiyal okyanus bilimci olan Jonathan Zehr, “Organellerde tam olarak böyle oluyor” diyor bir açıklamada. “Eğer mitokondri ve kloroplasta bakarsanız, aynı şeyi görürsünüz: Hücreyle orantılıdırlar.”
Nitroplasta merhaba deyin
Bu bakterinin bir organel olduğuna yönelik daha fazla bulgu arayan bilim insanlarının, daha derinlere bakması gerekmiş. Science bülteninde yayımlanan çalışmada araştırmacılar gelişmiş X-ışını görüntüleme yöntemi kullanarak, canlı B. bigelowii alg hücrelerinin iç kısmını incelemişler. Bunun sonucunda, çoğalma ve hücre bölünmesinin hem konak alg hem de UCYN-A bakterisi arasında eşgüdüm gösterdiği ortaya çıkmış. Çalışma, ana endosimbiyozun iş başındaki bu canlı birleştirme sürecine yönelik çok daha fazla kanıt sağlamış.
Berkeley Laborutavarı Biyobilimler Alanında çalışan ve ABD Ulusal X-Işını Tomografi Merkezinin başkanı olan makale eş yazarı Carolyn Larabell, “Bu makaleye kadar, bunun bir ‘endosimbiyont’ olup olmadığı ya da gerçek bir organele dönüşüp dönüşmediği hâlâ bilinmiyordu” diyor bir açıklamada. “X-ışını görüntülemesiyle birlikte konak alg ve endosimbiyontun bu çoğalma ve bölünme sürecinin eşgüdümlü olduğunu gösterdik. Bu durum, ilk güçlü kanıtları sundu.”
Berkeley Lab’deki bilim insanlarının gerçekleştirdiği yumuşak X-ışını tomografisiyle oluşturulan bu görüntüler, algi hücre bölünmesinin farklı aşamalarındayken gösteriyor. Artık bir organel olduğu düşünülen ve nitrojen fiksasyonu yapan UCYN-A camgöbeği renkte, alg çekirdeği mavi renkte, mitokondri yeşil renkte ve kloroplastlar leylak renginde gösterilmiş. Görüntü: Valentina Loconte/Berkeley Lab
“Endosimbiyonttan organele giden bir şeyin ayırıcı özelliklerinden biri de bu” diyor Zehr. “DNA parçalarını atmaya başlıyorlar, genomları gittikçe ufalıyor ve o gen ürünlerinin (veya proteinin) hücreye nakledilmesi için ana hücreye bağımlı olmaya başlıyorlar.”
Araştırma takımına göre bu durum, UCYN-A’nın bir tam organel şeklinde düşünülebileceğini gösteriyor. “Nitroplast” adını verdikleri bu organel, 100 milyon yıl kadar önce evrimleşmeye başlamış olabilir. İnsanların zaman algısına göre kulağa uzun gelse de mitokondri ve kloroplastlar ile karşılaştırıldığında, evrimsel zamanda sadece bir milisaniye kadar.
UCYN-A ve konak algiyle ilgili hâlâ cevaplanmamış bir sürü soru var ve araştırma takımı, UCYN-A ile algin farklı soy hatlarında nasıl işlediğini çözüp incelemek istiyor. Nitroplastlar üzerinde yürütülecek daha fazla çalışmayla, bunların başka hücrelerde de bulunup bulunmadığı ve sağladıkları faydaların ne olduğu belirlenebilir. Örneğin tarımda geniş uygulama alanları olabilir.
“Bu sistem nitrojen fiksasyonunda yeni bir bakış açısı” diyor Coale. “Böyle bir organelin mühendislik yoluyla mahsul veren bitkilere nasıl dönüştürülebileceğiyle ilgili ipuçları sağlayabilir.”
Zehr’e göre bilim insanları muhtemelen UCYN-A ile benzer evrimsel hikayeleri olan başka organizmalar bulacak ama bu keşif, “ders kitaplarına geçecek türden”.
Yazar: Laura Baisas/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.