Fas’taki Mağarada 15.000 Yıllık Bitkisel İlaç Kanıtları Bulundu

Fas’taki eski bir mezar çukurunda bulunan Efedra tohumları, bu bitkilerin tıbbi kullanımına dair şimdiye kadarki en eski kanıt olabilir.

Grotte des Pigeons (Güvercinler Mağarası) olarak da bilinen Taforalt’ın girişi. C: Wikimedia Commons

Kuzey Afrika’daki mağarada yaklaşık 15.000 yıl önce bir insan, “alışılmadık ve özel” bir tıbbi bitki olan Efedra ile birlikte gömüldü. Geleneksel tıpta hala kullanılan bu mütevazı çalı, insanlığın bu bitkiyi kullandığına dair bilinen en eski kanıtı sunuyor ve cenaze ritüelleri ile tarih öncesi tıp uygulamaları hakkında ipuçları sağlama potansiyeline sahip.

Bu keşif, Fas’ın kuzeydoğusunda Berkane kenti yakınlarındaki La Grotte des Pigeons (Güvercinler Mağarası), yerel adıyla Taforalt’ta yapıldı. 2005 ile 2015 yılları arasında yapılan kazılarda, mağaranın en arkasında oturur ya da yatar pozisyonda yerleştirilmiş birçok yetişkin ve bebek iskeleti bulundu.

Bu iskeletlerden biri, 19-20 yaşlarındaki bir erkek olan “Birey 14” idi. Kemiklerinin ve mezar hediyelerinin yanında hayvan kemikleri, taşlar ve aşı boyasıyla boyanmış nesneler gibi nadir ve özel buluntular da ortaya çıkarıldı.

Şimdi ise, Las Palmas de Gran Canaria Üniversitesi öncülüğündeki bir ekip, bu bireyin kemiklerinin ve mezar hediyelerinin arasında yedi farklı bitki türüne ait yüzlerce yanmış kalıntıyı tanımladı.

En dikkat çekici olanı ise, Hindistan ve Çin’in geleneksel tıbbında binlerce yıldır kullanılan iyi bilinen bir tıbbi bitki olan Efedra‘nın keşfiydi.

Bitkinin birçok sağlık yararı olduğu iddia ediliyor – birçoğu bilimsel olarak kanıtlanmamış olsa da – soğuk algınlığı ve solunum yolu hastalıklarını tedavi etmekten enerji artırmaya ve kilo kaybına kadar geniş bir kullanım alanı bulunuyor.

Birey 14’ün (mavi renkte) Berberi koyunu boynuzu (gri renkte), aşı boyası ile taş (koyu gri ve kırmızı renkte), hayvan kemikleri (sarı renkte) ve Efedra bitkisi parçaları (kırmızı noktalar olarak) ile birlikte çizimi. C: J Morales et al, 2024.

Bitkinin ana aktif bileşenlerinden biri olan efedrin, genellikle anestezi sırasında düşük tansiyonu önlemek, astım, narkolepsi ve obeziteyi tedavi etmek için kullanılan bir uyarıcı.

Bitkinin çok yönlü potansiyel kullanımları göz önüne alındığında, araştırmacılar bu adamın neden yanmış bitki kalıntılarıyla birlikte gömüldüğünden tam olarak emin olmasalar da bazı fikirleri var.

Çalışmanın yazarları,, “Efedra, hem besleyici hem de terapötik özellikleriyle tüketilen bir ‘tıbbi gıda’ olabilir ve aynı anda açlığı hafifletmek ve sağlığı korumak gibi birçok fayda sağlamak için kullanılmış olabilir” diye yazıyor.

Araştırmacılar ayrıca, mağaranın Iberomaurusian sakinleri tarafından gerçekleştirilen diş çekimi ve kafatası delme gibi cerrahi operasyonların başarıyla iyileştiğine dair kanıtlara dikkat çekiyor. Efedra’nın damar daraltıcı bir etkisi olduğunu ve bu bitkinin bu tür cerrahi işlemler sırasında kan kaybını azaltmak ve iyileşmeye yardımcı olmak için kullanılmış olabileceğini öne sürüyorlar.

Araştırmacılar, 15.000 yıl önce yaşamış insanların niyetlerini tamamen anlamanın mümkün olmadığını kabul ediyor. Ancak, bu “alışılmadık ve özel” bitkinin cenaze bağlamında tüketildiğinin açık olduğunu, bunun da onların bitkinin önemini ve sıra dışı özelliklerini bildiğini gösterdiğini vurguluyorlar.

“Özel yiyeceklerin tüketilmesi ve yiyecek kalıntılarının mezarlık gibi son derece sembolik bağlamlarda yerleştirilmesi, diğer arkeolojik bağlamlarda genellikle ziyafetlerin ve yiyeceklerin ölülerle paylaşılmasının açık kanıtı olarak yorumlanıyor. Burada, Güvercinler Mağarası’nda insanların alışılmadık ve özel yiyecekleri bir mezar töreninin parçası olarak kullandıklarını ya da tükettiklerini ve Efedra’nın bu yiyecekler arasında önemli bir yere sahip olduğunu öneriyoruz”

Yazının Tamamı İçin Tıklayınız.

Kekiğin Bazı Bitki Patojeni BakterilerÜzerine Antimikrobiyal Etkisi

Giriş
Türkiye değişik iklim ve ortam koşullarına sahip olası nedeniyle bitki türü bakımından
oldukça zengin bir ülkedir. Tür sayısı kesin olmamakla birlikte yaklaşık olarak 9.000
civarındadır. Dünyada yaklaşık 20.000 tür tıbbi amaçlar için kullanılırken ülkemizde
bu rakam yaklaşık 500 civarındadır.

Kekik (Thymus spp.) dünyada bilinen tıbbi ve aromatik bitkilerin en önemlilerinden
biridir. Labiatae familyasındandır. Buna ilaveten aynı familyaya ait Origanum
(Mercanköşk), Sideritis (Dağçayı), Thymbra (Karakekik) ve Satureja (Kayakekiği)
türleri de kekik olarak bilinmekte ve baharat olarak kullanılmaktadır (1). Ülkemizde 40
kadar türü yetişmektedir.

Kaynak: http://www.mikrobiyoloji.org/pdf/702050702.pdf

Moleküler Markörlerin Bitki Islahında Kullanımı

Özet
Konvansiyonel bitki ıslahı zaman alıcıdır ve çevresel şartlara bağlıdır. Yeni bir çeşidin ıslahı uzun
yıllar sürebildiği gibi geliştirilen çeşidin piyasaya çıkarılması garanti edilemeyebilir. Bu nedenle
araştırmacılar ıslah sürecinde daha etkili kullanılabilecek yeni yöntemlerle ilgilenmişlerdir. Moleküler
markör teknolojisi bitki ıslahında seleksiyon stratejilerini geliştirmek için geniş kapsamlı yeni uygulamaların
benimsenmesini sağlamıştır.
Materyal değerlendirmede daha deneyimli olan klasik bitki ıslahçılarının moleküler genetik ya da
hücre biyolojisi konusunda çalışma yapması, elde edilen yeni bitkilerin yaygın kullanımı ya da materyalin
değerlendirilmesi açısından gerekli görülmektedir. Bitki ıslahçıları DNA üzerindeki araştırmalardan çok azını
kullanma fırsatı bulmuştur. Özellikle bitki moleküler genetiği ile ilgili olarak son yıllarda elde edilen bilgiler,
bitki ıslahı çalışmalarına yansıyabilecek niteliktedir. Bu nedenle, yeni geliştirilen ya da değiştirilmiş bitki
ıslahı yöntemleri, bitki moleküler biyolojisi çalışmalarından elde edilen bilgilere dayanılarak kullanılmalıdır.
Bu derlemede genel olarak bitkilerde yaygın olarak kullanılan başlıca moleküler markörlerin tipleri,
avantajları/dezavantajları ve bitki ıslahında kullanım alanları ile ilgili çalışmalar ele alınmıştır.
Anahtar kelimeler: Bitki ıslahı, moleküler markörler, markör destekli seleksiyon, DNA

Konuşmak veya Sevmek Bitkilerin Büyümesine Katkı Sağlar mı?

Bitkilerle konuşmanın ya da onlara sevgi göstermenin büyüme üzerindeki etkisi, tam olarak kanıtlanmamış olsa da, bu konuda yapılan bazı testler ve varsayımlar bulunmaktadır. Bu teoriler, genellikle büyüme oranlarına tepkilere ve bu oranların bitki büyümesinin üzerindeki muhtemel etkilerine dayanmaktadır. Aşağıda bu konuda daha ayrıntılı bir açıklama ve ilgili örneklerin örnekleri

1. Ses Titreşimlerinin Bitkilerin Üzerindeki Etkisi

Bitkilerin ses dalgalarına verdiği tepki, bitki biyolojisi alanında araştırılan bir konu. Ses dalgaları, büyüme süreçlerini değiştirecek mekanik seçimler sağlayabilir . Jeong ve ark. (2004) tarafından yapılan araştırmada bitkilerin ses dalgalarına yönelimlerinin olumlu olduğu görülmüştür.

2. Karbon Dioksit (CO₂) Salınımını

İnsanlar konuşurken karbondioksit (CO₂) salınımı yapar. Bitkiler ise fotosentez sürecinde karbondioksiti kullanarak büyümeyi sağlar. Taiz ve Zeiger’in (2010) bitki deneylerinde insanların bulunmadığı ortamlarda bitkilerin daha gür olduğu görülmüştür.

3. Ses ve Müziğin Bitki Büyümesine Etkisi Üzerine Yapılan Çalışmalar

Bitkilerin müziğinin verdiği tepkiler üzerine yapılan bazı deneyler de vardır. Dorothy Retallack, Şao ve Gemisi (2010) tarafından sözleri olumlu olan şarkılar bitkilerin yetiştirildiği ortamda dinlenildiği zaman bitkiler daha hızlı büyür ve ömürleri normalden daha uzun olur.

4. Bitkilerin Çevresel Uyarıcılara Yanıtları

Bitkiler, çevrelerindeki titreşimlere karşı duyarlıdır ve çeşitli stres özelliklerine karşı biyokimyasal tepkiler üretirler.

5. Bitkilerle İlgilenmenin Dolaylı Etkileri

Bitkilere karşı insanların konuşmasının ve sevgi göstermesinin doğrudan etkilerinin kayıtlı sahiplerinin bulunmaması da, bu tür iletişimlerin bitkilerin daha fazla oksijen üretmesine ve uzun ömürlü olmasına kaynak sağlayabilir.

Sonuç:

Sonuç olarak, bitkilerle konuşmak ya da sevgi göstermek, ses seçimleri ve karbondioksit gibi küçük etkiler yoluyla ciltten hafifçe uzatılabilir. Ancak, bu etkilerin büyüme üzerinde doğrudan ve belirgin bir fark yarattığına dair kesin potansiyel olanaklar mevcuttur. En büyük katkı, bitkilere olan ilgi ve özenin büyümesiyle ilişkilerin koşulların yoluyla gerçekleşir.

Kaynak: Bilimsel paylaşımlar sitesindeki bir haber yazısından esinlenilerek yapay zekada hazırlanmış bir bilgilendirme notudur.

Palmiye yağının alternatifi bulunmuş olabilir

Araştırmacılar kek, kurabiye gibi ürünleri inceliyor
Edinburgh’daki Queen Margaret Üniversitesi’ndeki araştırma ekibini Catriona Liddle ve Dr. Julien Lonchamp yönetti

19 Eylül 2023

Güncelleme 19 Eylül 2024

İskoçya’da bir araştırma ekibi, palmiye yağının alternatifi olabilecek bir ürün geliştirmiş olabileceklerini açıkladı.

Süpermarket raflarındaki gıda ve kozmetik ürünlerinin neredeyse yarısının palmiye yağı içerdiği tahmin ediliyor.

Palmiye yağına olan büyük talep, palmiye ağaçlarının yetiştiği Ekvator’a yakın bölgelerde önemli oranda ormansızlaşmaya yol açtı.

Edinburgh’daki Queen Margaret Üniversitesi’nden (QMU) gıda uzmanları, ürettikleri yüzde 100 bitki bazlı yeni içeriğin çevre için yüzde 70 oranında daha iyi olduğunu söylüyor. Ayrıca yüzde 80 daha az doymuş yağ ve yüzde 30 daha az kalori ile ürettikleri PALM-ALT’ı çok daha sağlıklı bir seçenek olarak değerlendiriyorlar.

Ekibin üst düzey araştırmacılarından Catriona Liddle, “(Palmiye yağının) yerine geçebilecek, aynı tada ve aynı dokuya sahip ürünü elde etmeyi başardık” diyor ve ekliyor:

“Bir kurulu, ürünümüz ile geleneksel palmiye yağ arasındaki farkı anlayıp anlayamadığını görmek için bazı duyu testlerinden geçirdik ama farkı anlayamadılar.”

Yeni PALM-ALT ürününün mayonez tarzı bir kıvama sahip olduğu belirtiliyor.

Palmiye ve hindistan cevizi ya da ilave tatlandırıcı, şeker, koruyucu madde veya renklendirici içermiyor.

Keten tohumu endüstrisinden bir yan ürün ile doğal lif ve kanola yağından yapıldı.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı’na (WWF) göre palmiye yağı, dünyada üretilen bitkisel yağların yüzde 40’ını oluşturuyor ve böylece dünyanın en çok üretilen bitkisel yağı olmaya devam ediyor.

Gıda ve kozmetik firmaları arasında oldukça popüler. Kokusuz, tatsız ve renksiz olduğu için ürünlerin kokusunu, tadını ve görünümünü değiştirmiyor.

Pürüzsüz bir dokusu var ve doğal koruyucu görevi görüyor. Yüksek sıcaklıkta da özelliklerini koruduğu için yemek pişirmek için de ideal. Çikolatadan şampuana, pizzadan diş macununa ve deodorantlara kadar her şeyde kullanılıyor.

Palmiye yağı üretimine uygun arazi açmak için ormansızlaştırmaya gidiliyor

Palmiye yağı ekimi için arazi kullanımının yüzde 85’i Endonezya ve Malezya’da.

1970’de 3,3 milyon hektardan 2020’de neredeyse 9 kat artarak 28,7 milyon hektara çıktı.

Mali açıdan bakıldığında, dünya çapındaki palmiye yağı endüstrisinin 2021’de 62,3 milyar dolar değerinde olduğu bildiriliyor. Talep artışı sürdüğünden, bu rakamın 2028 yılına kadar 75,7 milyar dolara çıkması bekleniyor.

Catriona Liddle, BBC’ye yaptığı açıklamada, “Palmiye yağı gıda endüstrisinde yağ olarak kullanılıyor, size doku ve iyi bir raf ömrü sağlıyor. Özellikle fırında pişirilen ürünlerde neredeyse yeri doldurulamaz bir bileşen çünkü çok işlevsel” dedi.

Bundan sonra yeri doldurulabilir mi?

Fakat araştırmayı yürüten ekibinin PALM-ALT için uluslararası patent alma aşamasında olması ve olası üreticilerle görüşmeye başlamasıyla birlikte bu durum değişmek üzere olabilir mi?

Liddle, “Ekmek, kek, bisküvi gibi herkesin yemeyi sevdiği ancak bizim için pek de sağlıklı olmayan unlu mamuller ile başladık” diyor ve ekliyor:

“Yüzde 80’den fazla daha az doymuş yağ ve yüzde 30 daha az kalori içeren bir ürün yarattık. Dolayısıyla bu, palmiye yağından çok daha sağlıklı bir ürün. Ayrıca karbon emisyonları açısından düşünüldüğünde çevre açısından da neredeyse yüzde 70 daha iyi.

“Şimdi ürünü üretecek kişilerle görüşmeler yapmayı düşünüyoruz, bu yüzden bizim için gerçekten heyecan verici.”

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: https://www.bbc.com/turkce/articles/c3g3l7145kyo

Bitkilerin Hisleri ve Duyguları Var mı?

Bitkilerin acı reseptörleri, sinirleri veya bir beyni olmadığı düşünüldüğünde, biz hayvanlar alemi üyelerinin anladığı şekliyle acı hissetmezler. Bir havucu kökünden sökmek veya bir çalıyı budamak, botanik bir işkence değildir ve o elmayı endişelenmeden ısırabilirsiniz. Bitkilerin histen daha gelişmiş bir özellik olan ve işlenmesi için beyin gereken duyguları da yoktur.

Venüs sinekkapan bitkisi gibi bazı bitkiler belirgin duyusal kabiliyetlere sahip. Bu bitkinin inanılmaz tuzakları yarım saniye kadar kısa sürede kapanabiliyor. Benzer şekilde, küstüm çiçeği bitkisi yapraklarını dokunmaya tepki olarak hızla kapatıyor (bu adaptasyon, olası otçulları ürkütüp kaçırma görevi görüyor olmalı). Bu bitkiler görünürde açık bir duyu kapasitesi sergilese de yakın zaman önce yürütülen araştırmalar, başka bitkilerin mekanik uyaranları hücresel bir seviyede algılayıp tepki verebildiğini göstermiş. Bilimsel çalışmalarda sıkça kullanılan bir hardal bitkisi olan Arabidopsis, tırtıllar veya yaprak bitleri kendisini yediği zaman yapraktan yaprağa elektrik sinyalleri gönderiyor ve otçulluğa karşı kimyasal savunmalarını artırma sinyali veriyor. Bu dikkat çekici tepki fiziksel hasarla başlasa bile söz konusu elektriksel uyarı sinyali, acı sinyalinin dengi değil ve hasar gören bir bitkiye hayvani özellikler yükleyerek, onu acı çeken bir bitki gibi düşünmememiz gerekir. Bitkiler Güneş ışığına, yer çekimine, rüzgara ve hatta ufak böcek ısırıklarına yanıt verme konusunda sıra dışı kabiliyetlere sahip ama evrimsel başarı ve başarısızlıkları (neyse ki) acıyla değil, sadece yaşam ve ölümle şekillenmiş.

https://popsci.com.tr/sinekkapan-bitkisi-yapraklarini-nasil-kapatiyor/embed/#?secret=z1853PRIcz#?secret=cJazU4FDd0

Pek çok bitkinin fiziksel uyaranları ve hasarları zannedildiğinden daha karmaşık şekillerde algılayıp iletebildiği görülse de burada bahsedilen ‘algılama’ ve ‘iletme’, hayvanlar alemindeki özelliklere yapılan birer benzetme. Gazete haberlerinde gördüğünüz ‘Bitkiler konuşabiliyor‘, ‘hissedebiliyor‘, ‘bağırıyor‘ veya ‘birbirleriyle iletişim kurabiliyor‘ türü başlıklar da bitkilerde görülen, kendiliğinden gerçekleşen kimyasal, fiziksel ve biyolojik etki- tepki mekanizmalarının hayvanlar alemindeki olgulara hatalı şekilde benzetilip yorumlanmasından kaynaklanıyor.

Venüs sinekkapan bitkisinin görecek gözleri, dokunacak sinirleri ve düşünüp karar verecek bir beyni yokken üzerine böcek konduğunu nasıl algılıyor, biliyor ve yapraklarını kapatmaya ‘karar veriyor’? 2 yıl önce yapılan bir araştırmaya göre bu bitkinin hassas tetikleyici kıllarına dokunulması, mekanosensif iyon kanallarını harekete geçirerek fiziksel bir mekanizmayı tetikliyor. Hareket ile uyarıldığı zaman açılan bu kanallar, iyon yüklü moleküllerin akın etmesine ve hücrelerin farklı çalışmasına sebep oluyor (aynı yapılar, daha gelişmiş sistemler olan biz hayvanlarda da var, bkz: yakınsak evrim). Ancak bunlar beyin ve sinir sistemi olmadan, tamamen mekanik ve bilinçsiz şekilde gerçekleşen ve dışarıdan bilinçliymiş gibi görünen faaliyetler.

Bitkiler aslında yaptıkları hiçbir şeyi bilinçli yapmıyor çünkü düşünecek sistemleri yok. Sadece canlılığın milyarlarca yıllık evriminde ortaya çıkan sayısız mekanizmadan bazıları işe yaradığı ve yok olmadığı için günümüze kadar ulaşmış. Örneğin bitkiler böcekleri kendine çekmek için çiçek açmıyor, böcekler dikkatlerini çeken çiçeklere gidiyorlar. Bu bitkiler daha çok tozlaştığı için hayatta kalma şansları artıyor ve kullanılan ‘aktif anlatım dili’nde bu durum, bitkiler sanki kendilerini böcekleri çekmek için güzelleştiriyormuş gibi algılanıyor. Evrim bilinçsiz bir süreç. Milyarlarca yılda gerçekleşen, deneme yanılma faaliyetine ‘benzeyen’ sayısız sürecin sonunda ortaya çıkan sistemler doğanın işleyişini meydana getiriyor. Bunun sonucunda çok ufak boyutlu arılar bizim nasıl yapabildiklerine şaşırdığımız şeyler yapıyorlar. Tabii ki onların da bu kadar kapsamlı düşünecek beyinleri yok. Arıcıların dumanlarına bir türlü çözüm bulamıyor ya da ballarının neden azaldığını anlayamıyorlar.

Yazarlar: Melissa Petruzzello/Brittannica & Ozan Zaloğlu.

Kaynak: https://popsci.com.tr/bitkilerin-hisleri-ve-duygulari-var-mi/

Dev Araştırmaya Göre Vejetaryen ve Vegan Beslenmek Çok Sağlıklı

Meyveler ve sebzeler bir kez daha kazandı! CNN’in aktardığına göre bilim insanlarının yürüttüğü şemsiye bir çalışmada, vejetaryen ve vegan beslenme düzenlerinin kanser ve kalp damar hastalıkları gibi hayatı tehdit eden rahatsızlıkların tehlikesini önemli ölçüde azalttığı, hatta erken ölümü bile önleyebildiği bulunmuş.

Araştırmacıların yaptığı şemsiye bir çalışmada şimdiye kadar yürütülen büyük bir miktarda araştırma incelenmiş. Geçtiğimiz ay PLOS bülteninde yayımlanan çalışmada bilim insanlarından oluşan uluslararası bir araştırma takımı (aralarında Stanford Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesinde çalışanlar da var), bitki tabanlı beslenme şekilleri üzerine 20 yılı aşkın süredir yürütülmüş araştırmaları incelemiş.

CNN’e konuşan makalenin baş yazarı ve İtalya’daki Scuola Superiore Sant’Anna üniversitesinde yüksek lisans öğrencisi olan Angelo Capodici, araştırmacıların bunu yaparken bitkiye dayalı sağlıklı beslenme düzenlerinin “karaciğer, kolon, pankreas, akciğer, prostat, mesane, cilt, böbrek ve Hodgkin dışı lenfoma” gibi kanserlere ek olarak kalp hastalıklarına karşı da önemli ölçüde “koruyucu bir etki” sağladığını belirlediğini söylüyor. Çalışma ayrıca vejetaryenlik ve veganlığın metabolik hastalık ve diyabet görülme sıklığını da azalttığını gösteriyor. Bu hastalıkların her ikisi de ömrün kısalmasına ve yaşam kalitesinin düşmesine katkıda bulunabiliyor.

Araştırmaya göre hastalığa karşı koruyan bu etkiler, sağlığa sunduğu diğer faydaların yanısıra kolesterol ve tansiyonun, kan şekerinin ve iltihaplanmanın düşmesi gibi etkenlerin de sonucu gibi görünüyor. Araştırma bütünüyle değerlendirildiğinde, et ürünlerinin ve işlenmiş gıdalar yerine tam ve bitki tabanlı gıdalara (sebzeler, meyveler, tam tahıllar, kabuklu yemişler ve tohumlar, baklagiller vb.) daha çok önem verilmesinin, genellikle uzun vadeli insan sağlığı için olumlu bir hareket olduğunu gösteren ve giderek artan fikir birliğine yeni bulgular ekliyor.

Bununla beraber önemli bir uyarı da var: Bütün vegan veya vejetaryen beslenme şekilleri olumlu sonuçlar sunmuyor.

Sonuçta şekerli beyaz ekmekten patates cipslerine, şekerlemelere ve hatta Oreo’lara kadar bir sürü abur cubur, işlenmiş gıda teknik olarak vegan şeklinde düşünülüyor. Fakat bu gibi işlenmiş gıdalar uzun vadeli sağlığa kesinlikle katkı sunmuyor ve çalışmanın eş yazarı, İtalya IRCCS Nörolojik Bilimler Enstitüsünde hipofiz birimi tıbbi direktörü olan Federica Guaraldi’nin CNN’e aktardığına göre abur cubur odaklı vegan veya vejetaryen beslenme düzenleri olanlar büyük ihtimalle tam, işlenmemiş, bitkisel gıdalar tüketen eşdüzey kişilerle aynı faydaları görmeyecek.

“Meyve suları, rafine tahıllar, patates cipsleri ve hatta gazlı içecekler gibi sağlıksız bitkisel besinlerin tüketimine ağırlık veren beslenme şekilleri”, Guaraldi’nin CNN’e söylediğine göre bitkisel tabanlı bir beslenme şeklinin sağlığa olası faydalarını etkin biçimde ortadan kaldırabilir.

Ayrıca bazı uzmanların, daha sağlıklı bitkisel beslenme yolculuklarına çıkan kişilerin daha bütüncül sağlıklı yaşam biçimleri olabileceğini (düzenli egzersiz yapmak, yeterli uyumak vb. gibi) öne sürdüğünü belirtmekte de fayda var. Söz konusu durum, bu son çalışmada ölçülen hastalık frenleyici etkilere katkıda bulunuyor olabilir.

Çalışmada yer almayan ve kâr amacı gütmeyen True Health Initiative kurumunun kurucusu Davit Katz, “Burada beslenmeye atfedilen şey, belki de kısmen diğer yaşam şekli uygulamaları sebebiyle gerçekleşmiş olabilir” diyor CNN’e.

Fakat Katz bunun, araştırmanın doğruluğu konusunda “önemsiz bir endişe” olduğunu ekliyor.

Katz şöyle devam ediyor: “Bitkilerin baskın olduğu beslenme kalıpları, sağlık yönünden önemli sonuçlar lehine net etkiler sunuyor. Gözlemlenen faydaların bir kısmı diğer yaşam tarzı uygulamalarına atfedilebilse dahi durum böyle.”

Bu şemsiye çalışmada vejetaryen veya veganlığın dışındaki herhangi bir beslenme şekli hesaba katılmamış; yani Akdeniz diyetinden ilham alan ve balık ile ete izin verilmesine rağmen kalp ve beyin açısından geniş oranda sağlıklı olduğu düşünülen DASH ve MIND diyetleri gibi rejimler analiz dışında tutulmuş. Araştırmacıların çalışmada yazdığı üzere bu tür bir şemsiye analiz, doğası itibarıyla da oldukça genel: “Orijinal çalışmalarla ilişkili önemli metodolojik kısıtlamalar yüzünden verilere dikkat edilmeli.”

Kaynak ve yazını devamını okumak için tıklayın: https://popsci.com.tr/dev-arastirmaya-gore-vejetaryen-ve-vegan-beslenmek-cok-saglikli/

Uzayda Bitki Yetiştirildi

Uluslararası Uzay İstasyonu’nda (ISS) yetiştirilen ilk çiçek olan zinya, uzayda bitki yetiştirme konusunda önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu deney, astronotların uzun süreli uzay görevlerinde kendi yiyeceklerini yetiştirme yeteneklerini artırmak için gerçekleştirilen bir dizi denemenin parçasıydı. Zinya çiçeği yetiştirme deneyinin amacı, bitkilerin mikrogravitede nasıl büyüdüğünü ve geliştiğini anlamaktı.

Deneyin Başlangıcı ve Amaçları

Zinya bitkisinin ISS’de yetiştirilmesi, NASA’nın Veggie (Vegetable Production System) adlı bir projesi kapsamında yapıldı. Veggie, ISS’de taze sebzeler ve bitkiler yetiştirmek için tasarlanmış bir sistemdir. 2014 yılında başlatılan bu proje, astronotlara uzun süreli uzay yolculuklarında taze yiyecek sağlayabilmeyi amaçlamaktadır. Zinya, bu sistemde yetiştirilen ilk çiçekli bitki oldu.

Zinya’nın seçilme nedeni, bitkinin uzayda yetiştirilmesi beklenen diğer bitkilere (örneğin, domates) benzer özelliklere sahip olmasıydı. Bu bitkinin büyümesi sırasında ortaya çıkan zorluklar, gelecekteki daha karmaşık bitkiler için yol gösterici olabilirdi.

Zinya Çiçeğinin Yetiştirilmesi

Zinya bitkileri, ISS’de Veggie sistemi içinde 2015 yılında ekildi. Ancak, bitkilerin büyümesi beklenenden daha zor oldu. ISS’deki mikrogravitasyon ortamı, suyun ve besin maddelerinin bitkilere eşit şekilde dağılmasını zorlaştırdı. Ayrıca, bitkilerin büyümesi sırasında mantar sorunları da ortaya çıktı. Bu sorunlar, bitkilerin gelişimini olumsuz etkiledi ve bazı bitkilerin çürümesine neden oldu.

Bu sorunlarla başa çıkabilmek için NASA, ISS’deki astronotların daha fazla özerklik kazanmasını sağladı. Astronotlar, bitkilerin bakımı konusunda daha fazla karar verme yetkisine sahip oldu. Bu süreçte, astronotlar bitkilere daha fazla su vermek, ışık seviyelerini ayarlamak ve gerektiğinde havalandırmayı artırmak gibi kararlar aldı. Bu müdahaleler sonucunda zinya bitkileri yeniden canlandı ve sonunda çiçek açmayı başardı.

İlk Çiçek Açılması ve Önemi

Zinya bitkisi, 16 Ocak 2016’da uzayda ilk kez çiçek açtı. Bu olay, uzayda bitki yetiştirmenin zorluklarına rağmen başarılı olabileceğini gösterdi ve uzayda uzun süreli yaşamın mümkün olabilmesi için kritik bir adım olarak değerlendirildi. Zinya’nın çiçek açması, astronotlar için bir moral kaynağı oldu ve gelecekteki Mars görevleri gibi uzun süreli uzay yolculuklarında taze yiyecek yetiştirmenin mümkün olabileceğine dair umut verdi.

Bilimsel Kazanımlar

Zinya çiçeğinin uzayda yetiştirilmesi, bitki biyolojisi ve mikrogravitede bitki yetiştirme hakkında önemli veriler sağladı. Bu deneyler sayesinde bitkilerin büyüme koşullarının nasıl optimize edilebileceği, su ve besin yönetiminin nasıl iyileştirilebileceği ve mikrogravitasyonun bitkiler üzerindeki etkileri hakkında daha fazla bilgi edinildi. Bu bilgiler, gelecekte uzayda daha karmaşık bitkilerin yetiştirilmesi ve uzun süreli uzay görevlerinde kendi yiyeceklerini yetiştirme gereksinimi olan astronotlar için kritik öneme sahiptir.

Sonuç

Zinya çiçeği, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yetiştirilen ilk çiçekli bitki olarak tarihe geçti. Bu deney, uzayda bitki yetiştirmenin mümkün olduğunu ve bu süreçte karşılaşılan zorlukların aşılabileceğini gösterdi. Zinya’nın başarısı, gelecekteki uzun süreli uzay görevleri için taze yiyecek yetiştirme olanaklarını araştırmaya devam eden bilimsel çabaların önemli bir parçası olarak kabul edilir.

Yazar: Kifayet Beşirik

Kaynak: Sıradışı Bilim

Kaktüsler Gerçekten Radyasyonu Emer/Engeller Mi?

İddia: Kaktüsler her türlü cihazdan, özellikle de bilgisayardan yayılan radyasyonu önlerler. Dolayısıyla herkesin bilgisayar odasında kaktüs bulunmalıdır. Gerçek Mi? Sahte. Gerçek Ne?Kaktüslerin diğer herhangi bir cisimden daha fazla radyasyon soğurduğunu gösteren hiçbir bilimsel veri bulunmamaktadır.

Kaktüslerin radyasyonu emdiği veya engellediği iddiası, özellikle bilgisayar ve diğer elektronik cihazlardan yayılan radyasyonu önlemek için kaktüslerin ofislerde ve bilgisayar odalarında bulundurulması gerektiği yönünde popüler bir efsanedir. Ancak bu iddia, bilimsel bir temele dayanmamaktadır ve gerçeği yansıtmamaktadır.

İddianın Kökeni ve Yayılma Nedenleri

Bu iddia, muhtemelen kaktüslerin fiziksel yapısı ve dikenli görünümü nedeniyle ortaya çıkmış olabilir. Kaktüsler sert, dikenli bir dış yapıya sahiptir ve bu nedenle bazı insanlar, onların zararlı maddeleri veya enerjileri engelleyebileceği yanılgısına kapılmış olabilirler. Ayrıca, kaktüslerin radyasyonu emdiğine dair iddialar, bitkilerin genel olarak çevreye faydalı oldukları gerçeğiyle karıştırılabilir. Bitkilerin hava temizleme özellikleri vardır, ancak bu özellik radyasyonla ilgili değildir.

Bilimsel Gerçekler

Kaktüslerin, diğer bitkiler ya da cansız nesnelerden daha fazla radyasyon soğurduğunu gösteren hiçbir bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Radyasyon, elektromanyetik dalgalar şeklinde yayılan enerjidir ve bu enerji, genellikle iyonlaştırıcı (X-ışınları, gama ışınları gibi) ve iyonlaştırıcı olmayan (radyo dalgaları, mikrodalgalar gibi) olarak ikiye ayrılır. Bilgisayarlar ve diğer elektronik cihazlar, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon yayarlar. Bu tür radyasyon, düşük enerji seviyelerine sahiptir ve sağlığımıza zarar verme potansiyeli çok düşüktür.

Bitkiler, genel olarak radyasyonu emme özelliklerine sahip değildir. Kaktüsler de dahil olmak üzere, bitkilerin radyasyonu özel olarak engelleme veya emme gibi bir yeteneği yoktur. Kaktüslerin bu iddiada belirtilen şekilde bir işlev görmesi için belirli bir mekanizma olması gerekir, ancak böyle bir mekanizma bilimsel olarak tanımlanmamıştır.

Sonuç

Kaktüslerin radyasyonu emdiği veya engellediği iddiası tamamen bir şehir efsanesidir. Bilgisayar odasında bir kaktüs bulundurmanın radyasyonu önlemek gibi bir etkisi yoktur. Ancak kaktüslerin estetik bir değer kattığı ve ortama hoş bir atmosfer sağladığı inkar edilemez. Bilimsel olarak radyasyondan korunmanın en etkili yolu, cihazların uygun şekilde kullanılması, koruyucu ekipmanların kullanılması ve düzenli aralıklarla mola vermektir. Kaktüsler bu süreçte herhangi bir rol oynamaz.

Yazar; kifayet Beşirik

Kaynak ; Sıradışı bilim

Ksilem ve Floem: Bitkilerde Besinlerin, Suyun ve Minerallerin Taşınması

Bitkilerde madde taşınımı, ksilem ve floemFuseSchool – Global EducationKsilem ve Floem: Bitkilerde Besinlerin, Suyun ve Minerallerin Taşınması İlk bakışta sadece suyun, minerallerin, glikozun ve amino asitlerin hareketi diyebiliriz. Ama bu bilimdir ve bu süreci betimlemek için özel terimlere ihtiyaç…

Ksilem (Xylem)

Ksilem, bitkinin su ve mineral taşınımını sağlayan dokudur. Su ve mineraller, topraktan kökler aracılığıyla emilir ve ksilem hücreleri aracılığıyla bitkinin yapraklarına ve diğer kısımlarına taşınır. Ksilem, genellikle uzun, boru şeklinde hücrelerden oluşur ve bu hücrelerin duvarları odunlu maddelerle kaplıdır, bu da bitkiye destek sağlar. Ksilem hücreleri ölüdür ve boşluklu yapıları suyun ve minerallerin hızlı bir şekilde taşınmasını mümkün kılar.

Su taşınımı nasıl gerçekleşir?
Su, köklerden emildikten sonra, ksilem hücreleri boyunca yapraklara doğru çekilir. Bu taşınım, kök basıncı, kılcal hareket ve transpirasyon (terleme) gibi mekanizmalarla desteklenir. Transpirasyon, yapraklardan su buharı olarak kaybedilen suyun yarattığı çekim kuvvetiyle suyu yukarıya doğru taşır.

Floem (Phloem)

Floem, bitkinin fotosentez sonucu üretilen besinleri (özellikle şekerleri) bitkinin diğer kısımlarına taşımakla görevli dokudur. Bu dokular, canlı hücrelerden oluşur ve iki yönlü taşınma sağlayabilir, yani besinler bitkinin ihtiyaç duyduğu her yere, hem yukarı hem de aşağı yönlü olarak taşınabilir.

Besin taşınımı nasıl gerçekleşir?
Floem aracılığıyla taşınan şekerler, kaynak bölgelerinden (genellikle yapraklar) sink bölgelerine (büyüyen kökler, meyveler, tohumlar) doğru hareket eder. Bu taşınım, suyun osmotik basıncı ile gerçekleşir. Şekerler, floem tüplerinde yoğunlaşır ve bu yoğunluk farkı suyun tüplere girmesine neden olur, böylece basınç artar ve besinler bitki boyunca hareket eder.

Yazar: Kifayet Beşirik

Kaynak: Sıradışı bilim