Kaynak: Sıradışı bilim sitesi
Y Kromozomu, Sadece Cinsiyet ile İlgili Değil!

Y kromozomu, insan genomunun önemli bir parçasıdır ve genellikle yalnızca cinsiyet belirleme işleviyle ilişkilendirilir. Ancak yapılan araştırmalar, bu küçük kromozomun, özellikle erkek sağlığı ve genetik işlevler üzerinde düşündüğümüzden çok daha fazla etkisi olduğunu gösteriyor. İşte detaylar:
1. Cinsiyet Belirleme Görevi
Y kromozomu, embriyonun erkek olarak gelişmesini sağlayan SRY (Sex-determining Region Y) genini taşır. Bu gen, erkek cinsiyet özelliklerinin gelişimi için testis oluşumunu tetikleyen genetik süreçleri başlatır.
2. Erkek Üreme Sağlığı
Y kromozomu, spermatogenezi (sperm üretimi) düzenleyen genler taşır. Örneğin, AZF (Azoospermia Factor) bölgesi, sağlıklı sperm üretimi için gereklidir. Bu bölgedeki mutasyonlar veya eksiklikler, kısırlığa neden olabilir.
3. Bağışıklık ve Diğer Sağlık İşlevleri
Son araştırmalar, Y kromozomunun bağışıklık sistemi üzerinde etkileri olabileceğini ortaya koyuyor. Bazı Y kromozomu genleri, erkeklerde belirli kanser türlerine veya bağışıklıkla ilişkili hastalıklara yatkınlık yaratabilir. Örneğin:
- Y kromozomu genlerinin eksilmesiyle ilişkilendirilen “mosaic loss of Y” (LOY), yaşlanan erkeklerde daha sık görülür ve kardiyovasküler hastalıklar ve kanser riskini artırabilir.
4. Yaşam Süresi ve Sağlık
Kadınların erkeklerden daha uzun yaşamasının nedenlerinden biri, erkeklerde Y kromozomunun yaşla birlikte bozulmaya başlaması olabilir. Bunun vücutta hücresel işlev kaybına ve hastalıklara yol açtığı düşünülüyor.
5. Y Kromozomu Kaybolacak mı?
Y kromozomu, evrimsel süreçte küçülmüş bir kromozomdur ve geçmişte birçok gen kaybetmiştir. Ancak, 2014’te Nature dergisinde yayımlanan bir çalışmada, Y kromozomunun bu kayıplara rağmen istikrarlı bir şekilde korunduğu ve insan türünde kalmaya devam edeceği öngörülüyor. Çünkü kromozomdaki önemli genler doğal seçilim tarafından korunuyor.
6. Genetik Çeşitlilik
Y kromozomu, baba soyunu izlemek için kullanılan genetik bir “imza” taşır. Bu kromozom, mutasyonlar yoluyla tarih boyunca insan popülasyonlarının hareketlerini ve evrimini anlamak için de önemli bir araçtır.
Sonuç:
Y kromozomu, sadece cinsiyet belirlemekle sınırlı olmayan, erkek sağlığı ve genetik işlevler açısından hayati bir role sahiptir. Bu küçük ama etkili kromozomun taşıdığı genler, insan biyolojisi ve evrimini anlamamızda anahtar bir konumdadır. Gelişen araştırmalar, onun karmaşık ve hayati rollerini daha iyi anlamamızı sağlamaya devam edecek.
Kaynak: Sıradışı bilim sitesinden alınan bilgiler yapay zeka ile genişletilmiştir.
Türkiye’de yenidoğan uygulamaları prematüre bebek ailelerini nasıl etkiliyor?

“Gezmeyi seven bir aileydik. Hamileliğimin 23’üncü haftasında doktor onayıyla beş günlük bir Amerika gezisine çıktık. Vardıktan bir gün sonra kendimizi acilde bulduk. Doğum başlamış… Doktorlar böyle bir bebeğin yaşasa bile engelli olma ihtimalinin yüzde 95 olduğunu söylediler… 48 saat sonra Can doğdu. Yaşama ihtimali yüzde 40’tı. Büyük bir travmaydı, daha önce böyle bir çaresizlik yaşamamıştık…”
İnci Candemir, 16 yıl önce ilk kez anne olma deneyimini BBC Türkçe‘ye bu şekilde anlattı.
Sağlık Bakanlığı’na göre Türkiye’de her yıl yaklaşık 120 bin aile prematüre bebek sahibi oluyor.
Bu erken doğumlar, yenidoğan ölüm sebepleri arasında ilk sıralarda yer alıyor.
BBC Türkçe‘ye konuşan uzmanlara göre prematüre bebekler için sağlık hizmetleri teknik açıdan çoğunlukla yeterli ancak bebek ve ailenin bütünsel sağlığı açısından iyileştirilebilecek yanları var.
Normal koşullarda anne-baba yanına verilen bebekler erken doğdukları takdirde yenidoğan acil servisine alınıyor ve haftalar, hatta aylarca burada kalıyorlar.
Buna karşın birçok ebeveynin doğum izni süresi 16 haftayla sınırlı.
Bu da aileleri bebekleri ve işleri arasında seçim yapmaya zorluyor.
Ebeveynlerin bebek yoğun bakımına erişmesine getirilen kısıtlamalar ve yenidoğan hemşirelerinin üzerindeki yük de prematüre bakımında sıkça dile getirilen sorunlar arasında.
Prematüre nedir, neden özel bakıma ihtiyaç duyar?
Normal koşullarda anne karnındaki bir bebeğin gelişimi 40 haftada tamamlanıyor.
Doğum 37’inci haftadan önce olduğunda bebekler prematüre olarak tanımlanıyor.
Resmi verilere göre Türkiye’de yaklaşık her 100 bebekten 13’ü bu süreden önce doğuyor.
Sağlık Bakanlığı’na göre yüksek riskli gebelikler, küçük ya da ileri yaşta gebelik, çoğul gebelik, tütün ya da bağımlılık yapıcı madde kullanımı ve yetersiz beslenme gibi faktörler erken doğum riskini artırıyor.
Prematüre bebeklerin birçoğu ilk andan itibaren nefes almak gibi temel yaşam fonksiyonlarını gerçekleştirmek için tıbbi desteğe ihtiyaç duyuyor.

BBC Türkçe‘nin sorularını yanıtlayan Türk Neonatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Esin Koç, “Bir bebek ne kadar erken ve düşük ağırlıkla doğmuşsa doğumdan sonra sorun yaşama riski o kadar artar” diyor.
“Uygun canlandırma yapılmadığında beyin ve diğer organlarda kalıcı hasar riski yüksektir; bu yüzden ilk anlar büyük bir özen ve uzmanlık gerektirir” diye ekliyor.
Koç, bu bebeklerin ilk nefeslerini alabilmeleri, kalp ritimlerinin dengelenmesi ve vücut ısısının korunması için deneyimli bir yenidoğan ekibinin gerekli olduğunu vurguluyor.
Erken doğan bebekler vücut ısılarını düzenleyemedikleri için ve olası enfeksiyonlardan korunmaları adına kuvözlerde izole ediliyorlar.
Genellikle emme ve yutma refleksleri yeterince gelişmediği için damardan veya tüp yoluyla beslenmeleri gerekiyor.
‘Kadınlar prematüre bebeğini bırakıp işe dönemiyor’
İnci Candemir bugün prematüre bebek ebeveynleri için danışmanlık yapıyor ve sosyal medyada kendisini takip eden binlerce kişiyle deneyimlerini paylaşıyor.
Candemir’e göre prematüre bebeklerinin ailelerinin karşılaştığı en büyük zorluklardan biri doğum izinlerinin yeterli olmaması.
Oğlunun erken doğmasının ardından beş gün planladığı Amerika seyahatinin 135 gün sürdüğünü anlatıyor ve ekliyor:
“Öncesinde uluslararası bir şirkette beyaz yakalı bir çalışandım. Ama Can hastaneden taburcu olduğunda 16 haftalık doğum iznim çoktan bitmişti. Ben de işimi bırakmak zorunda kaldım.”

Türkiye’de kadınların doğum izni 16 hafta.
Babalık izniyse memurlar için 10, özel sektör için beş gün.
Candemir, devlet memuru olan kadınların erken doğum yapmaları durumunda refakat izniyle bu süreyi uzatabildiğini söylüyor.
Refakat izni en fazla üç ay süreyle veriliyor.
Bu durum birçok anne-babayı işi ve bebeği arasında seçim yapmak zorunda bırakıyor.
Candemir, “Kimse preamütüre bebeğini bırakıp işe gidemiyor, zaten müthiş bir suçluluk duygusu hissediyorlar, neredeyse tümü işini bırakıyor” diyor.
Kamu hastaneleri yeterli mi?
BBC Türkçe‘ye konuşan uzmanlar, Türkiye’deki kamu hastanelerinin çoğunun prematüre bebeklerin ihtiyaç duyduğu ileri bakım teknolojilerine sahip olduğu konusunda hemfikir.
Ancak yatak sayısının yetersiz olduğunu vurguluyorlar.
BBC Türkçe‘ye konuşan İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Osman Küçükosmanoğlu, kamudaki yatakların “yeterli olmadığını” söylüyor.
Türkiye’deki yenidoğan bebek bakım kapasitesinin “yarısından fazlasının” özel hastanelerde olduğunu ekliyor.
Türk Neonatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Esin Koç da “Özel hastanelerde çok daha fazla olan yoğun bakım yatak sayısının kamu hastanelerine kaydırılması, bölgesel dengesizliklerin giderilmesi ve sağlık personelinin bu alanda uzmanlaşması, prematüre bebek bakımında daha sürdürülebilir, erişilebilir ve denetlenebilir bir yapı oluşturulmasını sağlayacaktır” yorumunu yapıyor.
‘Uzman hekim ve hemşire eksikliği bakım kalitesini olumsuz etkiliyor’
Prematüre bebeklerin bakımında kritik faktörlerden biri uzmanlaşmış yenidoğan hekimleri ve hemşireleri.
Prof. Dr. Esin Koç, Türkiye’de yenidoğan uzmanı hekimlerin ve hemşirelerin sayısının yetersiz olduğunu söylüyor.
Koç, bu bebeklerin bakımında kritik bir role sahip olan yenidoğan uzmanı hekimlerin ve hemşirelerin sayıca eksikliğinin bakım sürecinin kalitesini doğrudan etkilediğini belirtiyor.
Bunun sonucunda yenidoğan servislerinde ciddi bir iş yükü oluştuğunu ekliyor.
Kamu hastanelerinde ebeveynlere gönüllü danışmanlık veren İnci Candemir, yenidoğan servislerinde hemşirelerin iş yükünün “çok ağır” olduğunu vurguluyor:
“Bu hemşirelerde ‘burn-out’ [tükenmişlik] sıklıkla görülür, zaten sürekli birileri başka bölümlere gider yerine yenileri gelir… Küçücük bebeklerden kan almak, kaybettiklerinde bunu anne-babalarına söyleyen kişi olmak ve bunu gece-gündüz demeden yapmak inanılmaz bir yük.”

‘Bazı aileler için hastaneye gidiş gelişler bile sorun olabiliyor’
Erken doğan bebekler, hastaneden taburcu olduktan sonra da özel bakıma ihtiyaç duyuyor.
Bu bebeklerin özel mamalarla beslenmeleri, fizyoterapi, ergoterapi ya da akciğer gelişimleri için kritik olan surfaktan maddesini içeren ilaçlarla desteklenmeleri gerekiyor.
Küçükosmanoğlu, ailelerin sosyo-ekonomik durumuna göre bu ihtiyaçları karşılamakta zorlanabildiğini söylüyor.
“Devlet bu masrafların bir bölümünü karşılıyor ama bazı aileler için hastaneye gidiş gelişler bile sorun olabiliyor” diye ekliyor.
BBC Türkçe‘ye konuşan El Bebek Gül Bebek Derneği Başkanı İlknur Okay, Türkiye’de prematüre bebeklerin sağlık takiplerinin ayrı ayrı randevularla sürmesinin sorun olduğunu belirtiyor.
Bu süreçte pediatrik kardiyologlardan göz hastalıkları uzmanlarına ve solunum terapistlerine kadar gibi farklı uzmanlık alanlarından sağlık profesyonelleri rol alabiliyor.
“Ailelerin her bir kontrol için ayrı randevu alması ve hastanelere götürmeleri gerekiyor ancak prematüre takip merkezi olsa işler kolaylaşır, bebekler enfeksiyonlara açık hale gelmez” diyor.
‘Ebeveynler ünitelere girebilse çeteler bu kadar cesur davranamazdı’
Prematüre bebeklerle ilgili çalışan sivil toplum kuruluşu temsilcileri, Türkiye’de yenidoğan acil servislerinde ailelerin bebeklerinden ayrılmasının önemli bir sorun olduğunu savunuyor.
Bu uygulamayla ailelerin bebekleriyle sınırlı sürelerde vakit geçirmesine izin veriliyor.
Süreler hastaneden hastaneye değişiyor.
İlknur Okay, gelişmiş ülkelerde “sıfır ayrılık politikası”yla yenidoğan acil servislerinin “aile merkezli” hale getirildiğini belirtiyor.
Son araştırmaların bu uygulamanın olumlu etkilerini ortaya koyduğunu aktarıyor:
“Bebekler anne-babasından ayrılmadığında solunum cihazından daha hızlı çıkıyor, ailenin psikolojik durumuna olumlu katkı sağlıyor, annenin süt verimini, bebeğin bağlanmasını da olumlu etkiliyor.”

İnci Candemir de ABD’de doğum yaptığı hastanede aile merkezli bakım uygulandığını ve oğulları Can’ın birçok riski atlatıp 16 haftada taburcu olabilmesinde bunun katkısını hissettiklerini belirtiyor:
“Tüm süreyi içeride geçirebiliyorsunuz, sadece annenin uyumasını istedikleri için yedi-sekiz saat eve gönderiyorlar… Anne babanın sesini kaydedip bebeğe dinletiyorlar; ten-tene temas, yoksa sabit dokunuşla şifa verme gibi uygulamalar vardı” diyor.
Okay, yoğun bakıma erişimin artırılmasının “yenidoğan çetesi” olarak bilinen oluşumların da önüne geçebileceğini savunuyor.
Okay, “Anneler-babalar ünitelere 7-24 girebiliyor olsaydı bu çeteler de bu kadar cesur davranamazlardı” diyor.
Ancak İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Osman Küçükosmanoğlu, bu uygulamaların yapılabilmesi için, koşulların uygun olması gerektiğinin altını çiziyor.
Dr. Küçükosmanoğlu bunun ancak “personel eksik değilse, yoğun bakım alanı yeterliyse, anneye babaya hijyeni sağlayacak eğitim verilebiliyorsa” mümkün olabileceğini vurguluyor.
‘Aileler umutsuzluğa kapılmasın, bebekleri çok güçlü’
Prematüre annelerinin doğum sonrasındaki ilk birkaç ayda depresyon riskinin diğerlerinden daha fazla olması bekleniyor.
İnci Candemir, annelerin bu süreçle ilgili kendilerini suçlamaya meyilli olduğunu vurguluyor.
Toplumsal bilinçsizliğin de bu hissi kamçıladığını söylüyor.
Esin Koç, Türkiye’de bazı hastanelerde, prematüre aileleri için eğitimler ve psikolojik destek hizmetleri sunulduğunu ancak bunların yaygınlaştırılması gerektiğini tavsiye ediyor.
İlknur Okay ailelerin yalnızca fiziksel değil ruhen de desteklenmesi gerektiğini söylüyor.
Candemir, erken doğum yapan anne babalara “umutsuzluğa kapılmamalarını” tavsiye ediyor ve ekliyor: “Bebekleri çok güçlü, morallerini yüksek tutup doğru bilgiye ulaşmaya çalışsınlar.”
Kaynak: Ana Kaynak için Tıklayın
70 milyon yıllık sırrı aydınlatabilecek bir kuş fosili bulundu

Brezilya’da keşfedilen bir fosil, bugünkü kuşların beyninin nasıl evrildiğiyle ilgili tüm bildiklerimizi yenileyebilir.
Cambridge Üniversitesi ve Los Angeles Doğa Tarihi Müzesi öncülüğündeki araştırmada bilim insanları, sığırcık kuşuna yakın büyüklüğündeki bir kuş fosilini inceledi.
İncelenen fosil, dinozorların da yaşadığı Mezozoik Çağ’a aitti.
Bilim insanları, fosil üzerinden kuşun beyin yapısını dijital olarak yeniden tasarlamayı başardı ve bugünkü kuş beyninin evrimsel geçmişi incelendi.
Araştırmayı yapan ekipten Dr. Guillermo Navalon, fosilin kafatası kısmının neredeyse hiç bozulmadan korunduğuna dikkat çekiyor.
Navalon hayranlık duyduğunu söylediği fosil üzerindeki incelemenin bugünkü kuşların anatomisini anlamamıza yardımcı olacağını kaydetti.
Navaornis adı verilen kuş, yaklaşık 80 milyon yıl önce, bugünkü Brezilya sınırları içerisinde yaşadı.
Bu dönemden hemen sonra tüm uçamayan dinozorların yeryüzünden yok olduğu biliniyor.
Kuşların beyninin evrimsel olarak nasıl geliştiğiyle ilgili bilgiler, 70 milyon yıllık bir boşluk içeriyor.
150 milyon yıl önce yaşayan ve ilk kuş türü olduğu düşünülen Arkeopteriks ile bugünkü kuşlar arasındaki halkalar henüz gizemini koruyor.
Navaornis’in beyninin Arkeopteriks’e göre daha büyük bir serebruma (sinir sistemi bölümü) sahip olduğu tespit edildi. Bu nedenle daha gelişmiş bilişsel kapasiteye sahip olduğu tahmin ediliyor.
Ancak bugünkü kuşlarla karşılaştırıldığında beyninin birçok bölgesi daha az gelişmiş görünüyor.
Yani Navaornis’in uçuşunu sağlayan mekanizmalar, bugünkü kuşlardan daha zayıf.
Dr. Navalon, “Kayıp parçanın zincire muhteşem şekilde uyduğu örneklerden birisini yaşıyoruz. İlk gördüğümde bu nedenle hayranlık duydum” diyor.

Cambridge Üniversitesi’nden Prof. Daniel Field de çalışmanın öncülerinden.
Field, günümüz karga ya da papağanlarının, çok gelişmiş bilişsel yetilere sahip olduğuna işaret ediyor.
Bilim insanlarının bu kuşların beyinlerinin nasıl bu kadar geliştiğini anlamakta zorlandığını dile getiriyor ve devam ediyor:
“Araştırmacılar tam da böyle bir fosilin bulunmasını bekliyordu. Bu tek bir fosil olabilir ancak kuşların beyninin evriminde yapbozun kayıp parçası olduğu kesin.”
Dr. Luis Chiappe ise bu yeni bulgunun, dinozorların tepesinde uçuşan bazı kuşların 80 milyon önce de bugünkü kafatası geometrisine sahip olduğunu ortaya çıkardığını kaydediyor.
Kaynak: Ana Kaynak için Tıklayın
EVRİM: FİLİPİN KARTALI
Nesli tükenmekte olan bu Filipin kartalı yavrusu, daha sadece bir haftalık, yetkililer onu vahşi yaşama hazırlamak ve adapte olması için anne kartala benzeyen bir el kuklası le besliyorlar
Kaynak: Sıradışı bilim sitesi
Evrimleşme Hızları ve Mozaik Evrim: Her Canlı, Her Özellik, Her Gen Aynı Hızla Evrimleşmez!

Evrimsel değişimlerin bir canlıda her özelliğin aynı anda, topyekün değişmesi gerektiği yönündeki yaygın yanlış anlama, aslında evrimin doğasına aykırıdır. Evrim, yavaş yavaş biriken küçük değişiklikler aracılığıyla işler ve her özellik, çevresel baskılar, genetik çeşitlilik ve doğal seçilimle bağımsız olarak değişebilir. Yani, bir türdeki her özelliğin aynı anda evrimleşmesi gerekmez; farklı özellikler farklı hızlarda, farklı derecelerde ve bağımsız olarak değişebilir.
Bu yanlış anlamanın sebebi, genellikle organizmaların karmaşık yapılarının birbirine bağlı olduğunun fark edilmesinden kaynaklanır. Evet, vücut sistemleri ve organlar çoğu zaman birlikte çalışır ve bu özellikler birbiriyle ilişkili şekilde evrimleşmiş olabilir. Fakat bu, onların her zaman aynı anda değişmesi gerektiği anlamına gelmez. Örneğin, bir organizmanın iskelet sistemi evrimleşirken, kas yapısı ya da dolaşım sistemi de bununla uyumlu olacak şekilde değişiklik gösterebilir, ancak bu değişimlerin her biri kendi zaman çizelgesinde, kendi seçilim baskıları altında gerçekleşir.
Evrim, bu tür değişimlerin kademeli olarak meydana gelmesine izin verir. Dolayısıyla, bir özellik bir değişime uğradığında bu, diğer özelliklerin de aynı anda ve aynı ölçüde değişmesi gerektiği anlamına gelmez. Adaptasyon, çevreye uyum sağlayacak bir dizi küçük, bağımsız değişimin bir araya gelmesiyle meydana gelir. Bu şekilde, bir organizma zamanla çevresine daha iyi uyum sağlayacak nitelikler kazanırken, diğer özellikleri de farklı oranlarda veya farklı yönlerde değişiklik gösterebilir.
Kaynak: Sıradışı bilim sitesinden edinilen bilgi dahilinde yapay zeka ile oluşturulmuş bir yazıdır.
Yaşam evrimleşir. Mineraller de öyle. Peki ya diğer her şey?
Evrimi genişleten önerilen “doğal yasa” destek buldu

Carnegie Bilim Enstitüsü’nde mineralog olan Robert Hazen’a göre Charles Darwin yeterince büyük düşünmemişti. Pencereye bakın, diyor. “Çiçekleri görüyorsunuz. Ağaçları görüyorsunuz. Tüm binaları, inşa ettiğimiz tüm şeyleri, inşa ettiğimiz dili görüyorsunuz.” Zamanla, Dünya’daki her şeyin—sadece canlılar değil—neden giderek daha zengin ve karmaşık göründüğünü ne açıklayabilir?
Geçtiğimiz yıl, Ulusal Bilimler Akademisi Bildirileri’nde yayınlanan bir makalede , Hazen ve Carnegie’de bir astrobiyolog olan Michael Wong liderliğindeki bir ekip bir cevap önerdi . Evrim kavramını genişleten, yalnızca yaşamın değil, mineraloji, kimya ve yıldızların iç işleyişindeki sistemlerin karmaşıklığını artıran eksik bir “doğal yasa” olduğunu söylüyorlar. Geçtiğimiz hafta Wong ve Hazen, mikrobiyolojiden sinirbilime kadar çeşitli 100 bilim insanını, karmaşıklığın nasıl ortaya çıktığı ve evrimleştiği üzerine bir çalıştay için ağırladılar. Ayrıca, Wong’un bir konuşmasında söylediğine göre, “biyoloji dahil ancak bununla sınırlı olmamak üzere, büyük ölçekte fiziksel sistemlerin evrimi için açıklayıcı bir çerçeve” olan cüretkar önerileri için bir referandumdu.
Basitçe ifade etmek gerekirse, makale, çeşitli etkileşimli bileşenlerden oluşan sistemlerin, bazı yapılandırmaların diğerlerinden daha iyi devam etmesine izin veren ortamlara yerleştirildiğinde, kaçınılmaz olarak “artan işlevsel bilgi” durumlarına doğru nasıl ilerleyeceğini açıklıyor. Yani, zaman geçtikçe, bir sistem daha çeşitli ve karmaşık hale gelecek, bir tür doğal seçilim yoluyla hayatta kalmak için gereken işlevlerle zenginleşecektir. DNA mutasyonlarının üreme ve doğal seçilim yoluyla devam eden yapılandırmaları yarattığı biyolojik evrim, bu daha geniş yasanın yalnızca bir alt kümesi olacaktır
.Georgia Teknoloji Enstitüsü’nde yaşamın kökenini inceleyen ve çalıştaya katılan biyokimyacı Loren Williams, bunun çekici bir fikir olduğunu söylüyor. “Bana göre biyolojinin dışında da evrimin olduğu çok açık.” Tüm amino asitlerin omurgasını oluşturan molekül zinciri olan polipeptit omurgasını ele alalım diyor. “[Biyolojik] evrim buna dokunmuyor, değil mi? Canlı olan her şeyde aynıdır. Her zaman böyle olmuştur. Ama bunun bir evrim ürünü olduğuna ikna oldum.” Sadece evrimin yaşam başlamadan önce gerçekleştiğini söylüyor. Ve bu yüzden Hazen ve ortak yazarları kapsamlı teorilerini önerdiklerinde, “bu bende yankı buldu” diyor.
Bu fikrin kökleri, Hazen’in minerallerin evrimini belgelemek için harcadığı yaklaşık 20 yıla dayanır; kayaların kristal yapı taşlarıdır. Dünya tarihi boyunca, başlangıçta sadece birkaç düzineden günümüzde binlercesine evrilmişlerdir. Örneğin, Dünya’nın en erken kalsit formları, meteorların sulu değişimiyle gelişmiştir; mikroplar daha sonra 2,5 milyar yıl önce diğer kalsit yapılarını inşa etmeye başlamışken, salyangozlar ve istiridyeler sadece 100 milyon yıl önce yeni kombinasyonlar yaratmışlardır.
Hazen, 2008 yılında ilk kez bu fikri ortaya attığında meslektaşlarının şüpheci olduğunu söylüyor. “Bu, sadece öylesine bir hikaye gibiydi.” Ancak o zamandan beri, binlerce minerali jeolojik kayıtlarda ilk ortaya çıktıkları tarihlere bağlayan araştırmalar, bunların biyolojideki filogenetik ağaçlar gibi zamanla dallanan bir ağaç oluşturduğunu doğruladı. Disiplin artık belirli değerli veya kritik minerallerin nerede ve ne zaman ortaya çıktığını ve hangi kayalarda ortaya çıktığını belirlemeye başlıyor. Bu gerçek, madencilik endüstrisi tarafından fark edilmeden kalmadı diyor Hazen. “Eski bir deyiş vardır, altın onu bulduğun yerdir,” diyor. “Şimdi ise makine öğrenimi algoritmalarımızın altının nerede olacağını tahmin ettiğini söylüyoruz.”
Mineraller ayrıca Hazen ve Wong’un yeni yasası için en iyi geliştirilmiş vaka çalışmasıdır. Temmuz ayında PNAS Nexus’ta yayınlanan bir makalede , mineral evriminin birden fazla aşamasından geçerek olası mineral kimyasal yapılandırmalarının sayısını hesaplıyorlar ve zamanla, bu minerallerin sayısının durmaksızın arttığını gösteriyorlar – toplam işlevsel bilgilerinde bir büyüme.
Bazı bilim insanları Hazen ve Wong’un fikrini kabul ediyor ancak bunun mutlaka yeni bir doğa yasası haline gelip gelmeyeceğinden emin değiller. Viyana Üniversitesi’nde faaliyet biyolojisini inceleyen bir projeye liderlik eden sistem biyoloğu Johannes Jäger, “Fizikçileri kızdırmamak için buna yeni bir fizik yasası demezdim, ” diyor. Diğerleri ise bunun test edilecek hipotezleri kolayca üretmediğini söylüyor. Uygulamalı Moleküler Evrim Vakfı’nda astrobiyolog olan Elisa Biondi, “Henüz gerçekten kullanamıyoruz,” diyor ve bu fikri beğendiğini vurguluyor. “Kapsamaya çalıştıkları genellik için değil.”
Bununla birlikte, Hazen ve Wong diğer alanlarda taraftar kazanıyor gibi görünüyor. Montpellier Üniversitesi’nde tümör büyümesini inceleyen bir evrimsel biyolog olan Frédéric Thomas, “Makaleyi ilk gördüğümde iki gece uyuyamadım,” diyor. Onları oluşturan hücrelerin ve öldürdükleri hayvanların aksine, tümörler kendileri geleneksel Darwinci evrimi takip etmez: Bir tümör çoğalmaya çalışmaz veya tipik olarak bir organdaki diğer tümörlerle rekabet etmez. Thomas, “Ancak belirli tümörlerin evrimleştiğini ve daha karmaşık ve sofistike hale geldiğini biliyoruz,” diyor. Eylül ayında Evolution, Medicine, & Public Health’de yayınlanan bir çalışmada, Thomas ve meslektaşları tümör evrimini açıklamalarında Hazen ve Wong’dan ödünç alıyorlar .
İkilinin önerisi mikrobiyal ekolojide de benimsendi. Bu yılın başlarında EcoEvoRxiv’de yayınlanan bir ön baskıda, Northern Arizona Üniversitesi’nden Nancy Johnson ve Santo Tomas Üniversitesi’nden César Marín adlı iki mikorizal ekolojist, yerli bitkilerin ve köklerinin, bozulmaya karşı dayanıklılıklarını artırmak için yıldan yıla farklı toprak mikropları ve mantar kombinasyonlarını nasıl seçtiğini açıklamanın bir yolu olarak “işlevsel takım seçimi”ni önermek için fikri uyarladılar. Johnson, “Bu yasa gerçekten gerekli,” diyor. “Benim dünyamda, mikrobiyal ekolojide, çok yardımcı oluyor.”
Google’da teknoloji ve toplum baş teknoloji sorumlusu Blaise Agüera y Arcas, yapay yaşam üzerine bilgisayar bilimi araştırmalarında bile bunun yankılarının olduğunu söylüyor. “Ben buna tamamen katılıyorum,” diyor. “Devam eden şey, var olur.”
Atölye sırasında Agüera y Arcas, ekibinin sanal bir çorbada rastgele bilgisayar talimatı dizileri oluşturmak için minimalist programlama dillerini kullanarak yaptığı çalışmayı sundu ve bu çalışma Ağustos ayında arXiv’de ön baskı olarak yayınlandı. Her turda, iki kod dizisi bir araya getirilir, yürütülür ve parçalanır. Hiçbir mutasyon eklenmez ve ortamda uygunluk baskısı yoktur. İlk başta sonuç hiçbir şey değildi, sadece birleştirilmiş kodlar çalıştırıldığında hatalar ortaya çıktı. Ancak milyonlarca tur boyunca karmaşık kodlar ortaya çıktı; sanki doğal bir evrim yasası iş başındaymış gibi.
Bu karmaşık döngü kod parçacıklarının ne yaptığını anlamak zordu, dedi. “Ama tabii ki yaptıkları şey çoğalmaktı.”
Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.
Ökaryotlar ile Prokaryotlar Arasındaki Kayıp Halka mı Bulundu?

Dünya üzerindeki tüm canlıları sınıflandırmak istersek en geniş küme ökaryotlar ve prokaryotlar şeklinde olur. Bu iki grup birbirlerinden milyonlarca yıl önce ayrıldı, ya da diğer bir deyişle, ökaryotlar prokaryotlardan ayır olarak evrim geçirmeye milyarlarca yıl önce başladı. Bu arada prokaryotlar da kendileri içerisinde bakterilere ve arkelere ayrıldı. Bir süre sonra ise arkeler prokaryotlardan farklı bir grup olarak sınıflandırılmaya başlandı. Bizler, ökaryotlar, arkelere özellikler açısından daha yakınız. Fakat ökaryotların prokaryotlardan nasıl ayrılıp farklı bir evrimsel süreç izlediği ne yazık ki hala merak konusu.
Upsala Üniversitesi’nde Lionel Guy ve Thijs Ettema’nın liderliğini yaptığı bir araştırma ekibi, ökaryotlar ile prokaryotlar arasındaki kayıp halka hakkında bir fikirlerinin olduğunu Mayıs ayının başlarında Nature‘da yayınladıkları makale ile duyurdular. Ekip yıllardır çalıştıkları Arktik Okyanusu’nın derinliklerinden bir miktar DNA kalıntısı çıkardı ve bunu inceledi. Bu DNA’ya sahip olan hücreyi görmemiş olsalar da incelemeler sonucunda bunun bir arkeye ait olduğunu anladılar. Fakat olayı dramatikleştiren tabii ki bu değil. Buldukları arke keşfedilmemiş bir tür ve sadece ökaryotların sahip olduğu bazı genleri DNAlarından bulunduruyorlar. Bu DNAlar sayesinde ise sadece ökaryotların sahip olduğu bazı hücresel özelliklere sahipler.
Dünya üzerindeki tüm canlıları sınıflandırmak istersek en geniş küme ökaryotlar ve prokaryotlar şeklinde olur. Bu iki grup birbirlerinden milyonlarca yıl önce ayrıldı, ya da diğer bir deyişle, ökaryotlar prokaryotlardan ayır olarak evrim geçirmeye milyarlarca yıl önce başladı. Bu arada prokaryotlar da kendileri içerisinde bakterilere ve arkelere ayrıldı. Bir süre sonra ise arkeler prokaryotlardan farklı bir grup olarak sınıflandırılmaya başlandı. Bizler, ökaryotlar, arkelere özellikler açısından daha yakınız. Fakat ökaryotların prokaryotlardan nasıl ayrılıp farklı bir evrimsel süreç izlediği ne yazık ki hala merak konusu.
Upsala Üniversitesi’nde Lionel Guy ve Thijs Ettema’nın liderliğini yaptığı bir araştırma ekibi, ökaryotlar ile prokaryotlar arasındaki kayıp halka hakkında bir fikirlerinin olduğunu Mayıs ayının başlarında Nature‘da yayınladıkları makale ile duyurdular. Ekip yıllardır çalıştıkları Arktik Okyanusu’nın derinliklerinden bir miktar DNA kalıntısı çıkardı ve bunu inceledi. Bu DNA’ya sahip olan hücreyi görmemiş olsalar da incelemeler sonucunda bunun bir arkeye ait olduğunu anladılar. Fakat olayı dramatikleştiren tabii ki bu değil. Buldukları arke keşfedilmemiş bir tür ve sadece ökaryotların sahip olduğu bazı genleri DNAlarından bulunduruyorlar. Bu DNAlar sayesinde ise sadece ökaryotların sahip olduğu bazı hücresel özelliklere sahipler.

Ekip şu an için Loki’nin ökaryotların nasıl evrimleştiğini anlamaya katkıda bulunabileceğini düşünüyor. Ettema’nın Phys.org’a yaptığı açıklamada, “Genom incelemelerini yaptıktan sonra bu yeni organizmanın mikroplar ve gelişmiş ökaryotlar arasında bir yerlerde var olduğunu düşünmeye başladık” diyor. Hatta belki de buldukları bu organizma geçiş basamakları ile doğrudan ilişkilidir. Bu konu üzerinde araştırmalar deva ediyor ve gelişmelerin neler olacağını bize zaman gösterecek. Ancak bu araştırma çoktan tüm bilim insanlarını heyecanlandırmayı başardı.
Kaynak : Ana Kaynak için Tıklayın
Genomik Baskılama
Baskılama Nedir?
Çoğu gen için, iki çalışan kopya miras alırız – biri anneden, diğeri babadan. Ancak damgalanmış genlerde, yalnızca bir çalışan kopya miras alırız. Genlere bağlı olarak, anneden gelen kopya veya babadan gelen kopya epigenetik olarak susturulur. Susturma genellikle yumurta veya sperm oluşumu sırasında metil gruplarının eklenmesiyle gerçekleşir.
Baskılanmış genlerdeki epigenetik etiketler genellikle organizmanın ömrü boyunca yerinde kalır. Ancak yumurta ve sperm oluşumu sırasında sıfırlanırlar. Anneden veya babadan gelmelerine bakılmaksızın, belirli genler yumurtada her zaman susturulur ve diğerleri spermde her zaman susturulur.

Damgalanmış Genler Epigenetik Yeniden Programlamayı Atlatıyor
Yumurta ve sperm buluştuktan kısa bir süre sonra, genleri aktive eden ve susturan epigenetik etiketlerin çoğu DNA’dan soyulur. Ancak memelilerde, damgalanmış genler epigenetik etiketlerini korur. Damgalanmış genler, epigenetik etiketler yerindeyken gelişim sürecine başlar.
Baskılanmış genler, embriyonun erken evresinde epigenetik yeniden programlamayı atlatan tek genler değildir. Baskılamayı incelemek, araştırmacıların diğer genlerin epigenetik etiketlerini kaybetmeden yeniden programlamayı nasıl başardığını anlamalarına yardımcı olabilir.

Baskılama memelilere ve çiçekli bitkilere özgüdür. Memelilerde genlerin yaklaşık %1’i baskılanmıştır.
Normal gelişim için baskılama gereklidir
Bir birey normalde bir adet aktif kopyaya sahip bir damgalanmış gen taşır. Uygunsuz damgalama, bir bireyin iki aktif kopyaya veya iki inaktif kopyaya sahip olmasına yol açabilir. Bu, ciddi gelişimsel anormalliklere, kansere ve diğer sorunlara yol açabilir.
Prader-Willi ve Angelman sendromu iki çok farklı bozukluktur, ancak ikisi de kromozom 15’in aynı damgalanmış bölgesine bağlıdır. Bu bölgedeki genlerin bazıları yumurtada susturulur ve en az bir gen spermde susturulur. Yani kromozom 15’te bir kusur miras alan bir kişi, kromozomun anneden mi yoksa babadan mı geldiğine bağlı olarak farklı aktif genlerden yoksundur.
Prader-Willi sendromu
• Belirtileri arasında öğrenme güçlüğü, kısa boy ve kompulsif yeme bulunur.
• Bireylerde normalde babadan gelen gen aktivitesi eksiktir.
• Babanın kopyası eksik olduğunda veya anneden iki kopya olduğunda ortaya çıkar.
Angelman sendromu
• Belirtileri arasında öğrenme güçlükleri, konuşma sorunları, nöbetler, sarsıntılı hareketler ve alışılmadık derecede mutlu bir mizaç bulunur.
• Bireyler normalde anneden gelen gen aktivitesinden yoksundur.
• Annenin kopyası kusurlu veya eksik olduğunda veya iki baba kopyası olduğunda ortaya çıkar.
Memelileri Klonlamanın Zorluğu
Memelilerin klonlanmasının çok zor olduğu bilinir. Araştırmacıların tek bir sağlıklı klon üretmek için klonlama prosedürünü onlarca hatta yüzlerce kez tekrarlamaları gerekir. Baskılanmış genlerle ilgili sorunlar da dahil olmak üzere epigenomun bu zorluğun kökeninde olması muhtemeldir.
Klonlamanın en yaygın yöntemi somatik hücre nükleer transferi (SCNT) olarak adlandırılır. SCNT, üremeyen bir hücreden (genellikle bir deri hücresi veya meme hücresi) bir donör çekirdeğinin çıkarılmasını ve çekirdeği çıkarılmış bir yumurta hücresine yerleştirilmesini içerir.
Klonlar anormal epigenomlara sahiptir ve bu da çeşitli sorunlara yol açabilir. Klonlardaki epigenetik sorunlar muhtemelen iki nedenden kaynaklanır. Birincisi, donör çekirdeği epigenetik etiketlerin zaten yerinde olduğu farklılaşmış bir hücreden gelir. Bu etiketler genleri açık veya kapalı tutar ve hücrenin sorumluluklarını yerine getirmesini sağlar. Donör çekirdeği transfer edildikten sonra yumurta epigenetik etiketleri silmek için elinden geleni yapar. Ancak süreç hatalı, gecikmiş ve eksiktir.
İkinci olarak, donör çekirdeğindeki epigenetik etiketler birkaç kez kopyalanmıştır. DNA kodunu kopyalayan makine sadık olsa da (yarım milyarda bir hata yapar), epigenetik kopyalama makinesi özensizdir. Bazı durumlarda, hata oranı 25’te 1 kadar yüksek olabilir. Donör çekirdeğindeki çok az sayıdaki basılı gende bile yanlış kopyalanmış epigenetik etiketler, ortaya çıkan embriyonun gelişimi sırasında ciddi sonuçlara yol açabilir.

Dolly koyunu, somatik hücre nükleer transferi (SCNT) ile klonlanan ilk memeliydi.
eden Baskı? Genetik Çatışma Hipotezi

Bilim insanları memelilerde damgalanmanın neden gerçekleştiğini açıklamak için bir dizi hipotez ortaya attılar. Bunlardan biri olan Genetik Çatışma hipotezi, damgalanmanın erkekler arasında maternal kaynaklar için bir rekabetten kaynaklandığını varsayar.
Bazı türlerde, birden fazla erkek aynı yavrudan yavru doğurabilir. Örneğin bir ev kedisi, kızgınlık döneminde birden fazla kez çiftleşebilir ve iki veya daha fazla babadan yavru doğurabilir. Bir babanın yavruları diğerlerinden daha büyük olursa, yavrularının yetişkinliğe kadar yaşama ve genlerini aktarma olasılığı daha yüksek olur. Bu nedenle, daha büyük yavrular üretmek babanın genlerinin çıkarınadır. Daha büyük yavrular, diğer babanın yavruları pahasına anne kaynakları için rekabet edebilecektir.
Öte yandan, annenin genleri için daha iyi bir sonuç, tüm yavrularının yetişkinliğe kadar hayatta kalması ve üremesi olacaktır. Anne tek başına, gebelik boyunca ve doğumdan sonra yavrularına besin ve koruma sağlayacaktır. Kendi ihtiyaçlarından ödün vermeden kaynaklarını birkaç yavru arasında bölüştürebilmesi gerekir.
Birçok damgalanmış genin büyüme ve metabolizmada rol aldığı ortaya çıktı. Paternal damgalama daha büyük yavruların üretimini desteklerken maternal damgalama daha küçük yavruların üretimini destekler. Genellikle maternal ve paternal damgalanmış genler aynı büyüme yollarında çalışır. Bu çıkar çatışması ebeveynler arasında epigenetik bir savaşa yol açar — bir tür ebeveyn çekişmesi.
Beckwith-Wiedemann Sendromu
Igf2 geni (ancak Igf2 reseptör geni değil) insanlarda da izlenir. Igf2 geni, embriyonik ve fetal gelişim sırasında büyümeyi uyaran bir hormon kodlar. Metil etiketleri normalde maternal Igf2 genini susturur. Ancak bir DNA mutasyonu veya bir “epimutasyon” (eksik metil etiketleri) bunu aktive edebilir ve genin iki aktif kopyasıyla sonuçlanabilir.
Yumurta oluşumu sırasında veya gelişimin çok erken dönemlerinde maternal Igf2 geninin aktivasyonu Beckwith-Wiedemann Sendromuna (BWS) neden olur. BWS’li çocuklarda çeşitli semptomlar görülse de en yaygın ve belirgin özellik aşırı büyümedir. BWS’li bebekler akranlarının %95’inden daha büyük doğarlar. Ayrıca, özellikle çocukluk döneminde kanser riskleri de artar.
BWS yaklaşık 15.000 doğumda bir görülür. Ancak, yapay üreme teknolojisi (ART) yardımıyla laboratuvarda gebe kalınan bebeklerde BWS oranı 4.000’de 1 kadar yüksek olabilir. Bu ve baskı hatalarının diğer kanıtları, bazılarını yaygın ART laboratuvar prosedürlerinin güvenliği konusunda daha fazla araştırma çağrısında bulunmaya yöneltmektedir.
Ligerler ve Tigonlar
Damgalanmış genler normal genlerden daha fazla seçici baskı altındadır. Bunun nedeni, aynı anda yalnızca bir kopyanın aktif olmasıdır. Bu kopyadaki herhangi bir değişiklik ifade edilecektir. Etkilerini maskeleyecek bir “yedek kopya” yoktur. Sonuç olarak, damgalanmış genler diğer genlerden daha hızlı evrimleşir. Ve damgalama kalıpları — yumurtalarda ve spermlerde susturulan genler — da hızla evrimleşir. Yakından ilişkili türlerde oldukça farklı olabilirler.
Aslanlar ve kaplanlar normalde doğada karşılaşmazlar. Ancak esaret altında çok iyi anlaşabilirler ve bazen melez yavrular üretirler. Yavrular, annenin kim olduğuna bağlı olarak farklı görünür. Erkek bir aslan ve dişi bir kaplan, büyük kedilerin en büyüğü olan bir liger üretir. Erkek bir kaplan ve dişi bir aslan, ebeveynleriyle hemen hemen aynı boyutta olan bir kedi olan tigon üretir.
Ligerler ve tigonlar arasındaki boyut ve görünüm farkı kısmen ebeveynlerin farklı şekilde damgalanmış genlerinden kaynaklanır. Diğer hayvanlar da benzer sonuçlarla melezleşebilir. Örneğin, bir at ve bir eşek bir katır veya bir bardo üretebilir.

Kaplanlar ve aslanlar gibi yakın akraba olan hayvanlarda bile iz bırakma desenleri sıklıkla farklılık gösterir.
amgalanmış Genler Çevresel Sinyallere Duyarlıdır.

Damgalanmış genler çevresel sinyallere karşı özellikle hassastır. Damgalanmış genlerin yalnızca tek bir aktif kopyası ve yedeği olmadığı için, herhangi bir epigenetik değişiklik veya “epimutasyon” gen ifadesi üzerinde daha büyük bir etkiye sahip olacaktır.
Çevresel sinyaller ayrıca baskılama sürecinin kendisini de etkileyebilir. Baskılama, yumurta ve sperm oluşumu sırasında, belirli genleri susturmak için epigenetik etiketler eklendiğinde gerçekleşir. Diyet, hormonlar ve toksinlerin hepsi bu süreci etkileyebilir ve bir sonraki nesildeki genlerin ifadesini etkileyebilir.
Epigenetik ve Kalıtım
Eskiden yeni bir embriyonun epigenomunun tamamen silindiğini ve sıfırdan yeniden inşa edildiğini düşünürdük. Ancak bu tamamen doğru değil. Genetik bilgi nesilden nesile geçerken bazı epigenetik etiketler yerinde kalır, bu sürece epigenetik kalıtım denir.
Epigenetik kalıtım alışılmadık bir bulgudur. Kalıtımın yalnızca ebeveynden yavruya geçen DNA kodu aracılığıyla gerçekleştiği fikrine aykırıdır. Bu, bir ebeveynin epigenetik etiketler biçimindeki deneyimlerinin gelecek nesillere aktarılabileceği anlamına gelir.
Ne kadar alışılmadık olsa da, epigenetik kalıtımın gerçek olduğuna dair çok az şüphe var. Aslında, genetikçilerin onlarca yıldır üzerinde kafa yorduğu bazı garip kalıtım kalıplarını açıklıyor.

Yeniden Programlama Engelini Aşmak
Çoğu karmaşık organizma, özelleşmiş üreme hücrelerinden (hayvanlarda yumurta ve sperm) gelişir. İki üreme hücresi bir araya gelir, sonra büyür ve bölünerek yetişkin organizmadaki her hücre tipini oluştururlar. Bu sürecin gerçekleşmesi için epigenomun “yeniden programlama” adı verilen bir süreçle silinmesi gerekir.
Yeniden programlama önemlidir çünkü yumurtalar ve spermler, kararlı gen ifadesi profillerine sahip özel hücrelerden gelişir. Başka bir deyişle, genetik bilgileri epigenetik etiketlerle işaretlenir. Yeni organizma sağlıklı bir embriyoya dönüşmeden önce, epigenetik etiketler silinmelidir.
Gelişimin belirli zamanlarında (zamanlama türlere göre değişir), özel hücresel mekanizma genomu tarar ve hücreleri genetik “boş bir sayfa”ya döndürmek için epigenetik etiketlerini siler. Yine de, genlerin küçük bir azınlığı için epigenetik etiketler bu süreci atlatır ve ebeveynden yavruya değişmeden geçer.
Yeniden programlama, erken embriyonun epigenomunu, vücuttaki her hücre tipini oluşturabilecek şekilde sıfırlar. Bir sonraki nesile geçebilmek için, epigenetik etiketlerin yeniden programlama sırasında silinmesinden kaçınılmalıdır. Üreme Hücrelerini Atlatmak
Epigenetik işaretler, yumurta veya spermi tamamen atlayarak ebeveynden yavruya geçebilir ve böylece erken gelişim sırasında meydana gelen epigenetik arınmadan kaçınılabilir.
Çoğumuza, özelliklerimizin ebeveynden yavruya geçen DNA’da sabit kodlanmış olduğu öğretildi. Epigenetik hakkında ortaya çıkan bilgiler, kalıtımın ne olduğuna dair yeni bir anlayışa ulaşmamızı sağlayabilir.
Sıçanlarda besleyici davranış
Annelerinden yüksek veya düşük besleyicilik alan sıçan yavruları, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde strese verdikleri tepkiyi etkileyen epigenetik farklılıklar geliştirirler. Dişi yavrular kendileri anne olduklarında, yüksek kaliteli bakım alanlar yüksek besleyici anneler haline gelirler. Ve düşük kaliteli bakım alanlar düşük besleyici anneler haline gelirler. Besleyici davranışın kendisi, yumurta veya spermden geçmeden, yavruların DNA’sına epigenetik bilgi iletir.
Gebelik diyabeti
Memeliler, gebelik sırasında hormon tetiklemeli bir diyabet türü olan gebelik diyabeti yaşayabilirler. Anne gebelik diyabeti geçirdiğinde, gelişen fetüs yüksek seviyelerde şeker glikozuna maruz kalır. Yüksek glikoz seviyeleri, kızın DNA’sında epigenetik değişikliklere neden olarak, kendisinin de gebelik diyabeti geliştirme olasılığını artırır.
Epigenetik Kalıtımın ÖrnekleriEpigenetik kalıtımın bitkilerde ve mantarlarda gerçekleştiğine şüphe yok. Omurgasızlarda da epigenetik kalıtım için iyi bir gerekçe var. Birçok araştırmacı memelilerde epigenetik kalıtım olasılığına şüpheyle yaklaşsa da, bunun gerçekleşebileceğine dair bazı kanıtlar var.
Epigenetik Kalıtımın Kanıtlanmasının Zorlukları
Epigenetik kalıtımın kanıtlanması her zaman kolay değildir. Epigenetik kalıtım için su geçirmez bir dava sağlamak için araştırmacılar şunları yapmalıdır:
- Genetik değişiklik olasılığını ortadan kaldırın
Genomları daha büyük olan organizmalarda, tek bir mutasyon samanlıkta iğne gibi saklanabilir. - Epigenetik etkinin doğrudan maruz kalma olasılığını ortadan kaldıracak kadar nesilden nesile geçebileceğini gösterin
Hamile bir annede, üç nesil aynı anda aynı çevre koşullarına doğrudan maruz kalır. 4. nesile kadar devam eden bir epigenetik etki kalıtsal olabilir ve doğrudan maruziyetten kaynaklanmayabilir.
Araştırmacılar, epigenetik değişikliklerin doğası gereği geçici olması gibi ek bir zorlukla karşı karşıyadır. Yani epigenom, nispeten sabit DNA kodundan daha hızlı değişir. Çevresel koşullar tarafından tetiklenen bir epigenetik değişiklik, çevresel koşullar tekrar değiştiğinde tersine çevrilebilir.

Üç jenerasyon aynı anda aynı çevresel koşullara (diyet, toksinler, hormonlar, vb.) maruz kalmaktadır. Epigenetik kalıtım için ikna edici bir durum sağlamak için, 4. jenerasyonda epigenetik bir değişim gözlemlenmelidir.
Evrim İçin Sonuçlar
Epigenetik kalıtım, evrimin modern resmine başka bir boyut ekler. Genom, rastgele mutasyon ve doğal seçilim süreçleriyle yavaşça değişir. Bir genetik özelliğin bir popülasyonda yaygın hale gelmesi birçok nesil alır. Öte yandan epigenom, çevreden gelen sinyallere yanıt olarak hızla değişebilir. Ve epigenetik değişiklikler birçok bireyde aynı anda meydana gelebilir. Epigenetik kalıtım yoluyla, ebeveynlerin deneyimlerinden bazıları gelecek nesillere aktarılabilir. Aynı zamanda, epigenom, çevresel koşullar değişmeye devam ettikçe esnek kalır. Epigenetik kalıtım, bir organizmanın, DNA kodunu değiştirmeden, gen ifadesini çevresine uyacak şekilde sürekli olarak ayarlamasına izin verebilir.

