Parçacıklar Arasındaki Gizemli Bağlantı: Kuantum Dolanıklığı

Kuantum dolanıklığı, atom altı parçacıklar arasında yani kuantum aleminde görülen ilginç olaylardan biridir. İki veya daha fazla parçacık belirli bir şekilde bağlandığında, uzayda birbirlerinden ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar durumları bağlı kalır. Bu parçacıkların aynı kuantum durumunu paylaştıkları anlamına gelir. Yani parçacıklardan birinin gözlemlenmesi, aralarındaki mesafeye bakılmaksızın diğer dolaşık parçacıklar hakkında bilgi edinmeyi sağlar. Bu parçacıklardan birine yapılacak herhangi bir eylem, dolanık sistemdeki diğerlerini her zaman etkileyecektir.

Kuantum dolanıklığı konusu pek çok fizikçi tarafından araştırma konusu olmuştur. 2022 yılında Alain Aspect, John F. Clauser ve Anton Zeilinger; dolanık parçacıklarla yaptıkları çalışmalarla Nobel Fizik Ödülünü’nün sahibi olmuştur. Kuantum dolanıklığı, kuantum mekaniği içinde önemli bir kavramdır ve parçacıklar arasında kurulan özel bir ilişkiyi incelemeyi sağlar. Bu ilişki öyle ilginçtir ki  iki elektron parçası birbirinden ışık yılı uzaklıkta olsa bile birbirini etkileyebilir.

Kuantum dolanıklığını anlamak için öncelikle Kuantum Teorisinin ne olduğuna bir bakalım.

Kuantum Teorisi Nedir?

Kuantum etimolojik olarak, “ne kadar büyük” anlamına gelen Latince “kuantus” kelimesinden türetilmiştir. Mikro seviyede, atom altı parçacıkların hareketleri Kuantum mekaniği ile açıklanır.

Kuantum teorisine göre bir foton tek bir kuantum ışığıdır yani herhangi bir elektromanyetik radyasyon formudur. Atomlar ve madde genel olarak belli bir denge durumundadır, yani üzerlerindeki net kuvvet sıfırdır. Ancak elektronlar sadece bir atom içindeki ayrık enerji seviyelerinde bulunabilir. Fakat elektronlar sürekli yer değiştirirler. Elektronlar kimi zaman parçacık, kimi zaman ise dalga gibi hareket ederler, pozisyonları asla tahmin edilemez.

Kuantum dünyasında hiçbir şey kesin olarak bilinemez; örneğin, bir atomdaki bir elektronun tam olarak nerede bulunduğunu asla bilemezsiniz; yalnızca nerede olabileceğini bilemezsiniz. Kuantum durumu, bir parçacığın konumu veya açısal momentumu gibi belirli bir özelliğini ölçme olasılığını özetler. Yani, örneğin bir elektronun kuantum durumu, onu bulabileceğiniz tüm yerleri ve bu yerlerde elektronu bulma olasılıklarını tanımlar.

Kuantum Dolanıklığı Nedir?

Kuantum dolanıklığı kavramı  1935’te Erwin Schrödinger tarafından ortaya atılmıştır. Kuantum dolanıklığı, bir çift parçacık veya grup parçacığının; çifti veya grubun diğer parçacığı ile zaman ve mesafenin önemi olmaksızın, fiziksel bir etkileşim içinde olması durumunu ifade etmektedir.

Bir başka ifadeyle kuantum dolanıklığı, bir parçacığın, diğer bir parçacık veya parçacıklarla, aralarında büyük mesafeler hatta ışık yılları bile olabilen parçacıkları inceler. Bu parçacıklar, kuantum durumunun bir sonucu olarak ortaya çıkan bir fiziksel etkileşimde kalmaya devam edebilir.

Kuantum dolanıklığı konusu, klasik ve kuantum fiziği arasındaki eşitsizliğin merkezinde yer alır: dolanıklık, klasik mekanikte bulunmayan kuantum mekaniğinin temel bir özelliğidir. Kuantum dolanıklık ilkesi bir sistemin, tüm bileşenlerinin bir bütün olarak dikkate alınmadan tanımlanamayacağını açıklar. Dolayısıyla her sistem, bileşenlerinin bir toplamıdır.

Ne var ki, sistemin bileşenleri çevre ile etkileşime geçtiğinde farklı özellikler gösterebilirler. Sistemdeki bir bileşende değişiklik yapıldığında diğer bileşenlerde de değişiklikler görülür.

Kuantum dolanıklığının fizikçiler tarafından son derece şaşırtıcı bulunmasının sebebi dolanık parçacıkların durumunun açıklanamaz ve öngörülemez olmasıdır. Einstein bunu “uzaktan ürkütücü eylem” veya “hayaletli eylem” olarak ifade eder.

Kendimiz Kuantum Dolanıklığı Oluşturabilir Miyiz?

Parçacıkları dolaştırmanın birçok yolu vardır. Bu alanda çalışma yapan fizikçilerin kullandığı yöntemlerden biri, parçacıkları soğutmak ve kuantum durumları (konumdaki belirsizliği temsil eden) örtüşecek ve bir parçacığı diğerinden ayırt etmeyi imkansız hale getirecek şekilde birbirine yeterince yakın yerleştirmektir.

Diğer bir yol ise nükleer bozunma gibi otomatik olarak dolaşık parçacıklar üreten bazı atom altı süreçlere güvenmektir. NASA’ya göre, tek bir fotonu bölüp bir çift foton üreterek veya foton çiftlerini bir fiber optik kabloda karıştırarak dolaşmış foton çiftleri veya ışık parçacıkları oluşturmak da mümkündür.

Kuantum Dolanıklık Ne İşe Yarar?

Kuantum dolanıklık günümüzde uzun mesafelerde fiber optik iletişim sağlar. Bu yöntem sayesinde veriler, 3. bir kişinin eline geçmeden güvenli bir şekilde yerine ulaşır. Kuantum dolanıklık günümüzde gizli bilgilerin sadece iletilmesi istenen yerlere iletilmesinde kullanılmaktadır. Bu yapılırken gönderici ve alıcı arasında sadece kendilerinin bildiği özel anahtar kodlar oluşturulur.

Bu süreç geleneksel iletişimin kuantum versiyonu olarak düşünülebilir. İlk olarak gönderici iletmek istediği mesaj için bir anahtar oluşturulur. Bu anahtardaki bilgiler XOR işlemi adı verilen bir işlemle şifrelenir. Parçacıklar arasındaki dolanıklık sayesinde mesaj, diğer parçacığa iletilir. Alıcı, aynı anahtarı kullanarak bu işlemi tersine çevirerek orijinal mesajı elde eder. Bu yöntemin temel avantajı kesinlikle güvenliktir, çünkü her anahtar yalnızca bir kez kullanılır ve tekrar kullanılamaz. Eğer üçüncü bir kişi bu işleme dahil olmaya çalışırsa dolanıklık bozulur ve mesaj iletilemez. Bu işlem uzun süren bir işlemdir ancak büyük oranda güvenlik sağlar. Günümüzde bu işlemler Nasa da kullanılmaktadır.

Kaynak: https://www.bilimup.com/parcaciklar-arasindaki-gizemli-baglanti-kuantum-dolanikligi

Karbon-14 Metodu Nedir?

Karbon-14 metodu (karbon tarihleme ya da radyokarbon yöntemi olarak da bilinir), arkeoloji ve jeoloji gibi bilimlerde organik maddelerin yaşını belirlemek için kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntem, özellikle 50.000 yıla kadar olan fosil ve antik nesnelerin yaşını belirlemek için idealdir.

Karbon-14 izotopu, kozmik ışınların atmosferdeki azot atomlarına çarpmasıyla oluşur. Bu radyoaktif karbon, atmosferdeki karbondioksit (CO₂) ile birleşerek bitkiler tarafından fotosentezle emilir. Bitkileri yiyen hayvanlar da karbon-14’ü vücutlarına alır, böylece karbon-14, tüm canlı organizmaların dokularında bulunur. Canlı bir organizma öldüğünde, karbon alımı durur ve dokulardaki karbon-14 zamanla bozunarak azalmaya başlar.

Karbon-14, radyoaktif bir izotop olduğundan, sabit bir yarılanma ömrüne sahiptir (yaklaşık 5.730 yıl). Yani bir organizma öldüğünde, vücudundaki karbon-14 miktarı her 5.730 yılda bir yarıya iner. Arkeologlar ve jeologlar, bir fosilin ya da organik materyalin ne kadar karbon-14 içerdiğini ölçerek ne kadar zaman önce öldüğünü, dolayısıyla yaşını hesaplayabilirler.

Karbon-14 metodunun bazı özellikleri:

  • Yalnızca organik materyallerde kullanılır: Fosiller, ağaç halkaları, kemikler, bitki ve hayvan kalıntıları gibi karbon içerikli materyaller üzerinde uygulanabilir.
  • Sınırlı bir zaman aralığı için etkilidir: Yaklaşık 50.000 yıla kadar olan tarihlendirmelerde kullanılır. Daha eski materyallerde karbon-14’ün çoğu bozunduğu için ölçüm yapılamaz.
  • Çevresel faktörler etkileyebilir: Karbon-14 miktarını etkileyen çevresel değişiklikler ve kozmik ışınlardaki değişkenlikler, tarihleme sonucunu etkileyebilir, ancak bu etkenler genellikle kalibrasyon yöntemleriyle dengelenir.

Karbon-14 metodu, arkeoloji ve jeoloji alanında eski medeniyetlerin kalıntılarının, fosillerin ve geçmiş ekosistemlerin yaşını belirlemek için yaygın olarak kullanılır.

Karbon-14 Metodunun Çalışma Prensibi:

1. Karbon-14 (C-14), atmosferde bulunan doğal bir radyoaktif izotoptur ve az miktarda da olsa tüm canlı organizmaların bünyesinde bulunur.
2. Canlı bir organizma, atmosferdeki karbondioksiti soluduğunda ya da bitkiler aracılığıyla besin zincirine aldığında, vücudunda bir miktar karbon-14 toplar.
3. Organizmalar öldüğünde, karbon-14 alımı durur ve bünyesindeki karbon-14 atomları zamanla bozulmaya başlar. Karbon-14, beta bozunmasıyla azot-14’e dönüşür.
4. Karbon-14 izotopunun yarılanma ömrü yaklaşık 5730 yıldır, yani bir örnekteki karbon-14 miktarı bu sürede yarıya iner.
5. Bilim insanları, bir organik örnekteki karbon-14’ün mevcut miktarını ölçerek, o canlının ne zaman öldüğünü ve dolayısıyla fosilin ya da kalıntının yaşını hesaplayabilirler.

Kaynak: Moleküler Biyoloji ve Genetik telegram kanalı

Bu yazıda yapay zekadan yararlanılmıştır.

Kanda Bulunan Bir Protein Egzersizin Bizi Nasıl Gençleştirdiğini Açıklayabilir

Egzersiz ve kan transfüzyonuyla, kanda yükselen trombosit faktör 4(PF4) adlı proteinin zihinsel olarak iyileşme sağladığı ve yaşlanma karşıtı olduğu bulundu. 3 farklı çalışmada aynı sonuca varan bilim insanları, PF4’ün bilişsel olarak iyileşme sağlayan süper bir kan faktörü olduğu belirtiyor. Yani egzersiz kandaki PF4 miktarını arttırarak vücudunuzun yaşlanmasını yavaşlatabilir.

Araştırma, ABD’deki California San Francisco Üniversitesi’nden (UCSF) ve Avustralya’daki Queensland Üniversitesi’nden iki ekip tarafından gerçekleştirildi. Trombosit ya da diğer adıyla plateletler kanda pıhtılaşmada önemli bir rol oynuyor. Kanamayı durduran fiziksel tıkaç görevi görmenin yanı sıra, bu küçük, çekirdeksiz kemik iliği hücresi parçaları, aggreasyonu teşvik eden kimyasallar salgılayan granüller içerir. PF4 proteini de, immün sistemin yaralar ve enfeksiyon üzerindeki tepkisine katkıda bulunur. Öyle görünüyor ki, bu  protein yaşlanma karşıtı(anti-aging) mekanizmalarda da yer alıyor.

Bu protein beyin,karaciğer ve böbreklerde klotho adı verilen enzimlere yön veriyor. “Genç kanı,klotho ve egzersiz beynimize bir şekilde ,” Hey, kendini iyileştir, “ diyebilir. PF4 sayesinde bu yenilemenin ardındaki dili öğrenmeye başlıyoruz,” diyor  UCSF’den anotomici Saul Villeda. Genç kanı çalışmasında, yaşlı farelere enjekte edilen PF4 proteininin beyindeki enflamasyonu azalttığı ve hayvanlarda hafızayı iyileştirdiği gösterildi. Özellikle yaşlandıkça kötüleşen sağlık durumlarının bir kısmını geri çevirdiği görüldü.

Bu araştırma parabiyoz olarak da bilinen önceki araştırmanın üzerine kuruldu. Bu araştırmada genç insanların veya diğer hayvanların kanının gençleştirici etkisi üzerine kuruldu. İşte genç kanında karakteristik olarak PF4’ün daha fazla olma eğilimindedir. İkinci araştırmada ise bilim insanları PF4 ile membran proteini klotho arasında bağ kurmaya çalıştı. Daha önceki araştırmada klothonun bilişsel gücü arttırdığı gösterilmişti. PF4 ise bu desteğin beynin sağ loblarına aktarılmasında görev alıyor. Hem genç hem de yaşlı fareler, daha sonra PF4’ü serbest bırakan klotho enjeksiyonundan sonra davranış testlerinde iyileşme gösterdi. Bu , beynin anıları oluşturduğu hipokampusta yeni bağlantıların oluşumunu artırdı .

Son olarak üçüncü çalışma, egzersizin farelerin kanına daha fazla PF4 saldığını buldu. PF4’ün yeni beyin hücrelerinin oluşumunda rol oynadığı ve ayrıca yaşlı farelerde hafıza fonksiyonlarını iyileştirdiği gözlemlendi. Egzersizin beyni zinde tutmaya yardımcı olabileceğini zaten biliyoruz ve görünen o ki PF4 bunda rol oynuyor. Gelecekte, normal bir şekilde aktif olamayan kişilere egzersizin faydalarını sağlayacak terapiler geliştirilebilir. Bu çalışmaların tümü fareler üzerinde gerçekleştirilmiş olsa da, bu bulguların büyük olasılıkla insan vücudu için de geçerli olacağı düşünülüyor .

PF4 “beyin sağlığının habercilerinin” gelecekteki tedavilerde yardımcı olabileceği çeşitli yollar öneriyor . UCSF nöroloğu Dena Dubal, ” Birbirimizden bağımsız ve şans eseri aynı şeyi bulduğumuzu anladığımızda gerçekten çok şaşırdık, ” diyor . “Üç ayrı müdahalenin trombosit faktörleri üzerinde birleştiği gerçeği, bu biyolojinin geçerliliğini ve tekrarlanabilirliğini gerçekten vurgulamaktadır.”

Araştırma Nature , Nature Aging ve Nature Communications’da yayınlandı .

Kaynak ve devamını okuman için : Kanda Bulunan Bir Protein Egzersizin Bizi Nasıl Gençleştirdiğini Açıklayabilir (gercekbilim.com)

Sağlıklı bir toprağın ‘rave’ benzeri seslerini duyun

Eko-akustikle dinleme, yeraltındaki biyolojik çeşitliliği izlemek için yeni ortaya çıkan bir yöntemdir.

Topraktan gelen gürültü arttıkça, örümcekler ve solucanlar gibi onu besleyen daha fazla canlının olması anlamına geliyor.

Ayaklarınızın hemen altında oldukça gizli bir toprak “çılgını” yaşanıyor.  Sağlıklı toprak , insan kulaklarının gerçekten duyamayacağı ama gerçekte var olan bir ses uğultusu yaratıyor. Avustralya’daki Flinders Üniversitesi ve Çin Bilimler Akademisi’ndeki ekologlar yakın zamanda bu fenomeni dinlediler ve  topraktaki tıkırtıların ve kabarcık patlamalarının özel kayıtlarını yaptılar .

Bu kaotik ses manzaraları karışımı, toprakta hangi tür canlıların yaşadığını ölçmenin bir yolu olabilir. Ekibin yakaladığı seslerin karmaşıklığı ve çeşitliliğinin, örümcekler, solucanlar, böcekler ve karıncalar da dahil olmak üzere daha fazla toprak omurgasızının varlığıyla ilişkili olduğu anlaşılıyor. Buna karşılık, bunun toprağın sağlığının açık bir göstergesi olduğu anlaşılıyor. Kayıtlar ve bulgular, 16 Ağustos’ta Journal of Applied Ecology’de yayınlanan bir çalışmada ayrıntılı olarak açıklanıyor .

Toprak bozulması doğal bir süreç olsa da , Birleşmiş Milletler tahminlerine göre dünyadaki toprakların yaklaşık %75’i bozulmuş olarak kabul ediliyor . Aşırı çiftçilik ve yoğun tarım, ormansızlaşma, orman yangınları ve inşaat çalışmaları gibi insan faaliyetleri bu süreci hızlandırabilir. Tüm bu faaliyetler toprağı rüzgar ve sudan kaynaklanan erozyona karşı daha savunmasız hale getirir ve bu da yeraltındaki karmaşık ekosistemlere zarar verebilir. 

Tek bir inçlik üst toprağın oluşması yüz binlerce yıl alır , bu nedenle rejenerasyon inanılmaz derecede uzun sürebilir. Ekibe göre, yeraltında yaşayan çeşitli tür topluluğu, restorasyon yapılmadığı takdirde korkunç ve belirsiz bir gelecekle karşı karşıyadır. 

[İlgili: Daha lezzetli, daha sert bir çayın bileşenleri toprakta olabilir .]

Flinders Üniversitesi mikrobiyal ekolojisti Jake Robinson bir bildiride, “Toprak biyoçeşitliliğini geri kazandırmak ve izlemek hiç bu kadar önemli olmamıştı” dedi . “Her ne kadar henüz erken aşamalarında olsa da, ‘eko-akustik’ toprak biyoçeşitliliğini tespit etmek ve izlemek için umut vadeden bir araç olarak ortaya çıkıyor ve şu anda Avustralya ormanlarında ve Birleşik Krallık’taki diğer ekosistemlerde kullanılıyor.”

Bu yeni çalışma , Dünya’daki türlerin yaklaşık %60’ının yaşadığı gizli ekosistemleri , çıkardıkları sesleri kaydederek araştırmayı amaçlıyor . Ekip, kentsel alanlardaki yerel ağaç, çalı ve otların kalan parçaları olan kalıntı bitki örtüsünün akustik izleme sonuçlarını , 2009’da yeniden bitkilendirilen bozulmuş parseller ve arazilerle karşılaştırdı. 

Pasif akustik izleme, Güney Avustralya’daki Adelaide Tepeleri’ndeki Mount Bold bölgesinde beş gün boyunca toprak biyoçeşitliliğini ölçtü. Ekip ayrıca, elle saydıkları toprak omurgasız topluluklarını kaydetmek için yer altı ses örnekleme cihazı ve ses zayıflatma odası kullandı.  

[İlgili: Ölmekte olan bitkiler size ‘bağırıyor’ .]

Robinson, “Akustik karmaşıklık ve çeşitlilik, hem yerinde hem de ses azaltma odalarında, yeniden bitkilendirilmiş ve kalıntı parsellerde temizlenmiş parsellere göre önemli ölçüde daha yüksektir,” diye açıkladı. “Bu teknoloji, gezegenimizin en çeşitli ekosistemlerini korumak için daha etkili toprak biyoçeşitliliği izleme yöntemlerine yönelik küresel ihtiyacı karşılamada umut vadediyor.”

Kaynak: Popular scıence

Stronsiyum Alüminat Nedir? Ne İşe Yarar?

Stronsiyum alüminat tozu ile karıştırılmış reçine epoksiden yapılan yüzüğün etkileyici hali.
Stronsiyum alüminat, gündüz vakti depoladığı güneş ışığını geceleyin yavaş yavaş yayma özelliğine sahiptir.

Stronsiyum (Sr), kimyasal bir elementtir. Periyodik tabloda 38 numarada yer alır ve alkali toprak metaller grubuna dahildir. Gümüşi bir renge sahip olan stronsiyum, yumuşak bir metal olup, doğal olarak bazı minerallerde bulunur. Kimyasal özellikleri itibariyle kalsiyum ve magnezyum gibi diğer alkali toprak metallerine benzer.

Stronsiyumun yaygın bir kullanım alanı piroteknik ürünlerdir; örneğin, havai fişeklerde kırmızı renkli ışık elde etmek için stronsiyum bileşikleri kullanılır. Ayrıca tıbbi görüntüleme ve radyoterapi gibi alanlarda da bazı stronsiyum izotopları kullanılmaktadır.

Doğada genellikle stronsiyanit (SrCO₃) ve selestin (SrSO₄) mineralleri şeklinde bulunur. Stronsiyumun kendisi reaktif bir element olduğundan, serbest halde doğada nadiren bulunur; genellikle bileşikler halinde karşımıza çıkar.

Özellikleri:

  • Işık Depolama: Stronsiyum alüminat, çevresindeki ışığı emerek depolayabilir ve karanlık ortamlarda uzun süre boyunca ışık yaymaya devam edebilir. Bu özellik onu geleneksel fosforlardan daha parlak ve daha uzun ömürlü kılar.
  • Güvenli ve Zehirli Olmayan: Genellikle toksik değildir, bu nedenle güvenli bir şekilde kullanılabilir.
  • Yüksek Parlaklık ve Uzun Süreli Işıma: Karanlıkta, yaklaşık 8-12 saat süren bir ışıma sağlayabilir. Ayrıca, geleneksel çinko sülfid esaslı fosforlardan daha parlak bir ışık yayar.

Kaynak:

https://www.rsc.org/periodic-table/element/38/strontium

Bilimsel sohbetler

Biyokimya ve Klinik Biyokimya

Tıbbi Biyokimya Genel Tanıtım

Klinik Biyokimya, canlıların hücre düzeyinde moleküler yapılarını , metabolizma işlevlerini, sonuçlarını ve hastalık durumunda değişikliklerini inceleyen bilim dalıdır. Bu amaçla Tıbbi Biyokimya laboratuvarları da hastalıkların tanı, tedavi ve izlenmesinde klinisyene ışık tutan özgün birer uzmanlık alanı ve laboratuvar bilim dalı olarak görev yapar. Yapılan araştırmalar verilen tüm tıbbi kararların %70’inin laboratuvar sonuçlarına dayandığını ortaya koymaktadır. Laboratuvar sonuçları hemen hemen her hastalığın tanı ve tedavi sürecinde önemli rol oynamaktadır.

Başkent Üniversitesi İstanbul Hastanesi Tıbbi Biyokimya Laboratuvarı’mızın hedefi de hasta sonuçlarının doğru, güvenilir, zamanında ilgili birim hekimlerine ve hizmet alanlarına sunulmasıdır. Laboratuvarımızda kurulu bulunan LİS / HOS (Laboratuvar İletişim Sistemi/Hastane Otomasyon Sistemi) bağlantılarıyla ve günümüz teknolojisine en uygun ve en modern oto-analizörlerle kesintisiz haftanın 7 günü 24 saat süresince hizmet verilmektedir. Laboratuvarımızda uygulanan tüm işlemler hergün düzenli olarak laboratuvar uzman doktorunun denetiminde, deneyimli laboratuvar teknikerleri tarafından son teknolojiye dayanan geliştirilmiş cihazlarla gerçekleştirilmektedir. İç ve Dış Kalite çalışmalarımız ise her ay düzenli olarak yapılmaktadır.

Hastanemize ayaktan gelen veya yatan hastalarımızdan alınan örneklerde, hasta güvenliği kuralları esas alınarak, hastalıkların  tanısı, tedavisi, seyri, önlenmesi ve  izlenmesinde yön verici tüm testler yapılmaktadır.

Tüm testlerin günlük kontrolleri “İnternal Kalite Kontrolleri CLSI” kriterleri kullanılarak takip edilmekte olup, üyesi olduğumuz RIQAS aracılığı ile  yurt dışından gelen örneklerden elde ettiğimiz sonuçlar tüm dünya genelinde değerlendirilerek “Eksternal Kalite Kontrolleri”  yapılmaktadır. Süreçler ISO 9001:2015 JCI Kalite Yönetim Sistemleri doğrultusunda işletilmektedir.

Tıbbi Biyokimya Laboratuvarımızda; Klinik Biyokimya, Hormon, Hematoloji – Koagülasyon, Kardiyak Belirteçler, Tümör Belirteçleri, Terapötik İlaç Düzeyleri, Vücut Sıvıları, Gaita ve Tam İdrar analizleri çalışılmaktadır. Bunun dışında  özel testlerimizi referans laboratuvarımızla iş birliği yaparak hizmet kalitemizi eksiksiz en üst düzeye çıkarmayı amaçladık.

Ayrıca laboratuvarımızda rutin testler dışında programlanmış Check up sağlık hizmetleri de sunulmaktadır.

Biyokimya Laboratuvarı Test Rehberi

AFP (Alfa Fetoprotein): Nöral tüp bozukluğunun prenatal (doğum öncesi) tarama testidir. Karaciğer ve pankreas kanseri belirticidir.

AKŞ: Açlık Kan şekeri testi açlık durumunda kan şekeri düzeyini belirler. Hekimin rutin olarak istekte bulunduğu bir test olup esas olarak diyabet hastalığı tanısında kullanılır. Kan şekerinin normal düzeyinin üstüne çıkması (hiperglisemi); diyabet, gebelik diyabeti, pankreas tutulumu, hipertirioidizm, travma, inme veya ameliyat nedeniyle oluşan stres gibi durumlarda ortaya çıkar. Kan şekerinin normal düzeyinin altına inmesi ise (hipoglisemi); yetersiz beslenme, önemli kilo kayıpları, adrenal ve hipofiz yetmezliği, yenidoğan hipoglisemisi, aşırı alkol tüketimi gibi durumlarda görülür.

ALBÜMİN: Albümin kanda en çok bulunan proteindir. Bu nedenle analizine çok çeşitli durumlarda başvurulur. Akut ve kronik hastalıklar, karaciğer ve böbrek hastalıkları, yanıklar, travmalar ve beslenme yetersizliklerinde albümin düzeyi düşer. Kanda sıvı miktarının azaldığı durumlarda ise albümin düzeyi artar.

ALKALEN FOSFATAZ (ALP): Karaciğer, kemik, barsak ve paratirioid hastalıklarının tanı ve tedavisinde kullanılır.

ALT (SGPT): Alanin transaminaz esas olarak karaciğer hasarının belirteci olup, ilgili hastalıkların tanısında tayini yapılır. Akut karaciğer hücresi hasarı, viral veya ilaca bağlı hepatitler, tıkanma sarılığı, siroz, yağlı karaciğer, kronik alkol kullanımı, ciddi şoklar ve kalp yetmezliğinde kullanılan bir testtir.

AMİLAZ: Pankreas hastalıkları ve pankreatitin (pankreas iltihabı) tanı ve izlenmesinde kullanılan bir testtir. Ayrıca karın ağrısı, tükrük bezi hastalığı, kabakulak, safra yolu hastalıkları gibi durumlarda da amilaz düzeyinin ölçülmesi gerekmektedir.

ANTİ-HBs: HBsAg’ye karşı oluşmuş antikorları gösteren bir testtir. Anti-HBs tayini hepatit B aşısının ve bağışıklığın kontrolünde istenir.

ANTİ-HIV: Anti-HIV vücuda giren HIV virüsüne karşı üretilen antikorun teşhisi için yapılan testtir. İnsan İmmün Yetmezlik Virüsü (HIV) bağışıklık sistemini hedef alarak enfeksiyona neden olur.

ANTİ-HVC: Hepatit C virüsüne karşı oluşan antikorların saptanmasında kullanılan testtir.

ANTİ-TPO (Anti-Tiroid Peroksidaz): Otoimmün tiroid hastalıklarının tanı, tedavisi ve diğer tiroid hastalıklarından ayırt edilmesinde kullanılan bir testtir.

AST (SGOT): Aspartat transaminaz büyük oranda kalp ve karaciğerde, daha az olarak kaslarda, böbreklerde ve diğer bazı organlarda bulunan bir enzimdir. Başta kalp, karaciğer ve iskelet kası olmak üzere beyin, pankreas ve akciğer dokularında oluşan hasarların belirlenmesinde kullanılan bir testtir.

BUN: Kanda üre düzeyini yansıtan BUN (Kan Üre Azotu) böbrek fonksiyonlarını ölçmede kullanılır.Bir çok hastalıkta kreatinin ölçümü ile birlikte, özellikle akut ve kronik böbrek hastalarının izlemesinde önemlidir. Karaciğerde üre oluşumunda artış, böbrek atılımında ise azalma meydana geldiğinde kandaki üre düzeyi yükselir. Düşük protein alımı, ağır karaciğer yetmezliği ve gebelikte BUN düzeyi düşer.

CA 125: Kanser antijeni 125, özellikle over (yumurtalık) kanserlerinin tanı ve tedavisinin izlenmesinde kullanılan tümör belirtecidir.

CA 15-3: Kanser antijeni 15-3 özellikle meme kanseri tanı ve tedavisinin izlenmesinde kullanılan tümör belirtecidir.

CA 19-9: Kanser antijeni CA 19-9 testi pankreas, mide, kolon, karaciğer-safra yolu kanserlerinin belirlenmesi ve tedaviye yanıtın izlenmesinde kullanılır. Kolanjit, hepatit, pankreatit ve habis olmayan sindirim sistemi hastalıklarında da CA 19-9 düzeyi artabilir.

CEA (Karsino Embriyonik Antijen): Genel kanser tarama testidir. Kolerektal, akciğer, karaciğer, meme, pankreas, mide ve over kanserlerinde düzeyi artar. Peptik ülser, ülseratif kolit, rektal polipler gibi kanser olmayan durumlarda da CEA düzeylerinde artış gözlenebilir.

CRP: Çeşitli enfeksiyonlar, doku hasarı iltihabı ve romatizmal hastalıklarda CRP düzeyi hızla yükselir. Kalp ve damar hastalıklarının risk değerlendirilmesinde de CRP düzeyi araştırılır.

DEMİR (Fe): Hemoglobin ve hematokrit değerleri anormal olduğunda kanda demir tayini aneminin (kansızlık)nedenini belirler. Ayrıca demir eksikliği tedavisi sırasında demirin uygun bir şekilde emilip emilmediğini belirlemek için de kullanılır.

DHEA-S: Dihidroepiandrosteron -sülfat erkek ve kadında bulunan zayıf androjen etkili bir hormondur. Kadında virilizm (erkek özlelliklerin ortaya çıkması), hirşütizm (kıllanma) ve alopesi (saç dökülmesi) araştırılmasında kullanılır. Cushing sendromunun ayırıcı tanısı, gecikmiş ergenlik döneminin değerlendirilmesi, polikistik over sendromu ve adrenal hastalıklarda da DHEA-S tayini istenir.

ESR (Sedimentasyon): Eritrosit sedimentasyon hızı akut ve kronik enfeksiyonlar, romatizmal, bağ dokusu ve malign (habis) hastalıklarda kullanılan yardımcı bir testtir. Kırmızı kan hücrelerinin çökme hızına bakılır.

FERRİTİN: Ferritin demir eksikliği anemisinin belirlenmesi ve izlenmesinde, kronik böbrek hastalalarında demir tablosunun değerlendirilmesinde değerli bir testtir. Organizmada demir depolarının doluluk oranını belirler.

FOLİK ASİT: Diğer ismi ile B9 vitamini, folat eksikliğine bağlı kansızlık, beslenme yetersizliği, çocuk hipertiroidizmi, vitamin B12 eksikliğinde ve karaciğer hastalıklarında tayini istenir.

FOSFOR (P): Böbrek, endokrin ve sindirim sistemi hastalıklarının takibinde kullanılır. En yaygın kullanımı, azalmış GFR ile birlikte akut ve kronik böbrek yetersizliği durumundadır.

FSH: Folikül Uyarıcı Hormon beyin tabanında yer alan hipofiz bezinden salgılanır. FSH testi genellikle erkek veya dişi kısırlığının araştırılmasında diğer testler ile (LH, testosteron, östradiol, progesteron, anti-Müllerian hormon gibi) birlikte yapılır. FSH ölçümü ayrıca adet bozuklukları ve hipofiz bezi bozukluklarının tanısında kullanılır. Çocuklarda (kız veya erkek) erken veya geç ergenlik tanısı için yararlıdır.

GAİTA MİKROSKOPİSİ: Dışkının mikroskopla incelenmesidir. Bu tetkikle dışkıda parazit ve yumurtaları, gizli bir kanamanın olup olmadığı, ishale neden olan mikroorganizmalar saptanır.

GAİTADA GİZLİ KAN: GGK testi iç kanama ya da mide kanaması gibi hastalıkların tanısında kullanılır. Dışkıda gizli kan bulunması inflamatuvar barsak hastalıkları, ülser, polip, hemoroid veya kolon kanseri gibi bozuklukların işareti olabilir.

GGT: Gama-glutamiltransferaz, karaciğer-safra kanalı hastalıklarının tanısı ve izlenmesinde en duyarlı belirteçtir. Gizli alkolizmin ortaya çıkması için iyi bir testtir.

HbA1c: Kan şekerinin 3-4 aylık ortalamasını yansıtan bir testtir. Diyabet hastalarında kan şekeri düzenlenmesinin izlenmesi ve uzun dönem kan şekerinin kontrolü bakımından önem taşır. Olası diyabet tanısında da HbA1c tayini istenir.

HBsAg: İnsanda bulunan hepatit B virüsünün (antijeninin) saptanmasında yapılan testtir.

HDL: Yüksek yoğunluklu lipoprotein (High-Density Lipoprotein) arterlerde biriken kolestrolü alarak yıkıldığı karaciğere taşır. Damarlarda kolestrolün temizlenmesini sağladığından dolayı iyi kolestrol olarak tanımlanır.

HEMOGRAM: Diğer ismiyle Tam Kan Sayımı kan hücre elemanlarının sayılarını ve oranlarını veren testleri kapsar. En sık istenen tarama testlerinden biridir. Toplamını 18 kan testi oluşturur. Kanda eritrosit (kırmızı kan hücresi) sayımı ile birlikte buna bağlı olarak Hb, Hct, MCV, MCH, MCHC analizleri, kanda lökosit (beyaz kan hücresi) sayımı ile birlikte buna bağlı granülositler (lenfosit, monosit) analizleri yapılır. Hemogram hastanın genel sağlık durumunu değerlendirmede istenen bir testtir. Hematolojik hastalıklar ve diğer sistem bozuklukları ile ilgili önemli bilgiler verir. Anemi, enfeksiyon şüphesi, beslenme, hamilelik, ameliyat öncesi gibi durumların değerlendirilmesinde ve tedavilerinin izlenmesinde önem taşır.

HOMA-IR (İNSÜLİN DİRENCİ): İnsülin direnci testi kişide insülin direncinin olup olmadığını belirlemek için kullanılan bir testtir.  İnsülin direnci olan kişilerde kandaki şekerin dokular tarafından alınıp yakılması güçleşir, obezite (şişmanlık), hipertansiyon ve ateroskleroz (damar sertliği) gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı artar.

HOMOSİSTEİN: Folik asit ve B12 vitamini eksik olan kişilerde kanda homosistein düzeyi artar. Bunun nedeni bu vitaminlerin eksik olmaları sonucunda homosisteinin zararsız şekline dönüşememesidir. Homosistein damar içinde pıhtı oluşumuna yol açar, damar sertliğini tetkikleyerek kalp krizi riskini artırır. Bu nedenle kalp, beyin ve tromboemboli (pıhtı tıkacı oluşumu) riskinin araştırılmasında kullanılan bir testtir.

Ig E TOTAL: Alerji, aşırı duyarlılık ve çeşitli parazitik hastalıkların tanısında yararlı bir testtir.

İNSÜLİN: İnsülin kan şekerini ayarlayan pankreas hormonudur. İnsülin düzeyi kan şekeri düzeyi ile birlikte ölçülmelidir. İnsülin eksikliği Tip l diyabet (insüline bağımlı diyabet) hastalığında önemli bir faktördür.

KALSİYUM (Ca): Kalsiyum vücuttaki en önemli elektrolitlerden biridir. Kasların, sinirlerin, kalbin işleyişinde, kanın pıhtılaşmasında ve kemik oluşumunda önemli rolü vardır. Kemik oluşumu, D vitamini eksikliği, paratiroid bezi ve sindirim sistemi hastalıkları, akut ve kronik böbrek yetmezliği, böbrek nakli sonrası, malign (habis) tümörler, hiperparatiroidizm, akut osteoporoz (kemiklerin sertliğinin kaybolup, kalitesiz, kırılabilir duruma gelmesi) gibi çeşitli durumlarda kalsiyum aranması önemlidir. İdrarda kalsiyum tayini, kalsiyum alımını, barsaktan emilimini, kemik rezorpsiyonunu ve böbreklerden kayıp oranlarını yansıtır.

KLOR (CI): Klorür asit-baz dengesinin sağlanmasında önemli bir elektrolittir. Kanda ve idrarda klorür tayini vücutta su ve asit-baz dengesinin taranması ve izlenmesinde istenir. Böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde de bu testin önemli yeri vardır.

KREATİN KİNAZ (CK): Kreatin kinaz kalp, beyin ve iskelet kaslarında bulunan bir enzimdir. Kalp-damar ve kas hasarlarında düzeyi artar. Göğüs ağrısı, enfarktüs ve inme riskinde CK’nın izoenzimi CK-MB testi troponin gibi diğer testlerle birlikte değerlendirilir. Travmatik kazalar, spor aktivitesi, kas-içi enjeksiyonlardan sonra da CK düzeyinde artışlar kaydedilir.

KREATİNİN: Kanda ve idrarda kreatinin düzeylerinin ölçümü özellikle böbreklerin aktivitesini ve fonksiyon bozukluğunu saptamak amacıyla kullanılır. Böbreklerde kan akımının azalması, kronik böbrek hastalıkları, böbrek kanseri, kalp yetmezliği, kas hasarları, şok, dehidratasyon, hipotiroidizm, akromegali (el, ayak,yüz bölgesi başta olmak üzere kemik yapısında fazla büyüme),  gigantizm (aşırı büyüme durumu, dev hastalığı) ve et yönünden zengin diyet ile beslenme gibi  durumlarda kreatinin  düzeyi yükselir. Akut veya kronik glomerülonefrit, anemi, hipertiroidizm, kas kaybı hastalıkları, şok, idrar yolu tıkanıkları, vejeteryan beslenme sonucunda ise kanda kreatinin düzeyleri düşer.

LDH: Laktat dehidrogenaz kalp, karaciğer, kas, böbrek, akciğer ve kan hastalıklarının araştırılmasında yararlanılan bir testtir.

LDL: Düşük yoğunlukluğu lipoprotein (Low-Density Lipoprotein) arterlerde kolesterolün birikimine ve aterom plaklarının oluşumuna yol açar. Bu tür kolesterolün damarları tıkama eğilimi olduğundan kötü kolesterol olarak tanımlanır.

LİPAZ: Pankreastan salgılanan ve yağların sindiriminde etkili bir enzimdir. Genellikle pankreatit (pankreas iltihabı), barsak düğümlenmesi ve enfarktüsü, pankreas kisti tanısında kullanılır.

POTASYUM (K): Potasyum sinir impulslarının iletimi ve kas ile iskelet kası kasılmasının sürdürülmesinde önemli bir elementtir. Potasyum tayini elektrolit dengesi, kardiyak aritmi, kas güçsüzlüğü, karaciğer hastalıkları ve böbrek yetmezliğinin değerlendirilmesinde önemli bir testtir.

PROKLAKTİN: Prolaktin tayini galaktore (gebelik dışı süt üretimi), amenore (menstrüasyonun olmaması), kısırlık, hipogonadizm (testis veya yumurtalıklarda görülen seks hormon yetersizliği) değerlendirilmesinde yardımcı testtir. Prolaktin salgılayıcı tümör tedavisinin izlenmesinde de prolaktin tayini gereklidir.

PSA: Erkelerde prostat kanserini teşhis etmek, prostat biyopsisi gerekliliğini belirlemek, prostat kanseri tedavisini izlemek için yapılan bir testtir. Her PSA yüksekliği kanser varlığını doğrulamaz.

PTH: Paratiroid hormon düzeyi kandaki kalsiyum düzeylerinin değişikliklerini ve paratiroid fonksiyonun değerlendirilmesinde kullanılan bir testtir.

ROMATOİD FAKTÖR (RF): Romatoid artrit tanısı ve tedavisinin izlenmesinde kullanılan bir testtir.

SERBEST PSA: Proteinlere bağlanmayan, kanda serbest halde bulunan PSA’ya serbest PSA denir. Serbest PSA/Total PSA oranı prostat kanseri tanısı konulmasında yardımcı olur.

SERBEST TESTOSTERON: Total testosteronun sadece %2’si kadarı kanda serbest halde bulunur. Esas etkili olan serbest testosterondur.Total testosteron miktarı ile birlikte değerlendirilir.

SODYUM (Na): Sodyum hücre dışı sıvının en önemli katyonudur. Suyun hücrelerin içi ve dışı arasındaki hareketinin düzenlenmesinde, buna bağlı olarak kan basıncının ve vücudun su dengesinin korunmasında sodyum önemli rol oynar. Elektrolit ve asit-baz dengesinin değerlendirilmesi, yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, karaciğer ve böbrek hastalıklarının tanı ve izlenmesinde sodyum düzeylerinin ölçümü önemlidir.

T3 (Triiyodotiroinin): Tiroid bezinin ürettiği iki hormondan biridir. T4’ün bir kısmı T3’e dönüşür. Dokulardaki etkiden sadece T3’ün serbest şekli sorumludur. T3, tiroid fonksiyonlarının normal olup olmadığını belirler. Patolojik durumlarda salgılanması T4’den daha önce bozulup, T4’den sonra normale geldiğinden hipertiroidizmde yararlı bir testtir.

T4 (Tiroksin): Tiroid bezinin ürettiği iki hormondan biridir. Dolaşımdaki tiroid hormonlarının %90’ından fazlasını oluşturur. T4 sadece serbest formu dokular üzerine etki eden T3’e dönüşür. Hipertiroidizm ve hipotiroidizm teşhisine yardımcı testtir. Tiroid disfonksiyonu (guatr, kısırlık, psişik bozukluklar) şüphesi için yararlı bir testtir.

TİT (TAM İDRAR TESTİ): Tıbbi biyokimya laboratuvarlarında en çok istenen testtir. İdrarda şeker, protein, albümin,keton, bilirubin, ürolobin, ürobilinojen, nitrit gibi kimyasal inceleme ile birlikte idrarın rengi,  pH (asitliği) ve yoğunluğuna bakılır. İdrar sedimentinde hücresel sayım yapılarak iltihabi durumların, taş veya kum dökme gibi böbrek ve idrar yolları hastalıkları hakkında bilgi edinilir.

TOTAL DEMİR BAĞLAMA KAPASİTESİ: Transferin demiri bağlayan ve kanda taşıyan bir proteindir. Karaciğerde üretilir ve demir emilimini düzenler. Total demir bağlama kapasitesi kandaki demir düzeyini taramak amacıyla demir ve ferritin tayinleri ile birlikte değerlendirilir.

TOTAL KOLESTEROL: Kolesterol karaciğerde yapılan ve tüketilen, ayrıca dışarıdan gıdalarla alınan, organizma için gerekli bir yağ (lipid)’dır. Total kolesterol düzeyi arttığında ateroskleroz ve koroner arter hastalığı riski gelişir. Kolesterol kanda 2 tür lipoproteine bağlı olarak taşınır. Bunlar LDL ve HDL isimli lipoproteinlerdir. Total kolesterol her iki lipoproteinin içerdiği toplam kolesterol miktarıdır.

TOTAL PROTEİN: Organizmada proteinler birçok organın işleyişinde görev aldıklarından, kanda total protein testi yaygın olarak istenmektedir. Total protein tayininde kandaki albümin ve globulin miktarları ölçülür. Karaciğer, böbrek veya kemik iliğini tutan hastalıkların, diğer birçok metabolik veya besinsel bozuklukların tanı ve tedavisinin izlenmesinde araştırılır.

TOTAL TESTOSTERON: Testosteron erkeklerde ana cinsiyet hormonudur. Her ne kadar erkek cinsiyet hormonu olarak kabul edilse de hem erkeklerin hem de kadınların kanında bulunur. Erkeklerde kısırlık şüphesi, cinsel dürtü azalması veya erektil işlev bozukluğunda total testosteron düzeyine bakılır. Bunun dışında sakal ve vücut kıllarının eksikliği, kas kitlesinin azalması, jinekomasti (meme dokusu gelişimi), organ yağlanması, insülin direncinin artması ve koroner arter hastalığı riskinde kullanılan bir testtir. Kadında adet düzensizliği, polikistik over sendromu veya overde ve adrenal bezde gelişen tümörler nedeniyle de araştırılır.

TRİGLİSERİD: Vücutta katı yağların depo edildiği formu olan trigliserid, kanın da temel yağ komponentidir. Kanda trigliserid düzeyinin artmış olması ateroskleroz yönünden risk oluşturur. Trigliserid ve kolestrol düzeylerinin birlikte değerlendirilmesi önemlidir.

TSH (Tiroid Uyarıcı Hormon): Beynin altında bulunan hipofiz bezinden salgılanır. Görevi tiroid hormonlarının (T3, T4) sentezlerini ve salınımlarını uyarmaktır. Karşılık olarak bu hormonlar tarafından salgılanması inhibe edilir (azaltılır). TSH tayini tiroid fonksiyon bozukluklarını saptamak ve hipo veya hipertiroidi tedavilerini izlemek için yapılır.

ÜRİK ASİT: Gut tanısı ve tedavisi, lösemi, böbrek yetmezliği ile birlikte böbreklerde ürat birikiminin önlenmesi için yapılan tedavinin izlenmesinde kullanılan bir testtir. Ağır egzersiz ve yüksek purinli diyet ile düzeyi yükselebilir.

Kaynak ve devamını okuman için : Biyokimya ve Klinik Biyokimya (istanbulbaskentuniversitesi.com)

VİTAMİN B12: Siyanokobalamin ismi de verilen bu vitamin, beynin ve sinir sisteminin düzgün çalışması için gereklidir. B12 vitamini eksikliği halsizlik,kansızlık,nörolojik ve sindirim sistemi bozukluklarına yol açar.

25- Hidroksi-Kolekasiferol (D3 vitamini): Ölçümü kemik metabolizması veya paratiroid fonksiyon bozuklukları ile olası D vitamini eksikliğinin veya emiliminin değerlendirilmesinde, ayrıca D vitamini ile tedavi edilen hastaların izlenmesinde yararlıdır.

Biyokimya Nedir ? Biyokimyanın Dalları Nelerdir ?

Serhat Bozkurt tarafından

Biyokimya Nedir?

Biyokimya Nedir: Kimyasal reaksiyonların veya işlemlerin insan vücudunda nasıl gerçekleştiğini hiç gözlemlediniz mi? Metabolik aktiviteler nasıl gerçekleşir? Evet, kısacası tüm bu yaşam süreçlerini “Biyokimya” ile tanıyacaksınız. Tanım:

“ Canlı bir organizmada bulunmakta olan kontrol ve koordinasyon benzeri tüm yaşam alanlarının incelenmesi ile alâkalı bilim dalına Biyokimya denilmektedir. “

Bu terim bize 1930 yılında biyokimyanın babası Carl Neuberg tarafından tanıtıldı. Bu alan, canlı organizmanın kimyasal yapısını incelemek için biyolojiyi ve kimyayı birleştirir. Biyokimyacılar üreme, kalıtım, metabolizma ve büyüme gibi çeşitli işlemlerde yer alan kimyasal reaksiyonların ve kombinasyonların araştırılmasına girerek farklı laboratuvar türlerinde araştırmalar yapmaktadır.

Biyokimyaya giriş, geniş moleküler biyoloji alanlarının yanı sıra hücre biyolojisini de içerir. Organların ve moleküllerin anatomisi olan hücrelerin yapısını oluşturan moleküller ile ilgilidir. Karbon bileşiğini ve canlı organizmalarda maruz kaldıkları reaksiyonları tanımlar. Ayrıca, hücrelerin ve organların gereksinimlerini yerine getirmede moleküllerin işlevleri olan moleküler fizyolojiyi de tanımlar.

Esas olarak, karbonhidratlar, proteinler , asitler, lipitler gibi biyomoleküllerin yapı ve fonksiyonlarının incelenmesi ile ilgilidir . Dolayısıyla Moleküler biyoloji olarak da adlandırılır.

Biyokimyanın Dalları:

Bu konuya giren ana dallar biyokimyada şöyle açıklanmaktadır:

Moleküler Biyoloji:

Biyokimyanın kökleri olarak da adlandırılır. Özellikle canlı sistemlerin fonksiyonlarının incelenmesi ile ilgilenir. Aynı zamanda bu biyoloji alanı, DNA, proteinler, RNA ve bunların sentezi arasındaki tüm etkileşimleri açıklar.

Hücre Biyolojisi:

Hücre Biyolojisi, canlı organizmalarda hücrelerin yapısı ve işlevleri ile ilgilidir. Aynı zamanda Sitoloji olarak da adlandırılmaktadır. Hücre biyolojisi temel olarak ökaryotik organizmaların hücrelerinin ve bunların sinyal yollarının incelenmesine odaklanır, bunun yerine mikrobiyoloji kapsamında ele alınacak konular olan prokaryotlara odaklanır.

Metabolizma:

Metabolizma tüm canlılarda en önemli süreçlerden biridir. Bu, bir insan vücudunda gıda enerjiye dönüştürüldüğünde gerçekleşen dönüşümler veya bir dizi faaliyetten başka bir şey değildir. Özellikle metabolizma için örneklerden biri, sindirim sürecidir.Genetik:

Genetik, canlı organizmalarda genlerin incelenmesi, varyasyonları ve kalıtım özellikleri ile ilgilenen bir biyokimya dalıdır.

Genetik:

Genetik, canlı organizmalarda genlerin incelenmesi, varyasyonları ve kalıtım özellikleri ile ilgilenen bir biyokimya dalıdır.

Diğer dallar, Hayvan ve Bitki Biyokimyası, Biyoteknoloji, Moleküler Kimya, Genetik mühendisliği, Endokrinoloji, İlaç, Nörokimya, Beslenme, Çevre, Fotosentez, Toksikoloji, vb

Biyokimyanın Önemi ?

Biyokimya, aşağıdaki kavramları anlamak için esastır:

  • Diyeti belirli bir türün hücrelerinin özellikleri olan bileşiklere dönüştüren kimyasal prosesler.
  • Enzimlerin katalitik fonksiyonları.
  • Canlı hücrenin çeşitli enerji gerektiren işlemleri için özellikle tüketilen gıda maddelerinin oksidasyonundan elde edilen potansiyel enerjiyi kullanmak.
  • Doku ve hücrelerin çerçevesini oluşturan maddelerin özellikleri ve aynı zamanda yapıları.
  • Tıp ve biyolojideki temel problemleri çözmek.

Kaynak ve devamını okuman için : Biyokimya Nedir ? Biyokimyanın Dalları Nelerdir ? – Bilgin Var mı ? (bilginvarmi.com)

Biyokimya Nedir? Biyokimya Ne İle Uğraşır?

Biyokimya, bitki, hayvan ve mikroorganizma biçimindeki bütün canlıların yapısında yer alan kimyasal maddeleri ve canlının yaşamı boyunca sürüp giden kimyasal süreçleri inceleyen bilim dalıdır.

Biyokimyanın amacı her şeyden önce, hücre nin temel bileşenleri olan protein, karbonhidrat, lipit gibi organik bileşiklerin ve yaşamsal önem taşıyan kimyasal tepkimelerde en büyük rolü oynayan DNA nükleik asitlerin, vitaminlerin ve hormonların yapısal ve nicel çözümlemesini yapmaktır. Canlılardaki protein bileşimi, besinlerin enerjiye dönüşmesi, kalıtsal özelliklerin kimyasal mekanizmalarla iletilmesi gibi yaşam süreçlerinin araştırılması da yine biyokimyanın ilgi alanına girer

Her yaşam bilimi ve kimya ile uğraşmakta olan fakültede (tıp, eczacılık, biyoloji, ziraat, veteriner vs.) ilgili biyokimya kürsüsü bulunur. İnsan sağlığıyla ilgili bilimler de iki alanda incelenir: 1. Temel biyokimya 2. Klinik biyokimya.

Klinik biyokimya laboratuvar uzmanlığı ise, klinik laboratuvar bilimi ve teknolojisinin hasta bakımı için kullanıldığı bir tıp disiplini olup, sağlık ve hastalıktaki biyokimyasal mekanizmaları, hastalıkların önlenmesi, tanı ve ayırıcı tanı, prognoz ve tedavinin izlenmesindeki testleri, laboratuvar sonuçlarının tıbbi yorumlarını, klinisyenlere konsültasyonunu ve laboratuvar tanıyı içeren, tıbba ve kliniğe özgün bir laboratuvar bilimi ve uzmanlık alanıdır. Türkiye’de tüm tıp uzmanlık alanlarında olduğu gibi, bu alanın uzmanları da 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 9 uncu maddesine göre, 19/06/2002 tarih ve 24790 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Tıpta Uzmanlık Tüzüğü’ne göre yetişmektedirler.

Bu bilim alanının lisans eğitimi Türkiye’de ilk olarak Ege Üniversitesi Biyokimya Bölümü’nde verilmeye başlanmıştır. Bölümde aynı zamanda biyokimya ağırlıklı biyokimyagerlik ve biyoteknoloji ağırlıklı biyokimyagerlik opsiyonları bulunmaktadır. 2011 yılında ise Cumhuriyet Üniversitesi de Biyokimya bölümünü Fen Fakültesi bünyesinde açmıştır.

21. yüzyılın biyolojik bilimler ve biyoteknoloji çağı olacağı kabul edilmektedir. Bilim ve teknolojinin amacı sağlıklı bir çevre ve sağlıklı bir yaşamdır. Bu nedenle bugün hayal bile edilemeyecek olanakların insanlığın hizmetine sunulmasında en büyük pay gelecekte bu meslek üyelerinin olacaktır. Son yılların Nobel bilim ödüllerinin büyük oranda biyokimyasal çalışmalara verilmiş olması bunun en güzel kanıtıdır. İş olanaklarının, biyokimya, biyoteknoloji ve gen teknolojisinde gözlenen gelişmelere paralel olarak yoğunlaşması gelişmiş ülkelerde yayınlanan bilimsel dergilerdeki iş ilanlarının büyük bir kısmının bu alanlara yönelik oluşu ile kanıtlanmaktadır.

KAYNAK : Biyokimya Nedir? Biyokimya Ne İle Uğraşır? » TechWorm (tech-worm.com)

Yaşlı ağaçlar ‘karbon yakalama yeteneklerini geliştirebiliyor’

Araştırmada 180 yıllık meşe ağaçları incelendi
Araştırmada 180 yıllık meşe ağaçları incelendi

Haber bilgisi: Esme Stallard, İklim ve Bilim Muhabiri

İngiltere’deki Birmingham Üniversitesi’nden bilim insanları, yaşlı ağaçların gezegenin ısınmasına yol açan sera gazı emisyonlarını yakalayıp emme kapasitelerini geliştirebildiklerini keşfetti.

Yaşlı meşe ağaçlarından oluşan bir orman yedi yıl boyunca normalin üzerindeki seviyelerde karbondiokside maruz bırakıldı. Ağaçların bu değişim karşısında gövde alanlarını genişleterek daha çok karbondioksit hapsettiği gözlemlendi.

Araştırmacılar, Nature Climate Change dergisinde yayımlanan çalışmanın, iklim değişikliğiyle mücadelede yaşlı ormanların korunmasının önemini ortaya koymasını umuyor.

Dünyada her altı saniyede bir futbol sahası büyüklüğünde birincil ormanın kaybedildiği tahmin ediliyor

Birmingham Orman Araştırmaları Enstitüsü Direktörü ve çalışmanın yazarlarından olan Profesör Rob MacKenzie, “Bunun umut verici ve olumlu bir örnek olduğunu düşünüyorum” diyor ve devam ediyor:

“Bu, yerleşik ormanların dikkatli bir şekilde yönetilmesi gerektiğini gösteren bir bulgu. Yaşlı ormanlar bizim için çok önemli bir iş yapıyor. Kesinlikle onları kesmememiz gerekiyor.”

Çalışmanın sonuçları, Prof. MacKenzie’nin 2016’daki kuruluşundan bu yana başkanlığını yaptığı Birmingham Üniversitesi Free-Air Carbon Dioxide Enrichment (Serbest Hava Karbondioksit Zenginleştirme – FACE) deneyinin bir parçası.

FACE, İngiltere’nin batısındaki Staffordshire bölgesinde 52 dönümlük bir ormanda gerçekleştiriliyor. Amacı değişen iklimin ormanlık alanlar üzerindeki etkisini gerçek zamanlı olarak izlemek.

Ormanlık alanda 180 yıllık meşe ağaçları bulunuyor.

Uzmanlar 40 metreye kadar çıkan ağaçların arasına bir boru ağı yerleştirdi.

Bu borular her gün ormana karbondioksit üflüyor. Uzmanlar burada sera gazı emisyonlarını azaltmak için herhangi bir önlem alınmadığı takdirde dünyanın karşı karşıya kalabileceği koşulları yaratmaya çalışıyor.

7 yıl süren gözlemlerin sonucunda FACE’te çalışan uluslararası araştırmacılardan oluşan ekip, yüksek miktarda karbondiokside karşı meşe ağaçlarının daha üretken hale geldiğini tespit etti.

Ağaçların gövdelerini yaklaşık yüzde 10 oranında genişleterek karbondioksidi hapsettiği gözlemlendi.

Ağaçlar havadan karbondioksidi çektiklerinde bunu farklı şekillerde kullanabiliyor.

Yaprak ve kök üretimi kısa süreli bir karbondioksit depolama yöntemi olarak değerlendiriliyor çünkü yapraklar döküldüğünde veya yeni kökler öldüğünde karbon yeniden atmosfere salınıyor.

Ancak uzmanlar, ormandaki ağaçların gövdelerini genişleterek karbondioksidi yıllarca depolayabilecek hale geldiğini görüyor.

‘Sihirli değnek değil’

Daha önce yapılan araştırmalar genç ağaçların da karbondioksit emme oranlarını artırabildiklerini gösteriyor.

Ancak şimdiye kadar yaşlı ormanların aynı uyum yeteneğine sahip olmadığı varsayılıyordu.

BBC’ye konuşan Prof. MacKenzie, yaşlı ağaçların nasıl davrandığını anlamanın önemli olduğunu, dünyadaki ağaç örtüsünün çoğunu yaşlı ağaçlık alanların ve ormanların oluşturduğunu söylüyor.

Sonuçlar olumlu olsa da MacKenzie, “Bu kesinlikle fosil yakıt salımlarımız için sihirli bir değnek değil” diyor ve şöyle devam ediyor:

“Dünyada şimdiki hızımızla fosil yakıt yakmaya devam etmemize izin verecek kadar ormanlık alan yaratmamızın kesinlikle bir yolu yok.”

Karbondioksit üfleyen borular, ağaçların etrafındaki ekosistemi bozmamak için kademeli olarak eklendi
Karbondioksit üfleyen borular, ağaçların etrafındaki ekosistemi bozmamak için kademeli olarak eklendi

Araştırmanın süresi 2031’a kadar uzatıldı. Araştırmacılar ağaçların bu davranışının devam edip etmeyeceğini görmek için onları izlemeye devam edecek.

ABD’deki Tennessee Üniversitesi’nde profesör ve çalışmanın yazarlarından biri olan Dr. Richard Norby, “FACE deneyinin devam etmesi çok önemli çünkü tepkilerin zaman içinde değişebileceğini biliyoruz. Daha uzun süreli veriler sonuçlara olan güvenimizi artırır” diyor.

Araştırmacılar aynı zamanda yüksek karbondioksit seviyelerinin ağaçların ömrü ve böcekler gibi diğer canlılar üzerindeki etkilerine de bakmayı umuyorlar.

Bu deneyi yürütürken bilim insanları, farklı hava koşullarının bir sonucu olabilecek bazı böcek türlerinde bir artış gözlemlediklerini de söylüyor.

Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/crmw7j1xr9vo