Uyku felci nedir, neden olur, nasıl tedavi edilir?

uyuyan kadın

Luke Mintz 

Uyku felci (karabasan), tablolara ve korku hikayelerine ilham veren bir olgu. Araştırmacılar insanların rüyalardan neden hareket edemeyerek uyandıklarını ve bazen halüsinasyon görmeye devam ettiklerini anlamaya başlıyor.

Uyku felcini ilk kez genç bir kızken yaşamıştım. Sabahın erken saatleriydi, okula gitmek için kalkmama birkaç saat vardı. Uyandım ve yatakta dönmeye çalışırken hareket edemedim; vücudum felç olmuştu.

Beynim uyanık olsa da kaslarım hala uykudaydı. Yatak odam sanki daralıyor, duvarlar üzerime geliyordu; paniklemiştim. Yaklaşık 15 saniye sonra felç hali geçti. Sonra bunun uyku felci olduğunu öğrendim. Vücut geçici olarak felç kalırken beynin bir kısmının uyanık kaldığı bu durum oldukça yaygın. O ilk ürkütücü deneyimin ardından birkaç gecede bir uyku felci yaşadım ama her defasında daha az korkutucu hale gelmişti.

Ama uyku felci hayatı çok daha fazla etkileyebilir ve bazıları bunu korkunç halüsinasyonlarla yaşayabilir. Konuştuğum 24 yaşındaki bir hasta, 18 yaşındayken yaşadığı deneyimi şöyle anlatıyordu:

“Uyandığımda hareket edemiyordum. Perde arkasında saklanan çirkin bir yaratık göğsümün üzerine atladı. Başka bir boyuta girdiğimi sandım. En korkuncu da çığlık atamıyordum. O kadar canlı, o kadar gerçekti ki!”

Uyku felcinin birçok sanat eserine konu olduğu düşünülüyor: John Henry Fusseli’nin Kabus tablosu da bunlardan biri

Eski ve yaygın bir olgu

Şeytan, hayalet, uzaylı, tehditkar davetsiz misafirler, hatta ölü akrabaların halüsinasyonunun yanı sıra kendi vücutlarından bazı parçalarının havada uçuştuğunu ya da bedenlerinin bir kopyasının yanlarında yattığını görenler de var. Bazıları melek görüp dini bir deneyim yaşadıklarına inanıyor.

Araştırmacılar bu halüsinasyonların bir zamanlar Avrupa’da cadılara olan inancı körüklemiş olabileceğini ve hatta günümüzde uzaylılar tarafından kaçırılma iddialarının arkasında olabileceğini düşünüyor.

Edebiyat tarihinde bu tür olaylara ilişkin çok sayıda renkli tasvir bulunuyor. Mary Shelley’nin Frankenstein’daki bir sahneyi yazarken bir uyku felci tablosundan esinlendiği anlaşılıyor.

Harvard Üniversitesi’nde uyku araştırmacısı olan ve tedavi yollarına ilişkin ilk klinik çalışmayı 2020’de tamamlayan Baland Jalal, uyku felci için “Eskiden göz ardı edilen bir olguydu ama son 10 yılda artan bir ilgi var” diyor.

Jalal, bugün bu durumu araştıran bir avuç uyku uzmanından biri. Uyku felcinin nedenleri ve etkileri hakkında daha sağlam bir tablo sunmayı ve bu durumun insan beyninin gizemleri hakkında ne ifade ettiğini bulmayı umuyorlar.

Klinik psikolog Brian Sharpless 2011’de Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nde yaptığı kapsamlı çalışmayla uyku felcinin yaygınlığını ortaya koydu.

Çalışma, yetişkinlerin yaklaşık yüzde 8’inin bu olguyu yaşadığını, bu oranın üniversite öğrencilerinde yüzde 28’e, psikiyatri hastalarında ise yüzde 32’ye kadar çıktığını gösteriyordu.

cadı avı ilüstrasyonu
Cadı avı 1550-1630 yılları arasında Avrupa’da doruğa çıktı. Amerika’da ise 1692-93 yıllarında ülkenin kuzey doğusundaki Salem kasabasında ‘cadılık ve büyücülük’ gerekçesiyle başta kadınlar ve kız çocukları olmak üzere çok sayıda insan mahkemelerde yargılandı ve ölüme mahkum edildi.

Uyku felcinin nedeni

Bu durumu yaşadıktan sonra bazıları doğaüstü ve hatta paranormal açıklamalara yönelse de Jalal, nedenin çok daha basit olduğunu söylüyor.

Geceleri vücudumuz uykunun dört aşamasından geçer. Son aşamaya hızlı göz hareketi uykusu ya da “REM” denir. Bu, rüya gördüğümüz zamandır. REM sırasında beyin, muhtemelen rüyalara göre hareket edip kendimize zarar vermemizi önlemek için kasları felç eder.

Ancak bazen (bilim insanları hala nedeninden emin değil) beynin duyusal kısmı REM’den erken çıkıp kendinizi uyanık hissettirir. Beynin alt kısmı ise hala REM’dedir ve kaslarınızı felç etmek için nörotransmitterler göndermeye devam eder.

Jalal bunu, “Beynin duyusal kısmı aktif hale gelir. Zihinsel ve algısal olarak uyanıyorsunuz ama fiziksel olarak hala felçsinizdir” diye açıklıyor.

Uyku felcini birçok insan için alıştıkları bir durum olarak değerlendiren Oxford Üniversitesi’nde uyku profesörü Colin Espie, “Bu biraz uyurgezerliğe benziyor; uyurgezer insanların çoğu hiç doktora gitmiyor. Bu aile içinde bir sohbet konusu olarak kalıyor” diyor.

Ancak şanssız bir azınlık için bu durum daha ciddi sorunlara yol açabiliyor. Sharpless’ın araştırması, uyku felci yaşayanların yüzde 15 ila yüzde 44’ünün “klinik olarak önemli sıkıntı” yaşadığını ortaya koydu.

Sorunlar genellikle durumun kendisinden ziyade uyku felcine nasıl tepki verdiğimizden kaynaklanıyor.

Hastalar gün boyunca bir sonraki nöbetin ne zaman geleceğiyle ilgili endişe yaşıyor.

Espie, bunun bir tür panik atağa dönüşebileceğini söylüyor. En ciddi vakalarda ise uyku felci narkolepsinin bir işareti olabilir.

Narkolepsi, beynin uyku ve uyanma düzenini düzenleyemediği ve kişinin uygunsuz zamanlarda uykuya dalmasına neden olan daha ciddi bir rahatsızlık.

yatakta bir çocuk

Tedavi

Doktorlar, uyku yapısı parçalandığı için uykusuz kaldığınızda uyku felci geçirme olasılığının daha yüksek olduğunu söylüyor. Bazı hastalar da sırt üstü yattıklarında daha fazla bu durumu yaşadıklarını söylüyor, ancak bu konuda belirli bir açıklama yok.

Uyku felcinin tedavisinde en yaygın yaklaşım eğitimseldir: Hastalara bu durumun nasıl meydana geldiği basitçe anlatılır ve tehlikede olmadıkları konusunda güvence verilir.

Bazen bir tür meditasyon terapisi kullanılır. Amaç, hastanın yatağa gitme konusundaki endişesini azaltmak ve uyku felci geldiğinde sakin kalmaları için onları eğitmektir.

Daha ciddi vakalarda, normalde depresyon tedavisinde kullanılan ancak REM uykusunu bastırma gibi bir yan etkisi olan seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar) dahil olmak üzere ilaçlar uygulanabilir.

En dramatik ve etkisi uzun süren uyku felci atakları gerçekçi halüsinasyonlarla gelenlerdir. Bunlar korkuya yol açsa da bilim insanları aynı zamanda insan beyni hakkında önemli veri sunduklarını düşünüyor.

uyuyan kadın

Beyin kendi açıklamasını yaratıyor

Uyku felcine girdiğinizde, beyninizin motor korteksi vücuda sinyaller göndermeye başlar ve hareket etmesini söyler. Ancak kaslar felçlidir ve bu yüzden beyin karşılığında herhangi bir geri bildirim sinyali almaz.

Jalal bu durumu, “Bir uyumsuzluk vardır… benlik parçalanmış, bozulmuştur” diye açıklıyor.

Sonuç olarak, beyin “boşluğu doldurur” ve kasların neden hareket edemediğine dair kendi açıklamasını yaratır.

Bu yüzden pek çok halüsinasyonda bir yaratığın göğse oturduğu ya da vücudu aşağı doğru bastırdığı fikri doğar.

Bu da evrimci bilim insanları arasında popüler bir düşünce olarak insan beyninin “hikaye anlatma makinesi” olduğu yönündeki fikri güçlendiriyor.

Dünyanın büyük ölçüde rastlantısal olduğu fikrini kabullenmekte zorlanıyoruz ve bu yüzden beynimiz sıradan olana anlam bulma çabasıyla dramatik anlatılar tasarlıyor.

Yazının devamını okumak için tıklayın: Ana Kaynak

Dünya haritası tamamen değişebilir, bilim insanları uyardı: Pangea geri dönüyor, manyetik alan değişiyor.

Dünya’nın yüzeyini oluşturan kıtalar, her yıl birkaç santimetre hareket ederek gelecekte radikal bir değişimin habercisi olabilir. Bilim insanları 250 milyon yıl içinde kıtaların yeniden birleşerek yeni bir süper kıta oluşturabileceğini söylüyor. İstanbul Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hisarlı bu büyük değişimi anlattı.

Dünya’nın tarihi boyunca kıtalar birleşti ve ayrıldı. 300 milyon yıl önce var olan süper kıta Pangea, zamanla parçalanarak bugünkü kıta düzenini oluşturdu. Ancak bu süreç sona ermedi. Milliyet’e konuşan Prof. Dr. Hisarlı, kıta hareketlerinin devam ettiğini ve 250 milyon yıl içinde Amerika, Afrika ve Avrasya’nın yeniden birleşebileceğini ifade etti. “Dünya’nın yüzeyi sürekli değişiyor, kıtalar yürüyen bantlar gibi hareket ediyor” diyen Hisarlı, bu hareketlerin gelecekte Dünya’nın dış görünümünü tamamen değiştireceğini belirtti.

Kıtalar nasıl hareket ediyor?

Prof. Dr. Hisarlı, kıtaların hareketini litosfer tabakasının altında bulunan sıcak manto tabakasındaki konveksiyon akımlarına bağlıyor. “Manto içerisindeki devasa ısı hareketi, kıtaları bir havaalanındaki yürüyen bantlar gibi hareket ettiriyor” diyen Hisarlı, bu sürecin 4 milyar yıldır devam ettiğini ve gelecekte yeni kıta birleşimlerine neden olacağını söyledi.

Manyetik alan ve kıtaların gizemi

Kıtaların hareketi sadece yüzey şekillerini değil, aynı zamanda Dünya’nın manyetik alanını da etkiliyor. Hisarlı, manyetik alanın Dünya üzerindeki yaşamı korumada kritik rol oynadığını vurguluyor. Geçmişte bu manyetik alanın ters döndüğü dönemler olduğunu belirten Hisarlı, gelecekte de manyetik alanın değişebileceğini ve bunun kıtaların yer değiştirmesiyle bağlantılı olabileceğini dile getirdi.

İkinci Dünya Savaşı’nın gizlenen verileri

Prof. Dr. Hisarlı, kıta hareketlerine dair elde edilen verilerin önemine dikkat çekiyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında toplanan okyanus tabanı verilerinin uzun süre gizli tutulduğunu, ancak savaş sonrası bu bilgilerin bilim insanlarına açıldığını ifade etti. Bu veriler, kıtaların kaymasını ve Dünya’nın manyetik yapısını anlamada önemli rol oynadı.

Kıtalar birleşirse ne olur?

Kıtaların birleşmesi sadece coğrafi değil, aynı zamanda jeolojik ve iklimsel değişimlere de yol açacak. Hisarlı, bu birleşmelerin devasa dağların oluşmasına ve volkanik faaliyetlerin artmasına neden olabileceğini belirtti. Ancak bu durumun iklimi doğrudan değiştirmeyeceğini, ancak yanardağ faaliyetlerinin atmosferde gaz birikmesine ve geçici iklim değişikliklerine neden olabileceğini vurguladı.

250 milyon yıl içinde kıtaların yeniden birleşmesi ihtimali heyecan verici olduğu kadar ürkütücü. Geçmişte olduğu gibi, Dünya’nın yüzeyi bir kez daha köklü değişimlere sahne olabilir.

Kaynak ve devamı için : https://anlatilaninotesi.com.tr/20240927/dunya-haritasi-tamamen-degisebilir-bilim-insanlari-uyardi-pangea-geri-donuyor-manyetik-alan-1088497120.html

27.000 Yıl Önce İnsanların Kış Hazırlığı: Stratejik Geyik Avı

Tarihöncesi avcı-toplayıcılar, kış için yiyecek ve giysi sağlamak amacıyla stratejik olarak ren geyiklerinin bol olduğu bölgeleri hedef almış.

Yeni arkeolojik kanıtlara göre, Geç Gravettian döneminde yaşayan insanlar, 27.000 yıl önce silahlar ve kasaplık ekipmanlarıyla şimdiki Çekya’daki Bohemya eteklerindeki av alanlarına seyahat ediyorlardı. Burada, kışın geri dönmeden önce onlara et, yağ, kemik ve boynuz gibi değerli kaynaklar sağlayacak yeterli sayıda ren geyiği bulacaklarını biliyorlardı.Arkeologlar tarafından yürütülen araştırma, Gravettian avcılarının uzun mesafeler içinde göç eden ren geyiği sürülerini takip etmediklerini, ren geyiği avlamak için yılın en uygun zamanı olan sonbaharın başlarında nispeten hareketsiz nüfusları hedef aldıklarını ortaya koyuyor.

Çalışmanın başyazarı Dr. Alex Pryor, “Ren geyiği, tarihöncesinin insanı için önemli bir av türüydü; et, kritik deri altı ve ilik yağları ve giysi olarak kullanılan postlar sağlıyordu” diyor. “ Bu postların niteliği mevsime göre değişiyordu, özellikle de kürk uzunluğunun giysilerin ne kadar sıcak ve taşınabilir olacağını belirlediği post açısından. Bu da sonbaharda ren geyiği avlamaya önem verilmesini ve o dönemde ren geyiği bulunabileceği tahmin edilen herhangi bir yerin son derece cazip olmasını sağlıyordu.”

Araştırma, Prag’ın yaklaşık 50 kilometre batısında yer alan Lubná VI adlı bir av-kasaplık alanına odaklanıyor. Bölge, 1890’lı yıllardan beri arkeolojik ilgi odağı olmuştu, ancak Lubná VI 2006 yılında keşfedildi ve o zamandan beri birçok kazıya konu oldu.2018 yılında gerçekleştirilen kazılarda taş aletler, kemikler ve iki ocak bulundu ve bu keşifler en az yedi ren geyiğinin kalıntılarını ve birkaç diğer hayvan türünün izlerini ortaya çıkardı. Kemiklerden birinin radyokarbon tarihlemesi, bu bölgenin yaklaşık 27.500-27.100 yıl önce faaliyet göstermiş olduğunu ortaya koydu ve aletlerin en az 120 km uzaklıktaki güneybatı Polonya veya Saksonya’dan geldiği tespit edildi.Araştırma için ekip, 21 dişi stronsiyum, oksijen ve karbon izotop analizine tabi tuttu. Bu teknik, bilim insanlarının hayvanın otladığı bölgeye dair ipuçları elde etmesini sağlıyor. Dişlerden 11’i ayrıca hayvanın öldüğü mevsimi belirlemek amacıyla test edildi.

Sonuçlar, modern ren geyiği sürülerinin aksine, uzun mesafe göçlerine dair çok az kanıt olduğunu ve ren geyiklerinin çoğunun Bohemya-Moravya yaylalarının eteklerinde ve Bohemya Kretase düzlüklerinde yaşadığını ortaya koydu. Bazı ren geyiklerinin bu iki bölge arasında mevsimsel göç ettiği tespit edildi.

“Sonuçlar, ren geyiklerinin tüm yıl boyunca avlanmaya uygun olduğunu, ancak bahar ve yaz aylarında Kretase düzlüklerinden ek hayvanların göç ettiğini ortaya koyuyor” diyor

Diş taşlarının analizi üç hayvan için mümkün oldu ve üçünün de sonbaharda veya kış başında öldüğünü gösterdi. Dr. Pryor, sonuçların ren geyiklerinin Orta Avrupa ortamına ilk kez uyum sağladığını gösterdiğini ve insan avcıların bunu anladığını söylüyor.

“Bu Lubná avcıları, doğudan gelerek, sonbaharda avlanmak için uygun bir zaman olduğunu bildikleri ve et ile postları işlemek için gerekli aletlere sahip oldukları bir bilgiyle silahlanmışlardı. Bu durum, avcıların sadece rastgele bir şekilde karşılaştıkları avları takip etmekten daha öte bir düzeyde mevsimsel ve lojistik bir stratejiye sahip olduklarını gösteriyor” diyor.

Kaynak: Haberin Ana Kaynağı

Yüz milyonlarca yıl sonra gerçekleşti: İki galaksi böyle buluştu!

James Web Uzay Teleskobu şimdiye kadar görülmemiş nefes kesici bir anı görüntüledi. NASA öncülüğünde ve ESA ile CSA’nın desteğiyle geliştirilen uzay teleskobu yüz milyonlarca yıl süren devasa bir çarpışma sonucu iki galaksinin birleşmesini ortaya çıkardı.

James Webb Uzay Teleskobu, evrenin derinliklerinde iki galaksinin birleşme anını kaydetti.

Arp 107 olarak bilinen bu birleşen galaksi çifti NASA öncülüğünde, Avrupa Uzay Ajansı (ESA) ve Kanada Uzay Ajansı (CSA) tarafından geliştirilen James Webb Uzay Teleskobu’nun MIRI ve NIRCam cihazları tarafından görüntülendi. Arp 107 olarak bilinen bu kozmik dans, iki galaksinin birbirine yaklaşarak yıldızlardan oluşan bir “köprü” inşa etmesiyle gerçekleşti. Şimdiye kadar böylesine net bir şekilde görüntülenmemiş olan bu galaktik birleşme, evrenin sırlarını biraz daha aydınlatıyor.

SAMANYOLU GALAKSİSİ’NDE DE YAŞANABİLİR

Eşsiz görüntüde, beyaz alanlar iki galaksideki eski yıldızları ve onların oluşturduğu köprüyü ortaya koyuyor. Avrupa Uzay Ajansı, bu bölgenin gaz ve yıldızlardan oluştuğunu belirtiyor. Samanyolu Galaksisi’nin de bir gün benzer bir birleşme yaşayabileceği düşünülüyor.Bu birleşme, yeni yıldızların doğumunu tetiklerken, Webb’in Orta Kızılötesi Aracı, yoğun gaz bulutlarını turuncu ve kırmızı tonlarda görselleştiriyor.

Görselde, çarpışan galaksilerin yanı sıra uzak sarmal galaksiler de dikkat çekiyor.

Astrofizikçi Diego Munoz, bu süreçlerin gezegenler için büyük bir tehdit oluşturmadığını, çünkü yıldızlar arasındaki mesafenin “muazzam büyüklükte” olduğunu ifade ediyor.

Delaware Üniversitesi’nden gezegen bilimci Sally Dodson-Robinson, “Eğer Güneşi bir kum tanesi boyutuna getirirsek, en yakın yıldıza olan mesafe kilometrelerce olacaktır” diyerek yıldızların çarpışma ihtimalinin son derece düşük olduğunu belirtiyor.

Kaynak: Haberin Ana Kaynağına gitmek için tıklayınız

Bazı çocuklar neden yemek seçer?

İngiltere’de yapılan yeni bir kapsamlı araştırmaya göre çocukların yemek seçmesi ailelerin onları yetiştirme şeklinden çok genetik yatkınlıklarıyla ilgili.Buna göre, yemek seçme çok küçük yaştan ergenliğe kadar süren bir özellik olabiliyor.İngiltere’de yapılan çalışma için araştırmacılar, 16 aylıktan başlayarak, 3, 5, 7 ve 13 yaşlarındaki bir kısmı tek yumurta diğeri de ayrı yumurta ikizi olmak üzere 2 bin 400 çocuğun aileleri tarafından doldurulan yemek anketi sonuçlarını inceledi.Araştırmacılar, dokular veya tatlar konusunda seçicilik veya yeni yiyecekleri denemeye karşı isteksizlik nedeniyle sınırlı sayıda yiyecek yeme eğilimi olarak tanımladıkları yemek seçme kavramına odaklandılar.

Genetik özelliklerinin yüzde 100’ünü paylaşan tek yumurta ikizlerin beslenme alışkanlıklarını, genlerinin yaklaşık yüzde 50’si ortak olan ayrı yumurta ikizlerinin beslenme alışkanlıklarıyla karşılaştıran araştırmacılar şunları buldu:

Zorlayıcı yeme eğilimleri, yedi yaşında hafif bir zirve yaparak erken ergenliğe kadar devam etti

Nüfustaki genetik farklılıklar, 16 aylıkken yiyecek seçme davranışındaki çeşitliliğin yaklaşık yüzde 60’ından sorumluydu

Genetik etkiler yaşla birlikte artarak 3 ila 13 yaşları arasında yüzde 74’e yükseldi.

Evde, ailenin birlikte yemek denemesi gibi etkinlikler çoğunlukla yürümeye başlayan çocuklar için önemli bulundu.

Çocuklar büyüdükçe, farklı arkadaşlara sahip olmak gibi ev dışındaki etkiler daha önemli hale geldi

Journal of Child Psychology and Psychiatry adlı bilimsel dergide yayımlanan araştırmanın kıdemli yazarı, UCL’de Profesör Clare Llewellyn BBC’ye yaptığı açıklamada, “Bazı çocukların belli yiyecekleri denemekte oldukça ‘acımasız’ davranmasının, bazılarının ise daha maceracı olup aile yemeklerine memnuniyetle katılmasının nedeni, ebeveynlik tarzlarından ziyade, çocuklar arasındaki genetik farklılıklardan kaynaklanıyor” dedi. Çalışmanın baş yazarı Dr Zeynep Nas da, yemek seçmenin yaygın olmasına rağmen aileler için kaygı sebebi olduğunu vurguladı ve bulguların “ebeveynlerin suçluluk duygularından kurtulmasına” yardımcı olmasını umduğunu söyledi.Dr. Llewellyn, çalışmanın yemek seçenlere yardımcı olacak stratejileri incelemek üzere tasarlanmadığını, ancak diğer çalışmaların belirli tekniklerin yardımcı olduğunu öne sürdüğünü belirtti.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: Haberin Ana kaynağı

Okyanuslar, yaşamın sürdürülemeyeceği kadar asidik hale gelmek üzere

Bilim insanları, okyanusların deniz yaşamını sürdüremeyecek ve iklimi dengelemekte yetersiz kalacak kadar asidik hale gelmek üzere olduğu konusunda uyardı.

TRT Haber’in aktardığına göre Potsdam İklim Etkileri Araştırma Enstitüsü (PIK) raporu gezegenimizin yaşamı sürdürebilme kapasitesini belirleyen dokuz kritik faktörü ele aldı.

Buna göre dokuz faktörden altısı, son yıllarda insan faaliyetleri nedeniyle güvenli sınırlarını çoktan aştı.İklim değişikliği, doğal türlerin ve habitatların kaybı, tatlı su kaynaklarının azalması ve plastiklerle kimyasal gübreler gibi kirleticilerin artışı, aşılmış güvenli sınırlar arasında yer alıyor.PIK’in ilk Gezegensel Sağlık Kontrolü raporuna göre okyanus asidifikasyonu da bu faktörlere eklenmek üzere.

Okyanus asidifikasyonu seviyesi, fosil yakıtların yakılmasıyla atmosfere salınan karbondioksit (CO2) emisyonlarının hızla artması nedeniyle sürdürülebilir sınırını aşmak üzere.PIK raporunun baş yazarlarından Boris Sakschewski, “CO2 emisyonları arttıkça, bu gazın daha fazlası deniz suyunda çözünerek okyanusları daha asidik hale getiriyor” dedi.Sakschewski, mevcut emisyon seviyelerinde bile okyanus sisteminin tepkisinin zaman aldığını, bu nedenle asidifikasyon sınırının aşılmasının kaçınılmaz olduğunu vurguladı.

Asidik su, mercanları, kabuklu deniz hayvanlarını ve deniz yaşam zincirinin önemli bir parçası olan fitoplanktonları olumsuz etkiliyor.Bu durum, milyarlarca insan için gıda kaynaklarını tehdit ederken okyanusların daha fazla CO2 emmesini ve küresel ısınmayı sınırlandırma kapasitesini de zayıflatıyor.

Kaynak: https://www.diken.com.tr/okyanuslar-deniz-yasamini-surduremeyecek-kadar-asidik-hale-gelmek-uzere/

Uzayda yaşayan bakteriler evrimleşiyor: Aşırı koşullara uyum sağlamaya başladılar!

Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS) üzerindeki araştırmalar, uzayda bulunan bakterilerin aşırı koşullara daha iyi dayanacak şekilde evrimleştiğini ortaya koydu. NASA’nın mikropları izleyen astronotları, bu gelişmelerin uzay araştırmalarında önemli faydalar sağlayabileceğini belirtiyor.

Uzayda yaşayan bakteriler, aşırı koşullara daha iyi uyum sağlayarak evrim geçiriyor.

NASA araştırmacıları, taşıyıcı insanlarla veya erzak sevkiyatıyla uzay istasyonuna ulaşan bir bakteri türünü inceleydi. Araştırmada, bu bakterinin alçak Dünya yörüngesinde hayatta kalmak için yeni özellikler geliştirdiği belirlendi. Uzmanlar, bu bakterinin Dünya’daki benzerlerine kıyasla uzay radyasyonuna ve düşük yer çekimine daha dayanıklı olduğunu kaydetti.

“HAYATTA KALMAK İÇİN ADEPTE OLDULAR”

Kaliforniya’daki NASA Jet Propulsion Laboratuvarı’ndan Kasthuri Venkateswaran, “Çalışmamız, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan izole ettiğimiz mikroorganizmaların, Dünya’daki benzerleriyle karşılaştırıldığında uzayda hayatta kalmak için benzersiz bir şekilde adapte olduklarını gösteriyor” dedi.

Venkateswaran, mikropların uzayda yaşamayı ve gelişmeyi nasıl başardıklarını anlamanın, uzay keşfi ve sağlık açısından büyük faydalar sağlayabileceğini vurguladı.

Bu yılın başlarında, NASA’nın Jet Propulsion Laboratuvarı’ndaki bilim insanları, çoklu ilaçlara dirençli bir bakterinin 13 türünü ISS’de bulundukları süre boyunca genetik ve işlevsel olarak farklılaştığını bildirmişti. Araştırmacılar, “Bu alanlara getirilen herhangi bir mikroorganizmanın gelişebilmesi için uyum sağlaması gerekir” ifadesinde bulundu.

HAKEM DEĞERLENDİRMESİ BEKLİYOR

Son araştırmalar, uzay koşullarına adaptasyonun fonksiyonel gen açıklamaları ve karşılaştırmalı genom analizi ile detaylandırıldığını ortaya koydu. Çalışma, hakem değerlendirmesini bekliyor.

Uluslararası Uzay İstasyonu’nun, astronotların ilk kez uzaya ayak basmasından bu yana çok uluslu bir laboratuvar olarak hizmet verdiği ve bu on yılın sonuna doğru hizmet dışı kalması beklendiği belirtildi.

SpaceX, ISS’nin yok edilmesi için güçlü bir uzay aracı kullanarak, uzay istasyonunu Dünya atmosferinde büyük bir kısmının yanacağı bir yörünge dışına itmek üzere görevlendirildi. 843 milyon dolarlık sözleşmenin, son astronotların ISS’den ayrılmasından altı ay sonra, muhtemelen 2030 yılı civarında yerine getirilmesi bekleniyor.

Kaynak ve devamı için :https://www.ntv.com.tr/teknoloji/uzayda-yasayan-bakteriler-evrimlesiyor-asiri-kosullara-uyum-saglamaya-basladilar,o9zrgHG15EiQkDJCvQi06Q

Alzheimer Hastalarının Neden Kansere Daha Az Yakalandığı Bulundu.

Yeni yapılan bir araştırmada  Alzheimer olan kişilerde neden daha az kansere yakalandığı gösterildi. Çin’de Alzheimer modelli farelerde yapılan deneylerde, normalden daha düşük kolorektal kanser vakası gözlendi. Normal farelerde aynı ekim yapıldığından, kolon ve rektal kanser riski normal bir şekilde yükseldi. Bu bulgular Alzheimer’ın semptomlarının bağırsaklarla olan ilişkisinden kaynaklandığını göstermektedir.  Günümüzde elde edilen kanıtlar bağırsak mikroplarının immün sistemi şekillendirdiğini ve beyni bu şekilde etkileyebileceğini güçlü bir şekilde ifade etmektedir.

Kemirgenler üzerinde daha önce yapılan birkaç çalışma, bağırsak mikrobiyomunu Alzheimer hastalığının semptomlarıyla ilişkilendirmiştir. Yapılan son deneylerde, dışkı naklinin bir kemirgenden diğerine hafıza bozukluğu sorunlarını aktardığı bile bulunmuştur. Yeni araştırma Alzheimer, bağırsak mikrobiyomu ve kanser arasındaki yakın ilişkiyi daha da inceliyor. Yakın zamanda yapılan bazı retrospektif çalışmalar Alzheimer’lı insan hastalarda kanser riskinin yarı yarıya azaldığını ortaya koymuştur. Bununla beraber, ilginç bir şekilde kanserli hastalarda Alzheimer gelişme riski yüzde 35 oranında azalmaktadır.

Ancak kimse bunun nedenini gerçekten bilmiyordu ve kolorektal kanser ile Alzheimer arasında güçlü bir ilişki olduğu düşünülüyordu. Çin’deki Hebei Tıp Üniversitesi Birinci Hastanesi’nde yapılan bir dizi deneyde araştırmacılar, Alzheimer benzeri semptomlara sahip farelerin, hastalık yapay olarak tetiklendiğinde kolon kanserine karşı direnç gösterdiğini buldu. Bu farelerdeki bağırsak enflamasyonunun baskılandığı görülmüştür. Sağlıklı, daha genç bir fareden alınan dışkı Alzheimer benzeri semptomları olan fareye nakledildiğinde, bu baskılama ortadan kalktı. Bağırsaklardaki hangi mikropların ipleri elinde tuttuğunu anlamak için araştırmacılar hayvan modellerinin mikrobiyotasını örnekledi ve Prevotella adı verilen gram-negatif bir bakteri de dahil olmak üzere birkaç adayla karşılaştı.

Fareler Prevotella bakterisiyle tedavi edildiğinde, fare tehlikeli patojenlere maruz kaldığında bile bağırsak daha az pro-inflamatuar bağışıklık hücresi üretti. Araştırmacılar, azalan enflamatuar tepkinin kısmen, bağırsakların tipik olandan daha ‘sızdırmaz’ olması ve bazı mikrobiyal yan ürünlerin dolaşıma daha kolay girmesine izin vermesi nedeniyle meydana geldiğini açıklıyor.

Kaynak ve devamı için : https://www.gercekbilim.com/alzheimer-hastalarinin-neden-kansere-daha-az-yakalandigi-bulundu/

Dünyada bir ilk: Süper bilgisayar hastalığı gerçekleşmeden önce tahmin ediyor.

Süper bilgisayarın ve eğitimli algoritmaların gelişimi devam ediyor. Son olarak araştırmacılar ciddi beyin kanamalarını gerçekleşmeden önce tahmin eden sistem geliştirdi.

Hastalığı gerçekleşmeden önce tahmin eden bilgisayar geliştirildi
Avustralya’nın Perth şehrinde bulunan süper bilgisayar kuruluşu Pawsey Supercomputing Centre, yıldızların haritalandırılmasından hava durumu tahminine kadar geniş bir skalada hizmet veriyor ve karmaşık problemlerin çözülmesini sağlıyor. Araştırmacılar buradaki işlem gücünü bu sefer sağlık sektörü için kullanmaya karar verdi ve hastalığı gerçekleşmeden önce tahmin eden dünyanın ilk algoritmasını hayata geçirdi.

Hastalık gerçekleşmeden 20 dakika önce tahmin edilebiliyor

Royal Perth Hastanesi veri bilimi başkanı Shiv Meka, algoritmayı geliştirmek için 200 hastadan 40.000 saatten fazla hasta verisi toplandığını söyledi. 20 farklı veri modeli üzerinde çalıştıktan sonra, Meka ve ekibi, beyin kanaması hastalığının yakın bir zamanda olup olmayacağını tahmin eden bir model oluşturdu. Sonuçları son derece başarılı olan süper bilgisayar tabanlı model, kanamadan 20 dakika önceye kadar tutarlı tahminler verebiliyor. Meka, bu başarının Pawsey olmasaydı gerçekleşmesinin pek mümkün olmadığı belirtirken, “yani bu verileri anlamlandırıyorsunuz ve ardından modeli bir olayı tahmin etmesi için eğitiyorsunuz” ifadelerini kullandı.

Pawsey Centre’ın Setonix süper bilgisayarı, yakın zamanda dünyanın en güçlü 15. araştırma süper bilgisayarı seçildi. Avustralya’nın araştırma için kullanılan en güçlü sistemi Setonix, çok ciddi beyin kanamalarını tahmin etmekte kullanıldı.

Royal Perth Hastanesi yoğun bakım uzmanı Robert McNamara, projenin travmatik beyin yaralanmalarının tedavisinde bir dönüm noktası olduğunu söyledi. McNamara’ya göre travmatik beyin hasarı olaylarında tıbbi personelin hazırlıksız yakalanmasının yaygın olduğunu da sözlerine ekledi. Zira yoğun bakımda olan bir hastanın beyin faaliyetleri ve basıncı normal görünürken durumun sadece birkaç dakikada değişebileceği biliniyor.

Dünyada bir ilk

Oluşturulan karmaşık algoritma sayesinde araştırmacıların hastadan gelen her “kalp atışını, yaşamsal belirtiyi ve basınç dalgasını” izlemesine olanak tanıyor. Dünyanın ilk operasyonel travmatik kafa içi hipertansiyon tahmin algoritmasını oluşturduklarını Meka ve McNamara, “ilk kez, olay olmadan önce müdahale edebileceğiz” dedi.

Pawsey Supercomputing Research Center yönetici direktörü Mark Stickells, algoritmanın, astronomik verileri analiz ederek geliştirilen veri bilimi ve bilgi işlem yeteneklerindeki ilerlemelerin insanlara nasıl yardımcı olabileceğinin ve hayat kurtarabileceğinin bir örneği olduğunu söyledi ve ekledi; “Tıp bilimi, bilgi işlem, makine öğrenimi ve yapay zeka alanındaki gelişmelerden giderek daha fazla haberdar oluyor.”

Kaynak ve devamı için : https://www.donanimhaber.com/hastaligi-gerceklesmeden-once-tahmin-eden-bilgisayar-gelistirildi–158420

İnsanlardaki ölümcül beyin kanamalarını önleyebilecek nanorobotlar geliştirildi.

Bir teknisyenin yönlendirdiği virüslerden biraz daha büyük olan bu minik robotlar, manyetik alan kullanarak vücutta hareket ediyor ve anevrizmaya ulaştıklarında pıhtılaşma maddesi salgılıyor.

Nanorobotlar insanlardaki ölümcül beyin kanamalarını önleyebilir
Şanghay Jiao Tong Üniversitesi ve Edinburgh Üniversitesi’nden oluşan uluslararası bir araştırma ekibi, ciddi beyin kanamalarını önleyerek hayat kurtarabilecek minik robotlar geliştirdi. Manyetik olarak kontrol edilen bu cihazlar, pıhtılaşma etkenlerinin vücudun kan damarları yoluyla hassas dozlarda iletilmesini sağlayacak şekilde tasarlandı.

Beyin anevrizmalarının önlenmesinde umut vadediyor 

Teknoloji henüz felç riski taşıyan insanlarda test edilmedi ancak ekip tasarımlarının herhangi bir kayıp olmaksızın işe yarayacağını düşünüyor. Bir virüsten biraz daha büyük olan nanorobotlar bir hayvanın vücudunda yönlendirilerek anevrizmanın güvenli bir şekilde etkisiz hale getirildiği bir testte potansiyellerini kanıtladılar.

Edinburgh Üniversitesi’nden biyofizikçi Qi Zhou, “Nanorobotlar tıpta yeni ufuklar açmaya hazırlanıyor.” dedi. Bu teknolojinin, daha az riskle cerrahi onarımlara ve hassas bir şekilde ilaç hedeflemesine olanak sağlayabileceğini vurguladı. Ortalama çapı 300 nanometre olan her bir nanorobot, trombin adı verilen bir pıhtılaştırıcı madde taşıyan manyetit bir çekirdekten oluşuyor.

Bu çekirdek, tam olarak 42,5 santigrat derecede (108,5 Fahrenheit derece) eriyen koruyucu bir kabukla kaplıdır. Bu, insan vücut sıcaklığının hemen üzerindedir. Bir teknisyenin rehberliğinde ve manyetik alan yardımıyla, demir oksit çekirdeği, ultrasonla haritalanan kan damarları içerisinde nanopartikülün içerisinde gezinir.

Nanobotlar, anevrizmanın güvenli bir şekilde içine girdiklerinde, kaplamalarını eriten hızla değişen bir manyetik alana maruz bırakılıyorlar. Bu, pıhtılaşma sürecini başlatıyor ve kan damarının patlamasını önlüyor. Araştırma ekibi, bu yeniliğin pıhtılaşma, erime noktaları, bozulmaya karşı direnç ve nihayetinde vücutta güvenli bir şekilde işlev görme yeteneği üzerindeki etkinliğini test etmek için birkaç deneme gerçekleştirdi.

Dünya genelinde insanların yaklaşık yüzde 3’ünü etkileyen beyin anevrizmalarının yırtılması çoğunlukla cerrahi müdahalelerle önlenebiliyor. Nanobotların endovasküler tıkaç olarak kullanılması riskleri ortadan kaldırabilir. Ancak nanobotların manyetik alanların şu anda ulaştığı derinliklerden daha derinlere girebilmesini sağlamak için ek yeniliklere ihtiyaç duyuluyor.

Kaynak ve devamı için : https://www.donanimhaber.com/nanorobotlar-insanlardaki-olumcul-beyin-kanamalarini-onleyebilir–182237