Donör hücreleri kullanan dünyadaki ilk terapi, otoimmün hastalıkları remisyona sokuyor. için yorumlar kapalı
CAR T hücreleri (sarı) olarak adlandırılan tasarlanmış bağışıklık hücreleri, bazı tümörler için tedavide devrim yarattı (pembe) ve otoimmün durumların tedavisi için umut vaat ediyor. Kredi: Bilimin Gözü / Bilim Fotoğraf Kütüphanesi
Ciddi otoimmün rahatsızlıkları olan bir kadın ve iki erkek, biyomühendislik ve CRISPR ile modifiye edilmiş bağışıklık hücreleri 1 ile tedavi edildikten sonra remisyona girmiştir. Çin’den gelen üç kişi, kendi vücutlarından toplananlar yerine donör hücrelerden oluşturulan mühendislik bağışıklık hücreleri ile tedavi edilen otoimmün bozukluğu olan ilk kişilerdir. Bu ilerleme, bu tür tedavilerin seri üretimine yönelik ilk adımdır.
Alıcılardan biri olan Şangaylı 57 yaşındaki Bay Gong, bağ dokusunu etkileyen ve cildin sertleşmesine ve organ hasarına neden olabilen sistemik skleroza sahip. Terapiyi aldıktan üç gün sonra cildinin gevşediğini hissettiğini ve parmaklarını hareket ettirmeye ve ağzını tekrar açmaya başlayabileceğini söylüyor. İki hafta sonra ofis işine döndü. Tedaviyi aldıktan bir yıldan fazla bir süre sonra” Kendimi çok iyi hissediyorum ” diyor.
Kimerik antijen reseptörü (CAR) T hücreleri olarak adlandırılan tasarlanmış bağışıklık hücreleri, kan kanserlerinin tedavisinde büyük umut vaat etmiştir – Amerika Birleşik Devletleri’nde yarım düzine ürün onaylanmıştır — ve lupus ve multipl skleroz gibi otoimmün durumları tedavi etme potansiyeli, haydut bağışıklık hücrelerinin vücudun kendisine saldıran otoantikorları serbest bıraktığı mendil. Ancak terapi tipik olarak bir kişinin kendi bağışıklık hücrelerine dayanır ve bu kişiselleştirme onu pahalı ve zaman alıcı hale getirir.
Bu nedenle araştırmacılar bağışlanan bağışıklık hücrelerinden CAR T terapileri oluşturmaya başladılar. Başarılı olursa, ilaç şirketlerinin üretimi ölçeklendirmelerine, potansiyel olarak maliyetleri ve üretim sürelerini azaltmalarına izin vereceklerdi. Pekin’deki Tsinghua Üniversitesi’nden bir immünolog olan Lin Xin, bir kişi için bir tedavi yapmak yerine, bir donörün hücrelerinden yüzden fazla kişiye yönelik tedavilerin yapılabileceğini söylüyor. Donör kaynaklı CAR T hücreleri, kanserli insanları tedavi etmek için kullanılmıştır, ancak şu ana kadar sınırlı başarı ile 2.
Otoimmün hastalıklar
Şangay’daki Deniz Tıp Üniversitesi’nde romatolog olan Xu Huji liderliğindeki deneme, otoimmün hastalıklar için sonuçları bildiren ilk çalışmadır. Geçen ay Hücrede yayınlanmışlardı. Tedaviyi aldıktan altı aydan fazla bir süre sonra, alıcılar remisyonda kaldı. Xu, iki düzine kişinin daha donörden türetilmiş tedaviyi ve biraz değiştirilmiş bir ürünü aldığını söylüyor. Sonuçların büyük ölçüde olumlu olduğunu söylüyor.
Lupusu tedavi etmek için donör kaynaklı CAR T hücrelerini kullanan ayrı bir araştırmaya liderlik eden Lin,” Klinik sonuçlar olağanüstü ” diyor.
Almanya’daki Erlangen Üniversite Hastanesi’nde romatolog olan Christina Bergmann, tedavinin başarısı ve güvenliğinin umut verici göründüğünü ancak araştırmacıların geniş uygulaması hakkında sonuçlar çıkarmadan önce daha birçok insanda gösterilmesi gerektiğini söylüyor.
Ancak daha uzun bir zaman diliminde daha fazla insanda başarılı olursa, “paradigma kaymasını kanıtlayabilir” diyor Philadelphia’daki Pennsylvania Üniversitesi’nden bir immünolog olan Daniel Baker. 80’den fazla otoimmün hastalık, arızalı bağışıklık hücreleriyle bağlantılıdır.
Sağlıklı donör
CAR-T hücresi tedavisi tipik olarak, tedavi edilen kişiden T hücreleri olarak bilinen bağışıklık hücrelerinin çıkarılmasını içerir. Hücreler, B hücrelerini hedef alan CAR proteinleri ile süslenir ve daha sonra kişinin vücuduna yeniden aşılanır.
Bağışlanan bağışıklık hücrelerinden CAR T hücreleri oluşturma süreci benzerdir. Xu ve meslektaşları, 21 yaşındaki bir kadından T hücrelerini çıkardılar ve onları B hücrelerinin yüzeyinde bulunan bir reseptör olan cd19’u tanıyan arabalarla donattılar. Hem aşılanmış hücrelerin konağın vücuduna hem de konağın bağışıklık sisteminin donör hücrelere saldırmasını önlemek için T hücrelerindeki beş geni yok etmek için CRISPR–Cas9 gen düzenleme aracını kullandılar.
Mayıs 2023’te tedaviyi alan ilk kişi, iskelet kası dokusunu hedef alarak halsizlik ve yorgunluğa neden olan bir tür otoimmün miyopatisi olan 42 yaşında bir kadındı. Bay Gong ve 45 yaşında başka bir adam agresif bir skleroz formuna sahipti. Tedavilerine Haziran ve Ağustos 2023’te başladılar.
Konakçılara enjekte edildikten sonra, CAR T hücreleri çalışmaya başladı. Otoimmün koşullara bağlı patojenik hücreler de dahil olmak üzere tüm B hücrelerini çoğaldılar, hedef aldılar ve yok ettiler. Biyomühendisli T hücreleri, büyük ölçüde kaybolmadan önce alıcılarda haftalarca hayatta kaldı. Sonunda, yeni sağlıklı B hücreleri geri döndü, ancak patojenik hücreler geri dönmedi. Kendi hücrelerinden türetilen CAR T hücrelerini alan otoimmün rahatsızlıkları olan kişilerde de benzer bir yanıt gözlenmiştir 3.
Bilim İnsanları İlk Defa Yetişkin Bir Hayvanın Beynindeki Tüm Nöronların Haritasını Çıkardı için yorumlar kapalıbilim
Meyve sineğinin beynindeki 140 bin kadar nöronun tamamının 3B canlandırması. Canlandırma: Phillip Schlegel/Cambridge Üniversitesi/MRC LMB. Veri Kaynağı: FlyWire.ai
Haritada bir meyve sineğinin beynindeki yaklaşık 140.000 nöron arasındaki 50 milyon kadar bağlantının tamamı yer alıyor.
Beyinler, nöronlar arasındaki şaşırtıcı derecede karmaşık bağlantı sistemleridir. Bu bağlantıları haritalandırmak ise beyinlerin nasıl çalıştığını anlamada önemli bir adım. Bilim insanları böyle bir haritanın oluşturulmasında şimdiye kadarki en tutkulu girişimi geçenlerde tamamladı: Yetişkin bir meyve sineğinin beynindeki her nöron ve her bağlantıyı eksiksiz şekilde belgelediler.
Böyle bir haritanın yürüyebilen ve görebilen bir hayvanda ilk defa oluşturulmasını temsil eden araştırma, yetişkin bir hayvanın ilk eksiksiz beyin haritası olma özelliğini taşıyor. Drosophila melanogaster‘in beynindeki 139.255 nöronun her birini ve bunlar arasındaki 50 milyon bağlantıyı temsil eden eser, şimdiye kadar yapılanlar arasında açık ara en büyük ve en detaylı olanı. Benzer bir harita aynı türün larvası için oluşturulsa da o beyin çok daha küçüktü ve sadece 3.000 civarı nöron barındırıyordu. Bir yetişkinin beyninin çok daha fazla bilgi ve davranışı idare etmesi gerekiyor.
Dün Nature bülteninde yayımlanan ikimakalede tarif edilen harita, dünya çapındaki 76 enstitüde çalışan 287 bilim insanının oluşturduğu bir araştırma takımı arasında yürütülen işbirliğinin bir sonucu. Haritada 100 TB’ı aşkın veri kullanılmış.
Makalenin yazarlarından Phillip Schlegel, Sven Dorkenwald, Sebastian Seung, Gregory Jeffris, Davi Bock ve Mala Murthy, dönüm noktası niteliğindeki bu gelişmeyle ilgili Popular Science‘a konuştu.
Belli ki boyut yönünden muazzam bir farklılık var ve sineğin beyni, bizde bulunmayan mantar gövdesi gibi yapıları da barındırıyor; peki nöronların bağlanma ve “kablo düzeneğinin” oluşma noktasında, bir meyve sineğinin beyni bizimkine ne kadar benziyor?
Phillip Schlegel: Nörondan nörona bağlantılar seviyesinde, beyinlerimiz ve böceklerinkiler son derece birbirine benziyor. Bu yüzden Drosophila, beyinlerin nasıl çalıştığını inceleme bakımından müthiş bir model sistemi. Yani elbette bazı farklılıklar var ve benzerlikten ziyade farklılık örnekleri benim daha çok ilgimi çekiyor.
Sebastian Seung: O mantar gövdesi harika bir örnek. Bu kokusal yapının bizim beyinlerimizde olmadığı doğru. Fakat armut biçimli korteksin, bağlantısallığı bakımından bu böceklerdeki mantar yapısına benzer olduğu düşünülüyor. (Bu benzerlik, kokusal sistemin geri kalanına kadar genişletilebilir.) Sinek ve insan genomları benzer olduklarından, sinek ve insan beyinlerinin moleküler seviyede benzerlikler taşıması gerektiğini uzun süredir biliyorduk. Devre seviyesinde de benzerlikler olduğunu daha geç fark ettik. Bunlar bağlantısallık kalıplarının incelenmesiyle ortaya çıktı.
[Bir soru da şu ki] Sinek ve insanların evrimsel atasının bu denli antik olduğu düşünüldüğünde, neden devre benzerlikleri var? Belki de bu benzerlikler yakınsak evrimle oluşmuştur. Moleküler seviyede böcek ve insan koku sistemleri çok farklı görünüyor; koku reseptörlerinin genleri farklı. Fakat devreler, aynı hesaplama problemini çözmeleri gerektiği için nihayetinde benzer hale gelmiş olabilir.
Video: Meyve sineği beynindeki 140 bin kadar nöronun tamamının 3B tasviri. Canlandırma: Phillip Schlegel/Cambridge Üniversitesi/MRC LMB. Veri Kaynağı: FlyWire.ai
Davi Bock: Hem meyve sineklerinin beyninde hem de bizim beynimizde, geniş nöron ağları bir şekilde birleşerek bilgiyi işliyor, davranışları yönlendiriyor ve anıları saklayıp çağırıyor. Her iki beyinde de nöronlar aksiyon potansiyellerini ateşliyor, ortak nörotransmiterleri kullanıyor vs. Her iki beyin de devasa tekrarlı bağlantısallık sergiliyor; ve her iki beyin de daha detaylı şekilde anlamayı çok istediğimiz ilginç ağ yapısı işaretleri sergiliyor. Dolayısıyla farklılıklar olsa dahi geniş nöron ağlarının bilgiyi işleme, depolama ve çağırma bakımından nasıl organize edileceği sorusu, türler boyunca neredeyse kaçınılmaz biçimde ortak temeller taşıyacak. Bu meselenin çözülmesi zor bir problem. Yetişkin sinek ise bilgi işleme ve davranış kabiliyetleri bağlamında “insandan çok daha basit” ile “hâlâ çok ilginç” arasında duran mutlu bir ortam gibi görünüyor. “Tipik” nöron diye bir şey olduğunu düşünürsek, bir sineğin beynindeki tipik bir nöron ile bir insanın beynindeki tipik nöron arasında nasıl bir fark vardır? Bunlar aynı boyutta mıdır? Benzer sayıda mı dendrit ve sinaptik terminal içerirler? Benzer sayıda mı bağlantı oluştururlar? PS: Sineğin görece ufak beyninde bulduğumuz (8.000’i aşkın) hücre tipi miktarından da anlaşılacağı üzere “tipik” bir nöronu tanımlamak kolay değil. Örneğin sineğin görsel sisteminde, nöronlar ortalama 0,6 mm “uzunluğunda (ör. nöronun tüm dallarının birleşik uzunluğu) ve 270 kadar girdi ile 500 kadar çıktı içeriyor. Greg bundan altta bahsediyor ama memeli nöronlarının sinek nöronlarından 10 kat kadar büyük olmasının muhtemelen pek gerçek dışı olmadığını söylüyor. Memeli beyinlerinde bireysel sinapslar genelde birebirdir; yani tam iki nöron arasında bir bağlantı oluştururlar. Bunun aksine böcek sinapsları genelde bir nörondan çok sayıda nörona bağlantı oluşturur (çok öğeli). Bunun sebebi spekülasyona açık olsa da sebebi, böcek beyinlerinin çok küçük bir beyne mümkün olduğu kadar fazla bağlantı (ve bu sebeple hesaplama gücü) sığdırmaya çalışması olabilir.
SS: bir insan nöronu genelde çok daha büyüktür. Bir insan nöronu, beynin bir tarafından diğer tarafına veya beyinden omuriliğe kadar uzanabilir. Bir zürafa veya balina nöronu çok daha büyük olabilir.
Sineğin görsel sistemindeki 75 bin nöronun 3B tasviri. Canlandırma: Phillip Schlegel/Cambridge Üniversitesi/MRC LMB. Veri Kaynağı: FlyWire.ai
Bir sineğin nörokimyası bir insanın nörokimyasına göre nasıl? Bir sineğin beynindeki bütün nörotransmiterleri bir insan beyninde görebiliyor muyuz yoksa sadece bazılarını mı görüyoruz? Bunlar her iki beyinde de aynı rolleri mi oynuyor? Ayrıca sineğin beyninde insan beyninde gözlenmeyen nörotransmiterler var mı?
PS: Sinekler bizimle aynı nörotransmiterleri (Dopamin, GABA, Asetilkolin vs.) kullanıyor.
SS: Başlıca nörotransmiterler aynı ama çalışma şekillerinde farklılıklar var. Örneğin glutamat bizim beyinlerimizde çoğunlukla uyarıcı ama sinek beyninde genellikle kısıtlayıcı. Fakat bazı benzerlikler de var. Örneğin dopamin, hem sinek hem de insan beyinlerinde “öğrenmeyi ödüllendirme” bakımından önemli gibi görünüyor.
Temelde bir insan beynine benzer şekilde çalışan ama daha ufak olup, haritası daha kolay çıkarılan bir beyne mi bakıyoruz nihayetinde? Yoksa önemli farklılıklar var mı?
SS: Bu bir bardak yarı mı dolu tam mı dolu sorusu. Hem benzerlikler hem de farklılıklar var. Sineklerdeki koku, görme ve gezinme devrelerinin memelilerdeki aynı fonksiyonlara yönelik devrelerle mimari benzerlikler taşıdığını artık biliyoruz. Demek istediğim şey, farklı binalarda benzer mimari motiflerin bulunabileceği gibi bu devrelerde de benzer bağlantısallık motiflerinin bulunuyor olması.
Sinek konektomu, sinirbilimcilerin herhangi bir beynin nasıl işlev gösterdiğini ilk defa çok derin bir şekilde anlamasına yardımcı oluyor. Zamanın bu noktasında, gerçek manada anlayabildiğimiz herhangi bir beyin tüm beyinleri anlamamıza yardımcı oluyor.
Neden meyve sineklerinin bu türü üzerinde çok araştırma yapılıyor? Onu bu kadar ilgi çekici hale getiren ne?
SS:Drosophila melanogaster, biyolojide yüzyılı aşkın bir süredir örnek bir canlı şeklinde kullanılıyor. Dolayısıyla sinirbilimciler de doğal olarak onu benimsemiş. Yani diğer böcek türlerinin konektomları ufukta: Karıncaların, sivrisineklerin, arıların vs. Bu konektomları birbiriyle kıyaslamak ve böcek davranışlarının zengin çeşitliliği ile aralarında ilişki kurmak, heyecanlı ve eğlenceli bir araştırma sahası olacak.
Mala Murthy: Sinekler, beyinleri bizimle aynı problemlerin çoğunu çözdüğünden ve ayrıca yürüme ve uçma, öğrenme ve hafıza davranışları, gezinme, beslenme ve hatta sosyal etkileşimler gerçekleştirmek gibi karmaşık davranışları yerine getirebildiğinden, sinirbilim için önemli bir örnek sistemi. Benim laboratuvarım beynin sosyal iletişime nasıl aracılık ettiğini inceliyor. Sineklerin ise sürekli olarak sosyal bir partnerden görme ve ses gibi geribildirim işaretlerini kullanarak, her bir an hangi eylemi gerçekleştireceklerine karar verdiklerini keşfettik; hatta farklı bağlamlarda farklı tercihler bile yapabiliyorlar. Bu tip kompleks bir davranış için beynin büyük bir bölümünün kullanılması ve bu davranışı çözmek için de beyindeki bütün bağlantıların eksiksiz bir haritasının çıkarılması gerekiyor.
Makalelerde bir “kar tanesi” fikri ve herhangi bireysel bir beynin, bir türü nasıl temsil edebileceği sorusu tartışılıyor. Buradaki soru; bir beynin yapısının (elektronik bir benzetme kullanılacak olursa, “devresi”) bir tür boyunca ne kadar benzer olduğu, o yapı içerisindeki fiili bağlantıların (“kablo şebekesi”) ne kadar farklı olabileceği. Örneğin nöron x ve nöron y, iki beyinde fiziksel olarak bağlantılı olabilir ama beyinlerin birinde bu bağlantı pasifken diğerinde aktif olabilir mi?
PS: Bu ilginç bir soru. Konektom biliminde, iki nöron arasındaki bağlantının pek çok tekil sinapstan oluştuğu zaman “kuvvetli” olduğunu söyleme eğilimi gösteriyoruz. FlyWire veri seti ile önceden oluşturulmuş kısmi bir beyin haritası arasında yaptığımız karşılaştırmaya göre güçlü bağlantılar, her iki beyinde de neredeyse her zaman mevcut. Sen (ve aslında diğer pek çok sinirbilimci) şimdi haklı olarak bir bağlantının bu “yapısal” kuvvetinin mutlaka “işlevsel” kuvvete çevrilip çevrilmediğini soruyor.
Kısa cevap: Büyük ihtimalle evet. Biraz daha uzun cevap ise kesin olarak bilmediğimiz. Fakat bildiğim kadarıyla önceki fizyolojik ve davranışsal çalışmalarda bildirilmiş işlevsel bağlantıların, yapısal açıdan konektomda da kuvvetli olduğu ortaya çıktı. Yani bu soru, sinirbilim camiasının önümüzdeki yıllarda ele almak zorunda olduğu büyük bir soru.
Akabinde akıllara “kablo bağlantısında” da birtakım evrenselliğin olup olmadığı sorusu geliyor; yani her zaman bağlı olan veya “bütünleşik” bazı nöronların olup olmadığı sorusu.
MM: Aslında beyin organizasyonunda benzerlik var ve bunların nasıl işlev gösterdiğini anlamak heyecanlı olacak.
Meyve sineğinde yaklaşık 10^5 nöron var ve bir fare beyninde bu sayı 10^8. Nöronlar arasındaki bu bağlantı sayısı, nöron sayısına kıyasla ne ölçekte? Bir farenin beynindeki nöronlar arasındaki bağlantı, bir sineğin beyninden 1000 kat veya çok daha mı fazla?
Greg Jeffris: Aslında, nöron başına sinaps sayısı muhtemelen 10 kattan fazla değişmiyor. Bunun bir sebebi de sinek sinapslarının memeli sinapslarından daha küçük olması ve çok bağlantılı tabiatlarının olması olabilir. Ayrıca sinek konektomundaki güçlü eş nöronlar arasında daha fazla tekil sinaps da olabilir (iki nöron arasındaki şampiyon bağlantılar, tekil sinapsların binlercesiyle ifade ediliyor).
Son olarak, elimizde sinek beyninin böylesine detaylı bir haritasının olmasının gelecekteki araştırmalar için tam olarak nelere olanak sağlayacağından biraz bahsedebilir misiniz?
PS: Evet, kesinlikle. Bu beyin haritası, gelecekteki deneysel konektomların karşılaştırılabileceği bir temel sunuyor. Örneğin bir sinek, normalde hayvana çekici gelen bir kokuyu sevmemek üzere eğitilebilir ve sonrasında o sineğin beyin haritası çıkarılıp FlyWire ile karşılaştırılarak, devresel seviyede neyin değiştiği görülebilir. EEG sineklerde işe yaramazken (çok ufaklar), bir konektomun üstüne kalsiyum görüntüleme veya elektrofizyolojik kayıtlar gibi diğer yaklaşımlarla bindirme yapmak, pek çok araştırma grubunda etkin biçimde işe yarayan bir şey.
Yazar: Tom Hawking/Popular Science. Çeviren: Ozan Zaloğlu.
Dünyanın ilk grafen tabanlı beyin çipi kanser hastasına implante edildi. için yorumlar kapalı
Beyin-bilgisayar arayüzü tedavilerinde uzmanlaşmış bir şirket olan INBRAIN Neuroelectronics, dünyanın ilk grafen tabanlı beyin çipinin kanser hastasına implante edildiğini açıkladı.
İspanya merkezli bir girişim olan INBRAIN Neuroelectronics, grafen tabanlı beyin-bilgisayar arayüzü (BCI) teknolojisiyle hassas tümör ameliyatı gerçekleştirdi. Şirket, dünyada ilk kez insan beynine grafen bazlı bir kortikal arayüz yerleştirdiğini duyurdu. Bu önemli işlem, İngiltere’de Salford Kraliyet Hastanesi’nde beyin tümörü ameliyatı geçiren bir hastaya uygulandı.
Bilmeyenler için grafen, olağanüstü özelliklere sahip tek katmanlı karbon atomlarından oluşan bir malzeme. Hem ince hem de son derece dayanıklı olan bu materyal, elektriksel ve mekanik özellikleriyle beyin arayüzleri için ideal bir çözüm sunuyor.
Sağlıkta grafen kullanımı büyük faydalar sağlayabilir
Şirketin geliştirdiği bu yenilikçi teknoloji, sağlıklı ve kanserli beyin dokusunu mikrometre düzeyinde hassasiyetle ayırt edebildi. Bu önemli klinik başarı, grafen tabanlı BCI teknolojisinin yalnızca beyin sinyallerini çözümlemekte değil, aynı zamanda kanser gibi hastalıkların tedavisinde yüksek hassasiyetli cerrahi uygulamalarda güvenilir bir araç haline geldiğini gösteriyor.
Grafen, beyin aktivitelerini çok daha yoğun bir şekilde algılayıp uyarabiliyor, bu da yüksek hassasiyetli ameliyatlar yaparken hastanın hareket, dil veya bilişsel fonksiyonlarını koruma açısından kritik öneme sahip. Ameliyatı gerçekleştiren Dr. David Coope, bu sayede yüksek hassasiyetle tümör kesimlerinin yapılabileceğini belirtti.
Şirket, uzun testler ve geliştirme süreçlerinin ardından Temmuz 2024’te insan denemelerine başladığını açıklamıştı. Bu denemeler kapsamında 8-10 hasta üzerinde grafenin insan beyniyle doğrudan temasının güvenliği değerlendirilecek. Aynı zamanda, grafenin beyin fonksiyonlarını çözümlemedeki kabiliyetleri de ortaya konacak.
Şirketin grafen tabanlı BCI-Tx platformu, Parkinson hastalığı için ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nden (FDA) “çığı açan cihaz” onayı da almış durumda. Bu platform, grafenin benzersiz özelliklerini kullanarak ultra yüksek çözünürlüklü sinyal kaydı ve uyarlanabilir nöroelektronik terapi sağlıyor. INBRAIN’in bu platformu, Parkinson hastalığının yanı sıra diğer nörolojik bozuklukların tedavisinde de umut vaat ediyor. Platform, sinir ağlarını yeniden dengeleyerek kişiselleştirilmiş tedavi sunarken, yan etkileri en aza indirme hedefiyle çalışıyor.
Şizofreni için 30 yıl sonra ilk kez yeni bir ilaç onaylandı. için yorumlar kapalı
ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 30 yılı aşkın bir süredir şizofreni için ilk kez yeni bir ilacı onayladı. Cobenfy adlı ilaç iki ilacı birleştiriyor ve günde iki kez hap olarak alınıyor.
ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), şizofreni tedavisinde 30 yıldan uzun bir süredir ilk kez yeni bir ilacı onayladı. Cobenfy adı verilen bu ilaç, Bristol Myers Squibb tarafından geliştirildi ve iki farklı ilacı (xanomeline ve trospium chloride) birleştirerek şizofreni semptomlarının kontrol altına alınmasına yardımcı oluyor. Cobenfy, günde iki kez alınan bir hap formunda sunulacak.
Şizofreni tedavisi için yeni ilaç
İlacın onaylanmasının ardından yapılan açıklamalarda, FDA’nın Nörobilim Ofisi, Psikiyatri Bölümü Direktörü Dr. Tiffany Farchione, şizofreninin dünya genelinde önde gelen engellilik nedenlerinden biri olduğunu vurguladı. Farchione, “Bu ilaç şizofreni tedavisine on yıllardır ilk kez yeni bir yaklaşım getiriyor. Bu onay, şizofreni hastalarına daha önce verilen antipsikotik ilaçlara yeni bir alternatif sunuyor.”
Cobenfy, xanomelin ve trospium chloride (veya trospiyum klorür) adlı iki etken maddeyi içeriyor. Klinik denemelerde bu kombinasyonun, şizofreni hastalarında halüsinasyonlar, sanrılar ve düzensiz düşüncegibi yaygın semptomların yönetilmesine yardımcı olduğu gösterildi. Şizofreni tedavisinde kullanılan geleneksel ilaçlar, genellikle beyin kimyasallarından dopamini hedef alırken, Cobenfy bunun yerine hafızaya, öğrenmeye ve dikkati toplamaya yardımcı olan bir başka beyin kimyasalı olan asetilkolini hedef alıyor. Bu yeni mekanizmanın, şizofreni tedavisinde yaygın olankilo alımı, uyuklama ve hareket bozuklukları gibi yan etkilerin azaltılmasına katkı sağlayabileceği belirtiliyor..
Cobenfy’nin klinik denemeleri sırasında, yan etkiler nedeniyle ilacı bırakan hastaların oranının yalnızca yüzde 6 olduğu bildirildi. Bu oran geleneksel ilaçlarda yüzde 20-30’a kadar çıkabiliyor. Bununla birlikte, Cobenfy’nin de bazı yan etkileri mevcut. FDA’ya göre, en yaygın görülen yan etkiler arasında mide bulantısı, hazımsızlık, kabızlık, kusma, yüksek tansiyon, karın ağrısı, ishal, artan kalp atış hızı ve baş dönmesi bulunuyor. Ancak uzmanlar, özellikle geleneksel ilaçların yan etkilerine dayanamayan hastaların Cobenfy’den büyük fayda sağlayabileceğini ifade ediyor.
Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, dünya genelinde yaklaşık 24 milyon insan şizofreni ile yaşıyor. Bu, her 300 kişiden birinin bu kronik ve zorlu hastalığın etkilerini yaşadığı anlamına geliyor. Hastalık genellikle ergenlik dönemi sonlarında ya da erken yetişkinlik döneminde başlıyor ve uygun şekilde tedavi edilmediğinde hayat boyu süren engelliliklere yol açabiliyor.
Atomik Boyutta Hidrojen ve Oksijenin Su Oluşturması Görüntülendi için yorumlar kapalı
Çoğumuz suyun hidrojen ve oksijenle birleşiminden oluştuğunu bilir. İşte bilim insanları sonunda, moleküler hidrojen ve oksijenin birleşerek nasıl suyu oluşturduğunu görüntüledi. Nadir bir element olan paladyum hidrojen ve oksijen gazını suya dönüştürmekte iyi bir katalizördür fakat bugüne kadar bunu nasıl yaptığı pek anlaşılamamıştı. İşte Northwestern Üniversitesi’nden araştırmacılar, bu reaksiyonu hassas bir şekilde inceleyecek bir teknik geliştirdi. Paladyum örneklerini, ultra ince bir cam tabakasıyla kaplanmış bal peteği şeklindeki nano reaktörlere yerleştirdiler.
Sonra gazlar ortama verildi. Sonrasında herşey, yüksek vakumlu transmisyon elektron mikroskopları kullanılarak izlendi. Bu güçlü yeni gözlerle ekip, hidrojen atomlarının paladyuma girdiğini ve kendi atomları birbirinden uzaklaştıkça metalin genişlemesine neden olduğunu görebildi. Ancak daha da önemlisi, paladyumun yüzeyinde küçük su kabarcıklarının oluşmaya başladığını gördüler.
Çalışmanın ilk yazarı Yukun Liu, “Bunun şimdiye kadar doğrudan görüntülenen en küçük kabarcık olabileceğini düşünüyoruz. Beklediğimiz şey bu değildi. Neyse ki bunu kaydediyorduk, böylece diğer insanlara deli olmadığımızı kanıtlayabilecektik,” diyor. Ortaya çıkan video ilgi çekici, ilkokulda öğrendiğimiz bir reaksiyonu nihayet doğrudan görebilmemiz için bize ön sıradan, nano ölçekte bir koltuk veriyor. Ancak çalışmanın pratik uygulamaları da olabilir. Ekip, daha ileri deneylerle su üretmek üzere paladyum kullanmak için en uygun yöntemi buldu. Önce hidrojen, sonra oksijen eklemek en yüksek reaksiyon hızına yol açtı. Hidrojen atomları metalin içine sıkışıyor, ardından oksijen eklendiğinde paladyum yüzeyinde su üretmek için geri çıkıyordu.
Yeni Su Üretme Teknikleri Ortaya Çıkabilir Ekip, bu tekniğin yeni su üretme yöntemlerinin icadına yol açabileceği düşünülüyor. Bilimkurgu senaryolarından biri, paladyum tabakalarının hidrojenle doldurulmasını, uzay araçlarına yüklenmesini ve gerektiğinde oksijen eklenerek içme suyu üretmek için kullanılmasını içeriyor. Liu, “Paladyum pahalı görünebilir ama geri dönüştürülebilir fakat geri dönüştürülebilir. Bizim prosesimiz paladyumu bitirmiyor. Tüketilen tek şey gazdır ve hidrojen evrende en bol bulunan gazdır. Reaksiyondan sonra paladyum platformunu tekrar tekrar kullanabiliriz, “ diyor. Tabii ki, bu hala çok uzak ve gerçekte pratik olmayabilir. Ama yine de yakın gelecekte Dünya’da kullanım alanı bulabilir. Ne de olsa, talep üzerine içme suyu üretmenin yollarını bulmak önemli bir ihtiyaç.
Zaman geriye akabilir mi? Bilim insanları şaşırtıcı bir kanıt buldu için yorumlar kapalı
Kuantum fizikçileri, zamanın akışıyla ilgili alışılmış düşüncelerimizi bir kez daha sorgulatan çarpıcı bir keşfe imza attı. Kanada’daki Toronto Üniversitesi’nden bir araştırma ekibi, fotonların bir atom bulutu içinde beklenmedik bir davranış sergilediğini gözlemledi. Bu gözlem, ‘negatif zaman’ olarak adlandırılan ve ilk bakışta paradoksal görünen bir olguya işaret ediyor.
Araştırmacılar, fotonların atomlarla etkileşimine odaklanan bir deney gerçekleştirdi. Normalde, bir foton bir atoma çarptığında atomu uyarır ve bu uyarım belli bir süre devam eder. Ancak deneyde, bazı fotonların atomu uyarmadan önce buluttan çıkmış gibi göründüğü tespit edildi. Bu durum, fotonların sanki zamanda geriye doğru hareket ediyormuş gibi bir izlenim yaratıyor.
Kuantum Saatinin Tersine Çalışması
Bu sonuç, kuantum mekaniğinin tuhaf doğasını bir kez daha gözler önüne seriyor. Araştırmacılara göre, eğer atomların uyarılmış durumunu ölçmek için bir kuantum saati inşa edilirse, bu saat belirli koşullar altında ileri gitmek yerine geriye doğru hareket edebilir.
Bilim Dünyasında Heyecan
Bu keşif, bilim dünyasında büyük bir heyecan yarattı. Araştırmacılar, bu bulgunun zaman anlayışımız üzerinde pratik bir etkisi olmasa da, fotonlar ve optikle ilgili mevcut bilgileri yeniden değerlendirmemizi gerektirdiğini belirtiyor.
Kuantum fiziği, evrenin temel yapısını anlama çabalarımızda bize sürekli olarak sürprizler sunmaya devam ediyor.”Negatif zaman” gibi kavramlar, evrenin ne kadar karmaşık ve beklenmedik olabileceğini gösteriyor. Bu tür keşifler, bilim insanlarını evrenin gizemlerini çözmeye daha da teşvik ediyor.
Bilim insanlarından çarpıcı buluş: Torunlarımız bizden çok daha farklı görünecek için yorumlar kapalı
Bilim insanları, insan vücudunun gelecekteki halinin oldukça farklı olabileceği yönünde çarpıcı bir iddiada bulunuyor. Evrimsel sürecin kaçınılmaz bir sonucu olarak, bazı vücut parçalarımız işlevlerini yitirerek gelecek nesillerde tamamen kaybolacak gibi görünüyor. Bilim insanlarının bulgularına göre torunlarımız bizden çok daha farklı görülebilir.
Bilim insanlarından çarpıcı buluş: Torunlarımız bizden çok daha farklı görünecek
Bilim insanları, insan vücudunun gelecekteki halinin oldukça farklı olabileceği yönünde çarpıcı bir iddiada bulunuyor. Evrimsel sürecin kaçınılmaz bir sonucu olarak, bazı vücut parçalarımız işlevlerini yitirerek gelecek nesillerde tamamen kaybolacak gibi görünüyor. Bilim insanlarının bulgularına göre torunlarımız bizden çok daha farklı görülebilir.
İnsan vücudu sürekli değişim içinde ve evrimsel süreç, bizi şaşırtmaya devam ediyor. Son yapılan araştırmalar, vücudumuzun bazı parçalarının gelecekte işlevini kaybederek tamamen ortadan kalkabileceğini ortaya koyuyor. Bilim insanlarına göre, gelecekte torunlarımız bugünkünden oldukça farklı bir görünüme sahip olabilir.
AYAK PARMAKLARINDAN KUYRUK SOKUMUNA…
Vücut kıllarından yirmi yaş dişlerine, ayak parmaklarından kuyruk sokumuna kadar birçok vücut parçasının gereksiz hale geldiği ve gelecekte yok olacağı düşünülüyor. Özellikle modern teknolojilerin ve yaşam koşullarının bu değişim sürecini hızlandırdığı belirtiliyor. Atalarımızın sert yiyecekler için kullandığı yirmi yaş dişleri artık bir sorun haline gelmiş durumda. Aynı şekilde, ayak parmaklarının da işlevsiz kalabileceği ve zamanla kaybolabileceği öngörülüyor.
Bu değişimler, evrimin yalnızca geçmişimize dair bir süreç olmadığını, gelecekte insan bedeninin nasıl şekilleneceğini de belirlediğini gösteriyor. Bilim insanlarına göre, evrimin bu sessiz ama kaçınılmaz adımlarıyla insan bedeni, bugün bildiğimizden çok daha farklı bir form alacak.
Plüton’un en büyük uydusu Charon’da karbondioksit izleri tespit edildi için yorumlar kapalı
ABD Havacılık ve Uzay Ajansı’na (NASA) ait James Webb Uzay Teleskobu (JWST), Plüton’un en büyük uydusu Charon’un yüzeyinde karbondioksit izleri olduğunu ortaya çıkardı.
JWST aracılığıyla Plüton’un en büyük uydusu Charon’u inceleyen araştırmacılar, uydunun yüzeyinde daha önce bu gök cisminde rastlanılmamış karbondioksit bileşiği saptadı.
Araştırmacılar ayrıca yüzeyi su buzuyla kaplı uyduda hidrojen peroksit bileşiği izine de rastladı.NASA’nın New Horizons uzay aracı yardımıyla 2015’te Charon’un yüzeyinin su buzuyla kaplı olduğu keşfedilmişti.Araştırma ‘Nature Communications’ dergisinde yayımlandı.
CRISPR, beyin kök hücrelerinin farelerde gençliği yeniden kazanmasına yardımcı olur. için yorumlar kapalı
Metabolizmada yer alan bir genin devre dışı bırakılması, hücrelerin yeni nöronları döndürme yeteneğini gençleştirir.
Beynin rejeneratif hücrelerini yaşlılıkta genç ve enerjik tutmaya yönelik ipuçları, farelere 1 CRISPR gen düzenlemesi uygulanarak ortaya çıkmıştır.
Yaş, beynin kök hücrelerinin yeni hücreler üretme yeteneğini engeller, ancak çalışmanın yazarları, belirli bir genin aktivitesini azaltmanın bu kök hücreleri gençleştirerek çoğalmalarına ve beyne taze nöron kaynağı sağlamalarına izin verdiğini buldu.
Bu gen, kök hücrelerin hücresel metabolizmanın anahtarı olan bir şeker olan glikoz tüketimini düzenler. Farelerdeki sonuçlar, ölüm sonrası insan beyni çalışmalarından ortaya çıkan bir tabloya iyi uyuyor. Bu çabalar da yaşın beyindeki metabolizmayı etkilediğini buldu, diyor New York’taki Columbia Üniversitesi Irving Tıp Merkezi’nde nörobilimci ve psikiyatrist olan ve en son araştırmaya dahil olmayan Maura Boldrini. ” Muhtemelen metabolizmaları eskisinden daha az verimlidir “diyor ve bugün Nature’da yayınlanan hem insan sonuçlarının hem de fare çalışmasının “potansiyel terapötikler için yeni yollar açtığını” ekliyor.”
Genç bir beyin
Nöral kök hücrelerin yetişkin insan beynindeki rolü tartışmalıdır. Boldrini ve diğerleri, beynin öğrenme ve hafıza için önemli bir bölgesi olan hipokampusta, en azından 79 2 yaşına kadar yeni nöronların yapıldığına dair kanıtlar yayınladılar. Ekibi şimdi Alzheimer hastalığı veya psikiyatrik hastalıkları olan kişilerde yeni nöron üretiminin değişip değişmediğini görmek istiyor. Ancak bazı araştırmacılar, yetişkinlerin hipokampusta yeni nöronlar oluşturduğuna dair kanıt bulamadıklarını bildirdiler. Boldrini,” Bu tartışma hala devam ediyor ” diyor.
Farelerde resim daha nettir. Beynin subventriküler bölge adı verilen bir bölgesindeki nöral kök hücreler, nöronlara ve diğer hücre türlerine yol açabilir. Bu genç hücreler daha sonra koku alma duyusunu kontrol eden koku alma ampulüne göç eder. Kaliforniya’daki Stanford Üniversitesi’nde yaşlanmayı inceleyen ve yeni çalışmanın yazarı olan genetikçi Anne Brunet, koku alma ampulüne sürekli taze nöron tedarikinin farelerde mantıklı olduğunu, çünkü çevrelerindeki değişiklikleri algılamak için büyük ölçüde kokuya güvendiklerini söylüyor.
Ancak fareler yaşlandıkça bu kök hücreler daha az aktif hale gelir. Brunet ve meslektaşları nedenini bulmaya karar verdiler. Ekip, 23.000 geni sistematik olarak bozmak için CRISPR-Cas9 genom düzenlemesini kullandı ve ardından bozulan her genin genç ve yaşlı farelerden alınan ve laboratuvarda yetiştirilen nöral kök hücreler üzerindeki etkisini test etti.
Nöronal destek
Ekran, nöral kök hücre yaşlanmasında rol oynayabilecek 300 gen verdi. Araştırmacılar, yaşayan genç ve yaşlı farelerin subventriküler bölgesindeki hücrelerde bu genlerin bazılarını bozmak için CRISPR-Cas9 kullanarak havuzu daha da daralttı. Yazarlar daha sonra hayvanların koku soğanlarını kontrol ettiler ve seçilmiş bir anahtar gen grubu belirlediler. Bu genlerin bozulması, kök hücrelerin yaşlı hayvanlarda nöron üretimini artırdı, ancak genç hayvanlarda kök hücreleri etkilemedi.
Slc2a4 adı verilen böyle bir gen, hücrelere glikoz ithal eden bir proteini kodlar. Bunu bozmak, hücrelerin glikoz alımını azalttı ve çoğalma güçlerini artırdı.
Bu sonuç, şeker metabolizması ile yaşlanma arasında bir bağlantı bulan önceki çalışmalarla örtüşüyor, diyor San Francisco’daki California Üniversitesi’nden bir sinirbilimci olan Saul Villeda. Örneğin, araştırmacılar yakın zamanda bir diyabet ilacının maymunlarda yaşa bağlı bilişsel düşüşü engelleyebileceğini bildirdi. Ancak son bulgu özellikle önemli, çünkü kilit rolü olan ve gelecekteki çalışmalarda hedef alınabilecek belirli bir proteine işaret ediyor.
Villeda, yetişkin insanlarda nöral kök hücrelerin rolü söz konusu olsa bile, sonuçların bir gün nörodejeneratif koşulları tedavi edebilecek hücre tedavilerinin tasarımı için çok önemli bilgiler sağladığını söylüyor.