Sperm ve yumurta arasındaki yeni moleküler bağlantı ortaya çıkarıldı: Araştırma

Döllenmeyle ilgili yeni bir çalışma, sperm üzerindeki proteinlerin yumurtanın kilidini açmasını sağlayan bir ‘anahtar’ oluşturduğunu gösterdi.

Yeni bir çalışma, hayvanlar aleminde sperm ve yumurta arasındaki döllenme mekanizmasının bir kilit ve anahtar gibi işlediğini ortaya koydu.

Viyana Moleküler Patoloji Araştırma Enstitüsü’nden Andrea Pauli, “Bu mekanizmanın, söyleyebildiğimiz kadarıyla, tüm omurgalılarda gerçekten temel olduğunu keşfettik,” dedi.

Ekip, sperm üzerindeki üç proteinin birleşerek yumurtanın kilidini açan bir anahtar oluşturduğunu ve böylece spermin bağlanmasını sağladığını buldu.

Cell dergisinde yayımlanan ve zebra balığı, fare ve insan hücreleri üzerinde yapılan çalışmalardan elde edilen bulgular, bu sürecin milyonlarca yıllık evrim boyunca nasıl devam ettiğini gösteriyor.

Birlikte çalışan proteinler

Bilim insanları daha önce, biri spermin yüzeyinde, diğeri ise yumurtanın zarında bulunan iki proteini biliyorlardı. Ancak, Pauli’nin laboratuvarı, uluslararası iş birlikçilerle birlikte çalışarak, Google DeepMind’ın yapay zeka aracı AlphaFold’u (bu ayın başında geliştiricilerine Nobel Ödülü kazandıran araç) kullanarak sperm ve yumurta arasındaki ilk moleküler bağlantıyı sağlayan yeni bir protein keşfetti. Ayrıca bu proteinin canlılarda nasıl işlediğini de gösterdiler.

Pauli, proteinlerin “sperm ve yumurtanın birbirini tanımasını sağlamak için nasıl bir ekip olarak birlikte çalıştığının” daha önce bilinmediğini belirtti. Bilim insanları, spermin yumurtaya bağlandıktan sonra nasıl içeri girdiğini henüz tam olarak bilmiyorlar ve bir sonraki aşamada bu süreci araştırmayı planlıyorlar.

Pauli, bu tür çalışmaların, diğer bilim insanlarının kısırlığı daha iyi anlamalarına veya yeni doğum kontrol yöntemleri geliştirmelerine katkıda bulunabileceğini ifade etti.

Çalışmaya dahil olmayan Minnesota Üniversitesi’nden genetik ve hücre biyolojisi uzmanı David Greenstein, araştırmanın özellikle erkek doğum kontrol yöntemleri geliştirmek için potansiyel hedefler sunduğunu söyledi. Greenstein, e-posta yoluyla yaptığı açıklamada, bu çalışmanın “bu yılki Nobel Kimya Ödülü’nün önemini de vurguladığını” belirtti.

Kaynak ve devamına Buradan inceleyebilirsin.

Aşırı teşhis Avrupa’da prostat kanseri insidansında büyük farklılıklara yol açıyor: Çalışma.

İnsidans oranları ülkeler arasında 20 kata kadar farklılık gösterebilirken, mortalite sadece yaklaşık beş kat değişti.

Yakın zamanda yapılan bir çalışmaya göre, Avrupa’da prostat kanserinin aşırı tanısı, ülkeler arasındaki insidans farklılıklarına katkıda bulunuyor olabilir.

British Medical Journal’da yayınlanan çalışmada, ülkeler arasında insidans oranlarında 20 kata varan farklılıklar görülürken, mortalitede yalnızca yaklaşık beş katlık bir değişim olduğu vurgulandı.

Aşırı tanı, bireyin yaşamı boyunca semptomlara veya ölüme neden olmayacak bir hastalığın teşhis edilmesi anlamına geliyor. Bu durum, gereksiz tedavilere ve erkeklerin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilecek sonuçlara yol açabiliyor.

İnsidans ise risk altındaki sağlam kişilerin belirli sürede, belirli bir hastalığa yakalanma olasılığını gösteren ölçüt.

Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı’ndan (IARC) Dr. Salvatore Vaccarella, “Bu çalışmanın sonuçları, PSA testi ile yapılan fırsatçı taramaların prostat kanseri aşırı tanısına büyük katkı sağladığını gösteriyor,” dedi.

PSA, kan testi ile ölçülebilen prostat spesifik antijen seviyesini ifade eder.

Prostat kanseri, 2020 yılında Avrupalı erkekler arasında görülen yeni kanser vakalarının yaklaşık dörtte birini oluştururken, 70.000’den fazla ölüme neden oldu.

Prostat kanseri taramalarında aşırı teşhis ve aşırı tedavi riski meme, rahim ağzı ve kolorektal kanser taramalarına kıyasla daha yüksek.

2006’dan bu yana Litvanya hariç çoğu Avrupa ülkesi, geniş kapsamlı tarama programları yerine bireysel bazda karar verme yolunu tercih ediyor.

Çalışmanın yazarları, PSA testinin rutin sağlık kontrolleri kapsamında sunulabileceğini, ancak isteğe bağlı ve fırsatçı taramaların “nüfus üzerinde optimalden daha az bir etkiye sahip olma olasılığının yüksek olduğunu,” belirtti.

2009 yılında yapılan bir araştırma, PSA testi ile belirlenen erkeklerin yüzde 23 ila yüzde 42’sinin prostat kanseri teşhisi almadan hayatlarını sürdürebileceğini gösterdi.

Tarama, aşırı tanı zararlarını ‘en aza indirmeli’

1985 yılında ülkeler arasındaki insidans farkı 100.000 erkekte 89,6 ile 2007’de 100.000 erkekte 385,8 arasında değişirken, mortalite oranları 1983’te 100.000 erkekte 23,7 ile 2006’da 100.000 erkekte 35,6 arasında seyrediyor.

Dr. Salvatore Vaccarella, “Bu yeni çalışmanın bulguları, prostat kanseri taramasının gelecekteki uygulamalarının dikkatli kalite güvencesi, değerlendirme ve popülasyon düzeyinde fayda ve zararların sürekli izlenmesi ile aşırı tanının zararlarını en aza indirmeye yönelik tasarlanması gerektiğinin altını çizmekte,” ifadelerini kullandı.

Sonuçlar, 26 Avrupa ülkesinde 35 ila 84 yaş arasındaki erkeklerden 1980-2017 yılları arasında toplanan verilerin analizine dayanıyor.

Araştırmacılar, analizde farklı yaş gruplarının ve zaman dilimlerinin dikkate alınmasının sınırlayıcı olduğunu ve sonuçların dikkatle yorumlanması gerektiğini vurguladı.

Kaynak ve devamına Buradan ulaşabilirsin.

Demans Nedir ? Demans Tedavi Yöntemi: PARO

Konuşma, hafıza, düşünme gibi bilişsel becerilerde zayıflamayla ilişkili belirtilerin ortak adı olan demans, sinir sisteminde bozukluklara yol açan farklı hastalıklardan kaynaklanabiliyor.

Örneğin bir odaya girdik ve orada tam olarak neden olduğumuzu unuttuk ya da belki uzun zamandır görüşmediğimiz arkadaşlarımızın isimlerini hatırlamakta eskisi kadar iyi değiliz. Bu gibi durumlarla hepimiz karşılaşabiliriz. Ancak bunların sıklığının artması bireylerin yaşam kalitesini olumsuz etkiler.

Demans, beynin düşünme, bilgileri saklama, problem çözme, konuşma, algılama gibi bilişsel işlevlerinin kişinin günlük işlerini kendi başına yerine getiremeyecek kadar zayıfladığı klinik bir semptomdur. Demans yaşlanma süreciyle ilgili bir hastalık olmasa da yaşlandıkça kan basıncının artması, bağışıklık sisteminin zayıflaması, yaraların daha yavaş iyileşmesi, beyin hücrelerinin gençlikteki kadar aktif olamaması gibi nedenlerle genellikle yaşlı bireylerde görülür.

Demans Neden Kaynaklanır?

Demans, beyin hücrelerinin zamanla hasar görmesi veya ölmesi sonucu oluşur. 

Demansın Belirtileri Neler?

Demans, hafıza kaybına, düşünme, muhakeme ya da yargılama yetisinin zayıflamasına ve yıkanma, yeme ve giyinme gibi günlük işleri yerine getirmede zorlanmaya neden olur. Ayrıca yön bulma güçlükleri, karar verme sorunları ve kişilik değişiklikleri de demansın belirtileri arasında yer alır. Birçok hastalıkta karşılaşılan demans belirtileri en sık Alzheimer hastalığında görülür.

Demansın Tedavisi Var mı?

Demansın kesin bir tedavisi henüz bulunmasa da belirtilerin hafifletilmesine ve kişinin yaşam kalitesini artırmaya yönelik çeşitli tedavi yöntemleri bulunuyor. İlaç tedavisi, özellikle Alzheimer hastalığına yönelik bazı ilaçlar, beyindeki bilişsel fonskiyonları güçlendirici maddelerin etkisini artırırken sinir hücrelerine zarar verici maddelerin etkisini düşürüyor. Ayrıca doktorlar tarafından demansın ilerlemesini yavaşlatmak ve semptomları hafifletmek için hastalara günlük yaşamlarında nasıl davranacakları, ne tür rutinler oluşturacakları ve fiziksel egzersizler ile ilgili öneriler veriliyor.

Hastaların günlük yaşamını kolaylaştırmak için çevresel düzenlemeler ve destekleyici tedaviler de önemli. Örneğin terapi robotları gibi teknolojik yenilikler, demans hastalarının duygusal destek bulmalarına yardımcı olabiliyor. Çünkü sosyal etkileşimler, kişinin günlük rutininin olması ve güvenli bir çevre, hastaların günlük yaşamını kendi başına devam ettirme becerilerinin gelişmesinde önemli rol oynuyor.

İnsan Etkileşimli Terapi Robotu Nedir?

İnsan etkileşimli terapi robotları insanların duygusal ve sosyal etkileşimlerini artırmak amacıyla kullanılan, kişinin rahatlamasına, stresinin azalmasına ve genel yaşam kalitesinin iyileşmesine destek olan robotlardır. Bu amaçla geliştirilen robotlardan biri de PARO’dur.

Terapi Robotu: PARO Nedir?

PARO, özellikle yaşlılar ve demans hastaları için refakatçi olarak tasarlanmış bir insan etkileşimli terapi robotudur. Japonya’da geliştirilen bu robot bir fok yavrusuna benzetilmiştir. Robot, özellikle Alzheimer hastaları, demanslı kişiler ve uzun süreli bakım gerektiren hastalar için duygusal destek sağlamak amacıyla kullanılıyor.

Kaynak ve devamına buradan ulaşabilirsin.

Beyin Gibi Çalışan Bilgisayarlar: Nöromorfik Hesaplama Nedir?

Nöromorfik hesaplama, bilgisayarların beyin gibi düşünebilmesi için sinir ağları ve öğrenme mekanizmalarını kullanır.

Bilgisayarlar, günümüzde hemen her alanda bize yardımcı olan makinelerdir. Fakat kullandığımız geleneksel bilgisayarların birtakım sınırları bulunur. Örneğin çok enerji tüketen bu bilgisayarlar, insan beyninin karar verme yeteneğini tam anlamıyla taklit edemez. Peki, bilgisayarlar tıpkı beynimiz gibi çalışabilseydi ne olurdu? Bu sorunun cevabını arayan teknolojiye nöromorfik hesaplama denir.

Nöromorfik Hesaplama Nedir?

Nöromorfik hesaplama, bilgisayarların insan beynine benzer bir şekilde bilgi işleyebilmesini amaçlayan bir teknoloji. Beynimizdeki sinir hücreleri yani nöronlar, elektrik sinyalleri aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurar ve bilgi işler. Nöromorfik hesaplamada da nöromorfik çipler kullanılır. Bu çipler sinir hücrelerini ve bağlantılarını taklit eden bir yapıya sahiptir. Bilgisayarların daha hızlı ve daha az enerji tüketerek işlem yapmasını sağlarlar. Örneğin geleneksel bir bilgisayar çok karmaşık bir işlemi yerine getirmek için çok fazla enerji harcar. Nöromorfik çipler ise bunu çok daha az enerjiyle yapabilir. Bu da çevre dostu ve daha verimli çalışan bilgisayarlar anlamına gelir.

Beyin Çipleri: Bilim Kurgu Gerçek mi Oluyor?

Bilim insanları, beynimizin çalışma prensiplerinden ilham alarak beyin gibi işleyen bilgisayar çipleri geliştiriyor. Bu çipler, özellikle yapay zekânın daha hızlı öğrenmesi ve adaptasyon yeteneği kazanması için kullanılıyor.

Bu konuda en dikkat çeken örneklerden biri, Intel’in geliştirdiği Loihi ve IBM’in geliştirdiği NorthPole çipleri. Intel tarafından geliştirilen Loihi çipi, asenkron bir dikenli sinir ağı (SNN, biyolojik sinir ağlarının işleyişini daha yakından modelleyen bir yapay sinir ağı türü) kullanan ve yüksek verimlilikte öğrenme ve çıkarım yapabilen bir nöromorfik araştırma test çipidir. Intel’in 14 nm üretim teknolojisi ile üretilmiş olan çip, 128 nöromorfik çekirdeğe ve SNN eğitimi için benzersiz bir programlanabilir mikro kod öğrenme motoruna sahip. Bu sayede daha karmaşık yapay zekâ görevlerini yerine getirebiliyor. Özellikle robotik, sağlık ve akıllı şehir uygulamaları için tasarlanan Loihi, öğrenme ve adaptasyon yetenekleri ile ön plana çıkıyor. Diğer bir deyişle tıpkı insan beyni gibi deneyimlerinden öğrenip kendini geliştirebiliyor.

Loihi çipi

IBM tarafından geliştirilen NorthPole çipi ise yüksek işlem kapasitesi ve enerji verimliliği ile dikkat çekiyor. Özellikle gerçek zamanlı bilgi işleme yetenekleri sayesinde otonom sistemler ve robotik gibi alanlarda tercih ediliyor. Bu platform, karmaşık sinir ağı modellerinin daha az enerji ile çalışmasını sağlayarak gelecekte enerji verimliliğini artıracak çözümler sunuyor.

Kaynak ve devamını Buradan inceleyebilrsin.

NASA Uzay Çöplerinin Geri Dönüşümü Konulu Yarışma Düzenliyor.

NASA’nın düzenlediği ‘’LunaRecycle Challenge’’ isimli yeni yarışmada, uzay çöplerinin yenilikçi ve yaratıcı çözümlerle geri dönüşümünü sağlayabilecek projeye üç milyon dolar ödül verilecek.

NASA’nın düzenlediği ‘’LunaRecycle Challenge’’ isimli yeni yarışmada, uzay çöplerinin yenilikçi ve yaratıcı çözümlerle geri dönüşümünü sağlayabilecek projeye üç milyon dolar ödül verilecek. İki aşamadan oluşan bu yarışma ile uzun süreli Ay görevlerinin sürdürülebilirliğinin artırılması ve atık maddelerin azaltılmasını sağlayacak geri dönüşüm çözümlerinin geliştirilmesi amaçlanıyor.

Yarışmaya sunulacak projelerden uzay çöplerinin Dünya’ya getirilmeden uzay ortamında depolanması ve geri dönüştürülmesini sağlayacak çözümler bekleniyor. Elde edilecek sonuçların Dünya üzerindeki geri dönüşüm yaklaşımlarını da etkileyeceği, daha iyi ve yenilikçi çözümlere ilham olacağı düşünülüyor.

Kaynak ve devamını incelemen için Buradan ulaşabilirsin.

Parkinson Hastalığının Tedavisinde Kullanılan Doğal Bileşikler.

Curcumin, resveratrol, ginkgo biloba ve yeşil çay gibi doğal bileşiklerin sinir koruyucu özellikleri Parkinson hastalığının tedavisi için inceleniyor.

Parkinson Hastalığı Nedir?

Parkinson hastalığı (Kısaca PH), beyinde dopamin üreten nöronların kaybına neden olan, motor becerileri ve diğer vücut fonksiyonlarını olumsuz etkileyen bir nörodejeneratif hastalıktır. İlk kez 1817 yılında Dr. James Parkinson tarafından “titrek felç” olarak tanımlanan bu hastalık, vücutta titreme, kas sertliği, yavaş hareket etme ve denge sorunları gibi motor becerilerle ilişkili semptomlarla teşhis edilir. Parkinson hastalığında aynı zamanda depresyon, uyku bozuklukları ve bilişsel gerileme gibi motor becerilerle doğrudan ilişkili olmayan belirtiler de görülebilir. Bu hastalıkta en büyük sorun, hastalığı durduracak veya hastalığın sebeplerini ortadan kaldıracak etkili bir tedavinin henüz bulunamamış olması. Mevcut tedaviler, semptomların hafifletilmesine yönelik ve hastalığın ilerlemesini durdurma konusunda yetersiz kalıyor.

Parkinson Hastalığının Tedavisinde Kullanılan Doğal Bileşikler Neler?

Parkinson hastalığına yönelik umut vadeden araştırmalardan biri, doğal bileşiklerin nöroprotektif yani sinir koruyucu özelliklerini incelemek. Curcumin, resveratrol, ginkgo biloba ve yeşil çay polifenolleri gibi doğal bileşikler güçlü antioksidan, antienflamatuvar ve hücrelerin enerjisini üreten mitokondriyi koruyucu özelliklere sahiptir. Bu bileşikler, oksidatif stres ve nöroenflamasyon gibi Parkinson hastalığının gelişiminde rol oynayan hastalık yapıcı etkenleri engeller​. Örneğin curcumin, zerdeçal bitkisinden elde edilen bir bileşiktir ve reaktif oksijen türlerini yani oksijen içeren ve kolaylıkla tepkimeye giren molekülleri etkisiz hâle getirerek sinir hücrelerini korur. Aynı zamanda iltihaplanmayı azaltarak beyin hücrelerinin zarar görmesini engeller. Resveratrol ise üzüm ve çilek gibi meyvelerde bulunan bir polifenoldür ve mitokondriyi koruyarak enerji üretimini artırır. Ginkgo biloba ve yeşil çay polifenolleri ise hem antioksidan hem de nöroprotektif özelliklere sahiptir. Bu doğal bileşikler nörodejenerasyonu yani sinir hasarını yavaşlatır.

Nöroprotektif bileşiklerin etkinliğini ve güvenliğini belirlemek için çeşitli klinik çalışmalar yürütülüyor. Doğal bileşiklerin çoğu hayvan modellerinde başarılı sonuçlar vermiş olsa da insanlar üzerindeki etkilerini anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyuluyor. Benzer şekilde yeni ilaçlar için de umut verici erken aşama klinik sonuçlar elde ediliyor. Fakat bu sonuçların uzun vadede hastalığın ilerlemesini nasıl etkilediğini belirlemek için daha fazla çalışma yapılması gerekiyor.

Sözlük:

Antienflamatuvar: Vücuttaki iltihabı ve ödemi azaltmaya yardımcı maddeler

Dopamin: Ödül olarak algıladığımız bir durumla karşılaştığımızda sinir hücrelerinin birbirleriyle iletişim kurmasını sağlayan ve beyinden salgılanan kimyasal bir madde

Nörodejeneratif Hastalık: Sinir hücrelerinin ileri seviyede işlevlerinin bozulması ve/veya ölümüyle sonuçlanan, tedavi edilemez ve zayıflatıcı durumlar

Polifenol: Meyve ve sebze gibi bitkisel gıdalarda doğal olarak bulunan, antioksidan özellikleri olan organik bileşikler

Kaynak ve devamını incelemek için : https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/parkinson-hastaliginin-tedavisinde-kullanilan-dogal-bilesikler

Üç milyar yıl önce Dünya’ya çarpan göktaşı okyanusların kaynamasına neden oldu

göktaşı

Bilim insanları, ilk kez 2014 yılında keşfedilen dev bir göktaşının, Dünya tarihinde bilinen en büyük tsunamiye neden olduğunu ve okyanusları kaynattığını keşfetti.

40-60 km genişliğindeki bu göktaşı üç milyar yıl önce Dünya’ya çarptı.

S2 adı verilen göktaşının, 66 milyon yıl önce dinozorları yok eden göktaşının 200 katı büyüklüğünde olduğu tahmin ediliyor.

Güney Afrika’daki çarpma bölgesinde incelemelerde bulunan bilim insanları, büyük asteroit çarpmalarının Dünya’ya sadece yıkım getirmediğine, erken yaşamın gelişmesine yardımcı olduğuna dair kanıtlar buldu.

Yeni araştırmanın başyazarı Harvard Üniversitesi’nden Prof. Nadja Drabon, Dünya ilk oluştuktan sonra uzayda çarpacak çok sayıda enkaz olduğunu hatırlatıyor ve “Ama şimdi, bu dev çarpışmaların ardından yaşamın gerçekten dirençli olduğunu ve aslında daha da geliştiğini anladık” diyor.

66 milyon yıl önce dinozorların yok olmasına neden olan göktaşı yaklaşık 10 km genişliğindeydi ve neredeyse Everest Dağı yüksekliğindeydi.

S2 göktaşı ise 40-60 km genişliğindeydi ve kütlesi 50-200 kat daha fazlaydı.

Oluşumundan yaklaşık 1,5 milyar yıl sonra bu göktaşının çarptığı Dünya bugünkünden çok farklı görünüyordu. Yüzeyinin büyük kısmı sularla kaplıydı ve sadece birkaç kıta denizden belirmiş durumdaydı. Tek hücreli mikroorganizmalardan ibaret olan yaşam ise çok basit formdaydı.

Barberton Greenstone Belt’in doğusundaki çarpma alanı, bir meteor çarpmasının kalıntılarının bulunduğu Dünya’daki en eski yerlerden biri.

Bu bölgeye üç kez giden Prof. Drabon ve ekibi çarpışmadan geriye kalan küçük kaya parçalarını arıyorlardı. Topladıkları yüzlerce kilogram kaya parçasını analiz için laboratuvara gönderdiler.

Ekip, S2 göktaşı Dünya’ya çarptığında nelere yol açmış olabileceğine dair şu öngörülerde bulunuyor:

Göktaşı 500 km’lik bir krater açmış ve inanılmaz hızlarda fırlayan kayaları toz haline getirerek dünyanın etrafında dönen bir bulut oluşturmuştu.

Prof. Drabon bu manzarayı, “Bir yağmur bulutu düşünün, ama su damlacıkları yerine, gökyüzünden yağan erimiş kaya damlacıkları gibi” diye tarif ediyor.

Drabon ve ekibi

Çarpmanın etkisiyle dev bir tsunami oluşmuş, deniz tabanını parçalayıp kıyı şeritlerini sular altında bırakmıştı.

Tüm bu enerji, okyanusları kaynatarak onlarca metre suyun buharlaşmasına neden olan büyük miktarda ısı üretmiş, ayrıca hava sıcaklığını da 100C’ye kadar arttırmıştı.

Gökyüzü toz ve parçacıklardan oluşan kara bir bulutla kaplanmış, güneş ışığı bu Dünya’ya sızamadığı için fotosenteze dayanan karadaki veya sığ sulardaki basit yaşam yok olmuştu.

kaya numuneleri
Jeologlardan oluşan ekip, deniz tabanının parçalandığına dair kanıtlar içeren kayaları analiz etti

Yaşamın gelişmesini sağladı

Bu etkiler, jeologların diğer büyük göktaşı çarpmaları hakkındaki bulgularıyla benzeşiyor.

Ancak Prof. Drabon ve ekibi daha sonra şaşırtıcı bulgulara rastladı. Kayalarda saklı bulgular, şiddetli sarsıntıların basit organizmaları besleyen fosfor ve demir gibi besinleri alt üst ettiğini gösterdi.

“Yaşam sadece dirençli değildi, aynı zamanda gerçekten hızlı bir şekilde geri döndü ve gelişti” diyen Drabon şu benzetmeyi yapıyor:

“Sabahları dişlerinizi fırçaladığınız zamanki gibi. Bakterilerin yüzde 99,9’unu öldürürsünüz ama akşama kadar hepsi geri döner.”

Yeni bulgular, büyük çarpışmaların besleyici bir işlev gördüğünü ve fosfor gibi yaşam için gerekli maddelerin dünyanın dört bir yanına dağılmasını sağladıklarını gösteriyor.

Gezegeni sarsan tsunami aynı zamanda demir açısından zengin suyu derinlerden yüzeye çıkararak erken dönem mikroplarına ekstra enerji sağlamış olabilir.

Prof. Drabon, bulguların, erken dönemde art arda Dünya’ya çarpan göktaşlarının yaşamın gelişmesine yardımcı olduğuna dair görüşü desteklediğini söylüyor.

“Öyle görünüyor ki çarpmalar yaşamın gelişmesini sağlayan elverişli koşullar yarattı” diye açıklıyor.

Bulgular PNAS adlı bilim dergisinde yayımlandı.

Kaynak: Haberin Ana kaynağı için tıklayın

Dünya Menopoz Günü: Menopoz nedir, neden olur, belirtileri neler?

Menopoz

Haber bilgisi

  • Philippa Roxby, BBC Sağlık Muhabiri

Her kadın menopoz geçirir ve bunun semptomları genellikle 40’lı yaşların ortasında başlar.

Peki menopoz sürecinde vücutta neler yaşanır?

Menopoz nedir?

Menopoz, kadınların yumurtalık faaliyetlerinin sona ermesiyle adet döngüsünün kalıcı olarak kesilmesi anlamına geliyor. Bu ortalama olarak 51 yaş civarında gerçekleşiyor.

Menopoz öncesinde, adetlerin düzensiz hale geldiği döneme perimenopoz deniyor.

Bu da tahmini olarak 46 yaş civarında başlıyor.

Perimenopoz döneminde birçok kadının adeti düzensizleşiyor veya ağırlaşıyor.

Bazı kadınlar ise daha önce yaşamadıkları duygusal ve fiziksel problemlerle karşılaşıyor.

Eğer 12 ay boyunca adet görmediyseniz, geriye bakıp menopoz geçirdiğinizi (son adetinizi olduğunuzu) söyleyebilirsiniz.

Bazı kadınlarda, ya doğal nedenlerden ya da hastalık veya çeşitli tedavilerden dolayı bu süreç daha erken yaşanabiliyor.

Menopoz

Menopoza ne yol açıyor?

Menopoz sırasında, başta adet döngüsünü kontrol eden östrojen olmak üzere hormon seviyeleri değişiyor.

Kadınlar yaşlandıkça yumurtalıklar daha az yumurta üretiyor, östrojen seviyeleri dalgalanıyor ve daha sonra kademeli olarak azalıyor.

Bu da menopoz belirtilerine yol açıyor.

Bu süreç tabii ki bir günde gerçekleşmiyor.

Östrojen seviyesinin düşmesi birkaç yıl sürebiliyor ve hormon azaldığında düşük seviyede kalıyor, bu da vücutta çeşitli değişikliklere neden oluyor.

Yumurtalıklar tamamen yumurta üretmeyi bıraktığında, hamilelik artık mümkün olmuyor, bu noktada da menopoz gerçekleşiyor.

Belirtileri neler?

Menopoz ve menopoz öncesindeki süreç her kadını farklı şekilde etkileyebiliyor.

Östrojen seviyesinin düşmesi beyne, adetlere, cilde, kaslara ve ruh haline etki edebiliyor.

Bu süreçte birçok farklı belirti yaşanabiliyor ve hangi belirtinin ne zaman görüleceği kişiden kişiye değişiyor.

En sık görülen belirtiler:

Eklem ağrısı, kuru cilt, beyin sisi olarak adlandırılan hafıza problemleri ve odaklanma zorluğu da sıkça bahsedilen diğer belirtiler arasında.

Kadınların yaklaşık yüzde 75’inde bir ya da birkaç belirti görülüyor.

Menopoza giren kadınların dörtte biri ise şiddetli belirtiler gördüklerini söylüyor.

Bu belirtilerin süresi 7 yıla kadar uzayabiliyor.

Kadınların üçte biri ise şikayetlerinin daha uzun sürdüğünü aktarıyor.

Eğer doğum kontrol hapı kullanıyorsanız, adet dönemlerinizi farklı şekillerde etkileyebileceğinden menopoza girdiğinizi anlamak zorlaşabilir.

Sıcak basmasına ne sebep oluyor?

Sıcak basmasının temel sebebi östrojen eksikliği.

Östrojen, beyinde vücudun sıcaklığını ayarlama görevini gerçekleştiriyor.

Normalde vücut sıcaklık değişimleriyle kendi kendine baş ediyor, ancak östrojen eksikliği olduğunda vücuttaki doğal termostat bozuluyor ve beyin vücudun aşırı ısındığını düşünüyor.

Östrojen hormonu aynı zamanda ruh halini de etkileyebiliyor.

Hormon, ruh halini kontrol eden beyin reseptörlerindeki kimyasallarla etkileşime girdiğinde düşük seviyelerde kaygı ve ruh hali bozuklukları yaşanabiliyor.

Etkilenen başka hormonlar var mı?

Evet, progesteron ve testosteron. Ancak bu hormonların östrojen eksikliği kadar etkisi olmuyor.

Progesteron her ay vücudu hamilelik için hazırlamaya yardımcı oluyor ve yumurtlama durduğunda ve adetler kesildiğinde azalıyor.

Kadınların yüksek seviyede ürettiği testosteron ise enerji seviyesi ve cinsel dürtüyle ilişkilendiriliyor.

Testosteron vücutta 20’li yaşlardan itibaren azalmaya başlıyor.

Bazı kadınların takviye alması gerekebiliyor.

Menopoz için test var mı?

Menopoz teşhisi için testler var ancak uzmanlar bunların 45 yaşından sonra yararlı olmadığı konusunda hemfikir.

Adet döngülerindeki değişiklikleri ve diğer semptomları bir doktorla konuşmanın daha faydalı olacağı belirtiliyor.

Menopoz testi, vücuttaki FSH (folikül uyarıcı) hormonları ölçüyor.

Ancak vücutta hormonlar sürekli olarak değiştiği için testlerin doğru tespit yapması çok zor.

Kadınlar, adetlerinin düzensiz olduğu dönemlerde bile hamile kalabiliyor.

Uzmanlar 55 yaşına kadar cinsel ilişki sırasında korunmayı tavsiye ediyor.

Belirtileri azaltmak için herhangi bir tedavi var mı?

Hormon tamamlama tedavisi (HRT), menopoz döneminde azalmaya başlayan ve menopoz belirtilerini hafifletmeye yardımcı olan östrojen gibi hormonlara takviye yapıyor.

Ancak bu tedavi, daha önce kanser geçirmiş veya kan pıhtılaşması ve yüksek tansiyon yaşamış kişiler için uygun olmayabilir.

Kadınlar belirtileri doğal yollarla azaltmak için:

  • Yağ oranı düşük ve kalsiyum oranı yüksek gıdalar tüketip dengeli bir şekilde beslenerek kemikleri güçlendirebilir ve kalbi koruyabilir
  • Kaygı ve stres belirtilerini azaltmak ve kalp hastalıklarına karşı önlem almak için sıkça egzersiz yapabilir
  • Kalp hastalıklarını ve sıcak basmasını önlemek için sigara içmeyi bırakabilir
  • Sıcak basmasını önlemek için alkol tüketimini azaltabilir

Öte yandan soya ve kırmızı yoncada bulunan bitkisel östrojeni yemenin belirtilere yardımcı olabileceğini ve D vitamini takviyelerinin kemik sağlığını iyileştirebileceğini öne süren bazı araştırmalar da var.

Menopozdan sonra ne oluyor?

Son adetten bir yıl sonra menopoz sonrası sürece girilmiş oluyor.

Östrojen üretiminin tamamen durmasıyla birlikte kemikler ve kalp üzerinde uzun süreli bir etki oluşuyor.

Bu etkilerin çoğu yaşlanmanın doğal bir parçası.

Ancak dünyada yaşam süresi beklentisinin artmasıyla birlikte, kadınlar artık yaşamlarının üçte birinden fazlasını menopozdan sonra yaşıyor.

Kaynak: Haberin Ana Kaynağı için Tıklayın