Demir Bazlı Manyetik Nanopartiküllerin Genotoksik Etkilerinin Drosophilamelanogaster’de Araştırılması

Manyetik nanopartiküller (MNP’ler) günümüzde nanopartiküllerin yeni bir sınıfı olarak biyosensörler, tıbbi tanı ve tedavi, manyetik rezonans görüntüleme ve daha birçok alanda sıklıkla kullanılmaya başlanmıştır. MNP’lerin kullanım alanları arasında özellikle insan üzerinde yaygın uygulama alanlarına sahip olmaları ve ayrıca potansiyel toksisiteleri hakkında literatürde bilgi eksikliği olması sebebiyle bu bileşiklerin kullanımı oldukça endişe uyandırıcı bir durum haline gelmiştir. Bu bağlamda MNP’lerin toksikolojik açıdan değerlendirilmeleri büyük bir önem taşımaktadır. Bu bağlamda çalışmamızda 4 farklı MNP’nin (Fe3O4 NP, NiFe2O4 NP, CoFe2O4 NP ve MnFe2O4 NP) genetik hasar oluşturma potansiyelleri, genotoksikoloji alanında sıklıkla kullanılan model organizmalardan biri olan Drosophila melanogaster ile kanat somatik mutasyon ve rekombinasyon testi (SMART) yöntemi çalışılarak araştırılmıştır. Çalışmada kullanılan uygulama konsantrasyonları 1, 3, 5 ve 10 mM olarak belirlenmiştir. SMART yönteminden elde edilen verilere göre; toplam klon sayısı parametresi bakımından NiFe2O4 MNP’lerinin en yüksek konsantrasyonunda (10 mM) ve CoFe2O4 MNP’nin ise 3, 5 ve 10 mM’lık konsantrasyonlarının istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde genotoksisiteyi indüklediği sonucuna ulaşılmıştır.

Kaynak;

  1. Burgazlı, A. Y., Kaya, B., Yalçın, B., Güneş, m., Tagorti G., 2024, Demir Bazlı Manyetik Nanopartiküllerin Genotoksik Etkilerinin Drosophila Melanogaster’de Araştırılması, Gazi üniversitesi fen Fakültesi Dergisi, 5. cilt (1): 39-51
  2. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/3869099

NANOTEKNOLOJİNİN TEMELİ NANO PARTİKÜLLERİN İNSANLARÜZERİNDEKİ POTANSİYEL RİSKLERİ

Yeni ve gelişmekte bir teknoloji olan nanoteknoloji, son yıllarda popüler marka haline
dönüştü. Askeri, çevre, enerji ve sağlık vb. alanlarda sadece yeniliklerin esas kaynağı değil, aynı
zamanda sürekli artan malzemelerle teknolojik gelişmelerin geleceği olarak görülmektedir.
Dolayısıyla ülkelerin gelecek nesillerini yetiştirecek olan bilim dallarının nanoteknoloji hakkındaki
ilgi, tutum ve bilgi seviyelerinin belirlenmesi oldukça önemlidir. Yapılan çalışmanın amacı,
nanoteknolojinin temeli olan nano partiküllerin insan üzerindeki olası etkilerini tetkik etmektir.
Nanoteknoloji, üstün nitelikli yeni uygulamaların ortaya çıkmasına olanak tanıyan ve 1-100
nanometre(nm) boyutlarındaki partiküllerin kontrol edilebildiği bilim dalıdır. Diğer teknoloji
alanlarında olduğu gibi, nanoteknoloji uygulamaları ile ortaya çıkan nano partiküllerin insan üzerinde
potansiyel etkileri mevcuttur. Nanoteknolojinin sürekli artan farklı uygulama alanları sebebiyle, artık
günümüzde nano partiküllerin ortamdaki yoğunluklarının da artış göstermesi söz konusudur. Bilim
insanları nano partiküllerin çevre ile etkileşmeleri sonucunda oluşabilecek etkilerini incelemektedirler.
Ayrıca insan vücuduna ulaşan nano partiküllerin hücrelerin ve vücut fonksiyonlarının zarar görmesine,
genlerin mutasyona uğramasına, zehirleme etkisinin ortaya çıkmasına neden olduğu öngörülmektedir.
Nanoteknoloji çalışmaları ile yeni kapılar açılırken, insanlar üzerinde oluşabilecek riskler de
artmaktadır. Bu kapsamda; yapılan çalışmada insanlar tarafından her geçen gün daha fazla tüketilen
nanoteknoloji ürünlerinin oluşturduğu risklerden sağlık, çevresel ve toplumsal açıdan bahsedilmiştir.

Kaynak; Demirkıran, A., 2019, Nanoteknolojinin temeli nano partiküllerin insanalar üzerindeki potansiyel riskleri, uluslararası batı Karadeniz mühendislik ve fen bilimleri dergisi, 1(2):1-17.

https://d1wqtxts1xzle7.cloudfront.net/114490777/922596-libre.pdf?1715601322=&response-content-disposition=inline%3B+filename%3DNanoteknoloji_ni_n_Insanlar_Uzeri_ndeki.pdf&Expires=1721603451&Signature=XbicTy4zJcf3znj3Dp9bAa1ZRqBOLegas1ymoMvYqoFL3gJvMI9dVRzNDUJqjxdPlOOFShM5~N98OcwMfcl5S92zem0V1fFzl4R8ldK9Pn9KQG0gRT3SsiG24vmq3GPUMaa4swmflOAuv63XvIu5CVbbCraq7eGB2ws~FJ0TKGHwUs7ZwYdNhmKFPeeBruw38v6XLuhptm8GHj6pkX2ExBFqX~iiHmE6a0vNH8-Ry6kO~me1GcMWGSjIouUFshrlYTa0OSquHGVLBkXIGU7nA59150PD-vMCmpX2BHLhJV6ppKh3rGa7LZc6hf5Bgma0nseOYPUgiKwa8qP7zFAPjg__&Key-Pair-Id=APKAJLOHF5GGSLRBV4ZA

Spektrofotometrik Yöntemin Kullanımına Bir Örnek: Çeşitli Gıda Ürünlerinde Karminin Belirlenmesi

Zeynep Kübra Arslan, Şule Aycan

Bilindiği gibi laboratuvar destekli fen öğretimi öğrenci başarısını artırmaktadır. Laboratuvar çalışmaları sadece ders programındaki konuları öğretmek için değil aynı zamanda gıda ürünlerindeki katkı maddelerini belirlemek için de kullanılmaktadır. Okul kantinlerinde satışı yasak olan birçok gıda ürünü bulunmaktadır. Bu tür ürünlerin satışının neden yasak olduğunun öncelikle öğretmenler tarafından öğrenilmesi ve ardından öğrencilere aktarılması gerekmektedir. Bu tür katkı maddeleri az miktarda kullanıldığından ancak enstrümantal analiz yöntemleri ile tespit edilebilmektedir. En yaygın ve pratik araçlardan biri olan spektrofotometre ile birçok analiz kolaylıkla yapılabilmektedir. Bu çalışmada, böcek özütünden elde edilen karmin maddesinin spektrofotometre kullanılarak kırmızı reçeller, vişne suyu ve kola gibi birçok gıda ürününde ve kırmızı allık ve ruj gibi kozmetik ürünlerinde varlığının gösterilmesi amaçlanmıştır. Bu sayede öğretmen adaylarının günlük yaşamlarında kullandıkları ürünlerin içeriklerini merak etmelerini ve bilinçli tüketiciler olmalarını sağlamak ve ayrıca istihdam edilecekleri muhtemel okullarda öğrencilerini bu konu hakkında aydınlatmak amaçlanmaktadır. Çalışmanın örneklemini Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fen ve Teknoloji Öğretmenliği Bölümünde halen öğrenim gören 40 öğrenci oluşturmaktadır.

Kaynak; https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1877042814010131

Arslan, Z.K., 2014, An Example of the Use of Spectrophotometric Method: Determining the Carmine in Various food products, 4622-4625.

Organların hangi hızda yaşlandığını tespit edebilen yeni kan testi

organ
  • Yazan,Michelle Roberts, Sağlık editörü

Bilim insanları, bir kişinin iç organlarının ne kadar hızlı yaşlandığını anlamak ve hangi organların yakında işlevsiz hale gelebileceğini tahmin etmek için bir kan testi tasarlayabileceklerine inanıyor.

ABD’de Stanford Üniversitesi’nden araştırmacılar; kalp, beyin ve akciğerler de dahil 11 ana organı izleyebildiklerini söylüyor.

Araştırmacılar testi, çoğu orta yaşta veya daha ileri yaşta olan binlerce yetişkin üzerinde denedi.

Sonuçlar, 50 yaş ve üzeri, makul derecede sağlıklı beş yetişkinden birinin en az bir hızlı yaşlanan organa sahip olabileceğini gösteriyor. Her 100 kişiden bir ya da ikisinde, yaşlarından daha eski birkaç organ bulunabilir. Nature dergisinde yayımlanan çalışmanın araştırmacıları, hangi organların hızlı bir şekilde sağlıksızlaştığını bilmenin, hangi sağlık sorunlarının ortaya çıkabileceğini anlamakta yardımcı olabileceğini söylüyor.

kan testi

Organ yaş farkı

Örneğin, “yaşına göre eski” bir kalp, kalp yetmezliği riskini artırırken, hızla yaşlanan bir beyin demansa daha yatkın olabilir.

Araştırmada, bir veya daha fazla organın hızlı yaşlanması, gelecek 15 yıl içinde bazı hastalıkların ve ölüm riskinin daha yüksek olmasıyla ilişkilendirildi.

Kan testiyle incelenen organlar ve vücut yapıları:

* Beyin

* Kalp

* Karaciğer

* Akciğer

* Bağırsak

* Böbrek

* Yağ

* Kan damarları (arterler)

* Bağışıklık dokusu

* Kas

* Pankreas

Kan testi, hangi organların hangi hızda yaşlandığına dair ipuçları için binlerce proteinin seviyesine bakıyor.

Belirli organlara özgü protein örüntüleri olduğu tahmin ediliyor.

Araştırmacılar, çok sayıda kan testi sonucunu ve hasta verilerini kullanarak tahminde bulunmak için bir makine öğrenme algoritması geliştirdiler.

Araştırmacılardan Dr. Tony Wyss-Coray, “Her bir bireyin bu organlarının her birinin biyolojik yaşını, belirgin ciddi hastalıkları olmayan geniş bir grup insandaki benzerleriyle karşılaştırdığımızda, 50 yaşındakilerin %18,4’ünün veya daha ileri yaşta olanların en az bir organı ortalamadan önemli ölçüde daha hızlı yaşlanıyordu” dedi.

“Ve bu bireylerin önümüzdeki 15 yıl içinde söz konusu organda hastalık riskinin yüksek olduğunu bulduk.”

Üniversite, testin patentini almak için başvuruda bulundu.

Ancak organ yaşını ve sağlığını tahmin etmekte ne kadar iyi olduğunu tespit etmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var.

Dr Wyss-Coray’in daha önceki çalışmalarından bazıları, biyolojik yaşlanma sürecinin sabit olmadığını, insanlarda 30’lu yaşların ortalarında, 60’ların başlarında ve 70’lerin sonlarında bazı hızlı ivmelenmelerle birlikte büyük çapta gerçekleştiğini öne sürüyor.

Londra Queen Mary Üniversitesi’nde yaşa bağlı sağlık ve hastalıklar uzmanı olan Profesör James Timmons da biyolojik yaşın kanda belirtileri üzerinde çalışıyor. Çalışmaları proteinlerden ziyade tespit edilebilir gen değişikliklerine odaklanıyor.

Dr Wyss-Coray’in son bulgularının etkileyici olduğunu ancak daha fazla insanda, özellikle de farklı etnik kökenlerden gelen gençlerde doğrulanması gerektiğini söyledi.

“Bu yaşlanma mı yoksa yaşa bağlı erken hastalık belirtilerini tespit etmenin yeni bir yolu mu? Araştırmacılar ilkini savunuyor, ancak ikincisinin de göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünüyorum.”

Dr Wyss-Coray şunları söyledi:

“Eğer bu bulguyu 50 veya 100 bin kişide teyit edebilirsek, bu, görünüşte sağlıklı insanlarda bireysel organların sağlığını izleyerek, insanların vücutlarında yaşlanmaya maruz kalan organları bulabileceğimiz ve insanları hastalanmadan önce tedavi edebileceğimiz anlamına gelecektir.”

Glasgow Üniversitesi’nden yaşlanma biyolojisi uzmanı Profesör Paul Sheils, bir kişinin sağlığına ilişkin en doğru tabloyu oluşturmak için yalnızca tek tek organlara değil, tüm vücuda bakmanın önemli olduğunu kaydediyor.

Age UK adlı yardım kuruluşundan Caroline Abrahams, bilimin yaşa bağlı ciddi hastalıkların erken tespitini yapmasının harika olduğunu ancak insanların bu bilgiyle yaşarken nasıl hissedebilecekleri konusunun da dikkate alınması ve duygusal ve klinik desteğin sağlanması gerektiğini belirtiyor.

Kaynak; https://www.bbc.com/turkce/articles/c132d2l0ryeo

‘Süper model büyükanne’: Farelerin yaşam süresini uzatan ilaç, insanlar için de umut verici görülüyor

gençlik

18 Temmuz 2024

Güncelleme 20 Temmuz 2024

Laboratuvar hayvanlarının yaşam sürelerini yaklaşık yüzde 25 oranında artırabilen yeni bir ilaç keşfedildi. Bilim insanları, bu keşfin insanlarda da yaşlanmayı yavaşlatabileceğini umuyor.

Yeni ilaçla tedavi edilen laboratuvar farelerine genç görünümleri nedeniyle “süper model büyükanneler” deniyor.

Bunların diğer farelere kıyasla daha sağlıklı ve daha güçlü olduğu tespit edildi. Kanser vakalarının ise daha az olduğu kaydedildi.

İlaç halihazırda insanlarda test ediliyor, ancak aynı yaşlanma karşıtı etkiye sahip olup olmayacağı henüz bilinmiyor.

İnsanlar tarih boyunca hep daha uzun bir yaşam arayışında oldu.

Bilim insanları yaşlanma sürecinin şekillendirilebileceğini uzun zamandır biliyorlar. Örneğin yedikleri yiyecek miktarı önemli ölçüde azaltılan laboratuvar hayvanlarının daha uzun yaşadığı görülüyor.

Araştırmacılar yaşlanmanın moleküler süreçlerini ortaya çıkarmaya ve bunları manipüle etmeye çalıştıkça yaşlanma konusundaki araştırmalarda ciddi bir artış yaşanıyor.

MRC Tıp Bilimi Laboratuvarı, Imperial College London ve Singapur’daki Duke-NUS Tıp Fakültesi’ndeki ekip, interlökin-11 adı verilen bir proteini araştırıyor.

Yaşlandıkça insan vücudundaki interlökin-11 seviyesi artıyor.

Bu hem daha fazla inflamasyon yaratıyor hem de uzmanlara göre yaşlanmanın hızını kontrol eden çeşitli biyolojik anahtarları çeviriyor.

haberin devamını okumak için ana kaynağına https://www.bbc.com/turkce/articles/cv2grm4v97do bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

kaynak: https://www.bbc.com/turkce/articles/cv2grm4v97do

Karbonhidratlar

Genel yapıları CnH2nO olarak bilinen, çözünür formları halkasal yapıda olan bileşenlerdir. Bazı türevleri vardır bunlar;

Monosakkarit; karbonhidratların basit yapılı ve tek şekerli olan formlarıdır. Örneğin; glikoz, fruktoz, galaktoz yapıları monosakkaritler grubunda yer almaktadır.

Disakkarit; karbonhidratların iki şekerli formlarına denir. örneğin; maltoz, sakkaroz, laktoz yapıları disakkarit grubunda yer almaktadır.

Polisakkarit; karbonhidratlarda eğer 10 dan fazla karbon içeren yapıya sahip formlar inceleniyorsa bunlar polisakkarit grubunda yer alır. Örneğin; glikojen, selülöz, kitin, nişasta

Oligosakkaritler; karbonhidrat türevlerinin 2 ila 10 karbon atomu içeren formlarıdır.

Örneğin; inülin

Karbonhidratlar temel besin kaynağıdır

insanlar bitkilerden karbonhidrat alır. bitkiler de karbonhidratı fotosentez yoluyla üretirler. karbonhidrat türevlerinin canlılarda bulunduğu bazı noktalar şöyle sıralanabilir;

  • Destek maddesi olarak insanda kıkırdaklar arda karbonhidrat türevleri vardır
  • Böceklerde dış iskelet karbonhidrat türevleri ile oluşur
  • Bitkilerde selüloz yapısında karbonhidrat görevleri bulunur
  • Mikroorganizmalarda hücre duvarını oluştururlar
  • DNA’ nın temel iskeletinde 5 karbonlu şeker bulunur

Karbonhidratlar bakır ile renk oluştururlar bu yüzden idrar testlerinde bakır demir gibi indirgeyici maddeler bulunur sebebi ise bu yapıların 2 halinin de stabil olmasıdır.

Karbonhidratlar kendini hidroksil grubu ile gösterir, bir yapıda eğer hidroksil grubunun fazla bulunması söz konusu ise bu yapının çözünürlüğü fazla olmaktadır. Karbonhidratların hidroksil grubu artarsa çözünürlükleri de aynı doğrultuda artar.

Örneğin; nişasta çözünmez bir yapıdadır fakat nişastanın çözünür yapısı glikozdur.

Glikoprotein nedir?

Proteinler ve karbonhidratların birbirine bağlanmış haline glikol proteinler denir. sinyal moleküllerini de bulunur protein alınırsa karbonhidrat çalışmaz karbonhidrat alınırsa protein çalışmaz. Yapısal olarak reseptörleri oluşturur ve mukus yapısında bulunurlar

serin ;oksijen bağlı amino asittir   + asperjin; azot bağlı aminoasittir.   = Bu iki yapı  glikoproteinleri oluşturmaktadır.

İnsanlarda bağ doku elemanlarının büyük bir kısmı karbonhidrat türevidir. Birçok metabolizmal hastalık kıkırdaklardan kaynaklanan kıkırdak hastalıkları ile ilişkilidir, Metabolizmal olan bir hastalığı kontrol etmek çok zordur çünkü karbonhidratlar dışarıdan alınır.

Yazar; Kifayet BEŞİRİK

Biyoenformatik ve Veri Analizi: Biyolojik Verinin Gücü

Giriş

Biyoinformatik, biyolojik verilerin toplanması, analizi ve yorumlanması amacıyla bilgisayar teknolojileri ve bilgi bilimi yöntemlerinin biyolojiye uygulanmasıdır. Bu alan, genomik, proteomik, metabolomik ve diğer omik verilerin büyük ölçekte işlenmesini sağlar. Veri analizi ise, biyoinformatik süreçlerin merkezinde yer alır ve biyolojik verinin anlamlandırılmasında kritik rol oynar. Bu makalede, biyoinformatik ve veri analizi konularını detaylı bir şekilde inceleyeceğiz.

Biyoinformatiğin Temel Kavramları

Genomik ve Genom Analizi :

Genomik, organizmaların genomlarının yapısını, işlevini ve evrimini inceleyen biyoloji dalıdır. Genom analizi, DNA dizileme teknolojilerinin gelişmesiyle mümkün hale gelmiştir. İnsan Genomu Projesi, genomik araştırmaların dönüm noktasıdır ve genomun tüm DNA dizisinin haritalanmasını sağlamıştır. Bu proje, biyoinformatik araçların kullanımıyla genetik bilgilerin geniş çapta analiz edilmesine olanak tanımıştır.

Genomik analizler, genetik hastalıkların teşhisi, tedavisi ve bireysel genetik farklılıkların belirlenmesi gibi birçok alanda önemli katkılar sunar. Genom haritalama ve dizileme çalışmaları, organizmaların evrimsel geçmişini anlamamıza da yardımcı olur. Ayrıca, gen düzenleyici bölgelerin ve mutasyonların tespiti, genlerin işlevlerinin belirlenmesi gibi kritik biyolojik süreçlerin anlaşılmasını sağlar.

Proteomik ve Protein Analizi : Proteomik, hücrelerin tüm protein içeriklerini inceleyen biyolojik bilim dalıdır. Proteinler, hücrelerin işlevlerini yerine getiren temel biyomoleküllerdir. Proteomik analizler, proteinlerin yapısı, işlevi, etkileşimleri ve hücre içindeki lokalizasyonlarını belirlemeye yardımcı olur. Proteomik, biyolojik süreçlerin dinamiklerini ve hücre içi ağların karmaşıklığını anlamak için kritik bir araçtır.

Proteomik çalışmalar, hastalık biyomarkerlerinin keşfi, ilaç hedeflerinin belirlenmesi ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde önemli bir rol oynar. Protein-protein etkileşimlerinin haritalanması, hücresel süreçlerin bütüncül bir şekilde anlaşılmasını sağlar. Ayrıca, proteomik analizler, kişiselleştirilmiş tıp uygulamalarında hastaların protein profillerine dayalı tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine yardımcı olur.

Metabolomik ve Metabolit Analizi :

Metabolomik, hücrelerdeki küçük moleküllerin (metabolitlerin) kapsamlı bir analizini yapar. Metabolitler, biyokimyasal süreçlerin ürünleridir ve hücrelerin fizyolojik durumu hakkında bilgi verir. Metabolomik analizler, hastalıkların teşhisi ve biyomarker keşfinde önemlidir. Metabolomik veriler, hücresel metabolizmanın dinamiklerini ve biyokimyasal yolların işleyişini anlamamıza yardımcı olur.

Metabolomik, sağlık ve hastalık durumlarının moleküler temelini anlamak için kritik bir araçtır. Metabolit profilleme, hastalık teşhisi, tedavi takibi ve bireysel sağlık durumlarının izlenmesi için kullanılır. Ayrıca, çevresel faktörlerin ve diyetin metabolik etkilerinin incelenmesi, kişiselleştirilmiş beslenme ve sağlık stratejilerinin geliştirilmesine katkıda bulunur.Biyoinformatik Araçlar ve Veri Tabanları

DNA Dizileme ve Veri Analizi :

DNA dizileme teknolojileri, biyoinformatiğin temelini oluşturur. Yeni nesil dizileme (NGS) yöntemleri, büyük miktarda DNA verisinin hızlı ve doğru bir şekilde dizilenmesini sağlar. Bu veriler, biyoinformatik araçlar kullanılarak analiz edilir. Örneğin, BLAST (Basic Local Alignment Search Tool), DNA veya protein dizilerini karşılaştırmak için yaygın olarak kullanılan bir araçtır.NGS verileri, biyoinformatik analizlerle genetik varyasyonların, mutasyonların ve gen ekspresyon profillerinin belirlenmesini sağlar. Bu analizler, genetik hastalıkların tanısında ve bireyselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesinde önemli bir rol oynar. Ayrıca, genetik araştırmaların hızlandırılması ve genomik verilerin geniş çapta incelenmesi, biyoinformatik araçlar sayesinde mümkün hale gelir.

Protein Veri Tabanları ve Analiz Araçları :Protein veri tabanları, protein dizileri ve yapıları hakkında bilgi sağlar. UniProt, protein dizileri ve işlevleri hakkında geniş kapsamlı bir veri tabanıdır. PDB (Protein Data Bank), üç boyutlu protein yapıları hakkında bilgi içerir. Protein-protein etkileşim analizleri, biyoinformatik araçlarla gerçekleştirilir ve hücre içi ağların anlaşılmasına yardımcı olur.

Protein veri tabanları, biyolojik araştırmalarda ve ilaç geliştirme süreçlerinde kritik bir kaynaktır. Protein yapı analizi, proteinlerin fonksiyonlarının ve etkileşimlerinin anlaşılmasını sağlar. Ayrıca, proteinlerin üç boyutlu yapılarının belirlenmesi, ilaç hedeflerinin keşfi ve yeni terapötik stratejilerin geliştirilmesi için önemli bilgiler sunar.Metabolit Veri Tabanları ve Analiz Araçları :

Metabolit veri tabanları, metabolitlerin kimyasal yapıları ve biyokimyasal yolları hakkında bilgi sağlar. KEGG (Kyoto Encyclopedia of Genes and Genomes), biyokimyasal yollar ve metabolitler hakkında geniş bilgi sunar. Metabolomik veri analiz araçları, metabolit profilleme ve biyokimyasal yol analizleri için kullanılır.

Metabolit veri tabanları, metabolomik araştırmalarda ve biyomedikal çalışmalarda önemli bir kaynaktır. Bu veri tabanları, metabolik yolların haritalanması ve metabolitlerin biyolojik işlevlerinin anlaşılması için kullanılır. Ayrıca, metabolit analizleri, hastalık biyomarkerlerinin keşfi ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için kritik bilgiler sağlar.

Veri Analizi Yöntemleri

Biyolojik Veri Madenciliği : Biyolojik veri madenciliği, büyük biyolojik veri setlerinden anlamlı bilgilerin çıkarılmasını sağlar. Makine öğrenimi ve yapay zeka algoritmaları, biyolojik veri madenciliğinde yaygın olarak kullanılır. Örneğin, gen ekspresyon veri setlerinden biyomarker keşfi ve hastalık teşhisi için önemli bilgiler elde edilebilir. Makine öğrenimi yöntemleri, biyolojik veri setlerindeki karmaşık kalıpları ve ilişkileri belirlemek için kullanılır. Bu algoritmalar, genetik verilerden hastalık risk faktörlerini tahmin etmek ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarını geliştirmek için kullanılabilir. Ayrıca, biyolojik veri madenciliği, biyomarker keşfi ve yeni terapötik hedeflerin belirlenmesinde önemli bir rol oynar.

İstatistiksel Analizler :

İstatistiksel analizler, biyolojik verilerin anlamlandırılmasında kritik rol oynar. Hipotez testleri, varyans analizi (ANOVA) ve regresyon analizleri gibi yöntemler, biyolojik veri setlerinin analizinde kullanılır. Bu analizler, biyolojik süreçlerin anlaşılmasını sağlar ve deneysel sonuçların doğrulanmasına yardımcı olur.

İstatistiksel analizler, biyomedikal araştırmalarda ve klinik çalışmalarda yaygın olarak kullanılır. Bu yöntemler, biyolojik veri setlerinden anlamlı sonuçlar çıkarmak ve araştırma bulgularını doğrulamak için kritik öneme sahiptir. Ayrıca, istatistiksel analizler, biyolojik hipotezlerin test edilmesi ve yeni keşiflerin yapılması için temel bir araçtır.

Ağ Analizleri :

Ağ analizleri, biyolojik moleküller arasındaki etkileşimleri incelemek için kullanılır. Gen düzenleyici ağlar, protein-protein etkileşim ağları ve metabolik ağlar, biyolojik süreçlerin sistem seviyesinde anlaşılmasını sağlar. Ağ analizleri, biyoinformatik araçlar ve veri tabanları kullanılarak gerçekleştirilir.

Biyolojik ağ analizleri, hücresel süreçlerin ve biyolojik sistemlerin bütüncül bir şekilde anlaşılmasını sağlar. Bu analizler, gen ve protein etkileşim ağlarının haritalanması ve biyolojik süreçlerin dinamiklerinin incelenmesi için kullanılır. Ayrıca, ağ analizleri, hastalıkların moleküler mekanizmalarının anlaşılması ve yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için kritik bilgiler sunar.

Uygulama Alanları

Genomik Tıp ve Kişiselleştirilmiş Tedaviler : Genomik tıp, bireylerin genetik profillerine dayalı tedavi yaklaşımlarını içerir. Biyoinformatik ve veri analizi, genomik verilerin yorumlanmasını sağlar ve kişiselleştirilmiş tedavilerin geliştirilmesine yardımcı olur. Örneğin, kanser tedavisinde, hastaların genetik profilleri analiz edilerek, hedefe yönelik tedaviler belirlenebilir.

Genomik tıp, hastalık risk faktörlerinin belirlenmesi, genetik hastalıkların teşhisi ve tedavisi, ilaç geliştirme süreçlerinde önemli bir rol oynar. Biyoinformatik araçlar, genetik verilerin analiz edilmesi ve anlamlı bilgilerin çıkarılmasında kritik bir araçtır. Ayrıca, genomik tıp, kişiselleştirilmiş sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve hastaların tedaviye verdiği yanıtların öngörülmesi için önemli bir potansiyele sahiptir.

İlaç Geliştirme ve Farmakogenomik :

İlaç geliştirme süreçlerinde biyoinformatik ve veri analizi, ilaç hedeflerinin belirlenmesi ve ilaç etkileşimlerinin analiz edilmesinde kullanılır. Farmakogenomik yaklaşımlar, bireylerin genetik profillerine dayalı ilaç tepkilerinin tahmin edilmesine olanak tanır. Bu yaklaşımlar, ilaçların etkinliği ve güvenliği üzerindeki genetik faktörlerin rolünü anlamamıza yardımcı olur.

Biyoinformatik araçlar, ilaç moleküllerinin hedef proteinlere olan bağlanma affinitesini tahmin etmek ve ilaç tasarımı süreçlerini hızlandırmak için kullanılır. Bu analizler, ilaç keşfi ve geliştirme süreçlerinde zaman ve maliyet tasarrufu sağlar. Ayrıca, farmakogenomik analizler, ilaçların bireysel olarak ayarlanmasını sağlayarak, tedavi yanıtlarının iyileştirilmesine katkıda bulunur.

Tarım Biyoteknolojisi ve Gıda Güvenliği :

Biyoinformatik ve veri analizi, tarım biyoteknolojisi ve gıda güvenliği alanlarında da önemli bir rol oynar. Bitki genomlarının dizilenmesi ve analiz edilmesi, bitki ıslahı ve verimlilik artışı için temel bilgiler sağlar. Ayrıca, gıda güvenliği analizleri, gıdalardaki genetik modifikasyonları ve potansiyel sağlık risklerini değerlendirmek için kullanılır.

Tarım biyoteknolojisi, iklim değişikliği ve nüfus artışı gibi küresel zorluklarla mücadele etmek için önemli bir potansiyele sahiptir. Biyoinformatik araçlar, bitki ıslah programlarının yönetilmesi ve genetik çeşitliliğin korunması için kullanılır. Ayrıca, gıda güvenliği analizleri, gıdalardaki potansiyel alerjenleri ve toksinleri belirlemek için önemli bir araçtır.

Sonuç: Biyoinformatik[1] ve veri analizi, biyolojik verilerin kapsamlı bir şekilde analiz edilmesini sağlayan kritik araçlardır. Genomik, proteomik ve metabolomik verilerin analizi, biyolojik süreçlerin anlaşılmasında ve hastalıkların tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde önemli bir rol oynar. Biyoinformatik araçlar ve veri tabanları, büyük biyolojik veri setlerinin yönetilmesi ve analiz edilmesi için kritik bir altyapı sağlar. Bu alanların ilerlemesi, sağlık bilimlerinde, tarımda ve çevre bilimlerinde önemli yeniliklerin gerçekleştirilmesine olanak tanır.

Kaynak Yazının ilk halini görüntülemek için bağlantıya gidin.

Biyokimyasal Benzerlik

Tüm canlıların hücrelerden oluşması çeşitli organizmaların dış görünüşlerinin aksine birbirlerine benzerlik göstermeleri bunun yanı sıra pek çok organizmanın temel metabolik işlemlerin de aynı olması örneğin glukoz ve oksijenin,  karbondioksit ve suya dönüştü kimyasal tepkimeler dizisi E.coli ve insanda temelde aynıdır.

Biyokimyasal özelliklerine dayanarak modern dünyanın farklı organizmaları 3 temel gruba ayrılır

  1. Ökaryotlar
  2. Prokaryotlar
  3. Arkealar.

Ökaryotlar; Genel olarak terimine baktığımızda çekirdeği olan ve genetik materyalinin çoğunu bu çekirdekte bulunduran hücreler bütünüdür. ayrıca bu hücreler stoplu asmada bir dizi iç membrana çevrili organel olan mitokondri endoplazmik retikulum golgi aygıtı lizozom gibi yapılara sahiptir. bu canlı grubuna hayvanlar bitkiler mantarlar ve protistler de ayla olmak üzere geniş bir biyolojik çeşitliliği kapsar.

Hayvan Hücresi: Hücre duvarları bulunmaz

Kaynak: resmin kaynağını görüntüle

Bitki Hücresi: hücre duvarları bulunur

kaynak: resmin kaynağını görüntüle

Prokaryotlar: Basit hücre organizasyonuna sahip mikroskobik organizmalardır. bu organizmaların hücreleri, müzik çekirdekleri olmayan ve genetik materyallerini bir nükleotid adı verilen bir alan içinde bulunduran basit bir yapıya sahiptir. ayrıca pro gayret gübrelerde stop lazım için de bulunan kübo zamlar gibi organel bulunmaz. genellikle tek hücreli organizmalardır.

Kaynak : resmin kaynağını görüntüle

Arkealar: Prokaryotik mikro organizmaların özel bir grubunu oluşturan organizmalardır. Bunlar genetik ve biyokimyasal özellikleriyle bakterilere benzerlik gösterse de ayrı bir evrimsel kökene sahiptirler. ekstremofiller olarak bilinirler; örneğin çok yüksek sıcaklıklara, yüksek tuzlu ortamlara, asidik veya alkali ortamlara, yüksek basınçlı derin deniz ortamlarına yani ekstrem koşullara uyum sağlayarak yaşayabilirler. bu bağlamda bakıldığında arkeaların hücre duvarları bakterilerden farklı kimyasal bileşimlere sahiptir ve genellikle lipid bileşimleri benzersizdir.

Yazar: Kifayet BEŞİRİK

Görsellerin kaynağı: Resimlerin kaynağını görüntülemek için tıklayınız

Civciv Embriyolojisi

Aristoteles, Küçük Asya’da bir Yunan kolonisi olan Stagira’da, M.Ö. 384 yılında doğdu. Babası bir doktor ve Asklepiad loncasının bir üyesiydi. Aristoteles daha çocukken yetim kalmış ve bir akrabası tarafından
yetiştirilmişti. Göründüğü kadarıyla, çocukluğundan itibaren babasından tıp ve biyoloji konularında eğitim almış olmalı. 18 yaşında Atina’da, Platon’un Akademisine girdi. M.Ö. 347 yılında Platon’un ölümüne kadar orada kaldı. Gençliği hakkındaki bilgiler kopuk kopuktur. Yaşamının bu dönemine ilişkin anektodlardan anlaşıldığı kadarıyla, hiçbir çağda eşine rastlanmayacak entelektüel becerileri, zarafeti ve gösterişli tavırlarıyla çok kişiyi kıskandırmış olmalı. Platon’un ölümünden sonra, Aterneus’a gitmek üzere Atina’yı terk etti. Burası küçük bir kent devletiydi. Yönetici Hermias, Platon’un öğretilerinden etkilenmiş bir bilginler topluluğunu buraya toplamıştı. Aristoteles buraya vardıktan kısa bir süre sonra Hermias’ın evlatlık kızı Pythia ile evlendi. Sadece bir kız çocuğu dünyaya getirdiler, ve çocuğa annesinin adı verildi. Karısının ölümünden sonra Aristoteles, Herpyllide adlı kadınla birlikte yaşamaya başladı. Evlendiklerine dair bir bilgi yok elimizde. Ama ondan doğan oğlu Nikomakhos’a ithafen yazdığı Nikomakhos’a Etik, ahlak felsefesinin bir başyapıtı olarak günümüze ulaşmıştır. Aristoteles Aterneus’ta üç yıl kaldıktan sonra Lesbos Adası’ndaki Mytilene’ye gitti. Göründüğü kadarıyla biyoloji araştırmalarının çoğunu orada bulunduğu sıralarda gerçekleştirmiştir. M.Ö. 343 ya da 342 yılında Makedonyalı Philip’’n oğlu İskendere’e özel ders vermek için çağrıldı. Sekiz yıl sonra Atina’ya dönerek kendi okulu ve kütüphanesi Lykeon’u kurdu. Akademi ya da Lykeion gibi okullar kısmen günümüzün üniversiteleri gibi işlev görüyorlardı; ne var ki o denli örgütlenmiş değillerdi. M.Ö.322’de Makedonyalılarla arası bozulunca Khalkhis’e çekildi gitti. Aristoteles, Atinalılara, Sokrates’e yaptıklarını yapma fırsatı vermek istememişti. Khalkhis’e gittikten kısa bir süre sonra öldü.


Aristotelesten Önce Organik Üreme Kuramları
Aristoteles, Darwin ile birlikte en büyük biyologlar arasında sayılmalıdır. Organik formlar üzerine sistematik gözlemde bulunmuş ilk kişiler arasında Aristoteles’in adı geçer. Ayrıca organik formlara ilişkin Historia
Animalium adlı ayrıntılı bir eser yazmıştır. Anlatacağım deney sonraki tüm embriyoloji çalışmalarının temelini hazırlamıştır. Bu deney hem sistematik olması hem de araştırmanın sonuçları bakımından,
Aristoteles’in soruna eğilmesindeki ince zekayı gösteriyor.

“Üreme”nin doğası, bitkilerin, hayvanların varolma sorunları, Aristoteles öncesi Yunanlı düşünürlerce derinlemesine değerlendirilmişti. Bitkiler ve hayvanlar nasıl varlık kazanıyordu? Öyle görünüyor ki, bunlar temel, değişmeyen kütlelerden oluşuyorlar, ama gene de hızlı biçimde incelmiş ve eklemli yapılara kavuşuyorlardı. Acaba bu yapı sadece daha önceden varolan bir planın gerçekleşmesi midir(önceden oluşum kuramı),yoksa varlık kazanma, adım adım büyüme ve yayılma sürecinin değişik
evreleri olarak gelişme midir(sıralıoluş/epigenesis kuramı)?Bu sorun bugün bile tam olarak çözülmüş değildir. Üreme sürecini anlama girişimleri antik çağlara dayanır; hatta M.Ö. 345’te Aristoteles’in kendisi bile bu soruna ilgi duymuş öncellerinin öğretilerinden yararlanmıştı. Aristoteles öncesi dönemden elimize geçen en iyi tıbbi deneme, Hippokratik yazılardır .Bu yazıları yazan düşünür ya da düşünürlerin, karşılaştırmalı embriyoloji yöntemi, insan olmayan türlerin embriyolojik oluşumları ve yeni insanların nasıl varoldukları konularında açık düşüncelere sahip olduğu anlaşılıyor. Bebeğin Doğası Üzerine adlı yapıtta açıklamalı bir çalışma en açık terimlerle sunulmaktadır. ”yirmi ya da daha fazla yumurta alıp civcivlerin yumurtalarından çıkmasını sağlamak için, onları iki ya da çok tavuğun altına yerleştirin .Sonra kuluçkanın ikinci gününden son güne değin, her gün bir yumurtayı alıp incelemek üzere kırın. Göreceksiniz, her şey, bu konuda söylediklerimi, bir kuşun doğası ile insanın doğasının karşılaştırılabileceğini doğruluyor.” Ne var ki yorumcular, yazarın metinde öngördüğü tarifi izlemediği düşüncesindedirler. Eh, bu onun bileceği bir işti. Şimdi onun civcivlerin embriyonik gelişim aşamaları konusundaki açıklamalarını okuyacaksınız.

Yumurtaların Açılması
“Yumurtadan çıkış bütün kuşlarda benzer biçimde gerçekleşir. Ama nüvenin oluşumundan kuşun oluşumuna kadar geçen süre, daha öncede söylendiği gibi farklılık gösterir. Ortalama bir tavukta embriyo üç gün üç gece içinde belirmeye başlar; daha büyük kuşlarda bu evre daha uzun, daha küçük olanlarda ise daha kısadır. Yumurta sarısı varlığa katıldıkça, sivri tarafa doğru, yumurtanın ana öğesinin bulunduğu ve yumurtanın çatladığı taraf büyür. Kalp, kan lekecikleri biçiminde yumurtanın akında belirmeye başlar. Bu nokta yaşamı elinde taşırmış gibi çarpar ve devinir. Buradan, içinde kan bulunan iki damar yoluyla sarmal biçimde[yumurta maddesi büyüdükçe civardaki her iki zara doğru]yönelir; şimdi yumurta sarısını kaplayan ve lifleri taşıyan bir zar bu damarlardan itibaren oluşmaya başlar. Bir sonra beden farkedilmeye başlar; başlangıçta oldukça küçük ve beyazdır. Baş açıkça seçilebilir. Kafada gözler iyice dışa doğru şişmiş olarak fark edilebilir. Gözlerin bu durumu epey süre devam eder, ama yavaş yavaş küçülüp yuvalarına otururlar. Dış kesimde üst kısımla karşılaştırıldığında, alt kısım belirsiz bir biçimde görünmeye başlar. Kalpten başlayan iki damardan biri civardaki zara doğru, öteki göbek bağı gibi, yumurta sarısına doğru gitmektedir. Civcivin yaşam öğesi yumurtanın akındadır; besin ise göbek bağı yoluyla yumurtanın sarısından sağlanmaktadır.
“Yumurta on günlük olduğunda civciv bütün kısımlarıyla açıkça görülebilir. Kafa vücudun öteki kısımlarından daha büyüktür; gözler,bu dönemde siyah renkli ve fasulye tanesinden daha iridir. Üst deri
soyulursa, içinde beyaz ve donuk bir sıvının olduğu, bunun güneş ışığında parladığı ve içinde sert bir maddenin bulunmadığı görülecektir. Bu dönemde daha iri olan iç organlarda görülebilir. Örneğin iç
organların düzeni ve mide görülebilir; kalpten başlıyor gibi görülen damarlar ise göbeğe yakın bir  konumdadırlar .Göbek bölgesinden bir çift damar uzanmıştır; biri, yumurta sarısını sarmalayan zara
doğru(yumurta sarısı şu an sıvıdır ya da normalden daha sıvımsıdır),öteki de hep birlikte saran zara doğru uzar. [Civciv büyüdükçe yumurta sarısının bir kısmı yavaşça yukarı doğru kayar ve beyaz sıvı arada kalır; yumurtanın akı sarının alt kısmındadır, dış kısımda olduğu gibi.] onuncu günde yumurtanın akı en dış
yüzeydedir; miktarı azalmış; maddesi katılaşmış; rengi solmuş ve yapışkanlık kazanmıştır.
“Kurucu bölümlerin düzeni aşağıdaki gibidir. Birinci ve en dışta, kabuğa ait olan değil, onun altındaki yumurta zarı gelmektedir. Bu zarın içinde ak bir sıvı vardır; daha sonra civciv ve onu sarmalayan, civcivi sıvıdan ayıran zar gelmektedir; civcivden sonra yumurta sarısı gelmektedir. Daha önce açıklandığı gibi damarlardan biri buraya, öteki de beyazı kaplayan maddeye gitmektedir. [Serumu andıran bir sıvıya sahip bir zar iç yapıyı kaplamaktadır. Daha sonra, embriyonun hemen yanında, önceden açıklandığı gibi kendisini sıvıdan ayıran başka bir zar gelmektedir. Bunun altında yumurta sarısı vardır; o da başka embriyoyu her iki sıvıdan koruyan bir zar (bu zara yumurta sarısı, büyük damar ve kalbe giden göbek kordonunu yine bu zar içinden ilerletir) içine sarılmıştır.]

“Yirminci güne doğru eğer yumurtayı kırıp civcive dokunursanız, içeri doğru hareket edip kıpırdar;
yirmi gün geçtikten sonra, civciv tüyle kaplanmış ve kabuğu çatlatmaya başlamıştır. Baş, sağ bacak üstünde böğüre yakın bir konumdadır ve kanat başın üstündedir; bu anda zarın bir doğum sonrasını andırdığını açıkca görebiliriz. Bu zar, kabuğun en dışındaki zardan hemen sonra çıkar. Bu zara göbek bağlarından birinin bağlı olduğunu(ve civciv bütün olarak şu an bunun içindedir) söylemiştik; yumurta sarısını çevreleyen ve ona doğru gittiği açıklanan ikinci göbek bağıda doğum sonrasını andırıyor. Bunların ikisinin de büyük damar ve kalp ile bağlantılı olduğu açıklanmıştı. Bu şartlarda dış doğum-sonrasına bağlı olan göbek bağı bozulur ve civcivden ayrılır. Yumurta sarısına götüren zar ise yaratığın ince bağırsağına bağlıdır. Şu anda yumurta sarısının önemli bir kısmı civcivin içindedir. Civcivin midesinde sarı bir pıhtı vardır .Bu ana kadar civciv, kalntıları dış doğum –sonrasına doğru akıtır. Midesinde artıklar vardır; dıştaki kalıntı aktır(ve içerde beyaz bir madde vardır). Zaman geçtikçe yumurta sarısının büyüklüğü azala azala en son civciv tarafından tamamen tüketilip özümsenir(öyle ki, yumurtadan çıktıktan on gün sonra civcivi ortadan ikiye ayırırsanız, bağırsaklara bağlı küçük bir yumurta sarısı kalıntısını hala görebilirsiniz); ama kordondan ayrılmıştır ve aradaki aralıkta bir şey yoktur; çünkü tümüyle kullanılmıştır. Yukarıda belirtilen zaman boyunca civciv uyur, uyanır, yukarı bakar ve kıpırdar; kalp ve göbek bağı ise, yaratık soluk alırcasına titrer. Kuşlarda yumurtadan üreme hakkında bu kadar yeter.”(Historia Animalium , 6. Kitap, 561a3-562a20)

Aristoteles Sonrası Embriyoloji
Kuşkusuz embriyolojiye olan ilgi Aristoteles’ten sonra da sürdü. Bu ilgi özelikle gözlemsel ve deneysel çalışmaların alanını genişletmeye yönelikti .Ne var ki, Hellenistik dönem bilimsel çalışmalarından ve büyük
İskenderiye okullarındaki çalışmalardan çok azı elimize ulaşabilmiştir. Ortaçağ Avrupası, Yunan biliminin büyük bir bölümünü, antik öğretilerin yayılmasını sağlayan Arap yazarlardan öğrenmiştir. Tıbbi ve biyolojik
bilginin en önemli kaynakları Galen ve İbn-i Sina’nın çalışmalarıdır. Ancak, ortaçağ bilimi birçok bölümü açısından, nihai bir kaynak olarak Aristoteles’e dönmekteydi. Öyle ki, yeni çalışmalar genellikle var olan
Aristotelesçi denemeler üzerine yapılan eleştirel yorumlardan oluşmaktaydı. Ortaçağda embriyoloji, özellikle Aristoteles’in Historia Animalium’ undan alıntıladığım bölümü örnek almıştı Aristotelesçi geleneğin en iyi yapıtlarından biri, 1276 yılı civarında Romalı Giles tarafından yazıldı. De Formatione Corporis Humani in Utero adlı bu çalışmada, erkek ve dişi ebeveynin doğurganlık sürecine katkılarına ilişkin kuramsal tartışmalar bulunmaktadır. Burada, Aristoteles’in kuşların gelişimini incelemesini, insanın embriyolojik gelişimini de içine alabilecek biçimde genişleten, ceninin gelişimine ilişkin ayrıntılı açıklamalar mevcuttur. Giles’in denemesi olumlu yönde eleştiriler aldı. Bu çalışma Ortaçağın embriyolojik bilgisini oldukça iyi bir biçimde açıklığa kavuşturuyor. Hewson’a göre Forlili James ve Gorbolu Thomas’ın, Giles’in embriyoyu saran zara ilşkin açıklamasına yönelttikleri eleştiriler, Aristoteles’ten başka otoritelerin düşüncelerine de başvurulduğunun bir işaretidir. Bu özellikle Arap kökenli çalışmalarda belirgindir. Sorun üç embriyonik zarın durumu, işlevi ve gelişim düzeni üzerine kurulmaktadır. Giles’in açıklamalarına getirilen eleştiriler, yeni otoritelerin bilgilerinin yanı sıra diseksiyon tekniğinin de geliştiğini gösteriyor. Zarların gelişim düzeni pek önemli görünmeyebilir. Ne var ki bu sorun, preformasyoncular ile
epigenetikçiler arasında, erken Yunan zamanında başlayan bir tartışmayla ilintiliydi. Galen’in yazıları üzerinde çalışırken Giles, Aristoteles’in herhangi bir yapıtından daha ayrıntılı bir kaynağı ele almak zorundaydı. Ancak embriyoloji tarihinde herhangi bir bilimsel devrim sözkonusu değildir. Başarılı gözlemciler açıklamalarının niteliği ve dakikliğini geliştirip geleneksel bilgiyi artırıp düzeltiyorlardı. 1604 yılında Fabricius, De Formato Foetu adlı çalışmasında Aristoteles’in daha önceden kaydettiği yapılara oldukça benzer sistemler bulmuştu. Ayrıca Romalı Giles’i de meşgul eden benzer sorunları tartışmıştı. Hepsi cenine ait zarların ikili bir işlev yüklendikleri konusunda birleşiyorlardı. Bu zarlar bir yandan embriyoyu korurken, öte yandan atıkları topluyorlardı. Hepsi de ceninin gelişme sırasında gösterdiği ahengin, diğer tüm evrelerin kan mekanizmasının gelişmesine bağlanmasıyla en iyi biçimde incelenebileceğini anlamıştı. Fabricius göbek bağının dolaşım sistemine daha ayrıntılı bir açıklama eklenmekle, büyümekte olan bilgi yapısına bir tuğla daha eklemiş oldu. Aristoteles’in bilgisinin berraklığı, değişik evreleri gözlemlerken gösterdiği özen, özellikle yumurtanın sarısı ile akının ayrı ayrı işlevlerini ve genel olarak temel fizyolojik ilkeleri kavrayışı hayranlık uyandırmaktadır. Aristoteles, memelilerin doğumu ile zarları karşılaştırırken, embriyoloji gözlemlerini bir türden diğer türlere doğru genelleştiriyor. Peki, bu çalışma hangi anlamda bir deneydir? Kanımca, verili nesneler ve doğal süreçleri keşfetmeye yönelik ampirik araştırmalar ile nedensel etkileri soyutlayıp onların bireysel etkilerini belirginleştirmek üzere etkin müdahelelerde bulunan araştırmaları birbirinden ayrı tutmak gerekir. Yunan bilimi büyük ölçüde keşifsel ve kuramsaldı. Ancak burada bir dizi yumurtanın kontrollü kullanımında, mühahale ve önlemler içeren bir araştırma tekniğiyle karşı karşıyayız. Aristoteles edilgin biçimde civcivin gelişim aşamalarının açığa kavuşmasını beklemedi; tersine Hippokratçı yazar tarafından önerilen doğal sürece, etkin müdahale yöntemini uyguladı.

Kaynak: Harre. R. 1994. Deneysel Bilimlerin Felsefesi, Evrimi ve Yöntemi Üzerine Kavramsal Bir e-Dizin, TÜBİTAK, Ankara, 19-23.

kaynak: yazının tamamını sitede görmek için tıklayınız

Yaygın kan inceltici ilaç kobra zehrini etkisiz hale getiriyor

Dominic Hughes tarafından , @hughesthenews, Sağlık muhabiri, BBC Haberleri

Getty Images Mozambik tüküren kobra yılanı
Tüküren kobranın inanılmaz derecede güçlü zehri, ısırık bölgesinin etrafındaki deriyi, kası ve kemiği hızla yok edebilir

Avustralya, Kanada, Kosta Rika ve İngiltere’deki bilim insanlarından oluşan bir ekip, kanı inceltmek için sıklıkla reçete edilen bir ilacın, kobra zehrine karşı ucuz bir panzehir olarak yeniden kullanılabileceğini keşfetti.

Yılan sokmaları her yıl yaklaşık 138.000 kişinin ölümüne neden oluyor. Bu ölümlerin çoğu Afrika, Güney ve Güneydoğu Asya’daki düşük ve orta gelirli ülkelerin yoksul kırsal kesimlerinde yaşıyor.

400.000’den fazlasında ise ısırık etrafındaki dokular ölüp siyaha döndüğünde nekroz gelişir.

Afrika ve Hindistan’ın bazı bölgelerindeki ısırıkların çoğu kobralardan kaynaklanır. Ve Heparin, bazı tüküren kobraların zehrindeki nekroza neden olan toksinleri nötralize edebilir.

İlacın tüm yılan zehirlerine karşı etkili olmadığını söyleyen bilim insanları, mevcut antivenomlardan daha ucuz ve daha esnek olabileceğini söylüyor. Antivenomların çoğu yalnızca tek bir yılan türüne karşı etkili ve nekrozu önleyemiyor.

İlacın fareler üzerinde denenmesinin ardından sırada insan denemeleri yer alacak.

‘Küresel mücadele’

Sidney Üniversitesi’nden araştırmanın kıdemli yazarı Prof. Greg Neely şunları söyledi: “Keşfimiz, kobra ısırıklarının neden olduğu nekrozdan kaynaklanan korkunç yaralanmaları önemli ölçüde azaltabilir – ayrıca zehrin etkisini yavaşlatabilir ve bu da hayatta kalma oranlarını artırabilir.

“Zehir ve toksinler gibi biyolojik etkenlerin hepsi konakçı tarafından, yani insan tarafından bir miktar işbirliği gerektirir, bu nedenle çalışmamız, insanlarda bu nekrozu ve ölümü yaratmak için zehirle etkileşime giren şeyin ne olduğunu belirlemekti.

“Bulduğumuz şey, çok farklı türlerden farklı zehirler aldığımızda, bunların insan hücreleriyle etkileşime girmelerinin çok az sayıda yolu olduğudur.

“Bilimsel açıdan harika olan şeylerden biri de, zehirlerin bir bütün olarak hücrelerle etkileşime girdiği dört veya beş farklı yolu belirleyebileceğimizi düşünmemiz ve ardından büyük tür gruplarını engelleyebilecek evrensel panzehirler üretebileceğimizdir.

“Bulduğumuz yeni kobra panzehirinin, dünyanın en yoksul toplumlarında yılan ısırmasından kaynaklanan ölüm ve yaralanmaları azaltmak için verilen küresel mücadeleye yardımcı olmasını umuyoruz.”

‘Ömür boyu engellilik’

Makalenin başyazarı ve aynı zamanda Sidney Üniversitesi’nden doktora öğrencisi Tian Du, bunu büyük bir adım olarak nitelendirdi.

“Heparin ucuzdur, her yerde bulunur ve Dünya Sağlık Örgütü’nün listesinde yer alan temel bir ilaçtır” dedi.

“İnsanlar üzerinde yapılacak başarılı denemelerden sonra, kobra sokmalarının tedavisinde ucuz, güvenli ve etkili bir ilaç haline gelmek üzere nispeten kısa sürede kullanıma sunulabilir.”

Bilim insanlarından bir diğeri, Liverpool Tropikal Tıp Okulu Yılan Sokması Araştırma ve Müdahale Merkezi Başkanı Prof. Nicholas Casewell ise şunları söyledi: “Yılan sokmaları, ihmal edilen tropikal hastalıkların en ölümcülü olmaya devam ediyor ve yükü çoğunlukla düşük ve orta gelirli ülkelerdeki kırsal toplulukları etkiliyor.

“Bulgularımız heyecan verici çünkü mevcut antivenomlar, ısırık bölgesinin etrafında ağrılı, ilerleyici şişlik, kabarcık ve/veya doku nekrozu içeren şiddetli lokal zehirlenmelere karşı büyük ölçüde etkisizdir.

“Bu durum uzuv fonksiyon kaybına, ampütasyona ve ömür boyu sakatlığa yol açabilir.”

Kaynak: https://www.bbc.com/news/articles/cv2gwv284y1o