Zaman geriye akabilir mi? Bilim insanları şaşırtıcı bir kanıt buldu

Kuantum fizikçileri, zamanın akışıyla ilgili alışılmış düşüncelerimizi bir kez daha sorgulatan çarpıcı bir keşfe imza attı. Kanada’daki Toronto Üniversitesi’nden bir araştırma ekibi, fotonların bir atom bulutu içinde beklenmedik bir davranış sergilediğini gözlemledi. Bu gözlem, ‘negatif zaman’ olarak adlandırılan ve ilk bakışta paradoksal görünen bir olguya işaret ediyor.

Araştırmacılar, fotonların atomlarla etkileşimine odaklanan bir deney gerçekleştirdi. Normalde, bir foton bir atoma çarptığında atomu uyarır ve bu uyarım belli bir süre devam eder. Ancak deneyde, bazı fotonların atomu uyarmadan önce buluttan çıkmış gibi göründüğü tespit edildi. Bu durum, fotonların sanki zamanda geriye doğru hareket ediyormuş gibi bir izlenim yaratıyor.

Kuantum Saatinin Tersine Çalışması

Bu sonuç, kuantum mekaniğinin tuhaf doğasını bir kez daha gözler önüne seriyor. Araştırmacılara göre, eğer atomların uyarılmış durumunu ölçmek için bir kuantum saati inşa edilirse, bu saat belirli koşullar altında ileri gitmek yerine geriye doğru hareket edebilir.

Bilim Dünyasında Heyecan

Bu keşif, bilim dünyasında büyük bir heyecan yarattı. Araştırmacılar, bu bulgunun zaman anlayışımız üzerinde pratik bir etkisi olmasa da, fotonlar ve optikle ilgili mevcut bilgileri yeniden değerlendirmemizi gerektirdiğini belirtiyor.

Kuantum fiziği, evrenin temel yapısını anlama çabalarımızda bize sürekli olarak sürprizler sunmaya devam ediyor.”Negatif zaman” gibi kavramlar, evrenin ne kadar karmaşık ve beklenmedik olabileceğini gösteriyor. Bu tür keşifler, bilim insanlarını evrenin gizemlerini çözmeye daha da teşvik ediyor.

Kaynak; Haberin Ana kaynağı için tıklayın

Bilim insanlarından çarpıcı buluş: Torunlarımız bizden çok daha farklı görünecek

Bilim insanları, insan vücudunun gelecekteki halinin oldukça farklı olabileceği yönünde çarpıcı bir iddiada bulunuyor. Evrimsel sürecin kaçınılmaz bir sonucu olarak, bazı vücut parçalarımız işlevlerini yitirerek gelecek nesillerde tamamen kaybolacak gibi görünüyor. Bilim insanlarının bulgularına göre torunlarımız bizden çok daha farklı görülebilir.

Bilim insanlarından çarpıcı buluş: Torunlarımız bizden çok daha farklı görünecek

Bilim insanları, insan vücudunun gelecekteki halinin oldukça farklı olabileceği yönünde çarpıcı bir iddiada bulunuyor. Evrimsel sürecin kaçınılmaz bir sonucu olarak, bazı vücut parçalarımız işlevlerini yitirerek gelecek nesillerde tamamen kaybolacak gibi görünüyor. Bilim insanlarının bulgularına göre torunlarımız bizden çok daha farklı görülebilir.

İnsan vücudu sürekli değişim içinde ve evrimsel süreç, bizi şaşırtmaya devam ediyor. Son yapılan araştırmalar, vücudumuzun bazı parçalarının gelecekte işlevini kaybederek tamamen ortadan kalkabileceğini ortaya koyuyor. Bilim insanlarına göre, gelecekte torunlarımız bugünkünden oldukça farklı bir görünüme sahip olabilir.

AYAK PARMAKLARINDAN KUYRUK SOKUMUNA…

Vücut kıllarından yirmi yaş dişlerine, ayak parmaklarından kuyruk sokumuna kadar birçok vücut parçasının gereksiz hale geldiği ve gelecekte yok olacağı düşünülüyor. Özellikle modern teknolojilerin ve yaşam koşullarının bu değişim sürecini hızlandırdığı belirtiliyor. Atalarımızın sert yiyecekler için kullandığı yirmi yaş dişleri artık bir sorun haline gelmiş durumda. Aynı şekilde, ayak parmaklarının da işlevsiz kalabileceği ve zamanla kaybolabileceği öngörülüyor.

Bu değişimler, evrimin yalnızca geçmişimize dair bir süreç olmadığını, gelecekte insan bedeninin nasıl şekilleneceğini de belirlediğini gösteriyor. Bilim insanlarına göre, evrimin bu sessiz ama kaçınılmaz adımlarıyla insan bedeni, bugün bildiğimizden çok daha farklı bir form alacak.

Kaynak: Haberin Ana kaynağı için tıklayın

Plüton’un en büyük uydusu Charon’da karbondioksit izleri tespit edildi

ABD Havacılık ve Uzay Ajansı’na (NASA) ait James Webb Uzay Teleskobu (JWST), Plüton’un en büyük uydusu Charon’un yüzeyinde karbondioksit izleri olduğunu ortaya çıkardı.

JWST aracılığıyla Plüton’un en büyük uydusu Charon’u inceleyen araştırmacılar, uydunun yüzeyinde daha önce bu gök cisminde rastlanılmamış karbondioksit bileşiği saptadı.

Araştırmacılar ayrıca yüzeyi su buzuyla kaplı uyduda hidrojen peroksit bileşiği izine de rastladı.NASA’nın New Horizons uzay aracı yardımıyla 2015’te Charon’un yüzeyinin su buzuyla kaplı olduğu keşfedilmişti.Araştırma ‘Nature Communications’ dergisinde yayımlandı.

Kaynak; Haberin Ana kaynağı için tıklayın

Deniz canlılarıyla antibiyotik üretimi

Bakterilerden kurtulmaya tek çalışan biz değiliz

Atlantik ve Pasifik okyanuslarının derinliklerindeki hidrotermal ağızlarda alışılmadık bir şey yaşıyor: Bakterilerle savaşan bir gen. Bu gen, bilimsel adı Aciduliprofundum boonei olan ve dünyanın her yerinde denizaltı termal ağızlarında, uç noktalardaki ortamlarda yaşayan bir mikroskopik organizmaya ait.

Bu genin ilginç yanı, gerek denizde gerekse karada birbiriyle hiçbir ilişkisi bulunmayan birçok organizmada yer alması. Yeni bir araştırma, belli afidlerde, yosunsu bitkilerde, bakteri yiyen mikroskobik canlılar olan fajlarda, virüslerde ve hatta bakterilerin kendisinde bile ilişkili genler saptadı. Aynı anda, bir başka araştırmacı ekibi de hem bakterilerde hem de geyik kenesinde görülen ikinci bir gene rastladı. Böcekler, bakteriler ve aciduliprofundum, canlılar aleminin apayrı yerlerine ait, o yüzden birbirleriyle ortak genleri olması şaşırtıcı.

Örneğin Aciduliprofundum, bakterilerden en az insanlar kadar farklı olan Archaea adlı tek hücreli organizmalardan. Bu araştırmayı yürüten, Tennessee’deki Vanderbilt Üniversitesi’nden genetikçi Seth Bordenstein, Popular Science’a “Hücresel yapıları birbirinden en fazla bu kadar farklı olabilir,” diyor.

Aynı genin tüm bu farklı yaşam formlarında işe yaraması hiç beklenmedik bir şey. Belki de birbirimize sandığımızdan daha çok benziyoruz. Genetik mühendisleri bakterilerden birçok ilgili organizmaya başarıyla gen aktarabildi. Bordenstein, “Yapılamaz diye hiçbir kavramsal engel yok,” diyor.

Böylesi buluşlar hem evrimin ışık tutulmamış yanlarını aydınlatıyor hem de gelecekte tıp araştırmalarına katkı sağlıyor. Araştırmalar Archaea’nın ve diğer organizmaların antibakteriyel genleri olabileceğini ve gelecekte yeni antibiyotikler için kaynak teşkil edebileceğini gösteriyor. Şu anda kullanılan çoğu antibiyotik mantarlardan ve bakterilerden elde ediliyor ve insan kimyasıyla biraz değiştiriliyor.

Resim: Pasifik Okyanusu’ndan bir hidrotermal ağız

Kaynak: https://popsci.com.tr/deniz-canlilariyla-antibiyotik-uretimi/

Süper bilgisayarlar insan kökeninin sırrını çözüyor

Saniyede 9,6 katrilyon işlem yapabilen bir süper bilgisayar, güney-orta Sibirya’daki Mal’ta yöresinde 24.000 yıl önce ölmüş bir genç erkeğin kemiklerine bakarak, genetiğin en tartışmalı sorularından birini çözdü.

Mevcut genetik modellerine göre, modern Avrupalılar üç farklı grubun DNA’sını taşıyor. Bunlardan ilki Avrupa’ya 40.000 yıl önce ayak basan mavi gözlü, esmer tenli avcı-toplayıcılar. İkincisi, 7.000 yıl kadar önce Yakın Doğu’dan göç eden açık tenli, kahverengi gözlü çiftçiler. “Hayalet popülasyon” olarak bilinen üçüncü ve gizemli bir grup ise daha yakın zamanda Avrupa’ya gelerek genlerini onlarla paylaşmış. Fakat bu grubun kim olduğunu hiç kimse bilmiyor.

Harvard Üniversitesi’nden David Reich ve ekibi, Austin’deki Texas Üniversitesi’nin 9,6 petaflopluk “Stampede” süper bilgisayarına bu ölü gencin genom verisini girerek, üyesi olduğu “tarihi Kuzey Avrasyalılar”ın bu kayıp topluluk olduğunu kanıtladı. Schraiber, Reich ve Harvard’dan meslektaşı Iosif Lazaridif, “hayalet popülasyon”un Amerika yerlilerinkine çok benzeyen DNA dizilerine sahip olduğu bir geçici model kullandıklarında, her şeyin matematiksel bakımdan yerli yerine oturduğunu fark etti.

Aşağı yukarı aynı zamanda, Kopenhag’dan bir bilim insanı ekibi de Mal’talı oğlanın genomuyla ilgili bir makale yayımlayarak onun DNA’sının Amerika yerlilerininkiyle ortak olduğu sonucunu açıkladı. Mal’talı oğlanın DNA’sı modele eklenince eşleştiği görüldü ve sonuçlar Eylül ayında Nature dergisinde yayımlandı.

Buna göre modern Avrupalıların bir kısmının DNA’sı bu Kuzey Avrasyalı gruptan geliyor. Amerikan yerlileriyle de yakın akraba olan bu Kuzey Avrasyalılar, 15.000 yıl önce Amerika ile Avrupa arasındaki buzdan köprüyü aşarak Amerika’ya göç etmiş. Yani bu Kuzey Avrasyalılar günümüz Amerikan yerlilerinin atası olmakla kalmıyor, aynı zamanda modern Avrupalıların DNA’sının da %20’sini oluşturuyor.

Kaynak: https://popsci.com.tr/super-bilgisayarlar-insan-kokeninin-sirrini-cozuyor/

Nikotinin Etkileri, Farelerde Ebeveynden Yavruya Epigenetik Yollarla Geçebiliyor!

Nikotinin Epigenetik Etkileri: Farelerde Ebeveynden Yavruya Aktarılması

Nikotinin vücudundaki zararlı etkileri uzun süredir bilinmektedir, ancak son yıllarda yapılan araştırmalarda, nikotinin maruz kaldığı yalnızca kalan bireyler değil, aynı zamanda gelecek nesillerin de bulunacağı gösterilmiştir. Epigenetik mekanizmalar yoluyla gerçekleşen bu geçiş, özellikle fareler üzerinde yapılanlar gözlemlenmiştir. Nikotin maruziyeti, sigara içiminin yanı sıra, doğum sırasında annenin sigara kullanımı veya pasif içicilik yoluyla da gerçekleşebilir. Bu durum, yavrularda kalıcı biyolojik etkiler bırakabilen epigenetik değişikliklere neden olabilir. Bu temel, nikotinin epigenetik ebeveynden yavruya nasıl geçebileceği ve bu süreçte ortaya çıkan biyolojik etkiler ele

Epigenetik ve Kalite Etk.

Epigenetik, genetik dizilimde herhangi bir değişiklik olmaksızın, gen ifadesinde kalıcı ya da geçici değişikliklere neden olan birimi ifade eder. Bu mekanizmalar arasında DNA metilasyonu, histon modifikasyonları ve küçük RNA’ların düzenlenmesi yer alır. Özellikle nikotinin, DNA metilasyonu gibi epigenetik parçacıkları etkileyecek düzeyde kalıcı değişikliklere yol açabileceği bilinmektedir. Simmons ve ark. (2009)

Nikotin Maruziyetinin Epigenetik Mekanizmalar Üzerindeki Etkisi

Nikotinin epigenetik etkilerinin en iyi çalışılan modellerden biri farelerdir. Huang ve ark. (2017) tarafından yapılan deneylerde de fareler kullanılmış olumlu geri dönütler alınmıştır.

Nikotinin epigenetik tetikleme oranları genellikle oksidatif stres ve seçenekleriyle ayarlanabilir. Nikotin, oksidatif stresin artan yol açıcı DNA hasarını tetikleyebilir ve bu da DNA metil transferaz (DNMT) enzimlerinin parçalanmalarına neden olabilir. Bu kişilerin aktiviteleri, genlerin metilasyon paternlerini değiştiren performanslarda ciddi bozulmalara neden olabilir.

Nikotinin Ebeveynden Yavruya Epigenetik Aktarımı

Nikotinin epigenetik etkilerinin ebeveynleri üzerinden yavrulara aktarılabilmesi, fareler üzerinde yapılan örneklerle desteklenmiştir. Rehan ve ark. (2011)

Nikotinin epigenetik mekanizmaları yoluyla nesilden nesile aktarılabilir, fareler üzerinde yapılan deneylerle güçlü bir şekilde desteklenmektedir. Nikotin maruziyeti, DNA metilasyonu gibi epigenetik parçalar bozarak, sadece maruz kalan bireylerde değil, onların yavrularında da kalıcı biyolojik etkiler yaratabilmektedir. Bu durum, özellikle üreme sırasında nikotin maruziyetinin uzun süreli sağlık sorunlarına yol açabileceği ve bu etkilerin yalnızca bir nesille sınırlı kalabileceği gösterilmiştir. Epigenetik mekanizmalar, bu genişliklerin daha iyi anlaşılmasını sağlamakta ve nikotinin biyolojik etkilerinin daha geniş bir perspektifle değerlendirilmesine olanak tanımaktadır.

Kaynaklar

  • Simmons, RA, ve diğerleri (2009). “Gebelikte Nikotin Maruziyeti Yavrularda Akciğer Gelişimini Değiştiriyor: Farelerde Yapılan Bir Çalışma.” Solunum ve Kritik Bakım Tıbbı Dergisi .
  • Huang, L., ve diğerleri (2017). “Anne Nikotin Maruziyeti Yavruların Gelişen Beyninde DNA Metilasyon Değişikliklerine Neden Olur.” Epigenetik ve Kromatin .
  • Rehan, VK, ve diğerleri (2011). “Rahimde nikotin maruziyeti fetal akciğer gelişimini değiştirir ve yavruları solunum yolu hastalıklarına karşı epigenetik olarak programlar.” Moleküler Genetik ve Genomik .

Konuşmak veya Sevmek Bitkilerin Büyümesine Katkı Sağlar mı?

Bitkilerle konuşmanın ya da onlara sevgi göstermenin büyüme üzerindeki etkisi, tam olarak kanıtlanmamış olsa da, bu konuda yapılan bazı testler ve varsayımlar bulunmaktadır. Bu teoriler, genellikle büyüme oranlarına tepkilere ve bu oranların bitki büyümesinin üzerindeki muhtemel etkilerine dayanmaktadır. Aşağıda bu konuda daha ayrıntılı bir açıklama ve ilgili örneklerin örnekleri

1. Ses Titreşimlerinin Bitkilerin Üzerindeki Etkisi

Bitkilerin ses dalgalarına verdiği tepki, bitki biyolojisi alanında araştırılan bir konu. Ses dalgaları, büyüme süreçlerini değiştirecek mekanik seçimler sağlayabilir . Jeong ve ark. (2004) tarafından yapılan araştırmada bitkilerin ses dalgalarına yönelimlerinin olumlu olduğu görülmüştür.

2. Karbon Dioksit (CO₂) Salınımını

İnsanlar konuşurken karbondioksit (CO₂) salınımı yapar. Bitkiler ise fotosentez sürecinde karbondioksiti kullanarak büyümeyi sağlar. Taiz ve Zeiger’in (2010) bitki deneylerinde insanların bulunmadığı ortamlarda bitkilerin daha gür olduğu görülmüştür.

3. Ses ve Müziğin Bitki Büyümesine Etkisi Üzerine Yapılan Çalışmalar

Bitkilerin müziğinin verdiği tepkiler üzerine yapılan bazı deneyler de vardır. Dorothy Retallack, Şao ve Gemisi (2010) tarafından sözleri olumlu olan şarkılar bitkilerin yetiştirildiği ortamda dinlenildiği zaman bitkiler daha hızlı büyür ve ömürleri normalden daha uzun olur.

4. Bitkilerin Çevresel Uyarıcılara Yanıtları

Bitkiler, çevrelerindeki titreşimlere karşı duyarlıdır ve çeşitli stres özelliklerine karşı biyokimyasal tepkiler üretirler.

5. Bitkilerle İlgilenmenin Dolaylı Etkileri

Bitkilere karşı insanların konuşmasının ve sevgi göstermesinin doğrudan etkilerinin kayıtlı sahiplerinin bulunmaması da, bu tür iletişimlerin bitkilerin daha fazla oksijen üretmesine ve uzun ömürlü olmasına kaynak sağlayabilir.

Sonuç:

Sonuç olarak, bitkilerle konuşmak ya da sevgi göstermek, ses seçimleri ve karbondioksit gibi küçük etkiler yoluyla ciltten hafifçe uzatılabilir. Ancak, bu etkilerin büyüme üzerinde doğrudan ve belirgin bir fark yarattığına dair kesin potansiyel olanaklar mevcuttur. En büyük katkı, bitkilere olan ilgi ve özenin büyümesiyle ilişkilerin koşulların yoluyla gerçekleşir.

Kaynak: Bilimsel paylaşımlar sitesindeki bir haber yazısından esinlenilerek yapay zekada hazırlanmış bir bilgilendirme notudur.

Her üç çocuktan biri miyop: Görme yetisini korumak için ne yapmalı?

gözlerini kısarak harf tablosuna bakan bir kız çocuğu

Dünya genelinde yapılan bir analiz, çocukların görme yetisinin giderek kötüleştiğini ve her üç çocuktan birinin artık miyop olduğunu, yani uzaktaki nesneleri net göremediğini ortaya koyuyor.

Araştırmacılar, çocukların ekran başında daha fazla, açık havada ise daha az zaman geçirmelerine neden olduğu için Covid karantinalarının görme yetisi üzerinde olumsuz bir etki yarattığını söylüyor.

Çalışma, miyopluğun giderek büyüyen küresel bir sağlık sorunu olduğu ve 2050 yılına kadar milyonlarca çocuğu daha etkileyeceği uyarısında bulunuyor.

Çocuklar arasında miyop en fazla Asya’da yaygın. Japonya’daki çocukların yüzde 85’i, Güney Kore’deki çocukların yüzde 73’ü, Çin ve Rusya’da ise yüzde 40’tan fazlası miyop. Paraguay ve Uganda yaklaşık yüzde 1 ile en düşük miyopluk seviyelerine sahipken, İngiltere ve ABD’de bu oran yüzde 15 civarında.

British Journal of Ophthalmology dergisinde yayınlanan çalışma, altı kıtada 50 ülkeden beş milyondan fazla çocuk ve genci kapsayan araştırmayı inceledi.

Veriler, 1990 ile 2023 yılları arasında miyopluğun üç kat artarak yüzde 36’ya yükseldiğini ortaya koyuyor.

Araştırmacılar, Covid pandemisinden sonraki artışın “özellikle dikkat çektiğini” söylüyor.

Miyopluk genellikle ilkokul yıllarında başlıyor ve yaklaşık 20 yaşında gözün büyümesi durana kadar kötüleşme eğilimi devam ediyor.

Miyop Doğu Asya’da çok daha yaygın.

Bu aynı zamanda genetiğe de bağlı. Ancak Singapur ve Hong Kong gibi yerlerde çocukların eğitime özellikle küçük yaşta (2 yaşında) başlaması gibi başka faktörler de var.

Araştırmalara göre, çocukların ilk yıllarında kitaplara ve ekranlara odaklanmış halde daha fazla zaman geçirmeleri göz kaslarını zorlayarak miyopluğa yol açabiliyor.

Türkiye’den uzmanlar benzer durumun Türkiye için de geçerli olduğunu söylüyor.

Okullaşmanın 6 – 8 yaşlarında başladığı Afrika’da miyopluk Asya’ya kıyasla çok daha az yaygın.

Dünya genelinde milyonlarca insanın Covid kısıtlamaları sırasında uzun süre kapalı ortamlarda kalması nedeniyle de çocukların ve gençlerin görme yetisi zarar gördü.

Araştırmacılara göre, “Ortaya çıkan kanıtlar, pandemi ile genç yetişkinler arasında görme bozukluğunun hızlanması arasında potansiyel bir bağlantı olduğunu gösteriyor”.

Kızlarda daha yaygın

Araştırma, 2050 yılına kadar miyopun dünya genelindeki gençlerin yarısından fazlasını etkileyebileceğini öngörüyor.

Çalışmaya göre, kız çocukları büyüdükçe okulda ve evde açık hava etkinlikleri için daha az zaman harcama eğiliminde oldukları için, erkeklere göre daha yüksek oranlara sahip olabilirler.

Ergenlik de dahil olmak üzere kız çocuklarının büyüme ve gelişmesi daha erken başlıyor, bu da daha erken yaşta miyop olmaları anlamına geliyor.

Araştırmacılar, 2050 yılına kadar Asya’nın yaklaşık yüzde 69 miyop oranıyla diğer tüm kıtalara kıyasla en yüksek seviyelere ulaşması bekleniyor; gelişmekte olan ülkelerin de yüzde 40’a ulaşabileceği belirtiliyor.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: Ana Kaynak

“Biyoaktif Cam” Kemik Kanseri Tedavisi Osteosarkom Hücrelerinin %99’unu Öldürüyor

Laboratuvar testlerinde galyum katkılı camların osteosarkom (kemik kanseri) hücrelerinin %99’unu öldürdüğü, kanserli olmayan hücrelere ise büyük oranda zarar vermediği görüldü.

Yeni bir araştırma, biyoaktif camın bir gün kemik kanseri için yeni bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceğini öne sürüyor.

Laboratuvar hücre kültürü testlerinde, araştırmacılar galyum oksitle katkılanmış biyoaktif cam örneklerinin kanserli olmayan insan osteoblastları için sitotoksik olmadan osteosarkom hücrelerinin %99’undan fazlasını öldürebildiğini buldular. Araştırma Biomedical Materials’da yayınlandı .

Biyoaktif cam nedir?

Biyoaktif camlar, diş hekimliğinde ve rekonstrüktif cerrahide dolgu maddesi olarak rutin olarak kullanılan bir tür biyomalzemedir. Camlar son derece biyouyumludur, vücuda yerleştirildiğinde reddedilmemesini sağlar ve iyileşme sürecinde kemik ve vücut dokularının bağlanabileceği sabit bir yüzey sağlar. Ek olarak, camlar biyolojik olarak parçalanabilir ve hatta kemik büyümesini desteklemeye yardımcı olan kalsiyum gibi biyolojik olarak aktif iyonlar salacak şekilde formüle edilebilir.

Bu biyoaktif camların kemik dokusu mühendisliğinde kullanımını inceleyen önemli miktarda araştırma olmasına rağmen, kemik kanserini tedavi edebilecek kanser karşıtı maddelerin hedefli ve kontrollü salınımı için bu malzemelerin kullanımı konusunda nispeten az çalışma yapılmıştır.

“Biyoaktif cam, kemiğin temel yapı taşları olan kalsiyum ve fosfor içeren çözünebilir camdır. Biyoaktif camlar normalde kemiği ve mineyi onarmak ve yenilemek içindir,” diyor kıdemli çalışma yazarı Richard Martin , Aston Üniversitesi Mühendislik ve Fizik Bilimleri Fakültesi’nde profesör, Technology Networks’e . “Sadece kanser hücrelerini öldürmekle kalmayıp aynı zamanda cerrahın kemik tümörünü çıkardıktan sonra geride kalan kemik boşluğunu yenilemeye yardımcı olabilecek bir malzeme yapmak istedik.”

Biyoaktif camla kemik kanserini yenmek

Osteosarkom, birincil kemik kanserinin en yaygın biçimidir, ancak tümörleri çıkarmak için kemoterapi ve cerrahi müdahalelerdeki ilerlemelere rağmen, osteosarkom sağkalım oranları son 50 yılda yalnızca yüzde 15 oranında artmıştır. Kemik kanseri hastaları ayrıca kemik kırıklarına ve çatlaklarına karşı daha hassastır ve bu da ek bir sıkıntı ve ağrı kaynağı olabilir.

Aston Üniversitesi ekibi deneyleri için farklı konsantrasyonlarda galyum oksitle katkılanmış yeni bir biyoaktif cam formüle etti. Bunlar daha sonra küçük parçacıklara öğütüldü ve kullanılmadan önce elendi.

Martin, “Kimyasal olarak demire çok benzeyen galyum kullanıyoruz,” dedi. “Kanserler çok daha hızlı büyüme eğilimindedir ve bu nedenle mevcut tüm besinleri/veya iyonları emerler. Bu nedenle doğal olarak toksik galyumu emerler.”

%5 mol galyum oksit içeren camların osteosarkom hücrelerinin canlılığını %99 oranında azalttığı, sağlıklı kontrol hücrelerinde ise 10 günlük maruziyetten sonra bile önemli bir azalma görülmediği bulundu.

Enerji dağılımlı X-ışını spektroskopisi testleri ayrıca simüle edilmiş vücut sıvılarına yedi gün maruz kaldıktan sonra biyoaktif cam parçacıklarının yüzeyinde amorf bir kalsiyum fosfat/hidroksiapatit tabakasının oluştuğunu ve yeni kemik büyümesinin başladığını gösterdi. Bu ek kemik büyümesi önemlidir çünkü bu camların tedaviden sonra kemik rejenerasyonunu uyarma potansiyelini gösterir.

Kaynak ve yazının devamını okumak için tıklayın: Ana Kaynak

Bağlantıyı Bulmak: Bir Petri Kabındaki İki Nöronun Birbirini Algılamasını ve Bağlanmasını İzleyin

Bu videoda, Dr. Lila Landowski bir kapta bağlanan iki nöronun görüntülerini paylaşıyor. Lila’nın görüntüler hakkında söyledikleri şöyle:

Mikroskop altında gördüğüm iki nöronun birbirini algılayıp bağlanmasını izliyorsunuz.

Beyinde 86 milyar nöron var – vücudumuz gelişirken diğer nöronlara veya vücut parçalarına nasıl bağlanacaklarını nasıl biliyorlar?

Bu videoda görebileceğiniz bu perdeli el benzeri yapıları kullanıyorlar. Parmak benzeri çıkıntılar, etrafındaki ortamı aktif olarak algılıyor.

Rahimde gelişirken, her büyüyen nöronun ucunda, hücreler arasında aktif olarak yollarını arayan ve bağlanmak için doğru noktayı bulmaya çalışan bu “büyüme konilerini” bulacaksınız. Bağlantılarını kurduklarında, emilirler ve kaybolurlar.

Biliyorum – heyecan verici kısma geldiğimizde videonun bitmesi yürek parçalayıcı, ancak sağ alttaki siyah dalgalı çizgiyi görüyor musunuz? Bir Petri kabında birbirine bağlandıktan sonra böyle görünüyorlar.

İnsanlar bu videoyu gördüklerinde genellikle şunu soruyorlar: Yeni şeyler öğrendiğimizde böyle mi oluyor? Ne yazık ki hayır. Büyüme konileri, öğrenme ve hafızada oluşan nöronlar arasındaki bağlantılardan (sinapslar) sorumlu değildir. Bu bağlantılar çok daha küçüktür ve nöronun dendrit adı verilen kısmının uzunluğu boyunca binlerce küçük çıkıntı şeklinde görünür.

Bu, tam da atmak üzere olduğum bir kültür kabındaki nöronun videosu. Mikroskop altında baktım ve ilginç bir şeyin gerçekleşmek üzere olduğunu gördüm, bu yüzden bir kayıt ayarladım. Bu video hızlandırılmış – 20 dakikalık bir zaman diliminde gerçekleşen büyüme.

Kaynak: Dr. Lila Landowski

Ana Kaynağa gidip daha detaylı bilgi edinmek için tıklayın: Ana Kaynak