Fareler Diğer Farelerin Yüz İfadelerini Anlayabiliyor

Bir kemirgen acı çektiğinde yüzünü buruşturur; kulakları düzleşir, gözleri kısılır, burnu ve yanakları kabarır. Bu sadece hayvanların acı ile baş edebilmesini sağlayan refleksif bir hareket mi? Yoksa farelerin iletişim kurmasını da mı sağlıyor? Yeni bir araştırma, farelerin bu yüz ifadelerini anlayarak, kararlarını ona göre verdiğini söylüyor.

Farelerin bu yüz ifadelerini anlayıp anlamadığını merak eden bir grup bilim insanı, farelere türdeşlerinin acı çektiğini gösteren fotoğraflarını gösterdi. Fareler kafese kapatıldı ve üç bölümden oluşan kafesin bir bölümünün duvarlarına acı çeken, diğerinin duvarlarına ise normal yüz ifadesine sahip fare fotoğrafları yerleştirildi. Ortadaki bölgede teste tabi tutulan fare vardı. Ekip, farenin hangi bölge ile daha uzun süre ilgilendiğini ölçtü.

Ölçümler, farelerin normal yüz ifadesine sahip fotoğraflar olan bölge ile diğer bölgeye nazaran 60 saniye daha fazla ilgilendiğini gösterdi. İnanabiliyor musunuz! Kulağa büyük bir rakam gibi gelmiyor fakat istatistiksel olarak incelendiğinde kayda değer bir fark.

Bu deney sonucunda farerlerin acı ifadesinden kaçıyor olduğunun görülmesi şaşırtıcı, çünkü önceki çalışmalarda farelerin acı çeken türdeşleri ile daha fazla ilgilendiği görülmüştü. Bu çalışmada kullanılan fotoğrafların, farelerin karşıdakini yabancı mı yoksa arkadaş mı olduğunu anlamasında güçlük çıkardığı düşünülüyor. Belki de eski çalışmaların sonuçları ile uyuşmamasının temel sebebi budur.

Çalışmanın yazarları, bu ifadelerin belki de insanlar ve şempanzelerde olduğu gibi sosyal iletişim aracı olarak evrimleşmiş olabileceğini söylüyorlar.

Kaynak: Ana kaynak

Araştırmacılar Bizi Üç Boyutlu Yapan Gen Buldu

“Flat Stanley” isimli bir çocuk kitabı serisi ile çocuklar Stanley’nin iki boyutlu dünyasına gidiyor. Bir araştırma ekibi Stanley’nin kaybettiği geni buldu. Bu gene Yap Geni ismi verildi. Asıl görevi organ büyüklüğünü, doku gerginliğini, yönünün ve hizasını ayarlamak. Bu araştırmanın bulguları Nature dergisinde yayınlandı.

Araştırmacılar YAP‘a ilk baktıklarında onun dokuların gerginliği ile ilgili işlemler yaptıklarında şüphelendiler. Fakat bu geni insan organlarında deneyimleyemediler. Bu yüzden de Medaka balığı embriyosunu mutasyona uğratarak dokuların yer çekimine bu gen olmadan nasıl tepki verdiğine baktılar. Ekip YAP genine sahip embriyoların hücrelerinin yer çekimi yönünde desteklendiğini, bu gene sahip olmayan embriyolardaki hücrelerin, özellikle de gözlerdeki lens hücrelerinin, yönünü bulamadığını gösterdi.

Sonraki araştırmada ekip insan hücreleri üzerinde bu deneyi yaptı ve dokuların doğru şekle ve gerginliğe ulaşamadığını gösterdi. Eğer dokularımız yer çekimine karşı gelemiyor olsaydı hiçbir organımız şuanki kadar iyi çalışmazdı. Araştırmacılar, bu genin işleyişini daha iyi anladığımızda laboratuvarda daha kompleks organlar daha iyi geliştirebileceğimiz düşünüyor.

“Basit olarak, bu gene sahip olamasaydık muhtemelen içimiz ve dışımız çok farklı olacaktı. Belki de kısa bacaklı kertenkele olacaktık” diyor İngiltere’deki Bath Üniversitesi’nden biyolog Makoto Furutani-Seiki, ve ekliyor “bu keşif rejeneratif tıp alanı göz önüne alındığında son derece heyecan verici.”

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Uydu fotoğrafları doğruladı: Buzullar çekiliyor

Sonu iyi mi olur kötü mü bilinmez ama buzullar kütle kaybediyor.

Dünyanın her yanındaki buzullar zor günler geçiriyor. Yeni bir kitap, dünyanın her yanından araştırmacıların ve araştırma ekiplerinin bulgularını özetliyor. Global Land Ice Measurements from Space (GLIMS, yani uzaydan küresel kara buzu ölçümleri) adını taşıyan kitap çoksatan listelerine girecek türden değil fakat dünyanın her yerinde buzulların durumunu gösteriyor. Bu durum da hiç iyi değil.

Arizona Üniversitesi’nden hidrolog ve GLIMS projesinin baş sorumlusu olan Jeffery Kargel, “Dünyanın buzullarının büyük kısmının gerilediğini, inceldiğini ya da kütle kaybettiğini kesin olarak tespit ettik,” diyor.

GLIMS’ten önce buzulların durumu yerden, ölçüt buzulu tabir edilen (akarsu kolu, yüzey döküntüsü olmayan, karadan kolayca erişilebilen) buzullar aracılığıyla ölçülüyordu. Fakat bilim insanları sadece 100 civarı buzulu 50 yıldır takip edebilmişti. Oysa dünyada 200.000’den fazla buzul var ve hepsini yerden gözlemlemek olanaksız. İşte uydular da burada devreye giriyor. Özellikle de 1999’da fırlatılan Terra uydusunun ASTER adlı aygıtı, bilim insanlarının dünyanın her yerinden binlerce buzulu fotoğraflamasına izin verdi ve araştırmacılar şu anda 150.000’den fazla buzul hakkında veriye sahip. Geriye kalan 50.000 buzulun da çok yakında dev GLIMS veri tabanına eklenmesi bekleniyor.

Bu veri ileride, örneğin İngiliz Kolombiyasındaki bir çiftçinin yöredeki buzul erimesini ya da Nepal’deki bir şehir planlamacının buzul selinin potansiyel tehlikesini önceden kestirmesini sağlayacak.

Kaynak: Ana Kaynak

Dört Everest Dağı Boyutundaki Bir Meteorit Dünya’ya Çarptığında Ne Olmuştu?

Milyarlarca yıl önce, bildiğimiz şekliyle yaşamı andıran herhangi bir şeyden çok uzun süre önce meteoritler gezegenimizi sık sık dövüyordu. Yaklaşık 3,26 milyar yıl önce Dünya’ya çarpan böyle bir uzay kayası, bugün bile Dünya’nın geçmişiyle ilgili sırları açığa çıkarıyor.

Harvard Üniversitesi Dünya ve Gezegen Bilimleri Bölümünde çalışan erken dönem Dünya jeoloğu Yard. Prof. Nadya Drabon‘un, sadece tek hücreli bakteri ve arkelerin hüküm sürdüğü ve her şeyin değişmeye başladığı meteoritik bombardımanla dolu antik çağlarda gezegenimizin nasıl bir yer olduğuyla ilgili bitmek bilmeyen bir merakı var. İlk okyanuslar ne zaman ortaya çıkmıştı? Peki ya kıtalar? Levha tektonikleri? Tüm o şiddetli çarpışmalar yaşamın evrimini nasıl etkilemişti?

Geçtiğimiz hafta Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) bülteninde yayımlanan yeni bir çalışma, 3 milyar yılı aşkın süre önce meydana gelen “S2” isimli bir meteor çarpışmasıyla alakalı bu soruların bazılarına ışık tutuyor. Çarpışmanın jeolojik kanıtları, bugün Güney Afrika’nın Barberton Yeşiltaş Kuşağı’nda bulunuyor. Birbirinden santimetrelerce uzaklıktaki kaya örneklerini toplayıp incelemek ve bunların ardında bıraktığı tortulbilim, jeokimya ve karbon izotop bileşimlerini analiz etmekle geçen zahmetli çalışmalar sonucunda Drabon’un ekibi, dört Everest Dağı büyüklüğündeki bir meteoritin Dünya’yı ziyaret ettiği gün neler olduğuyla ilgili bugüne kadarki en ikna edici tabloyu çiziyor.

“Kendinizi Cod Burnu açıklarında, sığ bir su sahanlığında duruyorken hayal edin. Güçlü akıntıların olmadığı, düşük enerjili bir çevre burası. Ardından ise birden dev bir tsunami ortaya çıkıyor ve deniz tabanını silip süpürüyor” diyor Drabon.

Dinozorları yok eden asteroitten 200 kata kadar daha büyük olduğu tahmin edilen S2 meteoriti, okyanusu birbirine katan ve karadaki enkazı kıyısal alanlara sürükleyen bir tsunamiyi tetiklemiş. Çarpışmadan çıkan ısı, okyanusun en üst tabanının kaynayarak buharlaşmasına sebep olurken atmosferi de ısıtmış. Her yeri kalın bir toz örtüsü kaplamış ve gerçekleşen tüm fotosentetik faaliyetleri sona erdirmiş.

Fakat bakteriler çetindir. Araştırma takımının analizine göre çarpışmanın ardından bakteriyel yaşam hızla geri dönmüş. Bununla beraber fosfor ve demir elementleriyle beslenen tek hücreli organizma popülasyonlarında ani yükselişler ortaya çıkmış. Demir muhtemelen az önce bahsedilen tsunami aracılığıyla okyanusun derinliklerinden çıkıp sığ sulara gelmiş ve fosfor da Dünya’ya meteoritin kendisiyle, karadaki aşınma ve erozyonda meydana gelen artışla ulaşmış.

Nadya Drabon. Fotoğraf: Bryant Troung

Drabon’un analizi, demir metabolize eden bakterilerin bu sayede çarpışmanın hemen sonrasında gelişip serpilmiş olacağını gösteriyor. Demir seven bakterilere doğru yaşanan bu geçiş her ne kadar kısa ömürlü de olsa, Dünya’daki yaşamın erken dönemlerini tasvir etme noktasında bulmacanın önemli bir parçasını oluşturuyor. Drabon’un çalışmasına göre (66 milyon yıl önce dinozorlar da dahil, beraberinde her şeyi öldürmesiyle bilinen) meteorit çarpışma olayları, yaşam için bir umut ışığı taşıyormuş.

“Çarpışma olaylarını yaşam için felaket olarak düşünüyoruz” diyor Drabon. “Fakat bu çalışmanın vurguladığı şey, söz konusu çarpışmaların özellikle erken zamanlarda yaşama fayda sağlamış olduğu … bu çarpışmalar aslında yaşamın serpilmesine imkan tanımış olabilir.”

Drabon, Güney Afrika’daki saha çalışması sırasında öğrencileri David Madrigal Trejo ve Öykü Mete ile. Fotoğraf: Nadya Drabon

Bu sonuçlar, zemine yerleşmiş ve Dünya’nın kabuğunda zamanla muhafaza olmuş erken dönem kaya püskürtülerinin tortul kanıtlarını barındıran dağ geçitlerinde dolaşan Drabon ve öğrencileri gibi jeologların yorucu çalışmasından geliyor. İnce kaya katmanlarındaki gizli kimyasal imzalar, Drabon ve öğrencilerinin tsunamiler ve diğer felaketvari olayların kanıtlarını bir araya getirmesine yardımcı oluyor.

Drabon’un mevcut çalışmasının büyük bir kısmının yoğunlaştığı Güney Afrika’daki Barberton Yeşiltaş Kuşağı, S2 de dahil en az sekiz çarpışma olayının kanıtlarını barındırıyor. Drabon ve araştırma takımı alanda daha fazla çalışma yaparak, Dünya’ya ve meteoritlerin mümkün kıldığı tarihine çok daha derinden bakmayı planlıyor.

Yazar: Anne J. Manning/Harvard Üniversitesi. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Kaynak: Ana Kaynak

Olmamak: Evrenin Ömrü, Maymunların Shakespeare Yazması İçin Çok Kısa

Klavyede yazı yazan bir maymunun rastgele Shakespeare eserleri yazması, evrenimizin yaşam süresinden çok daha uzun zaman alırdı.

Sonsuz Maymun Kuramı’na göre bir klavyede sonsuz süre boyunca rastgele tuşlara basan bir maymun, en sonunda şans eseri Shakespeare’in tüm eserlerini yazardı.

Çokça bilinen bu düşünce deneyi, olasılık ile rastgeleliğin ilkelerini ve şansın beklenmedik sonuçlara nasıl yol açabileceğini anlamamıza yardımcı olmak için kullanılıyor. Bu fikir popüler kültürde Simpsons’lardan Otostopçunun Galaksi Rehberi’ne ve hatta Tiktok’a kadar yer buldu.

Fakat bilim insanlarının yeni çalışması, bunun için inanılmaz derecede fazla bir zaman gerekeceğini ortaya çıkarıyor: Tuşlara basan bir maymunun rastgele Shakespeare eseri ortaya koyması için evrenimizin yaşam süresinden çok daha uzun bir süre gerekiyor. Bu yüzden kuram doğru olsa da insanları bir miktar yanlış yönlendiriyor.

Sidney Teknoloji Üniversitesinde çalışan matematikçiler Yard. Prof. Stephen Woodcock ve Jay Falletta, bu kuramı sonlu evrenimizin sınırlarını kullanarak incelemeye karar vermiş.

“Sonsuz Maymun Kuramı’nda sadece sonsuz limit hesaba katılıyor; ya sınırsız bir maymun sayısı ya da maymunların sınırsız bir iş gücü süresi kullanılıyor” diyor Woodcock.

“Evrenimizin ömrüne yönelik tahminlerle tutarlı olan sınırlı bir zaman dönemi içerisinde, sınırlı bir maymun sayısıyla yazılan belli bir harf dizisinin olasılığına bakmaya karar verdik” diyor bilim insanı.

“Sınırlı Maymunlar Kuramı’nın sayısal bir değerlendirmesi” başlığını taşıyan bu ciddi ama kaygısız çalışma, hakem denetimli Franklin Open bilim bülteninde yayımlandı.

Araştırmacılar rakamlarla uğraşırken bir klavyenin, İngilizce dilindeki tüm harflerin yanısıra ortak noktalama işaretleri de dahil 30 tuş içerdiğini varsaymış.

Hesaplamaları tek bir maymunun yanısıra, günümüzdeki mevcut 200.000 civarı şempanze popülasyonunu kullanarak da yapmışlar ve evrenin yaklaşık 10¹⁰⁰ yıl sonraki sonuna kadar (1’den sonra 100 sıfır var), saniyede bir tuş olmak üzere epey verimli bir yazma hızı varsaymışlar.

Elde edilen sonuçlar, tek bir şempanzenin ömrü boyunca ‘muzlar’ kelimesini yazabileceğini (yaklaşık %5 ihtimal) ortaya çıkarıyor. Fakat çalıştırılan tüm şempanzelerle bile Bard’ın tüm eserleri (yaklaşık 884.647 kelime) neredeyse kesin olarak asla evren sona ermeden önce yazılamıyor.

Araştırmacılar, “Gelişmiş yazma hızlarıyla ya da şempanze popülasyonlarında artışla dahi maymun işgücünün önem arz eden çalışmalar geliştirmek için uygun bir araç olması akla yatkın görünmüyor” sözleriyle derin düşüncelere dalıyorlar.

“Söz konusu bulgu bu kuramı St. Petersburg paradoksu, Zeno paradoksu ve Ross-Littlewood paradoksu gibi diğer olasılık bulmacaları ve ikilemleri arasına yerleştiriyor. Bu paradokslarda sınırsız kaynaklar görüşü, evrenimizin sınırlamalarını düşündüğümüzde elde ettiğimiz şeyle uyuşmayan sonuçlar veriyor” diyor Woodcock.

Sonsuz Maymun Kuramı ve onun sonlu hali, üretken yapay zeka çağında belki de okuyucuları yaratıcılık, anlam ve bilincin doğasıyla ilgili felsefi soruları ve bu niteliklerin nasıl ortaya çıktığını düşünmeye sevk eder.

Kaynak: Sidney Üniversitesi. Çeviren: Ozan Zaloğlu.

Bu Sitedeki Kaynağı: Ana Kaynak için Tıklayın

Püskürtülebilen güneş hücresi

Kanada’da bir grup mühendis püskürtülebilen güneş hücreleri üzerinde çalışıyor. Hedefleri hâlâ araştırma safhasındaki nispeten yeni bir nanoteknoloji materyalini yani “kolloidal kuantum noktaları”nı sprey biçiminde püskürterek güneş paneli yapmak.

Günümüzde güneş panellerinin birçoğu, çatılarda gördükleriniz gibi, düz durması gereken kırılgan malzemelerle yapılıyor. Sözkonusu teknoloji piyasaya çıkabilirse düzensiz ya da eğimli yüzeylerden güneş paneli yapmak kolaylaşıp ucuzlayacak. Ayrıca daha ucuz, daha esnek güneş panelleri üretilebilecek. Fabrikalar fotovoltaik materyali doğrudan ince plastik rulolara püskürtebilecek.

Dünyanın farklı yerlerinde, her biri farklı malzemelerle püskürtme güneş teknolojisi üretmeye çalışan araştırmacılar var. Hepsinin de hedefi daha iyi kavisli ve esnek güneş hücreleri yapmak. Haberimizdeki kolloidal kuantum noktası kullanan ekip Toronto Üniversitesi’nin ve IBM Kanada’nın mühendislerinden oluşuyor ve püskürtülen bu malzemeyle birkaç prototip güneş hücresi üretmiş. Ekip, mercek biçimli ve kavisli güneş hücrelerinin nasıl yapılacağı konusunda bir makaleyi Ekim ayında yayınladı.

Bir sonraki adım daha fazla güneş ışığını elektriğe dönüştürebilen kolloidal kuantum noktası esaslı aygıtlar üretmek. Koloidal kuantum noktaları, yarıiletken malzemeden üretilmiş, küçücük, nanometre ölçeğinde kristaller. Bu kristaller uzun zamandır araştırmacıları hayrete düşüren benzersiz özelliklere sahip. Bununla beraber kuantum noktaları geçen yıl ticari bir üründe, Sony’nin bir LCD TV’sinde yer aldı. Televizyon güneş enerjisiyle çalışmıyor ama ekranda kuantum noktaları kullanılmış. Kuantum noktası esaslı güneş hücreleri şu anda kullanımda olan yöntemlerle boy ölçüşemese de hızla gelişiyor.

Fotoğraf: Sıradan bir burun spreyi

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Göz Yuvarınızın Yerini Sentetik Göz Yuvarları Alabilir!

Gözlerimiz çok karmaşıktır ve türden türe farklılık gösterecek şekilde özelleşmiştir. Evrimciler gözün birbirlerinden farklı olarak yaklaşık 50 kez evrimleştiğini düşünüyor. Darwin ise gözün evrimini “saçma” olarak değerlendirmiştir. Farklı ve karmaşık olmaları onların mükemmel olduğu anlamına gelmiyor ne yazık ki. Şöyle bir çevrenize bakın. Eminiz ki göz hastalığına sahip olan insanları sayamayacaksınız bile. Bundan dolayı İtalyan bir biyoteknoloji firması olan MHOX gözlerinizi sentetik olanlarla değiştirmenizi öneriyor.

“Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, bazı organlarımızı yenilemek ve geliştirmek çok yakın zamanda mümkün olacak” diyor projenin dizayncısı Filippo Nassetti, Dzeen dergisine.

Çalışılan konsepte Gözünüzü Geliştirin (Enhance Your Eye, ironik olarak da EYE) ismi verilmiş. Projenin fikri gibi adı da son derece yaratıcı değil mi! Tabii ki de sentetik göz farklı tip hücreler kullanılarak üç boyutlu yazıcılar ile yapıldı. Biliyoruz ki üç boyutlu yazıcılar çok sayıda organı oluşturabiliyor.

Şirket hastalara tek seçenek de sunmuyor, karşılarında seçebilecekleri üç farklı tip göz var: İyileştirilmiş, Geliştirilmiş, İleri seviye. İlk seçenek doğal göz gibi çalışıyor ve göz hastalığı bulunan kişilere nakledilmeye yarıyor. İkinci seçenek ise sadece görüşü geliştirmeye ve renkleri daha iyi ayırt etmeye yarıyor ve fotoğraf uygulamalarındaki gibi görüşü filtrelemeyi sağlıyor. Bu özellikleri kullanmak için ve ya filtre tipini değiştirmek için, nakli gerçekleştirilen bireylerin hap kullanmaları yetiyor. Üçüncü seçenek ise bilim kurgu filmlerini aratmayacak cinsten: Göz kişinin gördüklerini kayıt edebiliyor ve Wi-Fi aracılığı ile bunları sosyal medyada paylaşabiliyor. EYE’ı kullanmak için yapmanız gereken tek şey kendi gözünüzü ameliyat yardımı ile yerinden aldırmak.

04_mhox_eye
İyileştirilmiş, Geliştirilmiş, İleri Seviye

EYE projesinin 2027 yılına kadar pazara çıkması bekleniyor fakat firma henüz projenin detayları hakkında bilgi vermeye başlamadı. Ayrıca, üç boyutlu yazıcılar ne kadar karmaşık olsa da bir göz yapmak için çok uüraşılması gerekiyor. EYE projesi bizleri de çok heyecanlandırdı, hislerinizi anlayabiliyoruz fakat göz gibi kompleks bir organı oluşturmanın zorluğu bu sentetik gözü kullanmak isteyenlere sayısız engel çıkarabilir hatta kullanmak imkansız bile olabilir.

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Yeni Akıllı Sensör Sizin Yerinize Çürümüş Etleri Tespit Edecek

Besinden gelen iğrenç kokular genel de besinin kötüye gittiğinin habercisi oluyor. Fakat artık bu işi siz yapmayacaksnız, MIT’den bir grup kimyacının geliştirdiği sensör bu işlemi sizin yerinize yapacak. Ucuz ve taşınabilir olan sensö, etten çıkan kötü kokuları anlamlandıracak ve etin çürüyüp çürümediğni size söyleyecek.

Araştırmacılar bu sensötrü paketlemede kullanmayı düşünüyorlar çünü son kullanma tarihi etiketlerinden çok daha güvenilir bir sistem. Araştırmanın başındaki isimlerden birisi olan Timothy Swager, bu sensörün sadece insanları uyarmakla kalmayacağını ayrıca besinlerin boş yere çöpe gitmesine de engel olacağını  söylüyor ve ekliyor “muhtemelen çoğumuz aslında kötü olmayan etleri çöpe atıyoruz.”

Peki bu sensörü oluşutran şey ne? Karbon nanotüpler iletkenlik açısıdan çok kullanışlı. Swager ve takımının kullandığı karbon tüplere ise aminlerin bağlı olduğu bir bileşik eklenmiş. Bağalanabilen aminler ise, yani putressin ve kadaverin, etin bozulmasına sebep olan aminler. Eğer siz eti uzun süre dolapta tutarsanız bu aminler etten ayrılarak akıllı sensörümüze bağlanacak. Bu da karbon tüplerimizin elektrik direncine daha dayanıklı olmasını sağlayacak. Siz ise etinizi bozulup bozulmadığını öğrenmek için sadece akılı telefonunza bu sensörü okutacaksınız.

Diğer bozulma tespit edici sensörlerden farklı olarak bu sensör daha küçük ve çok daha ucuz. “Avantajımız, ürettiğimiz sensörün ucuz, küçük olması” diyor Swager. Çok geç olamdan siz de bunu deneyebilirsiniz. Sensör büyük miktarlarda enerjiye ihtiyaç duymuyor, ayrıca Swager ve ekibi çoktan sensörü okuyabilecek akıllı telefon uygulaması yazdı ve satmaya başladı.

Kaynak: Ana Kaynak

Sitomegalovirüs Uyutulabilirse Organ Nakilleri Daha Güvenli Olacak

Bağışıklık sistemi düzgün çalışan insanlar için sitomegalovirüs (CMV) büyük bir dert değil. Eğer virüs bireyin vücut sıvısına karışırsa bağışıklık sistemi derhal onu uyku haline geçiriyor. Fakat bağışıklık sistemi düzgün çalışmayan insalar için, mesela organ nakli gerçekleştirmiş olanlar için, CMV aktif bir enfeksiyona sebep olabilir.

İsviçre’deki École Polytechnique Fédérale de Lausanne’dan bir grup araştırmacı bağışıklık sistemi güçlü olmayan hastalardaki virüs ile nasıl mücadele edileceğini keşfetti. Ekip araştırmalarını eLife dergisinde yayınladı.

Araştrımacılar virüse bağlandığında onu uyku durumuna geçiren, bağlanmadığında ise virüsün aktif olduğu KAP1 isimli bir protein keşfetti. Teoriye göre bu protein kullanılarak virüs kontrol edilebilir. İlk olarak, ekip virüsün gizlenmiş haline kan üreten kök hücreler enfekte etti. Ardından da protein bağlanmasını engelleyen “choloroquine” isimli ilacı enfekte ettiler. Böylece virüs aktive oldu.

Virüsün nasıl çalıştığını daha iyi anlamaya çalışan araştırmacıların şimdilik, organ nakli gerçekleşmeden önce virüsü yok edecek daha iyi bir yönteme başvurmaları gerekiyor. İlerleyen aşamalada virüs üzerindeki testler kemik iliğinde ve nihayetinde insanlar üzerinde yapılmaya başlanacak.

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın

Aşılar Nasıl Doğdu?

Kısa cevap İneklerden bulaşan bir virüsün, çiçek hastalığına karşı koruyucu olduğu anlaşıldığında.

Aşılama yöntemini keşfedenler Çinlilerdi. 2000 yıl önce çiçek hastalığına karşı, hastaların vücutlarındaki yara kabukları toz haline getiriliyor ve bu tozlar diğer insanlar tarafından burundan çekiliyordu. Fakat bu yöntem diğer mikropların da yayılması konusunda büyük risk taşımaktaydı. Çünkü koruyucu olabildiği gibi, bazen de çiçek hastalığının tetiklenerek gelişmesine veya ölüme sebep olmasına yol açıyordu. Buna rağmen 18. Yüzyıl Avrupa’sında bile yaygın olarak kullanıldı.

Aynı zaman diliminde, İngiltere’nin kırsal kesiminde bir köy hekimi olan Edward Jenner, çiftliklerde çalışan bazı genç çiftçilerin hiç aşılanmadıkları halde çiçek hastalığına bağışık olduklarını gördü. Bu gençlerin hepsinde, süt ineklerinden geçen ve çok hafif bir şekilde atlatılan ‘inek çiçeği virüsü’ tespit edildi. Bu hastalık vücutta oluşan ufak sıyrıklar nedeniyle insanlara bulaşıyordu. Tabii çiçek hastalığı ile kıyaslandığında oldukça önemsiz ve tehlikesizdi. İnek çiçeği ile çiçek arasındaki yakınlığı keşfeden Jenner, 1796’da bir çiftlik hizmetçisinin yaralarından aldığı virüsü farklı birine bulaştırdı. Bundan üç ay sonra da, inek çiçeği bulaştırdığı gence çiçek virüsü de verdi. İnek çiçeği aşısı başarılı olmuş ve çiçek hastalığı aşılanmıştı. İşte modern aşı böyle doğdu.

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın