Bilim İnsanları Çikolatayı Daha Lezzetli ve Kansere Karşı Savaşır Hale Getirdi için yorumlar kapalı
Çoğu insan için çikolata zayıf olunan anlarda eğlenmeyi sağlayan bir yiyecektir. Çikolata kakao çekirdeğinden yapılan bir yiyecek ve yüksek oranda sağlıklı maddeler olan polifenoller içeriyor. Şimdi ise bilim insanları bu maddelerin çikolata içerisinde daha fazla kalmasını sağlayacak bir yol buldular. Araştırmaları hakkındaki sunumu Amerikan Kimya Derneği’nin düzenlediği bir konferansta yaptılar.
Çikolata, kakao ağacından paketlenme sürecine kadar radikal değişiklikler geçiriyor. İşçiler kakaoyu ağaçtan topluyor, üzerindeki kabuğu soyuyorlar ve çekirdeği kurutuyorlar. Kurutulmuş çekirdekler şeker, süt ve diğer maddelerle birleşerek çikolatayı oluşturuyor.
Ne yazık ki bu süreç içerisinde, antioksidan özelliği olan ve kansere karşı savaşabilen polifenollerin bazıları yitiriliyor. Bilim insanları bu maddelerin devamlılığını sağlamak için üretim sürecine eklenecek bir yol buldular: Toplanan kakaolar yine güneşte bekletilecek ama bu sefer kabukları soyulmadan önce. Geleneksel olarak yapılan bir şey değil. Bu yüzden de bilim insanları bu işlemin kakao çekirdeklerinin besinsel değerleri üzerinden ne gibi etkilerinin olduğunu bilmiyorlardı. 300 kakao üzerinde bu işlem farklı süreler boyunca denendi. Araştırmaların sonucunda en iyi bekletme süresinin 7 gün olduğu görüldü, bu süre zarfında bekletilen kakaolardaki antioksidan miktarı diğerlerine nazaran daha fazlaydı. Ekip bu duruma şu yorumu getirdi: Bekleme süresi boyunca antioksidanlar çekirdek tarafından daha fazla absorbe ediliyor, 7 günden uzun bekletilenlerde ise antioksidanlar yıkılmaya başlıyor.
Ayrıca araştırmacılar uzun süre bekletmenin çikolatanın besin değerlerini azaltmasının nedenlerini de öğrenmek istedi ve en yüksek antioksidan aktivitesinin düşük derecede uzun süre bekletilen kakaolarda olduğunu gördüler. Ayrıca 7 gün bekletilenlerin performansı ise en iyisiydi. Ayrıca sadece besleyici değil ayrıca bu çekirdeklerden üretilen çikolatalar daha tatlıydı. Daha tatlı olmalarının sebebi ise antioksidan seviyesinin artmasına sebep olan olay ile aynı: çekirdek, kabuktaki tatlı kısmı daha iyi absorbe ediyor. Ekip ilerleyen dönemlerde bu işleme ince ayar çekerek üretime devam etmeyi düşünüyor.
Mikrobiyal Hafızanın Mekanizması için yorumlar kapalı
Biyolojideki en etkileyici özelliklerden birisi de hafızadır. Hafıza dil öğrenmemizde, coğrafik konumuzu bulmamızda ve birçok farklı işi gerçekleştirmemizde yardımcı olur bizlere. Tabii ki hafıza sadece bize ait bir özellik değil. Evinizden çok uzağa bıraktığınız kedinizi ve ya köpeğinizi düşünün. Bir süre sonra eve geri dönebilecektir. Yani, diğer hayvanlar da hafıza mevcut.
Hafızaya sahip bir diğer canlı grubu ise mikroplar, yani mikroorganizmalar. Yaklaşık 40 yıl süren araştırmalar neticesinde bilim insanları mikroorganizmaların çevrelerini nasıl hatırladığını ve bazılarının nasıl aynı yolla hareket etiğini anladı. İlk çalışmalar kimyasal madde bazlıydı. Yani, kimyasal maddenin konsantrasyonuna göre bazı özelliklerin aktif olduğu görülmüştü. Bu elde edilen gelişme, daha kompleks yapıya sahip olan, çevre etkisine göre genetik kodlarını değiştirebilen bakterilerin keşfedilmesini sağladı.
Hafıza, patojenler için enfeksiyonun etkisinin artmasına yardımcı oluyor ve bu sayede patojenler konakta uzun süre kalmak zorunda kalmıyor. Ayrıca hafıza en çok, anti mikrobiyal direnç adaptasyonunun oluşturulmasında kullanılıyor. Antibiyotiklerin saldırılarının nasıl çözüleceği bulunduğunda, bakteri genlerini gelecek kullanım için düzenliyor ve bu düzenle yaşamına devam ediyor. Bu durum, antibiyotik sonrası döneme geçilmesi için halk sağlığı üzerinden bizlere baskı yapıyor.
Fakat mikrobiyal hafızanın en dikkat çeken özelliği, patojenlerin belli tipteki konakları tanıyor olması. Patojenlerin evrensel olarak hastalıklara sebep olduğu biliniyor olsa da, araştırmacılar bazı mikropların popülasyon içerisindeki bazı tip konaklara daha fazla uğradığını öğrendi. Bu durum bireyin genetik özellikleri, yani genotipi, ile ilişkilendiriliyor.
Patojenlerin konakları hatırlaması, araştırmacıların onların potansiyel etkilerini analiz etmesinde önemli engeller oluşturuyor. Eğer genetik kod patojene destek olmuyorsa, birey en fazla zehirleniyor. Bu sadece enfeksiyonun gözlenmesini etkilemiyor, ayrıca enfeksiyon mekanizması üzerinden gidilecek terapi ve tedavilerin de etkisiz kalmasına sebep oluyor.
“Konak-özel” konsepti anlaşıldığı zaman sırada bakteriler için en uygun konağın nasıl belirlendiğini anlamak olacak. Fakat bunlardan önce, Avusturyalı bir araştırma grubu patojen tercihlerini ve bunların hepsini nasıl ortadan kaldıracağımıza dair mantıklı bir çözüm sundu.
Bu teknik “Fourier Dönüşüm Kızılötesi Spektroskopisi (FTIR)” olarak biliniyor ve moleküler seviyedeki titreşimlerin algılanmasını içeriyor. Biyolojik örnekler incelendiğinde, benzersiz virüs şekerleri, proteinleri, genetik materyaller ve yağlar bu teknik sayesinde belirlenebilir. Bu da demek oluyor ki, mikrobiyal türlerin bireyleri özel olarak belirlenebilir ve bu bireylerin metabolizmaları incelenebilir. Bu sayede mikrobiyal hafızayı anlayabilmek için araştırmacıların eline büyük bir koz geçmiş oluyor.
Ekip, araştırmalarında Listeria monocytogenes kullandı. Bu bakteriyel patojen insanlar ve farelerden tutun da birçok farklı türe enfekte olabilecek kadar başarılı. Fakat bu tür enfekte olacak konakları, konağın özelliklerine göre seçiyor. Bakterilerin farklı konaklara göre nasıl tepki vereceklerini incelemek için genotipleri farklı olan üç fare kullanıldı. Tahmin edilebileceği üzere, bakteriler üç fareye de farklı metabolik cevaplar verdi.
Fakat deneyin gerçek değeri, patojenlerin aynı genotipe sahip olduğunu bilmekle anlaşılabilir. Farelerin içerisine yerleşen patojenler jenerasyon geçtikçe, konağın özel doğasına adapte olmaya başladı. Araştırmacılar zaman geçtikçe fare hücreleri ile patojenler arasında özel bir iletişim ağının kurulduğunu düşünüyorlar, fakat bu ağ tespit edilemedi.
Son test ise bu hafızanın baştan beri geldiği ve kaybedilebileceği üzerine. Bizler hafızamızı kaybedebiliyoruz. Bakterilerde de bunun olup olmadığını öğrenmek için, araştırmacılar farelerin içerisinden alından bakterileri deney kabına yerleştirdiler. Fare doğası olmadan metabolik imzanın ortadan kalktığı görüldü, yani hafıza kalıcı değildi. Hastalık bağlamında bunu değerlendirecek olursak, eğerki patojen konaktan uzaklaşırsa konağı kötü enfeksiyonlardan korumak gayet mümkün olabilir.
Her şeyin özeti olarak, araştırmada, FTIR kullanılarak özel metabolik hafıza ve konak duyarlılığı üzerine odaklanıldı. Ayrıca araştırmada, L. monocytogenes benzeri patojenlerin tanıdıkları konaklara nasıl adapte oldukları; yüksek seviyedeki hastalıklara nasıl sebebiyet verdikleri de gün ışığına çıkarıldı. Halk sağlığı açısından bakacak olursak, gelecekte, mikrobiyal parmak izi sayesinde, bu tarz patojenlerle mücadele etmek daha kolay olacak. Ayrıca bu araştırma, tedaviye dönük terapilerin ve hastalıkların tedavileri için, bakterinin hafızasını silmek gibi, yeni yöntemler denenmesine de olanak sağlayacak.
Görme, işitme, tat alma, koku alma ve dokunma. Bunlar herkesin iyi bildiği ve ilk olarak Aristoteles tarafından sıralanmış olan beş duyumuz. Fakat üzerinde uzlaşılmış olan dört duyu daha var. Bunlardan ilki ısıyı ölçmemizi sağlıyor. Dokunarak algılama ve tanımanın haricinde, insan derisi ısıya da oldukça duyarlı. Çok sıcak bir cisme dokunduğumuz anda onun ısısıyla ilgili bilgiyi kaydetmiş olmamıza rağmen, yüzey, şekil veya yapısına dair en ufak bir algı yaratamıyoruz. Yani aslında ısı algılama sürecimiz dokunma duyusuyla eş zamanlı çalışmıyor. Diğer bir duyu ise; denge. İç kulağın yaptığı ölçümlerle başlayan bir mekanizmayla, beynimiz ile hareket halindeki vücudumuz arasındaki iletişimi denge duyusuyla sağlıyoruz. Ayrıca bir de ağrı duyusuna sahibiz ve bedenimizde hissedilen acının algılanmasını bu şekilde gerçekleştiriyoruz. Tuhaf bir biçimde bu duyunun beyinle hiçbir ilgisi bulunmuyor. Çünkü insan beyninde acıyı ölçebilecek bir reseptör yok. Örneğin baş ağrıları, sanıldığının aksine beynin içinden değil, kafatasımızdaki diğer sinir uçlarından hissediliyor. Ve son olarak, bir de beden farkındalığı oluşturmamıza yarayan iç algıya sahibiz. Bu duyu, vücudumuzun bazı bölümlerini o sırada görmüyor ve hatta hissetmiyor olsak bile, konumlarını bilmemizi sağlıyor. Örneğin gözlerimiz kapalıyken kolumuzu hareket ettirdiğimizde, göremesek bile bedenin geri kalanıyla kıyaslandığında yerini tespit edebiliyoruz.
Yapay Zeka Neden İnsanlığı Yok Etmeyecek? için yorumlar kapalı
geçenSpaceX ve Tesla Motor’un kurucusu olan Elon Musk yapay zekadan korkmuş görünüyor. Onlar için “atom bombasından daha tehlikeliler” ifadelerini kullanmış ve yapay zekayı yararlı şeyler için kullanılmasına yardımcı olacak araştırmalara 10 milyon dolar bağışlamış. Aynı şekilde Stephan Hawking’de yapay zekanın geliştirilmesinin insanlığın sonunu getirebileceğinden endişeli.
Fakat Musk ve Hawking akıllı telefonlardan korkmuyorlar. Köleleştiren ve katliam yapan insanlardan daha zeki davranabilecek yapay zekadan, süper zekadan korkuyorlar.
Eğer ki yapay zeka savaşı varsa, Silikon Vadisi kararlı bir şekilde bunu sürdürüyor. Ocak ayından bu yana yaklaşık 170 tane sistem açılışı yapay zeka tarafından kontrol ediliyor. Facebook bu tarz bilgisayarlar üreten yapay zeka laboratuvarlarına bağışta bulunuyor. Hatta Google ileri giderek geçen yıl bir yapay zeka firmasına tam tamına 400 milyon dolar bağışta bulundu. Soru şu: Bu yapay zekaların geliştirilmesine yardımcı olan girişim kapitalistleri bir faciaya yol açacak mı? Yoksa bu da insanoğlunun uydurduğu “sahte peygamber” safsatalarının uygarlığın sonuna uyarlanmış bir hali mi?
Kendi kendine hareket eden arabaların üreticilerine göre gelişmekte olan bu sektör büyük bir öneme sahip ve aslında yapay zeka geliştirmek müthiş derece karışık bir iş. Musk ve Hawking gibi zekalar buna karşı somut bir anlayışa sahip olmak zorunda değiller. Bilim kurgularda çizilen fizik kurallarına gerçek dünyadaki kurallara nazaran daha fazla odaklanmaları gibi.
Aslında yapay zeka çalışanları da bazı kaçak süper zeka üretimlerinden tedirginler. “Halk için tehlike yaratacak şeyleri oluşturan yapay zeka komitelerini oluşturmaktan henüz çok uzağız” diyor Dileep George, kendisi bir yapay zeka firması olan Vicarious’un kurucularından birisi. Facebook’un yapay zeka araştırmacısı olan Yann LeCun ise insan seviyesindeki yapay zeka hedefinin öngörülebilecek bir gelecek için imkansız olduğunu düşünüyor.
Tabii ki bütün araştırmacılar her konuda endişeye sahip olmakta serbest. Montreal Üniversitesi’nde Makina Öğrenme Laboratuvarı’nın başı Yoshua Bengio “Benim çalışmalarımın içerisinde yer alan kişilerin gelişmeler hakkında endişeli olması bir tür korku tüccarlığı olur” diyor ve ekliyor “dışarıda bunların insanlığın sonunu getireceğine inanan insanlar var. Korku tüccarlığı da, böyle düşünen insanları hedef almak olur.” Başka bir değişle, yapay zekanın oluşturduğu tehdit ne yapaylıktan ne de zekadan kaynaklanıyor. Yapay zeka topluluklarının en kaçınılmaz gelişimi teknolojik değil, marka değeri. “Araştırmacılar gibi, bizlerin görevi de insalara Hollywood ve gerçek hayat arasındaki farkı öğretmek olmalı” diyor George.
Bilim uğruna penguen casusluğu için yorumlar kapalı
Bilim insanları penguenlerin arasına yavru penguen kılığındaki uzaktan kumandalı robotlarla sızıyor
Fotoğrafta gördüğünüz tekerlekli yavru penguen aslında uzaktan kumandalı bir RFID okuyucu. Avrupa ve Avustralya’dan bir araştırmacı ekibi bu makineyi, inceledikleri kuşların kaydını tutabilmek için geliştirmiş. Penguenlerde tıpkı evcil hayvanların deri altına yerleştirilen türden radyo frekanslı kimlik (RFID) yongası bulunuyor. Antartika’daki araştırmacılar gözlemledikleri gruptaki yonga takılı kuşları ayırt etmek istediklerinde, kamuflajlı etiket okuyucuyu kuşların yanına yaklaştırıyor.
Nature Methods dergisinde yayınlanan makaleye göre araştırmacılar eskiden penguenlerin yanına elde taşınan RFID okuyucularla yaklaşıyordu. Ancak insanların varlığı penguen sürülerini rahatsız ediyor, hayvanların stres hormonu düzeyinde artışa yol açıyordu. Araştırmacılar bunun penguenlerin sağlığını olumsuz etkilediğinden şüphelenmekteydi. Bunun üzerine önce etiketleri okumak için uzaktan kumandalı bir araba kullanmaya karar verdiler. Arabanın üzerine tüylü bir yavru penguen kamuflajı yerleştirdiklerinde imparator penguenlerinin yetişkinleri de, yavruları da arabaya olumsuz tepki vermedi. Hatta araba, “kreş” tabir edilen penguen yavrusu grubuna da kabul edildi.
Araç bir saniyede her yönden üç adet etiket okuyabiliyor ve etiketlerin kimlik numarasını GPS koordinatıyla birlikte kaydediyor. Uzaktan kumandalı arabanın kullanımı penguenlerle sınırlı değil. Geliştiriciler arabayı test ettiklerinde deniz fillerinin de bundan rahatsız olmadığını ve başlarındaki ya da kuyruklarındaki yongaların okunmasına izin verdiklerini gördü.
Yaşına göre hiç fena görünmüyor! için yorumlar kapalı
Bilim insanları 9.300 yıllık bizon mumyasına nekropsi uyguladı
Araştırmacılar bu neredeyse eksiksiz Sibirya step bizonuna uyguladıkları nekropsiyi bitirdiler. Bu tür (Bison priscus), son Buzul Çağı’nın sonunda soyu tükenen bir grup büyük memeliden (tüylü mamut dâhil) biriydi. Fotoğraftaki bizon doğu Sibirya’da düştüğü yerde donmuş olarak 9.300 yıl kaldı ve Yukagir köylüleri tarafından 2011’de keşfedildi. Hayvan, şu ana kadar en iyi korunmuş örneklerden biri sayılıyor. Basın bülteni şöyle diyor:
Yukagir bizon mumyası adı verilen hayvanın beyni, kalbi, kan damarları ve sindirim sistemi eksiksiz. Fakat bazı organlar zamanla ciddi derecede büzüşmüş. Nekropsi sırasında anatomisinin nispeten normal olduğu görüldü. Bariz bir ölüm sebebi yoktu. Ne var ki karın bölgesinde yağ bulunmaması, araştırmacılara hayvanın açlıktan ölmüş olabileceğini düşündürüyor.
Araştırmacılar bu bizonu inceleyerek türüne ve nasıl ortadan kalktığına dair bilgi edinmeyi umuyor.
Victor Ambros and Gary Ruvkun için yorumlar kapalı
The Nobel Assembly at the Karolinska Institutet has awarded the 2024 Nobel Prize in Physiology or Medicine to Victor Ambros and Gary Rukun for their discovery of microRNA and its role in regulating gene expression after transcription. This year’s Nobel Prize recognizes two scientists for uncovering a fundamental mechanism that governs gene regulation. Our chromosomes store information like an instruction manual for all the cells in our body. Although every cell contains the same chromosomes and, therefore, the same set of genes, different cell types-such as muscle and nerve cells-have distinct characteristics. This variation arises through gene regulation, which allows cells to use only the relevant genetic instructions, ensuring the correct genes are active in each cell type. Victor Ambros and Gary Ruvkun, this year’s laureates, sought to understand how different cell types develop. They discovered microRNA, a previously unknown class of tiny RNA molecules that play a vital role in gene regulation. Their pioneering work revealed a new principle of gene regulation, crucial for multicellular organisms, including humans. Today, we know that the human genome contains over a thousand microRNAs, and their discovery has opened up a new dimension in understanding how gene activity is regulated, with profound implications for the development and functioning of organisms.
TÜRKÇE ÇEVİRİ
Karolinska Institutet’teki Nobel Meclisi, mikroRNA’ yı keşfettikleri ve transkripsiyon sonrası gen ifadesini düzenlemedeki rolünden dolayı Victor Ambros ve Gary Ruvkun’a 2024 Nobel Fizyoloji veya Tip Ödülü’nü verdi. Bu yılki Nobel Ödülü, gen yönetmeliğini yöneten temel bir mekanizmayı ortaya çıkaran iki bilim insanini takdir ediyor. Kromozomlarımız vücudumuzdaki tüm hücreler için bir kullanım kılavuzu gibi bilgileri depolar. Her hücre ayni kromozomlar içermesine rağmen ve bu nedenle ayni gen kümesi, farklı hücre tipleri -kas ve sinir hücresi gibi- farklı özellikleri vardır. Bu varyasyon, hücrelerin her bir hücre tipinde doğru genlerin aktif olmasını sağlayan gen düzenlemesi yoluyla ortaya çıkar. Victor Ambros ve Gary Ruvkun, bu yılın kazananları, farklı hücre türlerinin nasıl geliştiğini anlamaya çalıştılar. Gen düzenlemesinde hayati bir rol oynayan küçük RNA moleküllerinin önceden bilinmeyen bir sınıfı olan microRNA’ yı keşfettiler. Onların öncü çalışmaları, insanlar da dahil olmak üzere çok hücreli organizmalar için ok önemli olan yeni bir gen düzenlemesi ilkesini ortaya çıkardı. Bugün, insan genomunun binden fazla mikroRNA içerdiğini ve onların keşfi gen aktivitesinin nasıl düzenlendiğini anlamak için yeni bir boyut açtığını biliyoruz, organizmaların gelişimi ve işleyişi derin sonuçlar doğuruyor.
Kaynak: Moleküler biyoloji ve genetik bilgilendirme sitesinden alınmıştır.
KUŞLARDAN İLHAM ALINARAK GELİŞTİRİLEN DRON ROBOT için yorumlar kapalı
Stanford Üniversitesi’nden bir araştırma ekibi, sanki bir ağaç dalını şahin tutuyormuş gibi doğadan ilham alan bir kavrayıcı görevi görebilen, nesneyi kavrayan bir robot (SNAG) oluşturmak için 3D baskıyı kullandı.
Geliştirmenin amacı yaban hayatını gözlemlemeye veya kurtarmaya yardımcı olmaktır. Ancak araştırma ekibi yalnızca alt gövdeyi oluşturdu. Gökyüzünde uçmak için üst gövdeyi drone ile birleştirdi. Robot yere indiğinde darbeyi hafifletmek için dizlerini ve kalça eklemlerini büküyor ve dengesini korumak için bir algoritma kullanıyor.
Gen İfade Verilerinde Elastik-Ağ Düzenlemesini Kullanarak Metastazı Tahmin Etmek İçin Hiyerarşik Sınıflandırma için yorumlar kapalı
Metastaz, kanserle ilişkili ölümlerin önde gelen nedenlerinden biridir ve erken evrelerde tespiti zor olmaya devam etmektedir. Metastaz yapma olasılığı yüksek kanserlerin doğru bir şekilde tanımlanması, tedavi stratejilerini ve hasta sonuçlarını iyileştirebilir. Bu çalışma, distal metastazlı ve metastazsız birincil kanserlerden kamuya açık gen ekspresyon profillerini kullanarak tahmini modeller oluşturur. Hem köken dokusunu hem de birincil tümörlerin metastaz durumunu tahmin etmek için hiyerarşik bir sınıflandırma çerçevesi içinde elastik ağ düzenlemesini kullanırız. Elastik ağ tabanlı hiyerarşik sınıflandırmamız, %97’lik bir köken dokusu tahmin doğruluğu ve %90’lık bir metastaz tahmin doğruluğu elde etti. Özellikle, mitokondriyal gen ekspresyonu metastazla önemli negatif korelasyonlar gösterdi ve kanser ilerlemesinin altında yatan mekanizmalara ilişkin potansiyel biyolojik içgörüler sağladı.