Kadın ve Erkek Yüzü Arasındaki Farkı Nasıl Ayırt Ediyoruz?

İnsanlar da diğer primatlar gibi yüz ayırt etme yeteneğine sahip olmadan doğarlar. Beynimizin bu özelliği geliştirmesi uzunca bir zaman alır. Bilim insanları uzun süredir, görsel uyaranın anlamlandırıldığı “alt temporal korteks” bölgesinin aynı zamanda yüzleri ayırt etmemizi de sağladığını söylüyordu. Fakat ellerine kanıt geçmemişti. Geçenlerde ise MIT’den bir grup bilim insanları, makaklarda bulunan bazı sinir hücrelerinin yüzleri ayırt etmeye yardımcı olduğunu buldu.

PNAS’de yayınlanan bu araştırma için ekip iki makağı yüzleri ayırt etmeleri için eğitti. Bu eğitimin sonucunda makaklar ekranda kadın yüzü gördüklerinde yukarıya, erkek yüzü gördüklerinde aşağıya bakmayı öğrendiler. Eğitim sırasında ise bilim insanları elektrotlar yardımıyla maymunların beyin aktivitelerini ölçtüler. Ölçümden çıkan sonuçlara göre, ayırt etme sırasında maymunların alt temporal korteks bölgeleri büyük oranda aktivite göstermekte. Bu kadar da değil, ekip bu bölgedeki sinir hücrelerinin çalışmasını durduracak virüsleri makaklardan bir tanesinin beynine gönderip bir ay kadar beklediler. Bir ay sonra, sinir hücreleri engellenmiş olan maymunun yüz tanıma testinde diğerine göre daha başarısız olduğunu gördüler. Yani bu araştırma, uzun yıllardır öne sürülen hipotezi doğruluyor.

Makaklar ile insanların alt temporal korteks bölgeleri aynı. Bu yüzden, yapılan araştırmanın insanlar üzerinde de yapılması düşünülüyor. Bu sayede insanların bazı davranışlarının anlaşılabileceği ve bazı beyinsel sorunlara daha etkili tedavi yöntemleri geliştirilebileceği düşünülüyor.

Kaynak: Ana kaynak için Tıklayınız

Üç Boyutlu Kalp Simülasyonu İlaçların Kalbe Nasıl Etki Ettiğini Gösteriyor

Kalbinizin sevgilinizden ayrıldığınızda bir an olsun durmuş olduğunu düşünebilirsiniz ya da hoşlandığınız kişiyi gördüğünüzde birden kalp atışlarınız hızlanabilir. Fakat gerçek dünyada bu ani iniş ve çıkışlar, yani kalp ritminin düzensiz olması büyük sorunlara yol açabilir. Ritim bozukluğu kalbin düzenli biçimde kan pompalayamadığı anlamına geliyor, bu da organların işlevini gerçekleştirememesine sebep olabiliyor. Ritim bozukluğu için üretilen ilaçlar var. Fakat bu ilaçların da etki gösterip göstermediği tam olarak onaylanmadı.

Bilim insanları bu tarz ilaçların ölümcül yan etkileri olup olmadığını anlamak için üç boyutlu kalp simülasyonu yarattı. Simülasyon için 22 milyon hücre kullanıldı. Model kalp aktivitesini, damarlardan organlara kadar birçok yönüyle ele alıyor ve bilim insanlarının işini kolaylaştırıyor. Bu çalışma şimdilik sadece hayvanlar üzerinde yapıldı.

Fakat yeni ilaçları simülasyon üzerinde denemeden önce, araştırmacıların eski ilaçları model üzerinde denemesi gerekiyordu, çünkü modelin çalışıp çalışmadığını anlamak istiyorlardı. Tokyo Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı 12 ilacın etkisini dijital ortamda test etti ve çalışmaları Science Advances dergisinde yayınlandı.

Ekip ilk olarak ilaçların altı farklı iyon kanalında aktivitelerini nasıl değiştirdiklerini incelediler. Bu iyon kanalları kalp atışını yakından ilgilendiren kanallardı. Bu arada deney fareler üzerinde yapılıyor. Ama korkmayın, petri kabı ortamında. Yani, fareden alınan kalp hücreleri petri kabına yerleştiriliyor, ardından ilaçlar veriliyor. Sonrasında araştırmacılar iyon kanallarının özelliklerini modele aktardılar ve dijital ortamda kalbin nasıl etkileneceğini izlediler. Sonuçlar, zaten etkisi bilinen ilaçların vereceği sonuçlarla uyuşuyordu. Yani model düzgün çalışıyor!

“Bu araştırmada yeni olan şey, ilaçların kalbin elektriksel aktivitesi ile olan bağlantısını moleküler seviyede gözlemele imkanı sunması” diyor Oxford Üniversitesi’nden Gary Mirams. Bilgisayar kullanılarak oluşturulan simülasyonda bir kalp atışını gerçekleştirmek için ekip 3 saat bekledi. Bir testte ise genel olarak 5 kalp atışı incelenebiliyor.

Tabii ki başka kısıtlamalar da var. Makalede yazana göre, ekibin simülasyonu geliştirmek için iyon kanalları üzerinde etkisi olmayan kalp doku parçalarına ihtiyacı var. Bu daha önce yapay olarak hiç yaratılmadı. Mirams ayrıca kalp hücrelerinin kişiden kişiye değiştiğinin altını çiziyor. Bu aynı zamanda ilaçların yaratacağı yan etkilerin de farklı olması demek. Bunlar gibi daha detayları ortadan kaldırmak için modelin daha kullanışlı hale getirilmesi gerekiyor.

Bu simülasyonun diğer kalp rahatsızlıkları için de tedavi ortamı hazırlayacağını tartışmaya gerek bile yok. “Makalede yazmıyor fakat, bizim simülasyonumuz kalbin her türlü aktivitesini taklit edebiliyor” diyor makalenin baş yazarlarından Jun-ichi Okada.

Kaynak: Ana kaynak için Tıklayın

Bilim İnsanları Fare Beynini Kimyasal Olarak Kontrol Etmeyi Başardı

Fare önce acıkıyor, yemeğine yöneliyor fakat ona dokunmadan geri dönüyor. Bazen çok hareketli oluyor, bazen ise çok uyuşuk. Bu farenin psikolojik sorunlar mı var dersiniz? Hayır. Onu bu davranışlara yönelten şey bilimin kendisi! Bilim insanlarının gerçekleştirdiği bu deney 1 Mayıs’da Neuron dergisinde yayımlandı.

North Carolina Üniversitesi, Chapel Hill Üniversitesi ve Ulusal Sağlık Örgütü’nden bir grup araştırmacı farelerin sinir hücreleri reseptörlerini (almaçlarını) açıp kapayabilen bir kimyasal geliştirdiler. Deney eğlenceli gibi duruyor, bilim insanları ise bu deneyi sinirsel aktivitelerin nasıl gerçekleştiğini daha iyi anlayarak Alzheimer, Parkinson gibi hastalıkların tedavilerini geliştirmek için kullanmayı düşünüyor.

Bu deney daha önce de defalarca DREADD isimli reseptörler hedef alınarak gerçekleştirildi. Ekip bu reseptörleri ayarlamak için farelere virüs enjekte etti. Bu virüs sayesinde reseptörler sadece belli kimyasalları görünce aktivite göstermeye başladı.

Önceki deneylerde, her sinir hücresi sadece bir reseptöre sahipti. Bu reseptör onun aktivitesini belirliyordu fakat hücre ya aktif ya da pasifti, ikisi birden olamıyordu. Bu deneyde ise bilim insanları bir reseptör daha oluşturdular. Bu iki nöron sayseinde farelerin açlık durumu ve hareket seviyesi ile oynanabildi. Bir kimyasal salındığında fare acıktı; başka bir kimyasal salındığında ise fare adeta kokaine maruz kalmış gibi davranıyordu.

Ekip, deney sonucunun yarattıkları ikinci reseptörü onayladığını düşünüyor. Artık bu sayede sinirsel bağlantılar daha rahat anlaşılabilecek. “Bu deney bize beyin devrelerini kullanarak nörolojik hastalıklar için nasıl daha hedefe yönelik tedaviler geliştirebileceğimizi gösteriyor” diyor Profesör Bryan Roth ve ekliyor, “görünen tek sorun, beyin reseptörlerini seçebilen tıbbi ilaçlar geliştirmek.”

Kaynak: Ana Kaynak için Tıklayın

Böbrek Üstü Bezleri: Küçük Ama Güçlü

Böbreklerinizin üstünde bulunan böbrek üstü bezleri, vücudunuzun strese, metabolizmaya ve hormon üretimine verdiği tepkide önemli bir rol oynar.

Bu küçük, üçgen bezleri, kan basıncının, bağışıklık fonksiyonunu ve enerji seviyelerini düzenleyen Kortizol, adrenalin ve aldosteron gibi hormonları salgılar. Bu küçük ama güçlü bezlerin vücudunuzun dengesini ve sağlığını korumaya nasıl yardımcı olduğunu kısa bir video ile anlamaya çalışalım

Kaynak: Anatomi hakkında bilim sitesinden alınmıştır

SIRT KASLARININ KATMANLARI; VÜCUDUN DESTEK SİSTEMİ

Sırt, her biri hareketi, duruşu ve dengeyi destekleyen belirli işlevlere sahip birden fazla kas katmanından oluşur. Yüzeysel katman, kolların ve omuzların büyük hareketlerine yardımcı olan trapezius ve latissimus dorsi gibi kasları içerir. Bunların altında, erector spinae ve multifidus gibi orta ve derin kaslar omurga üzerinde denge ve kontrol sağlar. Tüm bu katmanlar sizi güçlü ve dik tutmak için birlikte çalışır.

Kaynak; Anatomi hakkında bilim sitesinden alınmıştır

EN UZUN ÖMÜRLÜ KAN GRUBU

İngiliz bilim insanları en uzun ömürlü kan grubunu açıkladı:

Araştırmalara göre en uzun ömürlü kan grubunun 0 kan grubuna sahip olan insanlar olduğu belirlendi.

En Uzun Ömürlü Kan Grubu: 0 Kan Grubu

İngiliz bilim insanlarının araştırmalarına göre, 0 kan grubuna sahip kişilerin diğer kan gruplarına sahip kişilere göre daha uzun yaşadığı belirtilmektedir. Bu ilginç bulgu, kan grupları ile sağlık arasındaki ilişki üzerine yapılan çalışmalara yeni bir boyut kazandırmıştır.

Neden 0 Kan Grubu?

Bu konuda kesin ve net bir neden henüz tam olarak açıklanabilmiş olmasa da, bilim insanları çeşitli teoriler öne sürmektedir. İşte bu teorilerden bazıları:

  • Bağışıklık Sistemi: 0 kan grubuna sahip kişilerin bağışıklık sistemlerinin bazı hastalıklara karşı daha dirençli olduğu düşünülmektedir. Bu durum, daha uzun bir yaşam süresine katkıda bulunabilecek önemli bir faktör olabilir.
  • Pıhtılaşma: Kanın pıhtılaşma özelliği, kalp hastalıkları gibi birçok sağlık sorununda önemli bir rol oynar. Bazı araştırmalar, 0 kan grubuna sahip kişilerin kanlarının daha az pıhtılaşma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Bu durum, kalp hastalıkları riskini azaltabilir ve daha uzun bir yaşam süresine yol açabilir.
  • Enfeksiyonlara Karşı Direnç: 0 kan grubuna sahip kişilerin bazı enfeksiyonlara karşı daha dirençli olduğu öne sürülmektedir. Bu durum, özellikle tarih boyunca salgın hastalıkların yaygın olduğu dönemlerde hayatta kalma şanslarını artırmış olabilir.

Diğer Kan Grupları ve Sağlık

Elbette, kan grubu tek başına bir kişinin sağlık durumunu belirleyen tek faktör değildir. Genetik yatkınlık, yaşam tarzı, çevresel faktörler gibi birçok farklı etken de önemli rol oynar. Bu nedenle, 0 kan grubuna sahip olmak uzun yaşamın garantisi değildir.

Önemli Not: Bu konu hakkında daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bilim insanları, kan grupları ile sağlık arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamak için çalışmalarını sürdürmektedir.

Sonuç olarak, İngiliz bilim insanlarının araştırmaları, 0 kan grubunun bazı sağlık avantajları sağlayabileceğini göstermektedir. Ancak, bu konuda kesin sonuçlara varabilmek için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Bu konuyla ilgili daha fazla bilgi almak için bir sağlık uzmanına danışmanız faydalı olacaktır.

Not: Bu bilgi genel bilgilendirme amaçlıdır ve herhangi bir tıbbi tavsiye olarak değerlendirilmemelidir.

Kaynak: Sıradışı bilim sitesinden alınan bilgi yapay zeka ile açıklanmıştır.

MİTEKONDRİYAL DNA (MtDNA)

Mitokondriyal DNA (mtDNA), ökaryotik hücrelerde enerji metabolizmasını sağlayan mitokondrilerde bulunan, çekirdek genomundan bağımsız bir genetik materyaldir. Yaklaşık 16.500 baz çifti uzunluğunda olan bu dairesel DNA molekülü, insan genomunun yalnızca küçük bir kısmını oluştursa da, enerji üretiminde rol oynayan temel proteinlerin ve RNA moleküllerinin kodlanmasından sorumludur. mtDNA, yalnızca anne yoluyla kalıtıldığından, popülasyon genetiği, evrimsel biyoloji ve soy analizlerinde önemli bir moleküler belirteç olarak kullanılır. Ayrıca, yüksek mutasyon oranı nedeniyle bazı genetik hastalıkların tanısında ve izlenmesinde de anahtar rol oynar.

Kaynak: Moleküler biyoloji ve genetik anabilim dalı notlar sitesi

Robotik Bir Deney, Evrimi Su ve Yağdan Tekrar Yarattı

İlk kimyasalların evriminin matematiksel modeller kullanılarak oluşturulan robotlar sayesinde görebiliyoruz. Her bilim insanını, deneyin başlaması için bir başlangıç koşulu oluşturması gerekiyor. Bunu yaptıktan sonra ise geriye sadece binlerce nesil geçtikten sonra neler olduğunu izlemek kalıyor. Buna benzer bir deney daha yapıldı. Kim evrim ile oynamak istemez ki!

Anlatacağımız deney, benzeri olan eski deneylerden çok daha farklı çünkü bu deneyi gerçekleştiren bilim insanları gerekli koşulları en düşük seviyede tuttu. Glasgow Üniversitresi’ndeki ekip su bazlı bir solusyona yağ damlatarak işe başladı. Robot uygun olanları koruyup uygun olmayanları yok etmeye programlanmış olsa bile bu deney hiç bir biyolojik molekül içermeden başladı.

Damlatılan yağ molekülleri farklı yap molekülü kombinasyonlarından oluşuyordu: 1-oktanol, dietil ftalat, 1-pentanol, oktanoik asit ve dodesan. Bu farklı yağ “türleri”nin kendine has akıcılıkları, yoğunlukları, yüzey gerilimleri ve diğer özellikleri var. Yüzeydeki kimyasal etkileşimler bazen su üzerinde baloncuk oluşmasına bazen ise yağ moleküllerinin minik parçalara ayrılmasına yol açtı.

Robot ise bu moleküllerin nasıl davrandığını takip etti. Yeni yağ damlalarını, yani ana damlaların yavrularını, uygunluklarına göre değerlendirdi ve uygun olmayanları, yani yeterli hareket etmeyenleri yok etti. Tam 21 nesil sonra yağ damlalarının daha iyi bölündüğü, hareket ettiği ve titrediği görüldü.

Makalelerinde “ilerleyen zamanlarda bu tarz deneyler sonucunda evrimin gerçekleşmesi için minimum gerekliliğin ne olduğu bulunmaya çalışılacağını” söylüyor araştırmaları Nature Communications dergsinde yayınlanan araştırmacılar. Tek ihtiyacınız olan birazcık su ve birkaç damla yağ.

Not: Araştırma ile ilgili videoyu buradan izleyebilirsiniz. Fotoğraf makaleden alınmıştır, makaleyi ise buradan okuyabilirsiniz. 

Kaynak: Ana kaynak için tıklayın